Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 6 - PENCERENİN ÖTESİ

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 6 - PENCERENİN ÖTESİ

Mert ertesi sabah yürümeyi yeniden denemedi.

Katya bunu akıllandığına değil, gece boyunca sol tarafındaki ağrının ona yeterince ders vermiş olmasına bağladı.

Yine de hiçbir şey söylemedi.

Pansumanı değiştirdi. Dikişlerin çevresini kontrol etti. Yeni kanama yoktu. Önceki günkü düşüş yaranın yeniden açılmasına neden olmamıştı ama Mert dokunduğu birkaç noktada hâlâ yüzünü buruşturuyordu.

Katya sargıyı kapatırken parmağını kaldırdı.

"Yavaş."

Mert tavana baktı.

"Yavaş."

Sesindeki bıkkınlık o kadar açıktı ki Katya dudaklarını bastırdı.

"İyi. Hiç değilse bunu öğrendin."

Mert bu kez pencereyi gösterdi.

Katya arkasına baktı.

"Pencere."

Mert dikkatle dinledi.

"Pen... cere."

Katya kaşlarını kaldırdı.

Türkçe söylediğini anlaması birkaç saniye sürdü.

Mert eliyle camı gösterdi.

"Pencere."

Katya kendi dilinde karşılığını verdi.

"Okno."

"Okno."

Sonra Mert kendisini gösterdi, ardından pencerenin yanındaki sandalyeyi işaret etti.

Katya'nın yüzü hemen sertleşti.

"Hayır."

Mert gözlerini kapattı.

Katya kollarını göğsünde birleştirdi.

"Bu yüzü bana yapma."

Mert sandalyeyi tekrar gösterdi.

Sonra yürüyen iki parmak hareketini yaptı.

Bu kez yalnızca birkaç adım.

Katya bir süre onu süzdü.

Dün yedi adım atmıştı.

Yedincisinde yere düşmüştü.

Bugün yatağın karşısındaki pencereye kadar olan mesafe belki dört adımdı.

Katya iç çekti.

"Benimle."

Mert anlamadı.

Katya kendisini gösterdi, sonra onun koluna dokundu.

"Katya."

Ardından ikisini birlikte işaret ederek sandalyeye doğru yürüdü.

Mert'in yüzünde anlayış belirdi.

Başını salladı.

Katya yardım ederek onu ayağa kaldırdı.

İlk adımda sorun olmadı.

İkinci adımda Mert'in nefesi biraz ağırlaştı.

Üçüncüde Katya kolunu daha sıkı tuttu.

Dördüncüde sandalyeye ulaştılar.

Mert oturduğu anda uzun bir nefes verdi.

Katya hemen yüzüne baktı.

"Acı?"

Mert elini yarasının üzerine koydu.

"Az."

"Nemnogo."

Mert başını salladı.

"Nemnogo."

Katya sandalyeyi pencereye biraz daha yaklaştırdı.

"On dakika."

On parmağını göstermek zorunda kalınca önce iki elini kaldırdı, sonra kendi hâline kızıp ellerini indirdi.

"On."

Mert onun ne yaptığına bakıp hafifçe güldü.

Katya perdeyi yalnızca bir karış açtı.

"Çok yaklaşma."

Bunu anlamayacağını biliyordu.

Yine de söyledi.

Mert dışarıya baktığında yüzündeki gülümseme kayboldu.

Günlerdir aynı evin içinde yaşamıştı.

Mert için Rusya, dört duvar, bir soba, ahşap tavan, Katya'nın sert sesi ve pencereden seçilemeyen beyazlıktan ibaret kalmıştı.

Şimdi ilk kez köyü görüyordu.

Kar yolun iki tarafında kirlenmişti. İnsanların geçtiği yerlerde beyazlık kahverengi çamura dönüşüyor, kızakların izleri birbirini kesiyordu.

Evin karşısındaki kadın kapısının önünde odun kırıyordu.

Mert onu uzun süre izledi.

Kadının başında koyu renkli bir örtü vardı. Yanında belki altı yaşlarında bir kız çocuğu duruyor, küçük odun parçalarını kucağına toplayıp eve taşıyordu.

Bir süre sonra baltayı tutan kadın belini doğrulttu.

Ellerini beline koydu.

Kız bir şey söyledi.

Kadın güldü.

Mert başını hafifçe yana eğdi.

Katya masada patates soyuyordu.

Mert eliyle pencereyi işaret etti.

"Katya."

"Ne?"

Mert kadını gösterdi.

Katya baktı.

"Anna Petrovna."

Mert anlamadı.

Katya kadınla çocuğu gösterdi.

"Rus."

Mert'in yüzündeki ifade değişmedi.

"Rus."

Katya başını salladı.

Mert yeniden dışarı baktı.

Biraz ileride iki çocuk karda birbirlerini kovalıyordu.

Birinin elinde kırık bir tahta parçası vardı. Onu tüfek gibi omzuna dayıyor, diğer çocuk kaçarken arkasından bağırıyordu.

Kaçan çocuk kendisini kar yığınının arkasına attı.

Tahta tüfeği taşıyan çocuk ateş ediyormuş gibi yaptı.

Sonra ikisi de güldü.

Mert'in yüzü sertleşti.

Katya bunu fark etti.

"Çocuk."

Mert ona baktı.

Katya dışarıyı gösterdi.

"Rebyonok."

Mert tekrarlamaya çalıştı.

"Re... byonok."

Katya başını salladı.

Mert kendi dilinde söyledi.

"Çocuk."

"Çocuk."

Mert yine pencereye döndü.

Çocuklardan biri tahta tüfeğini arkadaşına uzattı. Bu kez öteki asker oldu.

Kimin Rus, kimin Türk olduğunu yalnızca kendileri biliyordu.

Belki onu bile bilmiyorlardı.

Sadece ateş ediyorlardı.

Oyundan.

Öğleye doğru köy yolunda askerler göründü.

