Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 8 - YUSUF

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 8 - YUSUF

Yusuf'un kalmasına karar verilmişti ama Katya'nın evinde ikinci bir yatak yoktu.

Bu, o gece karşılaştığı sorunların en küçüğüydü.

Sobanın yanındaki eski keçeyi yere serdi, üzerine iki battaniye bıraktı. Yusuf itiraz edecek gibi oldu. Katya daha konuşmasına fırsat vermeden bacağını gösterdi.

"Sen burada."

Sonra yere vurdu.

"Burada."

Yusuf Mert'e baktı.

Mert Türkçe bir şey söyledi.

Yusuf'un yüzünde yorgun bir gülümseme oluştu ve battaniyenin üzerine oturdu.

Katya ellerini beline koydu.

"Ne dedin?"

Mert ona baktı.

Bir an düşündü. Sonra Rusça söylemeye çalıştı.

"Katya..." Parmağıyla onu gösterdi. Ardından kaşlarını çatıp sert bir yüz yaptı. "Hayır."

Yusuf güldü.

Katya gözlerini kıstı.

"Benim sert olduğumu söyledin."

Mert anlamadı ama yüzündeki suçlu gülümseme yeterliydi.

"Pekâlâ. Yarın pansumanını kendin değiştirirsin."

Mert'in gülümsemesi kayboldu.

Katya bundan küçük bir memnuniyet duydu.

Yusuf uzanırken yüzü kısa süreliğine gerildi. Katya hemen yanına çöktü. Bacağındaki sargının kenarını açıp yeniden kontrol etti. Kanama durmuştu ama deri soğuktan sertleşmiş, yaranın çevresi kirlenmişti.

"Gece ateş çıkarsa bana haber ver."

Yusuf boş gözlerle baktı.

Katya alnını gösterdi, sonra elini ateşin üzerinde tutuyormuş gibi salladı.

Mert araya girip Türkçe birkaç kelime söyledi.

Yusuf başını salladı.

Katya ayağa kalkarken ikisine birden baktı.

"Biriniz beni anlamıyor, ötekiniz anlıyor ama ona da güvenmiyorum."

Mert yalnızca kendi adını duymuş gibi kaşlarını kaldırdı.

Katya elini salladı.

"Hiç. Boş ver."

Bu kez Yusuf, Mert'e bir şey sormadan gülmedi. Belki ev sahibinin sabrının gerçekten bir sınırı olduğunu anlamıştı.

Gece ilerledikçe evin içindeki sesler değişti.

Haftalardır Katya, Mert'in sessizliğine alışmıştı. Tek tük Rusça kelimelerine, eksik Türkçe cevaplarına, bir şey anlatamadığında ellerini kullanmasına.

Şimdi Mert konuşuyordu.

Gerçekten konuşuyordu.

Sözcükler ağzından hiç durmadan çıkıyor, Yusuf bazen cümlenin ortasında cevap veriyor, bazen ikisi aynı anda gülüyordu.

Katya masanın başında temiz bezleri katlarken onları dinlememeye çalıştı.

Başaramadı.

"Hasan" adını yine duydu.

Sonra "İsmail".

Yusuf bir şey anlatırken ellerini önünde tutup testere kullanıyormuş gibi hareket yaptı. Mert hemen itiraz etti.

"Öyle değildi."

"Öyleydi," dedi Yusuf. "Kışlaya geldiğin ilk hafta kırık tabureyi görünce yarım gün onunla uğraştın. Hasan, 'Bu adam tüfekten önce sandalye tamir edecek,' demişti."

Mert istemeden güldü.

"Eğriydi."

"Sen de eğri olan hiçbir şeyi rahat bırakamıyordun."

Yusuf masanın kenarına vurdu.

"Savaştan önce de böyleydin. Tahta görsen elin kaşınırdı."

Mert'in gülümsemesi bir an sürdü, sonra söndü.

"O zaman kırılan şeyleri düzeltmek daha kolaydı."

Yusuf cevap vermedi.

Katya tek kelime anlamamıştı.

Ama Yusuf'un testere hareketini görmüştü.

Mert'in ellerine baktı.

Uzun parmaklarına. Avuçlarındaki eski nasırlara.

Bunları daha önce askerlikten sanmıştı.

Mert onun baktığını fark etti.

Konuşma kesildi.

Katya hemen bezlere döndü.

"Devam edin. Ben yokum zaten."

Sesindeki sertliği kendisi de duydu.

Bu saçmaydı.

Adam haftalardır tek bir düzgün cümle kuramamıştı. Şimdi kendi dilini konuşan birini bulmuştu. Sevinmesi gerekirdi.

Seviniyordu da.

Fakat kendi evinde iki kişinin kahkahasının anlamını bilmemek tuhaf biçimde canını sıkıyordu.

Mert bir süre ona baktı.

Sonra Yusuf'a kısa bir şey söyledi ve sandalyesini Katya'ya doğru çevirdi.

"Katya."

"Ne?"

Mert masayı gösterdi. Elini sanki rende tutuyormuş gibi ileri geri hareket ettirdi. Sonra kendi göğsüne dokundu.

Katya kaşlarını çattı.

Mert tekrar yaptı.

Tahta.

Kesmek.

Düzeltmek.

Katya'nın yüzünde anlayış belirdi.

"Marangoz?"

Mert kelimeyi anlamadı.

Katya masaya vurdu, sonra hayali bir çekiçle çivi çaktı.

"Sen?"

Mert hemen başını salladı.

"Ben."

Katya şaşkınlıkla ona baktı.

"Demek ellerin yalnızca tüfek tutmuyormuş."

Mert cümleyi anlamadı. Fakat Katya ellerini gösterince kendi avuçlarına baktı.

Yusuf Türkçe konuştu.

"O eller yüzünden başımıza bela da açıldı."

Mert yüzünü ona çevirdi.

"Başlama yine."

