BÖLÜM 7 - GECEDEKİ İZ
Katya, sabah olduğunda Mert'in gece boyunca kaç kez uyandığını bilmiyordu.
Kendisi üç kez uyanmıştı.
İlkinde sobaya odun atmış, ikincisinde mutfaktan su içerken arka odanın kapısının altından sızan loş ışığa bakmıştı. Üçüncüsünde ise hiçbir sebep yokken gözlerini açmış ve bir süre tavana bakarak önceki akşamki tartışmayı düşünmüştü.
Rus.
Türk.
İki kelime hâlâ odanın ortasında asılı gibiydi.
Sabah olduğunda Mert de daha sessizdi.
Katya pansumanını değiştirdi. Dikişlerin çevresine baktı. Yara kötüleşmiyordu fakat Mert'in önceki gün fazla ayakta kalmasının ardından sol tarafı yeniden hassaslaşmıştı.
"Acı?"
Mert iki parmağını birbirine yaklaştırdı.
"Az."
Katya başını salladı.
"Güzel."
Sonra parmağını kaldırdı.
"Yavaş."
Mert gözlerini devirdi.
Katya bunu gördü.
"Evet, evet. Bundan nefret ettiğini biliyorum."
Mert elbette cümlenin tamamını anlamadı. Ama "yavaş" kelimesini duyunca yüzünü pencereye çevirdi.
Katya temiz bezleri toplarken Mert birden doğruldu.
"Katya."
Sesindeki değişiklik onu durdurdu.
Mert pencereyi gösteriyordu.
Katya perdeyi yalnızca bir parmak kadar araladı.
"Ne var?"
Mert eliyle beklemesini söyledi.
Sonra pencerenin dışındaki orman hattını işaret etti.
Katya baktı.
İlk anda hiçbir şey göremedi.
Kar.
Çitler.
Ahırların arkasındaki çıplak ağaçlar.
Biraz daha uzakta ormanın koyu çizgisi.
Mert parmağını aynı noktaya tekrar götürdü.
Katya gözlerini kıstı.
Sonunda gördü.
Ormanın kenarındaki ince bir huş ağacının dalında koyu renkli, dar bir kumaş parçası sallanıyordu.
Rüzgârda güçlükle seçiliyordu.
Katya kaşlarını çattı.
"Bez."
Mert başını sertçe iki yana salladı.
Kendi göğsüne dokundu.
"Türk."
Sonra iki parmağını birleştirip düğüm atar gibi yaptı.
Katya yeniden dışarı baktı.
"Türk?"
Mert başını salladı.
Ardından elini alnının üzerine götürüp uzağa bakıyormuş gibi yaptı. Sonra kendisini işaret etti.
Katya'nın yüzündeki ifade yavaşça değişti.
"Seni mi arıyor?"
Mert anlamadı.
Katya onu gösterdi.
"Mert."
Sonra dışarıdaki kumaşı.
Ardından eliyle soru işareti yapar gibi iki avucunu açtı.
Mert birkaç saniye düşündü. Sonra başını eğip elini yatay biçimde ilerletti, iki parmağını ayırdı, tekrar birleştirdi. Askerlerin dağıldığını, sonra bir yerde buluşacağını anlatmaya çalışıyor gibiydi.
Katya tam anlayamadı.
Ama yeterince anladı.
O kumaş rastgele bağlanmamıştı.
Mert bunu tanıyordu.
"Hayır."
Katya bu kez kelimeyi Mert'ten önce söyledi.
Mert yatağın kenarında oturmuş, botlarına bakıyordu.
"Sen hiçbir yere gitmiyorsun."
Mert kapıyı gösterdi.
"Hayır."
"Bunu benden iyi söylemen sonucu değiştirmiyor."
Mert kendisini, sonra pencereyi işaret etti.
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Dün dört adımda nefesin kesildi."
Mert kaşlarını çattı.
Katya dört parmağını kaldırdı, yürüyüşünü taklit etti, ardından yarasını gösterdi.