Mert onları fark ettiği anda istemsizce sandalyesinde geriye çekildi.

Katya da pencereye baktı.

Dört askerdi.

Fakat yürümüyorlardı.

İkisi bir kızağın önündeydi.

Diğer ikisi kızağın yanında ilerliyordu.

Üzerinde bir adam yatıyordu.

Katya elindeki bıçağı bıraktı.

Askerin paltosunun önü koyu kırmızıydı.

Mert perdeye biraz daha yaklaştı.

Katya hemen koluna dokundu.

"Hayır."

Mert elini kaldırdı.

Sessiz olacağını anlatmaya çalıştı.

Katya perdeyi biraz daha açtı.

Askerler karşıdaki eve doğru ilerledi.

Kapı açıldı.

Yaşlı bir kadın dışarı çıktı.

Kızaktaki adamı görünce olduğu yerde kaldı.

Katya yüzünü tanıyordu.

Marina Fyodorovna.

Oğlu yaklaşık iki haftadır köyün kuzeyindeki mevzilerdeydi.

Kadın önce askerlerin yüzlerine baktı.

Sonra kızaktaki adama.

Bir şey söyledi.

Katya duymadı.

Marina birden koşmaya başladı.

Karda ayağı kaydı.

Askerlerden biri kolundan tuttu.

Kadın onu itti.

Kızağın yanına ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü.

Mert'in bakışları Marina'da kaldı.

Kadın eldivenlerini çıkarmadan yaralı askerin yüzünü iki eliyle tuttu.

Bir şeyler söylüyordu.

Aynı şeyi tekrar tekrar.

Katya artık sesi duyabiliyordu.

"Kolya."

Marina ağlamıyordu.

Henüz.

Sadece oğlunun adını söylüyordu.

"Kolya... Kolya..."

Kızaktaki genç adam gözlerini açtı.

Dudakları kıpırdadı.

Annesi hemen eğildi.

Mert bir anda başka tarafa baktı.

Katya bunu gördü.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra Mert'in yüzündeki ifadeyi fark etti.

Az önce pencereden Rus askerlerini gördüğünde geriye çekilen adam yoktu.

Karşısında yalnızca yaralı bir oğula bakan bir adam vardı.

Mert yavaşça konuştu.

"Anne."

Katya'nın eli masanın üzerinde durdu.

Kelimeyi biliyordu.

Mert Marina'yı işaret etti.

"Anne."

Sonra yaralı askeri gösterdi.

"Asker."

Katya bu kez kelimeyi Rusça söyledi.

"Soldat."

Mert hemen tekrarladı.

"Soldat."

Katya dışarıdaki genci gösterdi.

"Rus."

Mert'in bakışları ona döndü.

Katya bunu söylerken neden sesinin biraz değiştiğini kendisi de bilmiyordu.

"Rus."

Mert tekrar pencereye baktı.

Marina sonunda ağlamaya başlamıştı.

Askerlerden biri ona yardım ederek oğlunu eve taşıyordu.

Mert uzun süre sessiz kaldı.

Sonra parmağıyla yaralı adamı gösterdi.

"Rus."

Katya başını salladı.

Mert elini kendi göğsüne koydu.

"Türk."

"Evet."

Mert birkaç saniye düşündü.

Ardından dışarıdaki kapanan kapıya baktı.

Yavaşça başını iki yana salladı.

Bir şeyler söyledi.

Katya yalnızca tek kelimeyi yakaladı.

"Anne."

Mert bu kez kendisini gösterdi.

"Anne."

Sonra kapanmış kapıyı.

"Anne."

Katya hiçbir şey söylemedi.

Buna gerek de yoktu.

İki ayrı kelime yoktu.

Bir Rus askerin annesiyle bir Türk askerin annesini birbirinden ayıracak başka bir isim bulunmuyordu.

Bir süre sonra uzaktan top sesleri duyuldu.

Mert'in yüzü yeniden değişti.

Pencerenin ötesine baktı.

Orada hangi tarafın ateş ettiğini ikisi de bilmiyordu.

Katya elindeki patatesi masaya bıraktı.

Mert ise ilk kez top sesini duyduğunda kapıya ya da saklanacak bir yere bakmadı.

Karşıdaki eve baktı.

Marina Fyodorovna'nın evine.

Ve uzun süre gözlerini oradan ayırmadı.

Akşamüstüne doğru köy yeniden hareketlenmeye başladı.

Katya bunu önce seslerden anladı.

İnsanlar meydan tarafına doğru gidiyordu. Kapılar açılıyor, kısa konuşmalar yapılıyor, ayak sesleri birbirine karışıyordu.

Bir süre sonra Anna Petrovna'nın sesi dışarıdan geldi.

"Katya!"

Katya pencereye baktı.

Mert hâlâ sandalyedeydi.

"Burada kal."

Parmağıyla onu gösterdi.

Sonra sandalyeyi.

"Burada."

Mert kelimeyi bilmiyordu ama anlamı açıktı.

Katya perdeyi tamamen kapattı.

Mert hemen kaşlarını çattı.

"Hayır."

Katya ona sertçe baktı.

"Bu kez gerçekten hayır."

Şalını omuzlarına aldı ve dışarı çıktı.

Anna yolun ortasında bekliyordu.

"Toplanıyorlar."

"Kim?"

"Askerler. Meydanda bir şey söyleyeceklermiş."

Katya kapısını kilitledi.

"Ne olmuş?"

Anna omuz silkti.

"İyi bir şey olsa herkesi soğukta toplamazlardı."

Bu konuda haklıydı.

Meydana doğru yürüdüler.

Köylüler küçük gruplar hâlinde toplanmıştı. Kadınlar çocuklarını yanlarında tutuyor, birkaç yaşlı erkek birbirleriyle düşük sesle konuşuyordu.

Meydanın kenarında askerler vardı.

Katya Sokolov'u hemen gördü.

Bir evin önünde duruyor, yanındaki çavuşla konuşuyordu.