"Niye? Kadına anlat da bilsin."

Yusuf bir patlama sesi çıkardı ve iki elini hızla açtı.

Mert'in yüzü anında değişti.

Katya bunu fark etti.

Yusuf konuşmayı sürdürdü.

"İlk büyük bombardımanda siperin dibine yapışıp kaldın. Hasan seni omzundan çekmese başını kaldırmayacaktın."

Mert'in çenesi hafifçe gerildi.

"İlk kez o kadar yakına düşmüştü."

"Korktun sen de."

"Evet."

Yusuf'un gülümsemesi kayboldu.

"Hepimiz korktuk."

Sobadaki odun çöktü.

Kıvılcımlar kısa bir an parladı.

Katya bu kez konuşmanın anlamını çıkaramıyordu ama Mert'in yüzündeki gölgeyi tanıyordu.

Aynı gölgeyi pencerenin önünde yaralı Rus askerini izlerken görmüştü.

Mert birden Katya'ya döndü.

Eliyle patlamayı taklit etti.

Sonra kendi göğsünü gösterdi.

"Mert... korkma..."

Durdu.

Yanlış kelimeyi kullandığını fark etmişti.

Kaşlarını çattı, düşündü. Sonra iki elini hafifçe titretti ve yüzüne korkmuş bir ifade verdi.

"Mert..."

Katya anladı.

"Korktun mu?"

Mert başını salladı.

"Da."

Rusça evet.

Katya birkaç saniye ona baktı.

Mert'in bunu anlatmak zorunda olmadığını düşündü.

Ama anlatmıştı.

Yalnızca kendisi konuşmanın dışında kalmasın diye.

Katya'nın yüzündeki sertlik azaldı.

"İyi," dedi. "Demek aklın tamamen bozuk değilmiş."

Mert anlamadı.

Katya korkmuş bir yüz yaptı, ardından başparmağını kaldırdı.

Mert güldü.

Yusuf ikisine bakıp başını iki yana salladı.

"Siz böyle mi konuşuyorsunuz?"

Mert ona döndü.

"Çoğu zaman."

"Nasıl anlaşıyorsunuz?"

Mert'in cevabı gecikmedi.

"Bazen ben de bilmiyorum."

Yusuf'un bakışı Mert'in sol tarafına indi.

"Yaranı bir daha göster."

Mert isteksizce gömleğini biraz kaldırdı. Sargının altında dikişlerin izi görünüyordu. Yusuf'un yüzündeki gülümseme bütünüyle kayboldu.

"Bunu o mu yaptı?"

Mert Katya'ya baktı.

"İki parça çıkardı."

Yusuf kaşlarını çattı.

"İki?"

Mert parmaklarıyla küçük metal parçalarını gösterdi. Sonra mahzen kapağının bulunduğu zemine baktı.

"Ruslar evi aradı. Beni aşağı sakladı. Ateşim çıktı. Üç gün..."

Cümlesinin devamını getirmedi.

Yusuf bir süre Katya'ya baktı. Kadın ne konuşulduğunu anlamadan masadaki kupaları topluyordu.

"Seni niye teslim etmedi?" diye sordu Yusuf.

Mert'in bakışı Katya'da kaldı.

"Bilmiyorum."

"Sormadın mı?"

Mert kısa bir gülüş çıkardı.

"Nasıl sorayım? 'Beni neden asılmaya göndermedin' cümlesini Rusça bilmiyorum."

Yusuf istemeden güldü.

Katya ikisine baktı.

"Yine ne var?"

Mert hemen başını iki yana salladı.

"Net."

"Net ne? Bana bakıp gülüyorsunuz."

Mert düşündü. Sonra kendi yarasını gösterdi, Katya'yı işaret etti ve Rusça bildiği kelimeleri tek tek çıkardı.

"Katya... iyi. Mert..."

Elini kalbinin üzerine koydu, gözlerini kapatıp başını yana düşürdü. Ardından başını sertçe iki yana salladı.

"Net."

Katya birkaç saniye onu izledi.

"Ölmedin," dedi.

Mert kelimeyi anlamadı.

Katya aynı hareketi yapıp ardından onu gösterdi.

"Yaşıyorsun."

Mert dikkatle dinledi.

"Yaşı... yor?"

"Yaşıyorsun."

Mert bir kez daha denedi.

"Yaşıyorsun."

Katya başını salladı.

Yusuf onları sessizce izliyordu. Bu kez yüzünde gülümseme yoktu.

Mert ona döndüğünde Yusuf yalnızca,

"Borcun çok büyük," dedi.

Mert'in cevabı sakindi.

"Biliyorum."

Bir süre sonra Yusuf başka isimlerden söz etmeye başladı.

Halil'in geri çekilme sırasında ayağını burktuğunu, İsmail'in son görüldüğünde iki yaralıyla birlikte güneye indiğini anlattı. Hasan konusunda ise sesi alçaldı.

Mert soru sordu.

Yusuf cevap vermeden önce gözlerini masaya indirdi.

"Görmedim."

"Yaşıyor mu?"

"Bilmiyorum."

Mert başka soru sormadı.

Katya kelimeleri anlamasa da sessizliğin anlamını anlamıştı.

Mert'in önündeki ekmek parçasına dokunmadığını fark etti.

Onu yemesi için azarlamayı düşündü.

Vazgeçti.

Yusuf bir süre sonra pencereye baktı.

"Şafaktan önce çıkacağım."

Mert başını kaldırdı.

"Bacağın ne olacak?"

"Yürürüm sorun yok."

"Ruslar?"

"Gün doğduktan sonra burada kalmak daha kötü."

Katya yalnızca "Rus" kelimesini yakaladı.

Yusuf ardından pencereyi, karanlığı ve ormanı gösterdi. İki parmağını yürütür gibi yaptı. Sonra ufuk aydınlanıyormuş gibi elini kaldırdı ve sertçe başını iki yana salladı.

