Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 4 - İLACIN BEDELİ

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 4 - İLACIN BEDELİ

Katya kararını verdiğinde sabah tam anlamıyla doğmamıştı.

Pencerenin ardından görünen kar, gecenin maviliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. Sobanın içindeki son odun parçası çatırdadı. Mert arka odada sessiz yatıyordu.

Bu sessizlik Katya'nın hoşuna gitmiyordu.

Yanına gitti.

Elini yeniden alnına koydu.

Hâlâ sıcak.

Yaranın çevresindeki kızarıklık da gece boyunca gerilememişti. Aksine Katya, lambayı yaklaştırdığında sınırının biraz daha genişlediğine yemin edebilirdi.

Mert gözlerini açmadı.

Katya eğilip nefesini dinledi.

"Ben gidiyorum."

Cevap yoktu.

"Bunu duysan da anlamayacaksın zaten."

Battaniyenin kenarını düzeltti. Ardından su kabını divanın yanındaki küçük tabureye koydu.

Mert yalnız kalacaktı.

Bu düşünce Katya'nın hiç hoşuna gitmedi.

Ama yanında kalırsa onu yalnızca ölürken izleyebilirdi.

Kapıya yöneldiğinde geri döndü.

Mert'in sarıya çalan kumral saçları terden alnına yapışmıştı. Katya birkaç saniye ona baktı, sonra başını iki yana salladı.

"Ölmeye kalkma."

Elini kapının sürgüsüne götürdü.

"Ben yokken özellikle."

Köy, sabahın erken saatinde bile tamamen sessiz değildi.

Bir evin önünde iki kadın donmuş su kovasını kırmaya çalışıyordu. Yolun ilerisinde askerler bir kızağı çekiyor, üzerindeki çuvalları eski idare binasına taşıyordu. Birkaç bacadan yükselen duman, rüzgârda yere doğru eğiliyordu.

Katya çantasını kolunun altında sıkıştırıp Vera Mihaylovna'nın evine doğru yürüdü.

Vera'yı gerçekten görmesi gerekiyordu.

Yalnızca yalanını sağlamlaştırmak için değil.

Kadının bacağındaki şişlik günlerdir geçmiyordu.

Kapıyı Vera'nın kendisi açtı.

"Katya?"

Yaşlı kadının yüzünde şaşkınlık belirdi.

"Bu saatte?"

"Bacağını göster."

"Günaydın da mı yok?"

"Bacağın iyileşince günaydın derim."

Vera homurdanarak onu içeri aldı.

Evin mutfağında küçük bir çocuk masanın başında ekmek yiyordu. Vera'nın torunu Pavel olmalıydı. Köşedeki sedirde ise Katya'nın tanımadığı genç bir asker oturuyordu.

Sağ kolu boynuna asılmıştı.

Katya istemsizce ona baktı.

Vera bunu fark etti.

"Yeğenimin oğlu. Gece buraya getirdiler. Birliği iki gün kalacakmış."

Asker başıyla selam verdi.

Katya karşılık verdi ama yanına gitmedi.

Önce Vera'nın bacağına baktı.

Şişlik hâlâ vardı fakat ciltte belirgin bir yayılma görünmüyordu. Eski yarayı temizledi, yeni bez sardı.

"Üzerine basmayı azalt."

Vera yüzünü buruşturdu.

"İneği kim sağacak?"

"İnek seni sağarsa daha kolay olur."

Vera birkaç saniye ona baktı.

"Yedi yıldır yalnız yaşıyorsun diye iyice huysuz oldun."

"Bunun yalnızlıkla ilgisi yok."

Katya bezi bağladı.

"Seninle ilgisi var."

Sedirdeki asker gülmemek için başını çevirdi.

Katya ona baktı.

"Koluna ne oldu?"

Genç adam gülümsemesini hemen topladı.

"Şarapnel. Kemiğe gelmemiş."

Katya'nın elleri bir an durdu.

Şarapnel.

"Yara?"

"Revirde temizlediler."

Asker başıyla kolunu gösterdi.

"Her gün pansuman."

Katya çantasını kapatırken sormamaya çalıştı.

Başaramadı.

"Ne ile?"

Asker omuz silkti.

