BÖLÜM 5 - ÜÇ GÜN
Ölüm, Katya'nın evinden bir anda çıkıp gitmedi.
İlk gün kapının önünden çekildi.
İkinci gün bahçenin çitine kadar uzaklaştı.
Üçüncü gün ise Katya, Mert'in alnına elini koyduğunda ilk kez onu düşünmeden nefes alabildi.
Ateş tamamen geçmiş değildi. Özellikle akşamüstleri yüzüne yeniden hafif bir sıcaklık vuruyor, yarasının çevresindeki deri hâlâ hassas görünüyordu. Fakat o korkutucu kızarıklık geri çekilmişti. Şişlik azalmış, Mert'in gözlerindeki pus da yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı.
Katya bunu mucize olarak görmedi.
Mucizelere güvenmezdi.
Üç gün boyunca saat başı su içirmiş, pansumanı değiştirmiş, ilacı ölçmüş, çorbayı zorla birkaç kaşık yedirmişti. Mert uyurken nefesini dinlemiş, uyanınca alnına dokunmuş, gecenin ortasında sırf fazla sessiz kaldı diye iki kez onu dürtüp gözlerini açtırmıştı.
Üçüncü sabah Mert gözlerini açıp onu başucunda görünce kaşlarını çattı.
Katya da ona baktı.
"Ne?"
Mert dudaklarını araladı.
"Su."
Katya bardağı uzattı.
Mert birkaç yudum içti. Sonra bardağı geri verirken gözlerini Katya'dan ayırmadan başka bir kelime söyledi.
"Teşekkür."
Katya'nın eli havada kaldı.
Kelimeyi daha önce duymuştu. Tam biçimini hâlâ çıkaramıyordu ama anlamını biliyordu.
"Te... şekür."
Mert'in yüzünde zayıf bir gülümseme oluştu.
Başını iki yana salladı.
"Te-şek-kür."
Katya gözlerini kıstı.
"Üç gündür ölmemek dışında yaptığın ilk iş benim Türkçemi düzeltmek mi?"
Mert anlamadı.
Ama ses tonunu anladı.
Gülümsemesi biraz genişledi.
Bu bile Katya'ya iyi geldi.
Bunu belli etmedi.
Bardağı tabureye bırakıp battaniyeyi çekti.
"Gülüyorsan iyileşiyorsun demektir. İyileşiyorsan da birazdan çorba içeceksin."
Mert yalnızca bir kelimeyi yakaladı.
"Çorba?"
Katya durdu.
Sonra mutfağı işaret etti.
"Çorba."
Mert düşündü.
"Çorba."
Katya'nın kaşları kalktı.
"Aynı mı?"
Mert başını salladı.
Katya birkaç saniye şüpheyle ona baktı.
"Bu kadar kolay olamaz."
Mert yine anlamadı.
Katya mutfağa giderken arkasından belli belirsiz bir gülüş duydu.
Mert'in iyileşmesinin en yorucu tarafı ateşinin düşmesi değildi.
Gururunun geri dönmesiydi.
Aynı gün öğlene doğru Katya mutfakta ekmek keserken arka odadan tahta gıcırtısı duydu.
Bıçağı bıraktı.
İkinci ses geldi.
Ardından boğuk bir nefes.
Katya odaya girdiğinde Mert divanın kenarında oturuyordu.
Ayakları yerdeydi.
Bir eli duvara dayanmıştı.
"Ne yapıyorsun?"
Mert başını kaldırdı.
Kapıyı işaret etti.
Sonra kendisini.
Katya anlamadı.
Mert iki parmağını bacaklarının üzerinde yürütür gibi hareket ettirdi.
Katya'nın yüzü sertleşti.
"Hayır."
Mert hemen karşılık verdi.
"Hayır."
Katya bir an durdu.
Sonra parmağını ona doğrulttu.
"Hayır kelimesini sana öğretmem hayatımdaki en büyük hatalardan biri olabilir."
Mert ayağa kalkmaya çalıştı.
Katya iki adımda yanına vardı.
"Dur."
Mert doğrulduğu anda yüzünün rengi çekildi.
Dizleri hafifçe büküldü.
Katya kolundan yakaladı.
"İşte."
Mert nefesini toparlamaya çalıştı.
Katya onu yeniden divana oturttu.