Bu kez çeviriye ihtiyacı yoktu.

"Sabah olmadan."

Yusuf ona baktı.

Katya pencereyi gösterdi.

"Gitmek."

Kelimenin Rusçasını söyledi, sonra eliyle uzaklaşma hareketi yaptı.

Yusuf başını salladı.

Mert sessiz kaldı.

Katya onun yüzüne baktığında az önceki bütün sıcaklığın çekildiğini gördü.

Mert artık Yusuf'a değil, kapıya bakıyordu.

Mert'in kapıya bakışı Katya'nın hoşuna gitmedi.

Bu bakışı tanıyordu artık.

Yürümeye ilk kalktığı gün de aynı ifadeyi görmüştü. Pencereye gitmek istediğinde de. Mert bir şeye karar verdiği zaman önce konuşmayı bırakıyor, sonra sanki karşısındaki insan henüz bilmiyormuş gibi sessizce kendi planını kuruyordu.

Katya kollarını göğsünde birleştirdi.

"Hayır."

Mert başını ona çevirdi.

Henüz hiçbir şey söylememişti.

Katya kapıyı gösterdi.

Sonra onu.

"Hayır."

Yusuf ikisinin arasında bakışlarını gezdirdi.

"Ne oldu?"

Mert Türkçe cevap verdi.

"Ben de gideceğim."

Katya kelimeleri anlamadı.

Ama anlamasına gerek kalmadı.

Mert kendisini gösterdi, ardından Yusuf'u ve kapıyı işaret etti.

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Kesinlikle hayır."

Mert ayağa kalktı.

Yusuf kaşlarını çattı.

"Sen daha yürüyemiyorsun."

"Yürüyorum."

"Evin içinde."

"Yeterli."

Yusuf alay etmedi.

Mert'in sol tarafına baktı.

"Ormanda kar dizine kadar geliyor. Devriye görürsek koşmamız gerekecek."

"Koşmam."

"İşte sorun da o."

Katya konuşmanın hızlanmasından hiçbir şey anlamıyordu ama Yusuf'un yüzündeki ifadeyi beğendi.

En azından evde aklı başında bir Türk daha vardı.

Mert paltosuna uzandı.

Katya ondan önce davranıp paltoyu aldı.

Arkasına sakladı.

Mert durdu.

"Katya."

"Hayır."

Mert elini uzattı.

Katya paltosunu vermedi.

Bir süre öylece birbirlerine baktılar.

Mert sonunda daha sakin bir sesle konuştu.

"Ben."

Kendisini gösterdi.

"Türk."

"Evet, bunu biliyorum."

Mert Yusuf'u gösterdi.

"Türk."

Sonra kapıya baktı.

"Gitmek."

Katya'nın çenesi gerildi.

Demek bu kelimeyi de öğrenmişti.

"Sen gitmek yok."

Rusça ve Mert'in anlayabileceğini düşündüğü kelimeleri birbirine karıştırdı.

Mert başını iki yana salladı.

"Ben gitmek."

Katya parmağını yarasına bastırmadı ama tam üzerine doğru uzattı.

"Acı."

"Az."

"Yalan."

Mert bu kelimeyi anlamadı.

Katya iki elini açtı.

"Beş adım. On adım. Sonra?"

Mert sustu.

Katya paltosunu göğsüne bastırdı.

"Sana ormanda sandalye taşıyamam."

Mert anlamadı ama Katya'nın sandalyeyi gösterip ardından dışarıyı işaret etmesi Yusuf'u güldürdü.

Mert sertçe ona baktı.

"Gülme."

"Kadın haklı."

"Sen de başlama."

Katya Yusuf'un yüzünden sonucu çıkardı.

Paltosunu Mert'e doğru uzatmadan önce bir süre bekledi.

Sonunda verdi.

Mert şaşırdı.

Katya parmağını kaldırdı.

"Ben."

Sonra kendisini, Mert'i ve kapıyı gösterdi.

"Birlikte."

Bu kelimeyi Mert bilmiyordu.

Katya iki parmağını yan yana getirip yürüttü.

Mert anladı.

Katya'nın yüzü hâlâ sertti.

"Evin önüne kadar."

Bunu anlatamadı.

Ama Mert'in tek başına çıkmasına izin vermeyeceğini anlatmıştı.

Şafaktan önce köy başka bir yere benziyordu.

Pencerelerin çoğu karanlıktı. Kar gece boyunca yeniden yağmış, önceki günün ayak izlerini neredeyse tamamen örtmüştü. Gökyüzü siyah değildi artık; doğu tarafında belli belirsiz kül rengi bir açıklık oluşuyordu.

Yusuf paltosunu sıkıca kapattı.

Katya bacağındaki sargıyı son kez kontrol etti.

"Yavaş."

Yusuf kelimeyi artık tanıyor olmalıydı. Gülümsedi.

Mert kapının yanında bekliyordu.

Katya ona baktı.

"Sen de."

Mert cevap vermedi.

Kapıyı açtılar.

Soğuk bir anda evin içine doldu.

Mert ilk adımını attığında yüzünde neredeyse çocukça bir rahatlama belirdi.

Haftalardır ilk kez gündüz değil, bir pencerenin arkasından değil, gerçekten dışarıdaydı.

Kar botunun altında ezildi.

İkinci adım.

Üçüncü.

Katya kapıyı çekip onların arkasından çıktı.

Yusuf ahırın yanından orman hattına doğru ilerledi.

Mert de peşinden yürüdü.

İlk on adımda sorun olmadı.

Katya hiçbir şey söylemedi.

On beşinci adımda Mert'in yürüyüşü yavaşladı.

Yirmiye varmadan sağ eli sol tarafına gitti.

Katya bunu gördü.

"Mert."

Mert arkasına bakmadı.

"İyi."

Katya dişlerini sıktı.