Mert yüzünü buruşturdu.
Anlamıştı.
Katya paltosunu aldı.
Mert hemen başını kaldırdı.
"Katya."
"Ben bakacağım."
Bunu anlatmak daha zordu.
Kendisini gösterdi. Sonra dışarıyı. Ardından iki elini baltayı tutuyormuş gibi kaldırdı.
"Odun."
Mert bakışlarını pencereye çevirdi.
Katya odun sepetini aldı.
Köyde kış ortasında ormana gitmek açıklama gerektirmezdi. Ahırın arkasındaki yığın azalmıştı zaten. Birine rastlarsa kuru dal toplamaya çıktığını söyleyecekti.
Kapıya gelince Mert yeniden seslendi.
"Korkma."
Katya durdu.
Mert bunu söylerken gülümsemiyordu.
Katya'nın ağzının kenarı çok hafif kıvrıldı.
"Sen de."
Sonra kapıyı kapattı.
Huş ağacına ulaşması on dakikadan biraz fazla sürdü.
Katya doğrudan işarete gitmedi. Önce kuru dalları topladı, sepetinin yarısını doldurdu, ardından ormanın kenarından dolanarak ağaca yaklaştı.
Kumaş parçası yakından bakıldığında asker gömleğinden yırtılmış gibiydi.
Koyu kahverengiydi.
Dalın çevresine tek düğümle değil, iki kez geçirilip uçları aynı yöne bakacak biçimde bağlanmıştı.
Katya dokunmadı.
Karın üzerinde ayak izleri vardı.
Yeni.
Gece ya da sabaha karşı bırakılmış olmalıydı.
Bir çift bot izi ormanın içine gidiyordu.
Katya'nın içinden ilk günkü o tatsız his geçti.
Kan izlerini izlediği sabah.
Ağacın dibindeki yabancı.
Bir an geri dönmeyi düşündü.
Sonra Mert'in işareti görür görmez değişen yüzünü hatırladı.
İzleri takip etti.
Bu kez kanı yaklaşık elli adım sonra gördü.
Bir iki damla değil.
Bir ağacın gövdesinde avuç içi kadar koyu bir leke vardı.
Katya sepeti yere bıraktı.
"Harika."
Elini paltosunun cebine soktu. Küçük bıçak oradaydı.
İlerledi.
İzler eski kömürcü kulübesine gidiyordu.
Kulübe yıllardır kullanılmıyordu. Çatısının yarısı çökmüş, kapısı menteşelerinden birinde asılı kalmıştı.
Katya yaklaşınca içeriden bir ses geldi.
Metal sürtünmesi.
Durdu.
"Kim var?"
Cevap gelmedi.
Katya bir adım daha attı.
Kapının karanlığında bir adam belirdi.
Elinde tabanca vardı.
Katya'nın bedeni istemsizce gerildi.
Adam silahı kaldırdı ama kolu tam yükselmedi.
Yüzü kül gibi soluktu. Sağ bacağının üst kısmı kana bulanmıştı. Sakalının arasında donmuş kar taneleri vardı.
Katya'nın bakışı önce silaha, sonra üniformanın parçalarına kaydı.
Osmanlı.
Adam bir şey söyledi.
Türkçe.
Katya hiçbir şey anlamadı.
Sonra adamın gözleri sepetine, baltasına ve yüzüne gitti.
Birden dikkat kesildi.
"Mert?"
Katya'nın nefesi kesildi.
Adam tekrar etti.
"Mert."
Bu kez soru olduğu açıktı.
Katya birkaç saniye ona baktı.
Sonra kendi göğsüne dokundu.
"Katya."
Adam anlamadı.
Katya eliyle beklemesini söyledi, ardından parmağıyla köy yönünü gösterdi.
"Mert."
Adamın yüzündeki sertlik bir anda çatladı.
Bir adım attı.
Bacağı onu taşımadı.
Duvara tutunarak düşmekten kurtuldu.
Katya hızla yaklaştı, sonra tabancayı hatırlayıp durdu.