Katya bakışını ondan çekti.

İnsanların arasına karıştı.

Bir süre sonra çavuş yüksek sesle konuşmaya başladı.

Son birkaç gündür ormanlık bölgede süren aramalardan söz etti.

Kaçan Osmanlı askerlerinden.

Köy çevresinde görülen izlerden.

Katya'nın içi gerildi.

Sonra adam başka bir şey söyledi.

Üç ceset bulunmuştu.

Ormanın kuzey tarafında.

İkisi sabah.

Biri önceki akşam.

Üzerlerindeki üniformalardan Osmanlı askerleri oldukları anlaşılmıştı.

Meydanda belirgin bir tepki olmadı.

Kimse sevinmedi.

Kimse alkışlamadı.

Savaş insanların kutlama gücünü çoktan azaltmıştı.

Yalnızca fısıltılar yayıldı.

"Üç kişi..."

"Başka var mıymış?"

"Kaç kişi kaçmıştı?"

Katya kıpırdamadı.

Mert'i düşündü.

Ormanda bulduğu günü.

Kan izlerini.

Ağacın dibindeki yüzünü.

Bu adamlardan biri Mert'in tanıdığı biri olabilir miydi?

Birlikte yürümüş olabilirlerdi.

Aynı ateşin başında oturmuş.

Aynı siperde beklemiş.

Belki birkaç gün önce onun hemen yanında durmuş.

Katya boğazını temizledi.

Anna ona baktı.

"Üşüdün mü?"

"Hayır."

Meydandaki asker konuşmaya devam ediyordu ama Katya artık dinlemiyordu.

Mert'e bunu nasıl anlatacağını düşünüyordu.

Üç.

Üç parmağını gösterebilirdi.

Asker kelimesini biliyordu.

Türk kelimesini biliyordu.

Ama "öldü"?

Hayır.

Böyle bir kelimeyi henüz öğrenmemişlerdi.

Katya ilk kez dil engelinin rahatlatıcı olabileceğini düşündü.

Sonra bu düşünceden utandı.

Eve döndüğünde Mert sandalyede değildi.

Katya'nın kalbi hızlandı.

"Mert?"

Arka odadan tahta gıcırtısı geldi.

İçeri girdiğinde onu divanın kenarında otururken buldu.

Kendi başına dönmüştü.

Katya kaşlarını çattı.

Mert hemen elini kaldırdı.

"Yavaş."

Katya durdu.

Sonra istemeden burnundan nefes verdi.

"Tabii. Ben yokken kurallara uyuyorsun artık."

Mert onun yüzüne baktı.

Gülümsemedi.

Katya bunu fark etti.

Mert meydanı gösterdi.

Sonra Katya'yı.

"Ne?"

Mert yine dışarıyı işaret etti.

Ardından soru sorar gibi iki elini açtı.

Katya şalını çıkardı.

"Bir şey yok."

Mert yüzünü dikkatle inceledi.

Katya mutfağa yürüdü.

Ocağın üzerindeki tencereye baktı.

Aç değildi.

Yine de ekmek kesti.

Arkasında ayak sesi duyunca hemen döndü.

Mert kapının kenarına tutunmuştu.

"Senin..."

Katya nefesini verdi.

"Kalkmayacaktın."

Mert tekrar dışarıyı gösterdi.

Sonra Katya'nın yüzünü.

Bir şey olduğunu anlamıştı.

Katya bundan hoşlanmadı.

Daha doğrusu, hoşuna gitmeyen şey Mert'in onu okuyabiliyor olmasıydı.

Masaya oturdu.

Mert'e sandalyeyi gösterdi.

"Gel."

Mert yavaşça yürüdü.

Bu kez dört adımda durdu.

Sandalyeye oturdu.

Katya bir parça ekmek uzattı.

Mert almadı.

"Ye."

Mert başını iki yana salladı.

Sonra kendisini gösterdi.

"Türk."

Katya sustu.

Mert dışarıyı işaret etti.

"Asker."

Sonra soru sorar gibi baktı.

Katya'nın parmakları ekmeğin üzerinde kaldı.

Anlamıştı.

Meydanda söylenen şeyin kendisiyle ilgili olduğunu düşünüyordu.

Katya ne kadar anlatması gerektiğini bilmiyordu.

Sonunda üç parmağını kaldırdı.

Mert kaşlarını çattı.

"Üç."

"Üç," dedi Mert.

Katya onu gösterdi.

"Türk."

Sonra asker yürüyüşü taklit etti.

"Asker."

Mert başını salladı.

Katya üç parmağını yeniden kaldırdı.

Ardından elini masanın üzerine yatırdı.

Hareketsiz.

Mert anlamadı.

Katya tekrar yaptı.

Üç.

Türk.

Asker.

Sonra başını yana düşürdü.

Gözlerini kapattı.

Mert'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

Katya gözlerini açtı.

Mert bakıyordu.

"Ölü," dedi Katya kendi dilinde.

"Mortvı."

Mert kelimeyi tekrarlamadı.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra üç parmağını kaldırdı.

"Üç?"

Katya başını salladı.

Mert'in eli yavaşça masaya indi.

Bir süre yalnızca sobanın sesi duyuldu.

Katya onun ne düşündüğünü bilmiyordu.

Kim olduklarını biliyor muydu?

Kaç kişiyle birlikteydi?

Üç adamın isimleri olabilir miydi?

Soramıyordu.

Mert sonunda başını kaldırdı.

"Rus."

Katya kaşlarını çattı.

Mert elini tüfek tutuyormuş gibi kaldırdı.

"Rus."

Sonra elini silah ateşliyormuş gibi hareket ettirdi.

Ardından üç parmağını gösterdi.

Katya ne demek istediğini anladı.

"Ruslar öldürdü mü?"

Mert sesindeki tonla sorusunu yineledi.

Katya omuz silkti.

"Bilmiyorum."

Mert anlamadı.

Katya başını iki yana salladı.

Elini iki yana açtı.