"Üç gün."
Üç parmağını kaldırdı.
"Üç."
Mert parmaklara baktı.
"Üç."
Katya şaşırdı.
"Bunu da mı biliyorsun?"
Mert kendi dilinde bir şey söyledi. Sonra üç parmağını kaldırdı.
"Üç."
Katya eliyle onu, sonra yarasını gösterdi.
"Üç gün."
Ardından başını iki yana sallayıp ayağa kalkma hareketini taklit etti.
"Hayır."
Mert yüzünü buruşturdu.
Göğsüne dokundu.
"İyi."
Katya kelimeyi anlamadı.
Mert kendisini gösterdi, başparmağını kaldırdı.
"İyi."
Katya kaşlarını çattı.
Sonra ne demek istediğini kavradı.
"İyi?"
Mert başını salladı.
Katya parmağını yarasının olduğu yere doğru götürdü. Dokunmadı.
"İyi değil."
Mert'in gülümsemesi kayboldu.
Katya daha yavaş tekrarladı.
"Değil."
Mert bakışlarını dudaklarına çevirdi.
"De... yil."
"Değil."
"Deyil."
Katya istemeden güldü.
Mert gözlerini kıstı.
Katya hemen yüzünü topladı.
"Benim telaffuzuma gülmek serbest ama seninkine gülmek yasak mı?"
Mert anlamadı.
Fakat Katya'nın yüzündeki ifadeden kendisiyle dalga geçildiğini fark etmiş olacak ki battaniyeyi çekip sırtını duvara yasladı.
Katya ekmeği almak için döndü.
Arkasından çok düşük bir ses geldi.
"Değil."
Bu kez doğruya yakındı.
Katya dönmeden gülümsedi.
Öğleden sonra kar hafiflemişti.
Pencerenin camındaki buz tabakası kenarlardan çözülmeye başlamış, dışarıdaki yol bulanık da olsa görünür hâle gelmişti. Katya masaya bir tabak, tahta kaşık, ekmek ve su koydu.
Mert artık birkaç dakika boyunca destek almadan oturabiliyordu.
Katya bunu ilerleme sayıyordu.
Mert ise belli ki saymıyordu.
Gözü sürekli kapıda, pencerede ya da ayaklarındaydı.
Katya kaşığı eline aldı.
"Kaşık."
Mert ona baktı.
Katya kaşığı salladı.
"Ka-şık."
Mert dikkatle dinledi.
"Loşka."
Katya durdu.
"Loşka?"
Mert başını salladı.
Katya kaşığı gösterdi.
"Kaşık."
Mert de gösterdi.
"Loşka."
Bir süre ikisi de aynı tahta kaşığa baktı.
Katya ekmeği kaldırdı.
"Ekmek."
Mert hemen söyledi.
"Hleb."
Katya kaşlarını çattı.
"Hlep."
Mert'in dudakları kıvrıldı.
"Hleb."
"Hlep."
Mert güldü.
Gerçek bir kahkaha değildi. Yarası izin vermediği için ses hemen kesildi ve yüzü acıyla gerildi.
Katya'nın gülümsemesi de anında kayboldu.
"Gülme."
Mert nefesini tutup yaranın üzerine elini bastırdı.
Katya yanına eğildi.
"Acı?"
Mert başını salladı.
Sonra Türkçe söyledi.
"Acı."
Katya kelimeyi tekrarladı.
"Acı."
Mert yeniden başını salladı.
Katya birkaç saniye ona baktı.
Sonra kaşığı, ekmeği ve suyu sırayla gösterdi.
"Kaşık. Ekmek. Su."
Mert karşılık verdi.
"Loşka. Hleb. Su."
Katya kaşlarını kaldırdı.
"Su yine aynı."
Mert gülümsedi.
Katya bu kez itiraz etmedi.
Masadaki basit şeyler birden iki ayrı dilde iki ayrı isme sahip olmuştu.
Dışarıda askerlerin botları karda ezilerek geçiyor, uzaktan toplar aralıklı biçimde duyuluyordu. Evin içinde ise bir Rus kadınla bir Türk askeri, bir parça ekmek ve tahta bir kaşık üzerinden birbirlerinin dünyasına küçük isimler veriyordu.
Mert sobayı işaret etti.
Katya baktı.
"Soba."
Mert kaşlarını çattı.