"Ne bulurlarsa."

Sonra düşündü.

"Dün tuzlu bez koydular."

Katya başını kaldırdı.

"Tuzlu?"

"Evet."

Vera araya girdi.

"Yaraya tuz mu basıyorlar şimdi?"

"Doğrudan değil babuşka."

Asker güldü.

"Suda eritiyorlar."

Katya'nın bakışı askerin kolunda kaldı.

"Kim söyledi bunu?"

"Bizim sıhhiyecilerden biri. Cephede çok yapıyorlarmış."

Asker sağlam eliyle su içti.

"Ameliyattan sonra da kullanıyorlarmış. İltihaplanan yaralarda iyi geldiğini söylüyorlar. Bir çavuşumuz vardı, bacağında yara kötüleşmişti. Günlerce tuzlu suyla ıslatılmış bez sardılar. Şişlik indi."

Katya kaşlarını çattı.

Bu yöntem ona tamamen yabancı değildi.

Kasaba hastanesinde çalıştığı yıllarda bir doktorun yaraları tuzlu çözeltiyle yıkadığını görmüştü. Fakat oranı hep doktor hazırlardı. Katya hiçbir zaman kendi başına karıştırmamıştı.

"Ne kadar tuz?"

Asker omuzlarını kaldırdı.

"Onu bilmiyorum."

"Çok yardımcı oldun."

Genç adam mahcup biçimde güldü.

"Ben askerim, hemşire değil."

Katya istemeden Mert'i düşündü.

Yarasının çevresindeki sıcaklığı.

Şişliği.

Kızarıklığı.

Evde tuz vardı.

Ama ne kadarını kullanacağını bilmeden yaraya fazla yoğun bir karışım koymak başka bir soruna dönüşebilirdi.

Bir şeyi duymak, onu doğru yapmayı bilmek değildi.

Katya ayağa kalktı.

Vera hemen sordu:

"Nereye?"

"İdare binasına."

Vera'nın yüzü değişti.

"Orada asker kaynıyor."

"Biliyorum."

"Ne işin var orada?"

Katya çantasını aldı.

"İlacım kalmadı."

Bu kez Vera şaka yapmadı.

"Benim için mi?"

Katya ona baktı.

Soru basitti.

Cevabı değildi.

"Senin gibi hastalar için."

Yalan değildi.

Sadece tamamı değildi.

Eski idare binasının çevresi birkaç gün öncesine göre daha kalabalıktı.

Atlar çitlere bağlanmıştı. İki asker kasaları içeri taşıyor, bir başkası elindeki deftere gelen malzemeleri yazıyordu. Yan taraftaki küçük yapının kapısında kırmızı boya ile solmuş bir işaret vardı.

Sağlık malzemeleri oradaydı.

Katya adımlarını yavaşlatmadı.

İçeri girmeyi ne kadar doğal yaparsa o kadar az dikkat çekeceğini biliyordu.

Kapının önündeki asker elini kaldırdı.

"Durun."

Katya durdu.

"Yekaterina Andreyevna."

Adam onu tanıyordu.

Bu hem iyi hem kötüydü.

"Bir şey mi lazım?"

"Bandaj. Ateş için ilaç. Varsa yara temizlemek için bir şey."

Asker kaşlarını kaldırdı.

"Bir ordu mu tedavi edeceksiniz?"

"Bana bırakırsanız sizin ordunuzu bile tedavi ederim."

Adam güldü.

Katya gülmedi.

"Malzemeler kısıtlı."

"Benim hastalarım da giderek artıyor."

"İzin almadan veremem."

"Kimden?"

Asker arkasındaki binaya baktı.

Katya bakışını takip etti.

Tam o sırada kapı açıldı.

İçeriden Teğmen Sokolov çıktı.

Katya'nın midesinde küçük, soğuk bir kasılma oldu.

Sokolov onu hemen gördü.

Bir an durdu.

Sonra ağır adımlarla yaklaştı.

Üzerinde uzun asker paltosu vardı. Eldivenlerinden birini çıkarırken gözleri önce Katya'nın yüzünde, ardından elindeki tıbbi çantada durdu.

"Yekaterina Andreyevna."

"Yoldaş Teğmen."