"Bilmiyorum."

Mert bir süre ona baktı.

Sonra yüzü sertleşti.

Kendi göğsüne vurdu.

"Türk."

Ardından dışarıyı işaret etti.

"Rus."

Eliyle boğazının önünden sert bir hareket yaptı.

Katya'nın yüzü değişti.

"Hayır."

Mert durdu.

Katya başını iki yana salladı.

"Hayır."

Mert yine dışarıyı gösterdi.

"Rus."

Sesindeki öfkeyi anlamak için Türkçe bilmek gerekmiyordu.

Katya'nın da içindeki bir şey gerildi.

Meydanda yaralı oğlunun başında diz çöken Marina'yı düşündü.

Pencereden gördükleri hâlâ zihnindeydi.

Katya karşıdaki evi işaret etti.

"Rus."

Mert baktı.

Katya ellerini yüzünün iki yanına koyup ağlayan bir kadını taklit etti.

"Anne."

Mert'in gözleri kısıldı.

Katya yeniden söyledi.

"Anne."

Sonra yaralı askeri gösteriyormuş gibi yaptı.

"Rus."

Mert sertçe cevap verdi.

"Türk... ölü."

Katya kelimelerden yalnızca ikisini anladı.

Yetiyordu.

"Rus da ölüyor."

Kendi göğsüne dokundu.

"Rus."

Sonra elini kalbinin üzerine koydu.

Ölüyü taklit etti.

Mert başını iki yana salladı.

Bir şeyler söyledi.

Hızlıydı.

Türkçe kelimeler birbirine çarpıyordu.

Katya hiçbirini anlamadı.

Ama sesinde öfke vardı.

Katya da Rusça cevap verdi.

"Ben mi öldürdüm senin askerlerini?"

Mert sustu.

Katya kendisini gösterdi.

"Katya."

Sonra parmağıyla masaya vurdu.

"Rus."

Mert dışarıdaki askerleri işaret etti.

Katya sertleşti.

"Evet, Rus'um."

Mert kendi göğsüne vurdu.

"Türk."

"Evet."

"Rus. Türk."

"Evet!"

İkisi sustu.

Aynı iki kelime.

Rus.

Türk.

Birkaç gün önce bunları söylediğinde aralarındaki farkı anlatmışlardı.

Şimdi aynı kelimeler odanın ortasında iki taraflı bir duvara dönüşmüştü.

Mert nefesini sertçe verdi.

Yarası sızlamış olacak ki aniden sol tarafına dokundu.

Katya içgüdüsel olarak öne eğildi.

Mert elini kaldırdı.

"Hayır."

Katya durdu.

Bu kez kelime farklı geldi.

Yardım istemiyordu.

Katya'nın yüzü kapandı.

"Pekâlâ."

Ayağa kalktı.

Tencerenin kapağını kaldırdı.

Bir süre hiçbir şey olmamış gibi çorbayı karıştırdı.

Arkasına bakmadı.

Mert de konuşmadı.

Sobanın ateşi çıtırdıyordu.

Dışarıdan bir çocuk sesi geçti.

Bir kadın başka bir evden birine seslendi.

Köy yaşamaya devam ediyordu.

Katya bir süre sonra iki kâseye çorba koydu.

Birini Mert'in önüne bıraktı.

Mert önce bakmadı.

Katya kendi yerine oturdu.

Kaşığını aldı.

Mert birkaç saniye sonra kâseye uzandı.

Sessizce yemeye başladılar.

Üç kaşık anlaşması yoktu artık.

Kelime oyunu da.

Katya bunun garip biçimde canını sıktığını fark etti.

Ama konuşmadı.

Bir insanı hayatta tutmak, onunla aynı fikirde olmak demek değildi.

Belki bunu ikisinin de öğrenmesi gerekiyordu.

Yemek bittikten sonra Mert kaşığını masaya bıraktı.

Katya kâseleri toplamak için uzandı.

Mert birden bileğine dokundu.

Katya ona baktı.

Mert karşıdaki evi gösterdi.

Marina'nın evini.

Sonra kendi göğsüne dokundu.

"Anne."

Katya hareket etmedi.

Mert başını eğdi.

Bir süre sonra çok daha alçak sesle konuştu.

"Anne."

Katya bu kez onun annesinden söz ettiğini anladı.

Öfkesi biraz geriledi.

Masaya geri oturdu.

Kendisini gösterdi.

"Katya."

Mert baktı.

Katya dışarıyı işaret etti.

"Rus."

Sonra Mert'i gösterdi.

"Türk."

Bir an durdu.

Ardından iki elini masanın üzerine koydu.

Avuçlarını yukarı çevirdi.

Ne Rusça söyledi ne başka bir kelime.

Mert ellerine baktı.

Sonra Katya'nın yüzüne.

Katya ne demek istediğini kendisi de tam olarak bilmiyordu.

Belki yalnızca şunu:

Burada, bu masada, ikisi de silahsızdı.

Mert yavaşça başını salladı.

Tartışma bitmemişti.

Hiçbiri diğerinin tarafını kabul etmemişti.

Ama odadaki duvar biraz alçalmıştı.

Mert yeniden pencereye baktı.

Dışarıda kar yağmaya başlamıştı.

Marina Fyodorovna'nın evinde tek bir pencere aydınlıktı.

Mert uzun süre onu seyretti.

Katya kâseleri topladı.

Tam mutfağa geçecekti ki Mert arkasından seslendi.

"Katya."

Döndü.

Mert üç parmağını kaldırdı.

Yüzündeki soru hâlâ oradaydı.

Kim?

Katya cevap veremedi.

Çünkü bilmiyordu.

Mert bunu anladı.

Elini indirdi.

Katya ilk kez, onun o gece uyumakta zorlanacağını düşündü.

Ve ilk kez Mert'in pencereden baktığında eve dönmek için bir yol değil, geride bıraktığı insanların yüzlerini arayacağını biliyordu.