Silahı gösterdi.
"Hayır."
Adam bakışını tabancaya indirdi.
Katya elini uzatmadı.
Sadece başını iki yana salladı.
"Hayır."
Adam birkaç saniye düşündü.
Sonunda tabancanın horozunu indirdi ve silahı yere bıraktı.
Katya yanına çöktü.
Pantolonundaki yırtığı açtı.
Yara derindi ama Mert'inki gibi değildi. Kurşun sıyırmış ya da şarapnel et parçasını koparmış olabilirdi. Kanama yavaşlamıştı fakat adam saatlerdir yürümüş görünüyordu.
Katya yüzüne baktı.
"İsmin ne?"
Kendi göğsüne dokundu.
"Katya."
Sonra onu gösterdi.
Adam ne sorduğunu anladı.
"Yusuf."
Katya tekrarladı.
"Yusuf."
Adam başını salladı.
Ardından yeniden tek kelime söyledi.
"Mert."
Katya köye baktı.
Bir yaralı Türk askeri zaten evindeydi.
Şimdi ikincisi, onu arayarak kapısının birkaç yüz adım yakınına kadar gelmişti.
Bu kez kader değildi.
Birliklerinin bıraktığı işaretler, Mert'in kaybolduğu hat ve Yusuf'un onu bulma inadıydı.
Bu bilgi durumu daha iyi yapmıyordu.
Katya gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
"Pekâlâ."
Yusuf anlamadı.
Katya ayağa kalktı.
Ahırı işaret edecek kadar bile açık davranamazdı.
Önce ormandan çıkmaları gerekiyordu.
Sepetini aldı, baltayı üzerine koydu.
Sonra Yusuf'un kolunu omzuna geçirdi.
"Yavaş."
Yusuf ona boş gözlerle baktı.
Katya istemeden güldü.
"Bunu evdeki öteki Türk çok iyi biliyor."
Yusuf hiçbir şey anlamadı.
Ama "Mert" adını duyunca başını kaldırdı.
Katya köy yönüne baktı.
"Evet," dedi alçak sesle. "Onu buldun."
Ve ilk kez bu cümlenin Mert için ne anlama geleceğini düşündü.
Ormandan köye doğru inerken Katya, Yusuf'un neden özellikle bu tarafa geldiğini parçalar hâlinde anlamaya başladı.
Yusuf birkaç kez gerideki huş ağacını gösterdi. İki parmağını önce yan yana tuttu, sonra ayırdı. Ardından göğsünü işaret etti, bir yönü gösterdi, sonra başka bir yönü.
Birlik.
Dağılmışlardı.
Sonra iki parmağını yeniden birleştirdi ve ağaca bağlanan kumaşın düğümünü taklit etti.
Buluşma işareti.
Katya kelimeleri bilmiyordu fakat hikâyenin iskeleti ortaya çıkıyordu. Mert'in ormana kaçışı rastgele değildi. Birliğinden kopan askerlerin yeniden birbirini bulabilmesi için belirli yerler ve işaretler vardı. Yusuf da günlerdir bunları takip etmiş, sonunda Mert'in kaybolduğu hatta kadar gelmişti.
Katya'nın onu bulması yalnızca son halkaydı.
Evin arkasına yaklaşınca ana yolu kullanmadı. Çalılıkların arasından ahıra yöneldi. Anna Petrovna'nın bacası tütüyordu. Yolun ötesinde iki çocuk kızak çekiyordu. Kimse onlara bakmıyordu.
Katya ahır kapısını açtı.
Yusuf'u saman balyalarının arkasındaki boş bölmeye oturttu.
"Burada."
Yusuf nefes nefese kaldı. Sonra yine aynı adı söyledi.
"Mert."
Katya parmağını kaldırdı.
"Sessiz."
Bu kelimeyi anlamadı. Katya dudaklarına parmağını götürünce başını salladı.
Eve yalnız girdi.
Mert arka odada pencerenin yanında bekliyordu. Katya'yı görünce önce sepetine baktı. Sonra yüzüne.