"Soba?"
Katya başını salladı.
Mert bir an düşündü.
"Soba."
Katya bu kez açıkça güldü.
"Hayır."
Mert şaşırdı.
Katya sobayı gösterdi.
"Soba."
Mert de aynı şeyi yaptı.
"Soba."
İkisi birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Sonunda Mert omuz silkti.
Katya elini alnına götürdü.
"Bunca savaşı boşuna yapıyoruz demek ki."
Mert cümlenin anlamını çıkaramadı ama Katya'nın gülmesine bakıp o da güldü. Yarasını hatırlayınca sesi hemen kesildi.
Katya parmağını kaldırdı.
"Yavaş."
Bu kelimeyi son üç günde o kadar çok söylemişti ki Mert artık anlamını çıkarıyordu.
Başını eğip uslu bir yüz yaptı.
Katya ona inanmadı.
Çorba kâsesini önüne koydu. Kaşığı eline alıp uzatacakken Mert kendi eliyle aldı.
Katya kaşığı bırakmadı.
Mert de bırakmadı.
Tahta kaşığın iki ucundan birbirlerine baktılar.
Katya kendisini gösterdi.
"Ben."
Mert başını iki yana salladı.
Sonra kendi göğsüne dokundu.
"Ben."
Katya durdu.
Mert tekrar kendisini gösterdi.
"Ben."
Sonra Katya'yı işaret etti.
"Sen."
Katya'nın yüzünde anlayış belirdi.
"Sen."
Bu kez Katya kendisini işaret etti.
"Ya."
Mert dikkatle tekrarladı.
"Ya."
Katya Mert'i gösterdi.
"Tı."
"Tı."
Katya memnuniyetle başını salladı.
Mert kaşığı kaldırdı.
Eli hafifçe titriyordu.
İlk kaşık ağzına ulaştı.
İkincisi de.
Üçüncüde çorbanın bir kısmı battaniyenin üzerine döküldü.
Katya hiçbir şey söylemeden ona baktı.
Mert de dökülen çorbaya baktı.
Sonra Katya'ya.
Yüzündeki gururlu ifade yavaşça çözüldü.
Katya bez aldı ve battaniyeyi silmeye başladı.
"Ben demek kolay," diye söylendi. "Kaşığı tutmak biraz daha zor."
Mert onun ne dediğini anlamasa da tonundan yeterince pay çıkardı. Kaşığı masaya bırakıp kollarını göğsünde birleştirdi.
Katya dudaklarını bastırdı.
Gülmemek için.
Başaramadı.
Mert başını çevirip pencereye baktı.
Katya bu kez daha çok güldü.
Evin içinde ilk kez, askerlerin kapıya gelmediği bir anda bir insan sesi duvarlarda dolaştı.
Ne korkudan çıkmıştı.
Ne acıdan.
Sadece gülüştü.
Katya bunu fark edince sesi kendiliğinden azaldı.
Bir an dışarıyı dinledi.
Toplar hâlâ uzaktaydı.
Sonra Mert'e baktı.
Genç adam pencereye dönük oturuyor, belli etmemeye çalışsa da dudaklarının kenarında gülümsemeyi saklıyordu.
Katya kaşığı yeniden eline aldı.
"Pekâlâ, gururlu Türk."
Kâseyi kendine çekti.
"Üç kaşık sen. Üç kaşık ben."
Mert ona baktı.
Katya üç parmağını kaldırdı.
Bu kez anlaşmaları uzun sürmedi.
Üç kaşık anlaşması beklenenden iyi yürüdü.
Mert kendi payına düşen ilk üçünü dökmeden içti. Dördüncüde Katya kâseyi eline aldığında itiraz etmedi. Altıncı kaşıktan sonra ise eliyle yeter anlamına gelecek bir hareket yaptı.
Katya görmezden geldi.
Bir kaşık daha uzattı.
Mert başını çevirdi.
"Hayır."
Katya kaşığı havada tuttu.
"Yine başladık."
Mert yüzünü buruşturdu.
"Hayır."
Katya bu kez kâseyi masaya bıraktı.
Mert zafer kazanmış gibi hafifçe arkasına yaslandı.
Katya birkaç saniye onu seyretti. Sonra birden kâseyi tekrar aldı ve Mert daha ne olduğunu anlayamadan kaşığı ağzının önüne getirdi.