End of chapter

BÖLÜM 6 - PENCERENİN ÖTESİ

Mert ertesi sabah yürümeyi yeniden denemedi.

Katya bunu akıllandığına değil, gece boyunca sol tarafındaki ağrının ona yeterince ders vermiş olmasına bağladı.

Yine de hiçbir şey söylemedi.

Pansumanı değiştirdi. Dikişlerin çevresini kontrol etti. Yeni kanama yoktu. Önceki günkü düşüş yaranın yeniden açılmasına neden olmamıştı ama Mert dokunduğu birkaç noktada hâlâ yüzünü buruşturuyordu.

Katya sargıyı kapatırken parmağını kaldırdı.

"Yavaş."

Mert tavana baktı.

"Yavaş."

Sesindeki bıkkınlık o kadar açıktı ki Katya dudaklarını bastırdı.

"İyi. Hiç değilse bunu öğrendin."

Mert bu kez pencereyi gösterdi.

Katya arkasına baktı.

"Pencere."

Mert dikkatle dinledi.

"Pen... cere."

Katya kaşlarını kaldırdı.

Türkçe söylediğini anlaması birkaç saniye sürdü.

Mert eliyle camı gösterdi.

"Pencere."

Katya kendi dilinde karşılığını verdi.

"Okno."

"Okno."

Sonra Mert kendisini gösterdi, ardından pencerenin yanındaki sandalyeyi işaret etti.

Katya'nın yüzü hemen sertleşti.

"Hayır."

Mert gözlerini kapattı.

Katya kollarını göğsünde birleştirdi.

"Bu yüzü bana yapma."

Mert sandalyeyi tekrar gösterdi.

Sonra yürüyen iki parmak hareketini yaptı.

Bu kez yalnızca birkaç adım.

Katya bir süre onu süzdü.

Dün yedi adım atmıştı.

Yedincisinde yere düşmüştü.

Bugün yatağın karşısındaki pencereye kadar olan mesafe belki dört adımdı.

Katya iç çekti.

"Benimle."

Mert anlamadı.

Katya kendisini gösterdi, sonra onun koluna dokundu.

"Katya."

Ardından ikisini birlikte işaret ederek sandalyeye doğru yürüdü.

Mert'in yüzünde anlayış belirdi.

Başını salladı.

Katya yardım ederek onu ayağa kaldırdı.

İlk adımda sorun olmadı.

İkinci adımda Mert'in nefesi biraz ağırlaştı.

Üçüncüde Katya kolunu daha sıkı tuttu.

Dördüncüde sandalyeye ulaştılar.

Mert oturduğu anda uzun bir nefes verdi.

Katya hemen yüzüne baktı.

"Acı?"

Mert elini yarasının üzerine koydu.

"Az."

"Nemnogo."

Mert başını salladı.

"Nemnogo."

Katya sandalyeyi pencereye biraz daha yaklaştırdı.

"On dakika."

On parmağını göstermek zorunda kalınca önce iki elini kaldırdı, sonra kendi hâline kızıp ellerini indirdi.

"On."

Mert onun ne yaptığına bakıp hafifçe güldü.

Katya perdeyi yalnızca bir karış açtı.

"Çok yaklaşma."

Bunu anlamayacağını biliyordu.

Yine de söyledi.

Mert dışarıya baktığında yüzündeki gülümseme kayboldu.

Günlerdir aynı evin içinde yaşamıştı.

Mert için Rusya, dört duvar, bir soba, ahşap tavan, Katya'nın sert sesi ve pencereden seçilemeyen beyazlıktan ibaret kalmıştı.

Şimdi ilk kez köyü görüyordu.

Kar yolun iki tarafında kirlenmişti. İnsanların geçtiği yerlerde beyazlık kahverengi çamura dönüşüyor, kızakların izleri birbirini kesiyordu.

Evin karşısındaki kadın kapısının önünde odun kırıyordu.

Mert onu uzun süre izledi.

Kadının başında koyu renkli bir örtü vardı. Yanında belki altı yaşlarında bir kız çocuğu duruyor, küçük odun parçalarını kucağına toplayıp eve taşıyordu.

Bir süre sonra baltayı tutan kadın belini doğrulttu.

Ellerini beline koydu.

Kız bir şey söyledi.

Kadın güldü.

Mert başını hafifçe yana eğdi.

Katya masada patates soyuyordu.

Mert eliyle pencereyi işaret etti.

"Katya."

"Ne?"

Mert kadını gösterdi.

Katya baktı.

"Anna Petrovna."

Mert anlamadı.

Katya kadınla çocuğu gösterdi.

"Rus."

Mert'in yüzündeki ifade değişmedi.

"Rus."

Katya başını salladı.

Mert yeniden dışarı baktı.

Biraz ileride iki çocuk karda birbirlerini kovalıyordu.

Birinin elinde kırık bir tahta parçası vardı. Onu tüfek gibi omzuna dayıyor, diğer çocuk kaçarken arkasından bağırıyordu.

Kaçan çocuk kendisini kar yığınının arkasına attı.

Tahta tüfeği taşıyan çocuk ateş ediyormuş gibi yaptı.

Sonra ikisi de güldü.

Mert'in yüzü sertleşti.

Katya bunu fark etti.

"Çocuk."

Mert ona baktı.

Katya dışarıyı gösterdi.

"Rebyonok."

Mert tekrarlamaya çalıştı.

"Re... byonok."

Katya başını salladı.

Mert kendi dilinde söyledi.

"Çocuk."

"Çocuk."

Mert yine pencereye döndü.

Çocuklardan biri tahta tüfeğini arkadaşına uzattı. Bu kez öteki asker oldu.

Kimin Rus, kimin Türk olduğunu yalnızca kendileri biliyordu.

Belki onu bile bilmiyorlardı.

Sadece ateş ediyorlardı.

Oyundan.

Öğleye doğru köy yolunda askerler göründü.

Mert onları fark ettiği anda istemsizce sandalyesinde geriye çekildi.