Katya kapıyı kapattı.
Bir saniye onu nasıl anlatacağını düşündü.
Sonra yalnızca tek kelime söyledi.
"Yusuf."
Mert'in yüzündeki bütün renk değişti.
Ayağa kalkmaya çalıştı.
Katya hemen parmağını kaldırdı.
"Yavaş."
Ama bu kez Mert onu dinlemiyordu.
Çünkü ahırın tarafından, çok uzaktan ve boğuk da olsa bir erkek sesi geldi.
"Mert!"
Mert olduğu yerde dondu.
Haftalardır ilk kez kendi dilinde, kendi adını başka bir Türk'ün ağzından duyuyordu.
Mert kapıya doğru yürümeye başladı.
Katya önüne geçti.
"Hayır."
Mert onu kenara geçmeye çalıştı.
"Yusuf."
"Biliyorum."
Katya ahırı gösterdi.
"Orada."
Mert yeniden kapıya uzanınca Katya iki elini göğsüne koyup onu durdurdu.
"Sen burada."
Sonra parmağıyla yarasını gösterdi.
"Yavaş."
Mert sabırsızca nefes verdi. Fakat bu kez itirazını sürdürmedi.
Katya önce perdeyi aralayıp yolu kontrol etti.
Anna görünmüyordu. Çocuklar da gitmişti. Kar yeniden ince ince yağmaya başlamıştı.
Paltosunu üzerine geçirdi ve ahıra çıktı.
Yusuf bıraktığı yerdeydi.
Fakat yüzü daha da solmuştu.
Katya çömeldi, bacağındaki bezi kontrol etti. Kanama hızlanmamıştı. Adamın asıl ihtiyacı sıcaklık, su ve dinlenmeydi.
Ahırda gece boyunca kalırsa donmasa bile ateşlenebilirdi.
Katya başını iki yana salladı.
"Bir tane yetmiyormuş gibi."
Yusuf anlamadı.
Katya kolundan tuttu.
"Gel."
Eve arka kapıdan girdiler.
Mert mutfağın eşiğinde bekliyordu.
Yusuf onu gördüğü anda durdu.
Bir an ikisi de hiçbir şey söylemedi.
Mert'in yüzünde Katya'nın daha önce görmediği bir ifade vardı.
Şaşkınlık önce geldi.
Ardından rahatlama.
Sonra yüzü bir anda sertleşti.
"Yusuf."
Yusuf'un dudakları aralandı.
"Mert."
İki adam birbirine doğru ilerledi.
Mert hızlı yürümeye kalkınca sol tarafı sızladı. Eli anında yarasına gitti.
Katya sertçe:
"Yavaş."
dedi.
Yusuf başını Mert'e çevirdi.
Bir şey sordu.
Mert cevap verdi.
Sonra ikisi birden Katya'ya baktı.
Katya kaşlarını kaldırdı.
"Evet. Yavaş."
Yusuf'un yüzünde ilk kez küçük bir gülümseme belirdi.
Mert ona Türkçe bir şey söyledi.
Yusuf güldü.
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Benim evimde benimle mi dalga geçiyorsunuz?"
İki adam da onu anlamadı.
Bu durum Yusuf'u daha çok güldürdü.
Mert'in yüzünde de haftalardır görmediği kadar açık bir gülümseme vardı.
Katya birkaç saniye onları izledi.
Sonra Yusuf'un bacağını gösterdi.
"Önce otur."
Yusuf anlamayınca Mert sandalyeyi işaret etti.
Türkçe birkaç kelime söyledi.
Yusuf hemen oturdu.
Katya'nın bakışı Mert'e kaydı.
Garipti.
Kendisi günlerdir aynı şeyi elleriyle, yüzüyle, kelimelerle anlatmaya çalışıyordu.
Mert tek cümle söylemişti.
Yusuf anlamıştı.
Katya yarayı yeniden temizlerken iki adam konuşmaya başladı.
Önce yavaş.
Sonra hızlandılar.