"Bir."
Mert şaşkınlıkla ona baktı.
Katya bir parmağını kaldırdı.
"Bir."
Mert kaşığa baktı.
Sonra Katya'ya.
Sonunda ağzını açtı.
Katya kaşığı verdi.
"Güzel."
İkinci parmağını kaldırdı.
"İki."
Mert hemen tekrarladı.
"İki."
Üçüncü kaşık.
"Üç."
"Üç."
Katya kâseyi bıraktı.
"Şimdi hayır."
Mert birkaç saniye sustu.
Sonra beklenmedik biçimde güldü.
Bu kez kahkahayı yarıda kesmek zorunda kalmadan.
Katya bunu fark etti.
Üç gün önce gülerken bile yarasını tutuyordu.
Şimdi yüzünde yalnızca hafif bir rahatsızlık oluşmuştu.
Küçük bir değişiklikti.
Ama Katya'nın işi yıllarca küçük değişiklikleri fark etmek olmuştu.
İnsanların iyileşmesi çoğu zaman büyük anlarla gerçekleşmezdi.
Bir sabah daha kolay nefes alırlardı.
Bir öğleden sonra ilk kez acıkırlardı.
Bir gece ateşleri geri dönmezdi.
Bazen yalnızca gülerken daha az acırdı.
Katya elini uzattı.
Mert hemen ne yapacağını anlayıp gömleğini biraz kaldırdı.
Bu da son üç günde oluşan başka bir alışkanlıktı.
Katya sargının kenarını açtı.
Yaranın çevresine dikkatlice bastırdı.
Mert'in yüzü gerildi fakat önceki kadar değildi.
"Acı?"
Mert elini havada küçük bir miktar gösterir gibi tuttu.
"Az."
Katya kaşlarını kaldırdı.
"Az."
Kelimeyi tekrarladı.
Mert başını salladı.
Katya kendi dilinde karşılığını söyledi.
"Nemnogo."
Mert dikkat kesildi.
"Nem... nogo."
"Nemnogo."
"Nemnogo."
"İyi."
Bu kez ikisi de kelimenin anlamını biliyordu.
Katya sargıyı yeniden kapattı.
Mert parmağıyla kapıyı gösterdi.
Sonra yürüyen iki parmak hareketini yaptı.
Katya'nın yüzü anında değişti.
"Hayır."
Mert iç çekti.
Katya ona bakıp parmağını kaldırdı.
"Senin Türkçende başka kelime yok mu?"
Mert elbette anlamadı.
Ama yüzündeki bezginlik son derece anlaşılırdı.
Akşamüstüne doğru Katya ahıra gitmek zorunda kaldı.
Keçinin suyunu değiştirmesi, tavukları kümese kapatması gerekiyordu. Son üç gündür evden yalnızca birkaç dakikalığına ayrılıyor, her defasında döndüğünde Mert'i bıraktığı yerde bulmayı umuyordu.
Bu kez kapıdan çıkmadan önce arka odaya gitti.
Mert yatmıyordu.
Pencerenin kenarında oturmuş dışarı bakıyordu.
Katya pencereye yaklaştı.
Yolda iki çocuk, donmuş karları birbirlerine atarak koşuyordu. Bir kadın odun yüklü kızağı çekiyor, biraz ötede üç asker ağır adımlarla köy meydanına doğru ilerliyordu.
Mert askerleri görünce biraz geriye çekildi.
Bu hareket artık içgüdüsel olmuştu.
Katya perdeyi biraz daha kapattı.
Sonra kendisini gösterdi.
"Katya."
Mert kaşlarını kaldırdı.
Katya kapıyı işaret etti.
Ardından dışarıyı.
Sonra elleriyle kısa bir mesafe anlatmaya çalıştı.
Mert'in yüzü ciddileşti.
Başını iki yana salladı.
"Hayır."
Katya şaşırdı.
"Ne hayırı?"
Mert Katya'yı, sonra dışarıyı işaret etti.
Ardından kapının önünde tüfek tutar gibi yaptı.
Askerler.
Katya anladı.
"Korkma."
Türkçe kelime ağzından biraz bozuk çıktı.
Mert durdu.
Katya kendisini gösterip tekrar söyledi.
"Korkma."
Mert birkaç saniye ona baktı.