Katya da pencereye baktı.

Dört askerdi.

Fakat yürümüyorlardı.

İkisi bir kızağın önündeydi.

Diğer ikisi kızağın yanında ilerliyordu.

Üzerinde bir adam yatıyordu.

Katya elindeki bıçağı bıraktı.

Askerin paltosunun önü koyu kırmızıydı.

Mert perdeye biraz daha yaklaştı.

Katya hemen koluna dokundu.

"Hayır."

Mert elini kaldırdı.

Sessiz olacağını anlatmaya çalıştı.

Katya perdeyi biraz daha açtı.

Askerler karşıdaki eve doğru ilerledi.

Kapı açıldı.

Yaşlı bir kadın dışarı çıktı.

Kızaktaki adamı görünce olduğu yerde kaldı.

Katya yüzünü tanıyordu.

Marina Fyodorovna.

Oğlu yaklaşık iki haftadır köyün kuzeyindeki mevzilerdeydi.

Kadın önce askerlerin yüzlerine baktı.

Sonra kızaktaki adama.

Bir şey söyledi.

Katya duymadı.

Marina birden koşmaya başladı.

Karda ayağı kaydı.

Askerlerden biri kolundan tuttu.

Kadın onu itti.

Kızağın yanına ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü.

Mert'in bakışları Marina'da kaldı.

Kadın eldivenlerini çıkarmadan yaralı askerin yüzünü iki eliyle tuttu.

Bir şeyler söylüyordu.

Aynı şeyi tekrar tekrar.

Katya artık sesi duyabiliyordu.

"Kolya."

Marina ağlamıyordu.

Henüz.

Sadece oğlunun adını söylüyordu.

"Kolya... Kolya..."

Kızaktaki genç adam gözlerini açtı.

Dudakları kıpırdadı.

Annesi hemen eğildi.

Mert bir anda başka tarafa baktı.

Katya bunu gördü.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra Mert'in yüzündeki ifadeyi fark etti.

Az önce pencereden Rus askerlerini gördüğünde geriye çekilen adam yoktu.

Karşısında yalnızca yaralı bir oğula bakan bir adam vardı.

Mert yavaşça konuştu.

"Anne."

Katya'nın eli masanın üzerinde durdu.

Kelimeyi biliyordu.

Mert Marina'yı işaret etti.

"Anne."

Sonra yaralı askeri gösterdi.

"Asker."

Katya bu kez kelimeyi Rusça söyledi.

"Soldat."

Mert hemen tekrarladı.

"Soldat."

Katya dışarıdaki genci gösterdi.

"Rus."

Mert'in bakışları ona döndü.

Katya bunu söylerken neden sesinin biraz değiştiğini kendisi de bilmiyordu.

"Rus."

Mert tekrar pencereye baktı.

Marina sonunda ağlamaya başlamıştı.

Askerlerden biri ona yardım ederek oğlunu eve taşıyordu.

Mert uzun süre sessiz kaldı.

Sonra parmağıyla yaralı adamı gösterdi.

"Rus."

Katya başını salladı.

Mert elini kendi göğsüne koydu.

"Türk."

"Evet."

Mert birkaç saniye düşündü.

Ardından dışarıdaki kapanan kapıya baktı.

Yavaşça başını iki yana salladı.

Bir şeyler söyledi.

Katya yalnızca tek kelimeyi yakaladı.

"Anne."

Mert bu kez kendisini gösterdi.

"Anne."

Sonra kapanmış kapıyı.

"Anne."

Katya hiçbir şey söylemedi.

Buna gerek de yoktu.

İki ayrı kelime yoktu.

Bir Rus askerin annesiyle bir Türk askerin annesini birbirinden ayıracak başka bir isim bulunmuyordu.

Bir süre sonra uzaktan top sesleri duyuldu.

Mert'in yüzü yeniden değişti.

Pencerenin ötesine baktı.

Orada hangi tarafın ateş ettiğini ikisi de bilmiyordu.

Katya elindeki patatesi masaya bıraktı.

Mert ise ilk kez top sesini duyduğunda kapıya ya da saklanacak bir yere bakmadı.

Karşıdaki eve baktı.

Marina Fyodorovna'nın evine.

Ve uzun süre gözlerini oradan ayırmadı.

Akşamüstüne doğru köy yeniden hareketlenmeye başladı.

Katya bunu önce seslerden anladı.

İnsanlar meydan tarafına doğru gidiyordu. Kapılar açılıyor, kısa konuşmalar yapılıyor, ayak sesleri birbirine karışıyordu.

Bir süre sonra Anna Petrovna'nın sesi dışarıdan geldi.

"Katya!"

Katya pencereye baktı.

Mert hâlâ sandalyedeydi.

"Burada kal."

Parmağıyla onu gösterdi.

Sonra sandalyeyi.

"Burada."

Mert kelimeyi bilmiyordu ama anlamı açıktı.

Katya perdeyi tamamen kapattı.

Mert hemen kaşlarını çattı.

"Hayır."

Katya ona sertçe baktı.

"Bu kez gerçekten hayır."

Şalını omuzlarına aldı ve dışarı çıktı.

Anna yolun ortasında bekliyordu.

"Toplanıyorlar."

"Kim?"

"Askerler. Meydanda bir şey söyleyeceklermiş."

Katya kapısını kilitledi.

"Ne olmuş?"

Anna omuz silkti.

"İyi bir şey olsa herkesi soğukta toplamazlardı."

Bu konuda haklıydı.

Meydana doğru yürüdüler.

Köylüler küçük gruplar hâlinde toplanmıştı. Kadınlar çocuklarını yanlarında tutuyor, birkaç yaşlı erkek birbirleriyle düşük sesle konuşuyordu.

Meydanın kenarında askerler vardı.

Katya Sokolov'u hemen gördü.

Bir evin önünde duruyor, yanındaki çavuşla konuşuyordu.

Katya bakışını ondan çekti.