Türkçe kelimeler mutfağın içinde peş peşe akıyordu.
Mert soruyordu.
Yusuf cevaplıyor, bazen elini kaldırıp bir yön gösteriyor, bazen masanın üzerine parmağıyla görünmez çizgiler çiziyordu.
Katya başını eğmiş Yusuf'un bacağına bez sarıyordu ama kulağı konuşmadaydı.
Hiçbir şey anlayamıyordu.
Bir tek isimleri seçebiliyordu.
Mert.
Yusuf.
Arada başka isimler de geçiyordu.
"İsmail."
"Halil."
Bir kez "Hasan" duydu.
Mert'in yüzündeki değişiklikten bu isimlerden bazılarının iyi haber olmadığını anladı.
Yusuf iki elini açıp ani bir patlama hareketi yaptı.
Sonra parmaklarını masanın üzerinde farklı yönlere dağıttı.
Mert dikkatle dinledi.
Birliğin dağıldığını anlamak güç değildi.
Katya Yusuf'un ağzından sık sık aynı kelimeyi duymaya başladı.
"Geri."
Bu kelimenin anlamını bilmiyordu.
Fakat Yusuf her söylediğinde eliyle geride kalan ormanı gösteriyordu.
Mert bir şey sordu.
Yusuf başını iki yana salladı.
Sonra masanın üzerinde parmağıyla uzun bir yol çizdi.
Bir noktada durdu.
Oraya iki parmağını koydu.
Ardından aralarına görünmez bir engel çizer gibi elini indirdi.
Mert'in yüzündeki umut yavaşça kayboldu.
Katya sargının düğümünü attı.
"Bitti."
Kimse ona bakmadı.
Mert yeniden soru sormuştu.
Katya bezleri topladı.
Bir an kendi mutfağında misafir gibi hissetti.
Haftalardır Mert'in söylemek istediği her şeyi yüzünden, ellerinden ve bildikleri birkaç kelimeden çıkarmaya alışmıştı.
Şimdi karşısında onu zahmetsizce anlayan biri vardı.
Mert'in sesi de değişmişti.
Daha hızlıydı.
Daha canlı.
Sanki haftalardır içinde kapalı kalan bir kapı açılmıştı.
Katya bunun iyi bir şey olduğunu biliyordu.
Yine de hoşuna gitmeyen küçük bir his göğsünde yer etti.
Masadaki kanlı suyu aldı ve dökmek için ayağa kalktı.
Mert konuşmayı kesti.
"Katya."
Katya dönmedi.
"Ne?"
Mert bu kez Rusça söyledi.
"Spasibo."
Katya durdu.
Teşekkür.
Mert Yusuf'un bacağını gösterdi.
Sonra Katya'yı.
"Spasibo."
Katya ona baktı.
Yusuf ikisinin arasında ne geçtiğini anlamaya çalışıyordu.
Katya başını salladı.
"Bir işe yarayayım bari."
Akşam karanlığı çökerken konuşma daha ciddi bir hâl aldı.
Katya çorba koydu.
Yusuf kâseyi iki eliyle tutup neredeyse hiç durmadan içti.
Mert ise yemeğinden çok onu dinliyordu.
Yusuf bir ara ayağa kalkmaya çalışıp pencereye yaklaştı.
Katya hemen perdeyi çekti.
"Hayır."
Yusuf durdu.
Mert ona bir şey söyledi.
Bu kez Yusuf itiraz etmeden geri oturdu.
Katya masaya geldi.
"Mert."
Mert baktı.
Katya Yusuf'u gösterdi.
Sonra ormanı.
Ardından ellerini iki yana açtı.
"Ne?"
Mert anladı mı emin değildi.
Katya tekrar etti.
Yusuf.
Orman.
Neden?
Mert birkaç saniye düşündü.
Sonra basit kelimeler aradı.
"Türk..."
Kendisini gösterdi.
"Türk asker."
"Evet."
Mert parmaklarını masanın üzerinde yan yana yürüttü.
Sonra iki elini hızla birbirinden ayırdı.