Sonra çok hafif başını salladı.
Ama belli ki hoşuna gitmemişti.
Katya şalını aldı.
"Beş dakika."
Beş parmağını gösterdi.
Mert parmaklara baktı.
Katya kapıya yürüdü.
Arkasından ses geldi.
"Katya."
Durdu.
Mert yeniden beş parmağını kaldırdı.
"Beş."
Katya'nın kaşları kalktı.
Mert kapıyı işaret etti.
"Beş."
Katya istemeden gülümsedi.
"Evet. Beş."
Beş dakikadan fazla sürdü.
Ahırdaki su kabının yüzeyi donmuştu. Katya buzu kırmak, samanı yenilemek zorunda kaldı. Dönüşte de Anna Petrovna yolun kenarında onu yakalayıp askerlere verilecek yumurtalardan şikâyet etmeye başladı.
Katya konuşmayı kısa tutmaya çalıştı.
Yine de eve döndüğünde yaklaşık on beş dakika geçmişti.
Kapıyı açtı.
Sürgüyü çekti.
İçeri girdi.
"On beş dakika için beni mahkemeye verebilirsin."
Sessizlik.
Katya şalını çıkardı.
"Mert?"
Arka odaya gitti.
Divan boştu.
Katya'nın kalbi bir anda hızlandı.
Sonra mutfaktan hafif bir ses geldi.
Döndü.
Mert mutfak masasının yanında duruyordu.
Tek başına.
Bir eli sandalyenin arkalığına tutunmuştu.
Diğer eli sol tarafındaydı.
Katya birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra yüzü sertleşti.
"Sen aklını mı kaçırdın?"
Mert onun geldiğini görünce doğrulmaya çalıştı.
Başarılı olamadı.
Katya yanına yürüdü.
Mert hemen elini kaldırdı.
"İyi."
"İyi değilsin."
Mert kelimelerden birini yakaladı.
"İyi."
"Değil."
"İyi."
Katya parmağını ona doğrulttu.
"Değil."
Mert kaşlarını çattı.
Katya mutfak masasını gösterdi.
Ardından arka odayı.
"Nasıl geldin buraya?"
Mert yürüyen parmak hareketini yaptı.
Katya inanamayarak ona baktı.
"Bunu anladım."
Mert sandalyeden elini çekti.
Katya hemen hamle yaptı.
"Hayır."
Mert bir adım attı.
Ayağı yere düzgün bastı.
İkinci adım daha yavaştı.
Mert'in yüzünde belli belirsiz bir gurur belirdi.
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Pekâlâ. Göster bakalım."
Mert üçüncü adımı attı.
Sonra dördüncü.
Katya'nın öfkesi birkaç saniyeliğine yerini şaşkınlığa bıraktı.
Üç gün önce mahzenden çıkarılırken kendi ağırlığını bile taşıyamayan adam şimdi odanın ortasında tek başına yürüyordu.
Yavaş.
Sallana sallana.
Ama yürüyordu.
Mert beşinci adımını attı.
Durdu.
Nefesi değişti.
Katya bunu hemen fark etti.
"Mert."
Mert elini kaldırdı.
"İyi."
"Hayır."
Altıncı adım.
Mert'in yüzündeki renk çekildi.
Katya ona doğru yürüdü.
"Dur."
Mert başını iki yana salladı.
Bir adım daha atmaya çalıştı.
Ayağı halının kıvrılan kenarına geldi.
Ama düşmesinin sebebi halı değildi.
Dizleri bir anda gücünü kaybetti.
Katya yetişemedi.
Mert sandalyeye tutunmaya çalıştı. Eli tahtanın üzerinden kaydı ve omzu sandalyenin kenarına çarparak yere düştü.
Sandalyenin devrilme sesi evin içinde yankılandı.
Katya'nın midesi kasıldı.
"Mert!"
Yanına çöktü.
Mert yüzünü buruşturmuştu. Sağ eli yere dayanıyor, sol kolunu yarasının üzerine bastırıyordu.
Katya hızla gömleğini kaldırdı.
"Çek elini."
Mert engellemeye çalıştı.
Katya bileğini itti.
"Hayır!"
Bu kez sesindeki öfke onu durdurdu.
Katya sargıya baktı.
Kan yoktu.
En azından yeni bir kanama görünmüyordu.