İnsanların arasına karıştı.

Bir süre sonra çavuş yüksek sesle konuşmaya başladı.

Son birkaç gündür ormanlık bölgede süren aramalardan söz etti.

Kaçan Osmanlı askerlerinden.

Köy çevresinde görülen izlerden.

Katya'nın içi gerildi.

Sonra adam başka bir şey söyledi.

Üç ceset bulunmuştu.

Ormanın kuzey tarafında.

İkisi sabah.

Biri önceki akşam.

Üzerlerindeki üniformalardan Osmanlı askerleri oldukları anlaşılmıştı.

Meydanda belirgin bir tepki olmadı.

Kimse sevinmedi.

Kimse alkışlamadı.

Savaş insanların kutlama gücünü çoktan azaltmıştı.

Yalnızca fısıltılar yayıldı.

"Üç kişi..."

"Başka var mıymış?"

"Kaç kişi kaçmıştı?"

Katya kıpırdamadı.

Mert'i düşündü.

Ormanda bulduğu günü.

Kan izlerini.

Ağacın dibindeki yüzünü.

Bu adamlardan biri Mert'in tanıdığı biri olabilir miydi?

Birlikte yürümüş olabilirlerdi.

Aynı ateşin başında oturmuş.

Aynı siperde beklemiş.

Belki birkaç gün önce onun hemen yanında durmuş.

Katya boğazını temizledi.

Anna ona baktı.

"Üşüdün mü?"

"Hayır."

Meydandaki asker konuşmaya devam ediyordu ama Katya artık dinlemiyordu.

Mert'e bunu nasıl anlatacağını düşünüyordu.

Üç.

Üç parmağını gösterebilirdi.

Asker kelimesini biliyordu.

Türk kelimesini biliyordu.

Ama "öldü"?

Hayır.

Böyle bir kelimeyi henüz öğrenmemişlerdi.

Katya ilk kez dil engelinin rahatlatıcı olabileceğini düşündü.

Sonra bu düşünceden utandı.

Eve döndüğünde Mert sandalyede değildi.

Katya'nın kalbi hızlandı.

"Mert?"

Arka odadan tahta gıcırtısı geldi.

İçeri girdiğinde onu divanın kenarında otururken buldu.

Kendi başına dönmüştü.

Katya kaşlarını çattı.

Mert hemen elini kaldırdı.

"Yavaş."

Katya durdu.

Sonra istemeden burnundan nefes verdi.

"Tabii. Ben yokken kurallara uyuyorsun artık."

Mert onun yüzüne baktı.

Gülümsemedi.

Katya bunu fark etti.

Mert meydanı gösterdi.

Sonra Katya'yı.

"Ne?"

Mert yine dışarıyı işaret etti.

Ardından soru sorar gibi iki elini açtı.

Katya şalını çıkardı.

"Bir şey yok."

Mert yüzünü dikkatle inceledi.

Katya mutfağa yürüdü.

Ocağın üzerindeki tencereye baktı.

Aç değildi.

Yine de ekmek kesti.

Arkasında ayak sesi duyunca hemen döndü.

Mert kapının kenarına tutunmuştu.

"Senin..."

Katya nefesini verdi.

"Kalkmayacaktın."

Mert tekrar dışarıyı gösterdi.

Sonra Katya'nın yüzünü.

Bir şey olduğunu anlamıştı.

Katya bundan hoşlanmadı.

Daha doğrusu, hoşuna gitmeyen şey Mert'in onu okuyabiliyor olmasıydı.

Masaya oturdu.

Mert'e sandalyeyi gösterdi.

"Gel."

Mert yavaşça yürüdü.

Bu kez dört adımda durdu.

Sandalyeye oturdu.

Katya bir parça ekmek uzattı.

Mert almadı.

"Ye."

Mert başını iki yana salladı.

Sonra kendisini gösterdi.

"Türk."

Katya sustu.

Mert dışarıyı işaret etti.

"Asker."

Sonra soru sorar gibi baktı.

Katya'nın parmakları ekmeğin üzerinde kaldı.

Anlamıştı.

Meydanda söylenen şeyin kendisiyle ilgili olduğunu düşünüyordu.

Katya ne kadar anlatması gerektiğini bilmiyordu.

Sonunda üç parmağını kaldırdı.

Mert kaşlarını çattı.

"Üç."

"Üç," dedi Mert.

Katya onu gösterdi.

"Türk."

Sonra asker yürüyüşü taklit etti.

"Asker."

Mert başını salladı.

Katya üç parmağını yeniden kaldırdı.

Ardından elini masanın üzerine yatırdı.

Hareketsiz.

Mert anlamadı.

Katya tekrar yaptı.

Üç.

Türk.

Asker.

Sonra başını yana düşürdü.

Gözlerini kapattı.

Mert'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

Katya gözlerini açtı.

Mert bakıyordu.

"Ölü," dedi Katya kendi dilinde.

"Mortvı."

Mert kelimeyi tekrarlamadı.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra üç parmağını kaldırdı.

"Üç?"

Katya başını salladı.

Mert'in eli yavaşça masaya indi.

Bir süre yalnızca sobanın sesi duyuldu.

Katya onun ne düşündüğünü bilmiyordu.

Kim olduklarını biliyor muydu?

Kaç kişiyle birlikteydi?

Üç adamın isimleri olabilir miydi?

Soramıyordu.

Mert sonunda başını kaldırdı.

"Rus."

Katya kaşlarını çattı.

Mert elini tüfek tutuyormuş gibi kaldırdı.

"Rus."

Sonra elini silah ateşliyormuş gibi hareket ettirdi.

Ardından üç parmağını gösterdi.

Katya ne demek istediğini anladı.

"Ruslar öldürdü mü?"

Mert sesindeki tonla sorusunu yineledi.

Katya omuz silkti.

"Bilmiyorum."

Mert anlamadı.

Katya başını iki yana salladı.

Elini iki yana açtı.

"Bilmiyorum."