Bu kelimeden nefret etmeye başlamıştı.

Yusuf durdu.

"Ne oldu?"

"Bir şey yok."

"Yüzün bembeyaz olmuş."

"Sen devam et."

Mert yeniden yürüdü.

Kar evin çevresinde inceydi. Ahırı geçtikten sonra derinleşti.

Her adım artık bacağını yukarı kaldırmasını gerektiriyordu.

Mert'in nefesi ağırlaştı.

Bir süre sonra omuzları öne düştü.

Katya hızını artırdı.

"Mert."

Bu kez Mert durdu.

Bir eli ağacın gövdesine uzandı.

Parmakları kabuğa tutundu.

Yusuf birkaç adım geriden geri döndü.

"Mert."

"İyiyim."

Ama cümleyi söylerken nefesi yetmedi.

Yusuf kolundan tuttu.

Mert kendisini çekmeye çalıştı.

"Dokunma."

"İnat etme işte."

Mert bir adım daha attı.

Yarası tam o anda kendisini hatırlattı.

Keskin ağrı sol kaburgalarının altından geçince bütün bedeni gerildi. Nefesi yarıda kaldı.

Dizlerinden biri kara değdi.

Katya hemen yanına çöktü.

"Hayır."

Mert başını kaldırmadı.

Katya elini omzuna koydu.

"Bak bana."

Mert birkaç saniye sonra yüzünü çevirdi.

Rengi gerçekten gitmişti.

Alnında soğuğa rağmen ter vardı.

Katya öfkeyle değil, bu kez çok sakin konuştu.

"Ev."

Arkasını gösterdi.

Mert başını iki yana salladı.

Yusuf karşılarında ayakta duruyordu.

"Bu hâlde gelemezsin."

Mert gözlerini kapattı.

"Biraz dinlenirim."

"Sonra?"

Mert cevap vermedi.

"Sonra yine böyle olacaksın. Seni taşırsam ikimiz de yakalanırız."

Mert'in çenesi sıkıldı.

Yusuf yanına çömeldi.

"Ben seni bulmaya geldim. Ölüme götürmeye değil."

Mert gözlerini açtı.

Bir süre yalnızca Yusuf'a baktı.

"Birlik?"

Yusuf başını iki yana salladı.

"Dağıldı. Kim nereye ulaştı bilmiyorum. Ben güneye inmeye çalışacağım."

"Ben de."

Yusuf'un sesi sertleşti.

"Hayır."

Katya kelimeyi duyunca istemsizce Yusuf'a baktı.

Bu kez aynı kelimeyi üçü de anlıyordu.

Mert'in yüzünde acıdan daha ağır bir şey belirdi.

Öfke değildi.

Utanç da değildi tam olarak.

Bedeninin kendisine verdiği cevaptı.

Haftalardır gitmek istiyordu.

Şimdi kapı açıktı.

Onu tutan asker yoktu.

Zincir yoktu.

Katya önüne geçmemişti.

Ve yine de gidemiyordu.

Mert başını eğdi.

"Ne kadar daha burada kalacağım?"

Yusuf ne sorduğunu anladı.

"Biraz daha güçlen."

Mert acı bir gülümsemeyle nefes verdi.

"Ne kadar?"

Yusuf cevap vermedi.

Çünkü bilmiyordu.

Eve dönmek çıkmaktan daha uzun sürdü.

Katya Mert'in bir kolunu omzuna aldı. Yusuf diğer tarafına geçmek istedi ama Mert izin vermedi.

Kendi ayaklarıyla yürüdü.

Yavaş.

Her adımında yüzü biraz daha gerilerek.

Kapıya ulaştıklarında Katya sürgüyü açtı.

Mert içeri girmedi.

Arkasını döndü.

Yusuf birkaç adım ötede bekliyordu.

İki adam bir süre konuşmadı.

Sonra Yusuf elini uzattı.

Mert tuttu.

Bu bir vedaya benzemiyordu önce.

Sanki ertesi gün yeniden görüşecek iki asker el sıkışıyordu.

Yusuf elini bırakmadı.

"Hasan'ı görürsem ne diyeyim?"

Mert'in yüzü değişti.

"Yaşadığımı söyle."

"Başka?"

Mert kısa bir süre Katya'ya baktı.

Kadın kapının yanında duruyor, söylediklerini anlamadan onları bekliyordu.

Mert yeniden Yusuf'a döndü.

"Başka bir şey yok."

Yusuf bakışını bir an Katya'ya kaydırdı.

Sonra Mert'in omzuna vurdu.

"Bir an önce iyileş."

Mert bu kez gülmedi.

"Sen de."

Yusuf arkasını döndü.

Ahırı geçti.

Beyazlığın içinde orman hattına doğru ilerlemeye başladı.

Mert kapının önünde kaldı.

Katya üşümeye başladığını hissediyordu ama onu içeri çağırmadı.

Yusuf küçüldü.

Bir ağacın arkasında kayboldu.

Sonra yeniden göründü.

Bir süre sonra tamamen yok oldu.

Mert hâlâ bakıyordu.

Kapı açıktı.

Arkasında sıcak ev vardı.

Önünde orman.

İsterse yürüyebilirdi.

Kimse onu kilitlemiyordu.

Katya onu esir tutmuyordu.

Fakat birkaç düzine adım ötede bedeni kendi sınırını çizmişti.

Mert ilk defa bunu bütün ağırlığıyla anladı.

Esir değildi.

Ama özgür de değildi.

Katya sessizce yanına geldi.

Bir süre onun baktığı yere baktı.

Sonra tek kelime söyledi.

"İçeri."

Mert bu kez karşı çıkmadı.

Kapıdan geçti.

Katya da arkasından girip sürgüyü kapattı.

Metal yerine otururken çıkan ses, Mert'e ilk kez bir kilidin sesi gibi geldi.