"Türk asker..."
Kelimeyi bulamadı.
Yusuf bir şey söyledi.
Mert başını salladı.
Sonra Rusça bildiği kelimelerden birini kullandı.
"Net."
"Yok?"
Mert başını salladı.
Birliğinin artık bulunduğu yerde olmadığını anlatıyordu.
Mert ardından uzağı gösterdi.
"Türk... daleko."
Katya kelimeyi biliyordu.
Uzak.
"Türk asker uzak?"
Mert başını salladı.
Sonra kendisini gösterdi.
Oraya yürüyormuş gibi yaptı.
Bir süre sonra yüzünü buruşturup başını iki yana salladı.
Katya anladı.
Kendi tarafına dönmek düşündüğü kadar kolay değildi.
Yusuf konuşmaya başladı.
Bu kez sesi alçaktı.
Mert'in yüzü giderek ciddileşti.
Yusuf pencerenin ötesini gösterdi.
Ardından iki elini yumruk yapıp masanın üzerinde birbirine doğru ilerletti.
Sonra patlama hareketi yaptı.
Katya'nın içindeki huzursuzluk büyüdü.
"Asker?"
Mert başını kaldırdı.
Katya dışarıyı gösterdi.
"Rus asker?"
Mert Yusuf'a bir şey sordu.
Yusuf cevap verdi.
Bu kez Mert'in yüzündeki ifade değişti.
Katya bekledi.
Mert bildiği kelimeleri toplamaya çalıştı.
"Rus... çok asker."
Katya kaşlarını çattı.
"Çok?"
Mert iki elini açtı.
"Çok."
Sonra ormanı gösterdi.
"Gece."
Ardından askerlerin yürüyüşünü taklit etti.
Katya'nın eli kaşığın üzerinde hareketsiz kaldı.
Yusuf bir şeyler daha söyledi.
Mert bu kez yalnızca tek kelimeyi çevirebildi.
"Yakın."
Katya pencereye baktı.
Dışarıda karanlığın içinde köyün birkaç sarı penceresi görünüyordu.
Uzakta bir top sesi geldi.
Sonra bir tane daha.
Katya yeniden masaya döndü.
Bir saat önce en büyük sorunu evinde ikinci bir Osmanlı askerinin bulunmasıydı.
Şimdi Yusuf'un getirdiği haber daha büyüktü.
Rus birlikleri bölgede toplanıyordu.
Mert'in birliği dağılmıştı.
Kendi tarafına giden yollar kapanıyor olabilirdi.
Ve cephe, yeniden köye doğru hareket ediyordu.
Katya Yusuf'a baktı.
"Bu gece."
Bir parmağını kaldırdı.
Sonra zemini gösterdi.
"Burada."
Mert anladı.
Yusuf'a Türkçe söyledi.
Yusuf başını salladı.
Katya derin bir nefes aldı.
Evinde artık iki Türk askeri vardı.
Biri yürümeyi yeni öğreniyormuş gibi dört adımda yoruluyordu.
Diğeri kan kaybetmiş hâlde günlerdir ormanda dolaşıyordu.
Dışarıda ise Rus ordusu hareketleniyordu.
Katya başını ellerinin arasına aldı.
Mert sessizce ona baktı.
Sonra masanın üzerinden küçük bir ekmek parçasını Katya'nın önüne itti.
Katya başını kaldırdı.
Mert yalnızca bildiği tek kelimeyi söyledi.
"Ye."
Katya birkaç saniye ona baktı.
Sonunda ekmeği aldı.
"Sen gerçekten çok çabuk öğreniyorsun."
Mert anlamadı.
Ama Katya'nın sesindeki yorgunluğu anlamış olacak ki gülümsemedi.
Dışarıda top sesleri sürerken evin içinde üç kişi sessizce oturdu.
İlk kez artık soru yalnızca Mert'in yakalanıp yakalanmayacağı değildi.
Belki yakında saklanacak bir köy bile kalmayacaktı.
READER NOTES
Comments