Mert bir süre ona baktı.

Sonra yüzü sertleşti.

Kendi göğsüne vurdu.

"Türk."

Ardından dışarıyı işaret etti.

"Rus."

Eliyle boğazının önünden sert bir hareket yaptı.

Katya'nın yüzü değişti.

"Hayır."

Mert durdu.

Katya başını iki yana salladı.

"Hayır."

Mert yine dışarıyı gösterdi.

"Rus."

Sesindeki öfkeyi anlamak için Türkçe bilmek gerekmiyordu.

Katya'nın da içindeki bir şey gerildi.

Meydanda yaralı oğlunun başında diz çöken Marina'yı düşündü.

Pencereden gördükleri hâlâ zihnindeydi.

Katya karşıdaki evi işaret etti.

"Rus."

Mert baktı.

Katya ellerini yüzünün iki yanına koyup ağlayan bir kadını taklit etti.

"Anne."

Mert'in gözleri kısıldı.

Katya yeniden söyledi.

"Anne."

Sonra yaralı askeri gösteriyormuş gibi yaptı.

"Rus."

Mert sertçe cevap verdi.

"Türk... ölü."

Katya kelimelerden yalnızca ikisini anladı.

Yetiyordu.

"Rus da ölüyor."

Kendi göğsüne dokundu.

"Rus."

Sonra elini kalbinin üzerine koydu.

Ölüyü taklit etti.

Mert başını iki yana salladı.

Bir şeyler söyledi.

Hızlıydı.

Türkçe kelimeler birbirine çarpıyordu.

Katya hiçbirini anlamadı.

Ama sesinde öfke vardı.

Katya da Rusça cevap verdi.

"Ben mi öldürdüm senin askerlerini?"

Mert sustu.

Katya kendisini gösterdi.

"Katya."

Sonra parmağıyla masaya vurdu.

"Rus."

Mert dışarıdaki askerleri işaret etti.

Katya sertleşti.

"Evet, Rus'um."

Mert kendi göğsüne vurdu.

"Türk."

"Evet."

"Rus. Türk."

"Evet!"

İkisi sustu.

Aynı iki kelime.

Rus.

Türk.

Birkaç gün önce bunları söylediğinde aralarındaki farkı anlatmışlardı.

Şimdi aynı kelimeler odanın ortasında iki taraflı bir duvara dönüşmüştü.

Mert nefesini sertçe verdi.

Yarası sızlamış olacak ki aniden sol tarafına dokundu.

Katya içgüdüsel olarak öne eğildi.

Mert elini kaldırdı.

"Hayır."

Katya durdu.

Bu kez kelime farklı geldi.

Yardım istemiyordu.

Katya'nın yüzü kapandı.

"Pekâlâ."

Ayağa kalktı.

Tencerenin kapağını kaldırdı.

Bir süre hiçbir şey olmamış gibi çorbayı karıştırdı.

Arkasına bakmadı.

Mert de konuşmadı.

Sobanın ateşi çıtırdıyordu.

Dışarıdan bir çocuk sesi geçti.

Bir kadın başka bir evden birine seslendi.

Köy yaşamaya devam ediyordu.

Katya bir süre sonra iki kâseye çorba koydu.

Birini Mert'in önüne bıraktı.

Mert önce bakmadı.

Katya kendi yerine oturdu.

Kaşığını aldı.

Mert birkaç saniye sonra kâseye uzandı.

Sessizce yemeye başladılar.

Üç kaşık anlaşması yoktu artık.

Kelime oyunu da.

Katya bunun garip biçimde canını sıktığını fark etti.

Ama konuşmadı.

Bir insanı hayatta tutmak, onunla aynı fikirde olmak demek değildi.

Belki bunu ikisinin de öğrenmesi gerekiyordu.

Yemek bittikten sonra Mert kaşığını masaya bıraktı.

Katya kâseleri toplamak için uzandı.

Mert birden bileğine dokundu.

Katya ona baktı.

Mert karşıdaki evi gösterdi.

Marina'nın evini.

Sonra kendi göğsüne dokundu.

"Anne."

Katya hareket etmedi.

Mert başını eğdi.

Bir süre sonra çok daha alçak sesle konuştu.

"Anne."

Katya bu kez onun annesinden söz ettiğini anladı.

Öfkesi biraz geriledi.

Masaya geri oturdu.

Kendisini gösterdi.

"Katya."

Mert baktı.

Katya dışarıyı işaret etti.

"Rus."

Sonra Mert'i gösterdi.

"Türk."

Bir an durdu.

Ardından iki elini masanın üzerine koydu.

Avuçlarını yukarı çevirdi.

Ne Rusça söyledi ne başka bir kelime.

Mert ellerine baktı.

Sonra Katya'nın yüzüne.

Katya ne demek istediğini kendisi de tam olarak bilmiyordu.

Belki yalnızca şunu:

Burada, bu masada, ikisi de silahsızdı.

Mert yavaşça başını salladı.

Tartışma bitmemişti.

Hiçbiri diğerinin tarafını kabul etmemişti.

Ama odadaki duvar biraz alçalmıştı.

Mert yeniden pencereye baktı.

Dışarıda kar yağmaya başlamıştı.

Marina Fyodorovna'nın evinde tek bir pencere aydınlıktı.

Mert uzun süre onu seyretti.

Katya kâseleri topladı.

Tam mutfağa geçecekti ki Mert arkasından seslendi.

"Katya."

Döndü.

Mert üç parmağını kaldırdı.

Yüzündeki soru hâlâ oradaydı.

Kim?

Katya cevap veremedi.

Çünkü bilmiyordu.

Mert bunu anladı.

Elini indirdi.

Katya ilk kez, onun o gece uyumakta zorlanacağını düşündü.

Ve ilk kez Mert'in pencereden baktığında eve dönmek için bir yol değil, geride bıraktığı insanların yüzlerini arayacağını biliyordu.

End of chapter

Page 1 of 90Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.