Yaranın çevresine dokundu.
Mert sertçe nefes aldı.
"Acı?"
"Acı."
Katya gözlerini kapatıp bir an başını eğdi.
Öfkesinin altında birkaç saniyelik çıplak korku vardı.
Dikişler açılabilirdi.
Yeniden kanayabilirdi.
Üç günlük uğraş, birkaç aptal adımla başa dönebilirdi.
Katya başını kaldırdı.
Mert ona bakıyordu.
"Sen..."
Katya Rusça konuşmaya başladı; kelimeler ağzından hızla dökülüyordu.
"Üç gün önce ateşten kim olduğunu bilmiyordun. Dün kaşığı zor tutuyordun. Bugün evin içinde yürümeye mi karar verdin? Bir de ben yokken!"
Mert hiçbirini anlayamazdı.
Ama azarlandığını gayet iyi anlıyordu.
Katya parmağıyla divanı işaret etti.
"Yatak."
Mert bakışını divana çevirdi.
Katya yeniden gösterdi.
"Yatak."
Mert yavaşça tekrarladı.
"Yatak."
Katya durdu.
Kelime Rusça değildi.
Mert de bunu fark etti.
Başını hafifçe salladı.
Sonra arka odayı işaret etti.
"Postel."
Katya şaşkınlıkla ona baktı.
Mert yine söyledi.
"Postel."
Katya'nın öfkesi bir anlığına delindi.
Adam yere düşmüş, yüzü hâlâ bembeyazdı ve buna rağmen onun söylediği kelimeyi öğrenmeye çalışıyordu.
Katya başını iki yana salladı.
"İnanılmazsın."
Mert bu kez başka bir kelime söyledi.
Yavaşça.
Tereddüt ederek.
"Katya... hayır."
Katya kaşlarını çattı.
Mert parmağıyla onu gösterdi.
Sonra kızgın yüzünü taklit etmeye çalıştı.
"Hayır."
Katya birkaç saniye anlamadı.
Sonra anladı.
Kızma.
Ya da kızgın olma.
Bildiği kelimelerle söyleyebildiği şey buydu.
Katya dudağını sıktı.
"Hayır mı?"
Mert dikkatle başını salladı.
Katya kolunu onun sırtına geçirdi.
"Kalk."
Mert ayağa kalkmaya çalıştı.
Bu kez itiraz etmedi.
Katya ağırlığını üzerine aldı.
Yavaşça arka odaya yürüdüler.
Mert ilk birkaç adımda kendi ayaklarını kullandı. Sonra yeniden sendeledi.
Katya onu daha sıkı tuttu.
"Yavaş."
Mert başını eğdi.
"Yavaş."
Katya durdu.
Kelime bu kez Türkçe değil, onun söylediği biçimiyle çıkmıştı.
Mert tekrar etti.
"Yavaş."
Katya ona baktı.
Üç gündür söylediği onlarca cümlenin içinden bunu seçmişti.
Belki en çok duyduğu için.
Belki en çok ihtiyacı olduğu için.
Divana ulaştıklarında Katya onu oturttu.
Battaniyeyi aldı ve dizlerinin üzerine bıraktı.
Mert başını yastığa yasladı.
Yüzünde hâlâ yenilmiş bir adamın hoşnutsuzluğu vardı.
Katya sargıyı son kez kontrol etti.
Sonra parmağını kaldırdı.
"Yavaş."
Mert gözlerini kapattı.
"Yavaş."
Katya sobanın yanındaki sandalyeye oturdu.
Öfkesi geçmemişti.
Korkusu da.
Ama birkaç dakika sonra Mert'in nefesi yeniden düzenli hâle geldiğinde omuzlarındaki gerginlik biraz çözüldü.
Dışarıda akşam karanlığı köyün üzerine inerken uzaktan tek bir top sesi duyuldu.
Katya başını kaldırmadı.
Bakışları Mert'in ayaklarındaydı.
Bugün yedi adım atmıştı.
Yedincisinde düşmüştü.
Yarın belki beş atmasına izin verirdi.
Ama yalnızca kendisi yanındayken.
Buna Mert'in karar vermesine kesinlikle izin vermeyecekti.
Tabii artık onun bildiği kelimeler arasında bir sorun vardı.
Hayır.
READER NOTES
Comments