End of chapter

BÖLÜM 8 - YUSUF

Yusuf'un kalmasına karar verilmişti ama Katya'nın evinde ikinci bir yatak yoktu.

Bu, o gece karşılaştığı sorunların en küçüğüydü.

Sobanın yanındaki eski keçeyi yere serdi, üzerine iki battaniye bıraktı. Yusuf itiraz edecek gibi oldu. Katya daha konuşmasına fırsat vermeden bacağını gösterdi.

"Sen burada."

Sonra yere vurdu.

"Burada."

Yusuf Mert'e baktı.

Mert Türkçe bir şey söyledi.

Yusuf'un yüzünde yorgun bir gülümseme oluştu ve battaniyenin üzerine oturdu.

Katya ellerini beline koydu.

"Ne dedin?"

Mert ona baktı.

Bir an düşündü. Sonra Rusça söylemeye çalıştı.

"Katya..." Parmağıyla onu gösterdi. Ardından kaşlarını çatıp sert bir yüz yaptı. "Hayır."

Yusuf güldü.

Katya gözlerini kıstı.

"Benim sert olduğumu söyledin."

Mert anlamadı ama yüzündeki suçlu gülümseme yeterliydi.

"Pekâlâ. Yarın pansumanını kendin değiştirirsin."

Mert'in gülümsemesi kayboldu.

Katya bundan küçük bir memnuniyet duydu.

Yusuf uzanırken yüzü kısa süreliğine gerildi. Katya hemen yanına çöktü. Bacağındaki sargının kenarını açıp yeniden kontrol etti. Kanama durmuştu ama deri soğuktan sertleşmiş, yaranın çevresi kirlenmişti.

"Gece ateş çıkarsa bana haber ver."

Yusuf boş gözlerle baktı.

Katya alnını gösterdi, sonra elini ateşin üzerinde tutuyormuş gibi salladı.

Mert araya girip Türkçe birkaç kelime söyledi.

Yusuf başını salladı.

Katya ayağa kalkarken ikisine birden baktı.

"Biriniz beni anlamıyor, ötekiniz anlıyor ama ona da güvenmiyorum."

Mert yalnızca kendi adını duymuş gibi kaşlarını kaldırdı.

Katya elini salladı.

"Hiç. Boş ver."

Bu kez Yusuf, Mert'e bir şey sormadan gülmedi. Belki ev sahibinin sabrının gerçekten bir sınırı olduğunu anlamıştı.

Gece ilerledikçe evin içindeki sesler değişti.

Haftalardır Katya, Mert'in sessizliğine alışmıştı. Tek tük Rusça kelimelerine, eksik Türkçe cevaplarına, bir şey anlatamadığında ellerini kullanmasına.

Şimdi Mert konuşuyordu.

Gerçekten konuşuyordu.

Sözcükler ağzından hiç durmadan çıkıyor, Yusuf bazen cümlenin ortasında cevap veriyor, bazen ikisi aynı anda gülüyordu.

Katya masanın başında temiz bezleri katlarken onları dinlememeye çalıştı.

Başaramadı.

"Hasan" adını yine duydu.

Sonra "İsmail".

Yusuf bir şey anlatırken ellerini önünde tutup testere kullanıyormuş gibi hareket yaptı. Mert hemen itiraz etti.

"Öyle değildi."

"Öyleydi," dedi Yusuf. "Kışlaya geldiğin ilk hafta kırık tabureyi görünce yarım gün onunla uğraştın. Hasan, 'Bu adam tüfekten önce sandalye tamir edecek,' demişti."

Mert istemeden güldü.

"Eğriydi."

"Sen de eğri olan hiçbir şeyi rahat bırakamıyordun."

Yusuf masanın kenarına vurdu.

"Savaştan önce de böyleydin. Tahta görsen elin kaşınırdı."

Mert'in gülümsemesi bir an sürdü, sonra söndü.

"O zaman kırılan şeyleri düzeltmek daha kolaydı."

Yusuf cevap vermedi.

Katya tek kelime anlamamıştı.

Ama Yusuf'un testere hareketini görmüştü.

Mert'in ellerine baktı.

Uzun parmaklarına. Avuçlarındaki eski nasırlara.

Bunları daha önce askerlikten sanmıştı.

Mert onun baktığını fark etti.

Konuşma kesildi.

Katya hemen bezlere döndü.

"Devam edin. Ben yokum zaten."

Sesindeki sertliği kendisi de duydu.

Bu saçmaydı.

Adam haftalardır tek bir düzgün cümle kuramamıştı. Şimdi kendi dilini konuşan birini bulmuştu. Sevinmesi gerekirdi.

Seviniyordu da.

Fakat kendi evinde iki kişinin kahkahasının anlamını bilmemek tuhaf biçimde canını sıkıyordu.

Mert bir süre ona baktı.

Sonra Yusuf'a kısa bir şey söyledi ve sandalyesini Katya'ya doğru çevirdi.

"Katya."

"Ne?"

Mert masayı gösterdi. Elini sanki rende tutuyormuş gibi ileri geri hareket ettirdi. Sonra kendi göğsüne dokundu.

Katya kaşlarını çattı.

Mert tekrar yaptı.

Tahta.

Kesmek.

Düzeltmek.

Katya'nın yüzünde anlayış belirdi.

"Marangoz?"

Mert kelimeyi anlamadı.

Katya masaya vurdu, sonra hayali bir çekiçle çivi çaktı.

"Sen?"

Mert hemen başını salladı.

"Ben."

Katya şaşkınlıkla ona baktı.

"Demek ellerin yalnızca tüfek tutmuyormuş."

Mert cümleyi anlamadı. Fakat Katya ellerini gösterince kendi avuçlarına baktı.

Yusuf Türkçe konuştu.

"O eller yüzünden başımıza bela da açıldı."

Mert yüzünü ona çevirdi.

"Başlama yine."