"Bu kez evinizi aramaya gelmedim."

Katya'nın yüzü değişmedi.

"Ne kadar da rahatlatıcı."

Sokolov'un ağzının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.

"Burada ne yapıyorsunuz?"

Katya kapının yanındaki askeri işaret etti.

"Beni içeri almıyorlar."

"Bu soruma cevap değildi."

Katya birkaç saniye sustu.

Sokolov bekledi.

O sessizlikte Katya onun gerçekten beklemeyi bilen bir adam olduğunu yeniden fark etti.

İnsanların cevap vermek için acele etmesini sağlıyordu.

Katya acele etmedi.

"İlaca ihtiyacım var."

Sokolov'un bakışları çantaya indi.

"Ne için?"

Katya hazır olduğu hâlde soruyu duyunca içinde bir şey gerildi.

"Hasta insanlar için."

"Bunu tahmin etmiştim."

Sokolov biraz yaklaştı.

"Nasıl hasta insanlar?"

Katya onun gözlerine baktı.

Arkasındaki depoda Mert'in yaşaması için ihtiyaç duyduğu şeyler vardı.

Karşısında ise birkaç gece önce evinin zemininde durup Mert'in nefesini dinlemeye ramak kalmış adam.

Katya çantasının sapını biraz daha sıkı tuttu.

"Yaşlılar," dedi. "Çocuklar. Yaralar. Ateş."

Sokolov bir an sustu.

Sonra daha sakin bir sesle sordu:

"Ne kadar ateş?"

Katya'nın kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

Sokolov gözlerini ondan ayırmıyordu.

Katya ise ilk kez, ihtiyacı olan ilacın parasının rubleyle ödenmeyeceğini düşündü.

Bedeli cevaplar olacaktı.

Sokolov'un bakışı değişmedi.

"Otuz dokuzun üzerinde mi?"

Katya, sorunun neden bu kadar doğrudan geldiğini anlamaya çalıştı.

"Ölçmedim."

"Az önce ateş dediniz."

"Çünkü köyde ateşi olan tek bir insan yok."

Sokolov başını hafifçe yana eğdi.

Katya devam etti.

"Vera Mihaylovna'nın bacağında yara var. Dün iki çocuk için çağırdılar. Askerler geçtikçe köye yaralılar geliyor. Elimdeki bezler bitmek üzere. Tentürdiyotum azaldı. Ateş için verdiğim tozdan da neredeyse kalmadı."

Bunların hiçbiri bütünüyle uydurma değildi.

Belki de bu yüzden söylerken sesi daha rahat çıkıyordu.

Sokolov birkaç saniye yüzünü inceledi.

"Vera Mihaylovna'ya bu sabah gittiniz mi?"

Katya'nın içinde bir şey ürperdi.

Adam kontrol etmeye çalışmıyordu.

Kontrol etmişti bile.

"Oradan geliyorum."

"Bacağı nasıl?"

"Kesilmesi gerekmiyor, bunu merak ediyorsanız."

Sokolov'un gözlerinde çok kısa bir gülümseme belirdi.

"Her sorumu sorgu sanıyorsunuz."

"Son karşılaşmamızda evimi dört askerle aradınız."

"Bu, düşüncenizi açıklıyor."

"Ne güzel."

Sokolov bu kez gerçekten gülümsedi.

Çok kısa sürdü.

Ardından kapının önündeki askere döndü.

"Feldşeri çağır."

Asker içeri girdi.

Katya şaşırdığını belli etmedi.

"Bana yardım mı edeceksiniz?"

Sokolov eldivenini yeniden giydi.

"Köyde hasta askerlerime de siz bakıyorsunuz."

"Demek çıkarınız var."

"İnsanların çoğu iyiliği yalnızca çıkarı olmayanlardan bekler. Bu pek akıllıca değildir."

Katya cevap vermedi.

Bir dakika sonra ellili yaşlarında, kısa boylu bir sağlık görevlisi kapıda belirdi. Gözlerinin altında uykusuzluktan koyu halkalar vardı.

Sokolov ona birkaç kelime söyledi.

Adam önce itiraz etti.

"Stok zaten az."

"Ne verebiliyorsanız."

Feldşer Katya'ya baktı.