"Niye? Kadına anlat da bilsin."

Yusuf bir patlama sesi çıkardı ve iki elini hızla açtı.

Mert'in yüzü anında değişti.

Katya bunu fark etti.

Yusuf konuşmayı sürdürdü.

"İlk büyük bombardımanda siperin dibine yapışıp kaldın. Hasan seni omzundan çekmese başını kaldırmayacaktın."

Mert'in çenesi hafifçe gerildi.

"İlk kez o kadar yakına düşmüştü."

"Korktun sen de."

"Evet."

Yusuf'un gülümsemesi kayboldu.

"Hepimiz korktuk."

Sobadaki odun çöktü.

Kıvılcımlar kısa bir an parladı.

Katya bu kez konuşmanın anlamını çıkaramıyordu ama Mert'in yüzündeki gölgeyi tanıyordu.

Aynı gölgeyi pencerenin önünde yaralı Rus askerini izlerken görmüştü.

Mert birden Katya'ya döndü.

Eliyle patlamayı taklit etti.

Sonra kendi göğsünü gösterdi.

"Mert... korkma..."

Durdu.

Yanlış kelimeyi kullandığını fark etmişti.

Kaşlarını çattı, düşündü. Sonra iki elini hafifçe titretti ve yüzüne korkmuş bir ifade verdi.

"Mert..."

Katya anladı.

"Korktun mu?"

Mert başını salladı.

"Da."

Rusça evet.

Katya birkaç saniye ona baktı.

Mert'in bunu anlatmak zorunda olmadığını düşündü.

Ama anlatmıştı.

Yalnızca kendisi konuşmanın dışında kalmasın diye.

Katya'nın yüzündeki sertlik azaldı.

"İyi," dedi. "Demek aklın tamamen bozuk değilmiş."

Mert anlamadı.

Katya korkmuş bir yüz yaptı, ardından başparmağını kaldırdı.

Mert güldü.

Yusuf ikisine bakıp başını iki yana salladı.

"Siz böyle mi konuşuyorsunuz?"

Mert ona döndü.

"Çoğu zaman."

"Nasıl anlaşıyorsunuz?"

Mert'in cevabı gecikmedi.

"Bazen ben de bilmiyorum."

Yusuf'un bakışı Mert'in sol tarafına indi.

"Yaranı bir daha göster."

Mert isteksizce gömleğini biraz kaldırdı. Sargının altında dikişlerin izi görünüyordu. Yusuf'un yüzündeki gülümseme bütünüyle kayboldu.

"Bunu o mu yaptı?"

Mert Katya'ya baktı.

"İki parça çıkardı."

Yusuf kaşlarını çattı.

"İki?"

Mert parmaklarıyla küçük metal parçalarını gösterdi. Sonra mahzen kapağının bulunduğu zemine baktı.

"Ruslar evi aradı. Beni aşağı sakladı. Ateşim çıktı. Üç gün..."

Cümlesinin devamını getirmedi.

Yusuf bir süre Katya'ya baktı. Kadın ne konuşulduğunu anlamadan masadaki kupaları topluyordu.

"Seni niye teslim etmedi?" diye sordu Yusuf.

Mert'in bakışı Katya'da kaldı.

"Bilmiyorum."

"Sormadın mı?"

Mert kısa bir gülüş çıkardı.

"Nasıl sorayım? 'Beni neden asılmaya göndermedin' cümlesini Rusça bilmiyorum."

Yusuf istemeden güldü.

Katya ikisine baktı.

"Yine ne var?"

Mert hemen başını iki yana salladı.

"Net."

"Net ne? Bana bakıp gülüyorsunuz."

Mert düşündü. Sonra kendi yarasını gösterdi, Katya'yı işaret etti ve Rusça bildiği kelimeleri tek tek çıkardı.

"Katya... iyi. Mert..."

Elini kalbinin üzerine koydu, gözlerini kapatıp başını yana düşürdü. Ardından başını sertçe iki yana salladı.

"Net."

Katya birkaç saniye onu izledi.

"Ölmedin," dedi.

Mert kelimeyi anlamadı.

Katya aynı hareketi yapıp ardından onu gösterdi.

"Yaşıyorsun."

Mert dikkatle dinledi.

"Yaşı... yor?"

"Yaşıyorsun."

Mert bir kez daha denedi.

"Yaşıyorsun."

Katya başını salladı.

Yusuf onları sessizce izliyordu. Bu kez yüzünde gülümseme yoktu.

Mert ona döndüğünde Yusuf yalnızca,

"Borcun çok büyük," dedi.

Mert'in cevabı sakindi.

"Biliyorum."

Bir süre sonra Yusuf başka isimlerden söz etmeye başladı.

Halil'in geri çekilme sırasında ayağını burktuğunu, İsmail'in son görüldüğünde iki yaralıyla birlikte güneye indiğini anlattı. Hasan konusunda ise sesi alçaldı.

Mert soru sordu.

Yusuf cevap vermeden önce gözlerini masaya indirdi.

"Görmedim."

"Yaşıyor mu?"

"Bilmiyorum."

Mert başka soru sormadı.

Katya kelimeleri anlamasa da sessizliğin anlamını anlamıştı.

Mert'in önündeki ekmek parçasına dokunmadığını fark etti.

Onu yemesi için azarlamayı düşündü.

Vazgeçti.

Yusuf bir süre sonra pencereye baktı.

"Şafaktan önce çıkacağım."

Mert başını kaldırdı.

"Bacağın ne olacak?"

"Yürürüm sorun yok."

"Ruslar?"

"Gün doğduktan sonra burada kalmak daha kötü."

Katya yalnızca "Rus" kelimesini yakaladı.

Yusuf ardından pencereyi, karanlığı ve ormanı gösterdi. İki parmağını yürütür gibi yaptı. Sonra ufuk aydınlanıyormuş gibi elini kaldırdı ve sertçe başını iki yana salladı.

Bu kez çeviriye ihtiyacı yoktu.

"Sabah olmadan."

Yusuf ona baktı.

Katya pencereyi gösterdi.

"Gitmek."

Kelimenin Rusçasını söyledi, sonra eliyle uzaklaşma hareketi yaptı.

Yusuf başını salladı.

Mert sessiz kaldı.

Katya onun yüzüne baktığında az önceki bütün sıcaklığın çekildiğini gördü.

Mert artık Yusuf'a değil, kapıya bakıyordu.

Mert'in kapıya bakışı Katya'nın hoşuna gitmedi.

Bu bakışı tanıyordu artık.

Yürümeye ilk kalktığı gün de aynı ifadeyi görmüştü. Pencereye gitmek istediğinde de. Mert bir şeye karar verdiği zaman önce konuşmayı bırakıyor, sonra sanki karşısındaki insan henüz bilmiyormuş gibi sessizce kendi planını kuruyordu.

Katya kollarını göğsünde birleştirdi.

"Hayır."

Mert başını ona çevirdi.

Henüz hiçbir şey söylememişti.

Katya kapıyı gösterdi.

Sonra onu.

"Hayır."

Yusuf ikisinin arasında bakışlarını gezdirdi.

"Ne oldu?"

Mert Türkçe cevap verdi.

"Ben de gideceğim."

Katya kelimeleri anlamadı.

Ama anlamasına gerek kalmadı.

Mert kendisini gösterdi, ardından Yusuf'u ve kapıyı işaret etti.

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Kesinlikle hayır."

Mert ayağa kalktı.

Yusuf kaşlarını çattı.

"Sen daha yürüyemiyorsun."

"Yürüyorum."

"Evin içinde."

"Yeterli."

Yusuf alay etmedi.

Mert'in sol tarafına baktı.

"Ormanda kar dizine kadar geliyor. Devriye görürsek koşmamız gerekecek."

"Koşmam."

"İşte sorun da o."

Katya konuşmanın hızlanmasından hiçbir şey anlamıyordu ama Yusuf'un yüzündeki ifadeyi beğendi.

En azından evde aklı başında bir Türk daha vardı.

Mert paltosuna uzandı.

Katya ondan önce davranıp paltoyu aldı.

Arkasına sakladı.

Mert durdu.

"Katya."

"Hayır."

Mert elini uzattı.

Katya paltosunu vermedi.

Bir süre öylece birbirlerine baktılar.

Mert sonunda daha sakin bir sesle konuştu.

"Ben."

Kendisini gösterdi.

"Türk."

"Evet, bunu biliyorum."

Mert Yusuf'u gösterdi.

"Türk."

Sonra kapıya baktı.

"Gitmek."

Katya'nın çenesi gerildi.

Demek bu kelimeyi de öğrenmişti.

"Sen gitmek yok."

Rusça ve Mert'in anlayabileceğini düşündüğü kelimeleri birbirine karıştırdı.

Mert başını iki yana salladı.

"Ben gitmek."

Katya parmağını yarasına bastırmadı ama tam üzerine doğru uzattı.

"Acı."

"Az."

"Yalan."

Mert bu kelimeyi anlamadı.

Katya iki elini açtı.

"Beş adım. On adım. Sonra?"

Mert sustu.

Katya paltosunu göğsüne bastırdı.

"Sana ormanda sandalye taşıyamam."

Mert anlamadı ama Katya'nın sandalyeyi gösterip ardından dışarıyı işaret etmesi Yusuf'u güldürdü.

Mert sertçe ona baktı.

"Gülme."

"Kadın haklı."

"Sen de başlama."

Katya Yusuf'un yüzünden sonucu çıkardı.

Paltosunu Mert'e doğru uzatmadan önce bir süre bekledi.

Sonunda verdi.

Mert şaşırdı.

Katya parmağını kaldırdı.

"Ben."

Sonra kendisini, Mert'i ve kapıyı gösterdi.

"Birlikte."

Bu kelimeyi Mert bilmiyordu.

Katya iki parmağını yan yana getirip yürüttü.

Mert anladı.

Katya'nın yüzü hâlâ sertti.

"Evin önüne kadar."

Bunu anlatamadı.

Ama Mert'in tek başına çıkmasına izin vermeyeceğini anlatmıştı.

Şafaktan önce köy başka bir yere benziyordu.

Pencerelerin çoğu karanlıktı. Kar gece boyunca yeniden yağmış, önceki günün ayak izlerini neredeyse tamamen örtmüştü. Gökyüzü siyah değildi artık; doğu tarafında belli belirsiz kül rengi bir açıklık oluşuyordu.

Yusuf paltosunu sıkıca kapattı.

Katya bacağındaki sargıyı son kez kontrol etti.

"Yavaş."

Yusuf kelimeyi artık tanıyor olmalıydı. Gülümsedi.

Mert kapının yanında bekliyordu.

Katya ona baktı.

"Sen de."

Mert cevap vermedi.

Kapıyı açtılar.

Soğuk bir anda evin içine doldu.

Mert ilk adımını attığında yüzünde neredeyse çocukça bir rahatlama belirdi.

Haftalardır ilk kez gündüz değil, bir pencerenin arkasından değil, gerçekten dışarıdaydı.

Kar botunun altında ezildi.

İkinci adım.

Üçüncü.

Katya kapıyı çekip onların arkasından çıktı.

Yusuf ahırın yanından orman hattına doğru ilerledi.

Mert de peşinden yürüdü.

İlk on adımda sorun olmadı.

Katya hiçbir şey söylemedi.

On beşinci adımda Mert'in yürüyüşü yavaşladı.

Yirmiye varmadan sağ eli sol tarafına gitti.

Katya bunu gördü.

"Mert."

Mert arkasına bakmadı.

"İyi."

Katya dişlerini sıktı.

Bu kelimeden nefret etmeye başlamıştı.

Yusuf durdu.

"Ne oldu?"

"Bir şey yok."

"Yüzün bembeyaz olmuş."

"Sen devam et."

Mert yeniden yürüdü.

Kar evin çevresinde inceydi. Ahırı geçtikten sonra derinleşti.

Her adım artık bacağını yukarı kaldırmasını gerektiriyordu.

Mert'in nefesi ağırlaştı.

Bir süre sonra omuzları öne düştü.

Katya hızını artırdı.

"Mert."

Bu kez Mert durdu.

Bir eli ağacın gövdesine uzandı.

Parmakları kabuğa tutundu.

Yusuf birkaç adım geriden geri döndü.

"Mert."

"İyiyim."

Ama cümleyi söylerken nefesi yetmedi.

Yusuf kolundan tuttu.

Mert kendisini çekmeye çalıştı.

"Dokunma."

"İnat etme işte."

Mert bir adım daha attı.

Yarası tam o anda kendisini hatırlattı.

Keskin ağrı sol kaburgalarının altından geçince bütün bedeni gerildi. Nefesi yarıda kaldı.

Dizlerinden biri kara değdi.

Katya hemen yanına çöktü.

"Hayır."

Mert başını kaldırmadı.

Katya elini omzuna koydu.

"Bak bana."

Mert birkaç saniye sonra yüzünü çevirdi.

Rengi gerçekten gitmişti.

Alnında soğuğa rağmen ter vardı.

Katya öfkeyle değil, bu kez çok sakin konuştu.

"Ev."

Arkasını gösterdi.

Mert başını iki yana salladı.

Yusuf karşılarında ayakta duruyordu.

"Bu hâlde gelemezsin."

Mert gözlerini kapattı.

"Biraz dinlenirim."

"Sonra?"

Mert cevap vermedi.

"Sonra yine böyle olacaksın. Seni taşırsam ikimiz de yakalanırız."

Mert'in çenesi sıkıldı.

Yusuf yanına çömeldi.

"Ben seni bulmaya geldim. Ölüme götürmeye değil."

Mert gözlerini açtı.

Bir süre yalnızca Yusuf'a baktı.

"Birlik?"

Yusuf başını iki yana salladı.

"Dağıldı. Kim nereye ulaştı bilmiyorum. Ben güneye inmeye çalışacağım."

"Ben de."

Yusuf'un sesi sertleşti.

"Hayır."

Katya kelimeyi duyunca istemsizce Yusuf'a baktı.

Bu kez aynı kelimeyi üçü de anlıyordu.

Mert'in yüzünde acıdan daha ağır bir şey belirdi.

Öfke değildi.

Utanç da değildi tam olarak.

Bedeninin kendisine verdiği cevaptı.

Haftalardır gitmek istiyordu.

Şimdi kapı açıktı.

Onu tutan asker yoktu.

Zincir yoktu.

Katya önüne geçmemişti.

Ve yine de gidemiyordu.

Mert başını eğdi.

"Ne kadar daha burada kalacağım?"

Yusuf ne sorduğunu anladı.

"Biraz daha güçlen."

Mert acı bir gülümsemeyle nefes verdi.

"Ne kadar?"

Yusuf cevap vermedi.

Çünkü bilmiyordu.

Eve dönmek çıkmaktan daha uzun sürdü.

Katya Mert'in bir kolunu omzuna aldı. Yusuf diğer tarafına geçmek istedi ama Mert izin vermedi.

Kendi ayaklarıyla yürüdü.

Yavaş.

Her adımında yüzü biraz daha gerilerek.

Kapıya ulaştıklarında Katya sürgüyü açtı.

Mert içeri girmedi.

Arkasını döndü.

Yusuf birkaç adım ötede bekliyordu.

İki adam bir süre konuşmadı.

Sonra Yusuf elini uzattı.

Mert tuttu.

Bu bir vedaya benzemiyordu önce.

Sanki ertesi gün yeniden görüşecek iki asker el sıkışıyordu.

Yusuf elini bırakmadı.

"Hasan'ı görürsem ne diyeyim?"

Mert'in yüzü değişti.

"Yaşadığımı söyle."

"Başka?"

Mert kısa bir süre Katya'ya baktı.

Kadın kapının yanında duruyor, söylediklerini anlamadan onları bekliyordu.

Mert yeniden Yusuf'a döndü.

"Başka bir şey yok."

Yusuf bakışını bir an Katya'ya kaydırdı.

Sonra Mert'in omzuna vurdu.

"Bir an önce iyileş."

Mert bu kez gülmedi.

"Sen de."

Yusuf arkasını döndü.

Ahırı geçti.

Beyazlığın içinde orman hattına doğru ilerlemeye başladı.

Mert kapının önünde kaldı.

Katya üşümeye başladığını hissediyordu ama onu içeri çağırmadı.

Yusuf küçüldü.

Bir ağacın arkasında kayboldu.

Sonra yeniden göründü.

Bir süre sonra tamamen yok oldu.

Mert hâlâ bakıyordu.

Kapı açıktı.

Arkasında sıcak ev vardı.

Önünde orman.

İsterse yürüyebilirdi.

Kimse onu kilitlemiyordu.

Katya onu esir tutmuyordu.

Fakat birkaç düzine adım ötede bedeni kendi sınırını çizmişti.

Mert ilk defa bunu bütün ağırlığıyla anladı.

Esir değildi.

Ama özgür de değildi.

Katya sessizce yanına geldi.

Bir süre onun baktığı yere baktı.

Sonra tek kelime söyledi.

"İçeri."

Mert bu kez karşı çıkmadı.

Kapıdan geçti.

Katya da arkasından girip sürgüyü kapattı.

Metal yerine otururken çıkan ses, Mert'e ilk kez bir kilidin sesi gibi geldi.

End of chapter

Page 1 of 79Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.