"Ne lazım?"

Katya istediği şeyleri sıraladı.

Temiz sargı.

Bir miktar antiseptik.

Ateş düşürmek için birkaç doz toz.

Mümkünse yara enfeksiyonlarında kullandıkları ilaçlardan biraz.

Sonuncusunu söylerken özellikle Sokolov'a bakmadı.

Feldşerin yüzü ekşidi.

"Sonuncusu zor."

"Ne varsa."

Adam içeri dönmek üzereyken Katya onu durdurdu.

"Bir şey daha."

Feldşer baktı.

"Tuzlu pansuman."

Adamın yüzünde şaşkınlık olmadı.

"Kim söyledi?"

"Bir asker."

Feldşer burnundan nefes verdi.

"Askerler yarım bilgiyle bütün köyü tedavi edecek yakında."

Katya kollarını göğsünde birleştirdi.

"Ben bütününü soruyorum."

Adam bir an düşündü.

"Temiz su. Kaynatılmış olacak. Soğutacaksın. Tuz fazla olmayacak."

"Ne kadar?"

Feldşer elini havada küçük bir ölçü gösterir gibi tuttu.

"Bir şişe suya küçük bir kaşıktan biraz fazla. Tepeleme değil. Karışım göz yakacak kadar kuvvetliyse yaraya da kuvvetlidir."

Katya bunu zihnine yerleştirdi.

"Bezi içine batırıp?"

"Sık. Yaraya koy. Kurudukça değiştir. Ama irin içeride toplanmışsa tuz mucize yaratmaz."

"Biliyorum."

"Bildiğin için söylüyorum zaten."

Feldşer içeri girdi.

Katya'nın bakışları istemeden Sokolov'a kaydı.

Teğmen onu izliyordu.

"Yeni bir hastanız mı var?"

Soru sakindi.

Fazla sakindi.

Katya bir an bile duraksamadı.

"Yara görmediğim bir hafta oldu mu sanıyorsunuz?"

"Hayır."

Sokolov biraz yaklaştı.

"Yalnızca ayrıntıları merak ediyorum."

"Merak kötü bir alışkanlıktır."

"Bazen meslektir."

Katya'nın gözleri onun gözlerinden ayrılmadı.

"Benim mesleğim de insanların yaralarını kapatmak."

"Benimki açmak olabilir."

Bu kez ikisi de gülümsemedi.

Feldşer geri geldiğinde küçük bir kâğıt paket, iki rulo sargı ve yarısı dolu koyu renkli bir şişe taşıyordu.

"Bundan fazlası yok."

Katya malzemeleri aldı.

Kâğıt paketi açmadı.

"Nasıl kullanacağım?"

Feldşer ateş için olan tozun miktarını anlattı. Ardından küçük ayrı paketi gösterdi.

"Bunu yalnızca gerçekten kötüleşen yarada kullan. Fazlasını veremem."

Katya başını salladı.

Her şeyi çantasına yerleştirdi.

Sokolov hâlâ oradaydı.

Katya çantayı kapattı.

"Borçlandım mı?"

"Orduya."

"Size değil yani."

Sokolov'un bakışı bir an yüzünde kaldı.

"Şimdilik değil."

Katya bunu duymamış gibi yaptı.

Ama yürümeye başladığında aklının bir köşesinde tuttu.

Sokolov ona yardım etmişti.

Görevi yüzünden mi?

Köyün hemşiresine ihtiyaç duyduğu için mi?

Yoksa başka bir nedenle mi?

Bilmiyordu.

Fakat adamın gözlerindeki küçük değişimi fark etmemek için kör olması gerekirdi.

Bu düşünce Katya'yı memnun etmedi.

Yine de işe yarayabilecek şeylerden hoşlanmak gerekmiyordu.

Eve doğrudan dönmedi.

Önce meydanın yanından geçti, sonra fırının önünde birkaç dakika bekledi. İki parça kara ekmek aldı.

Normal görünmek bazen saklanmaktan daha yorucuydu.

Köyün batı girişine yaklaştığında yolun önünde üç asker gördü.

Bir kızak durdurulmuştu.

Askerlerden biri çuvalları açıyor, diğeri insanların belgelerine bakıyordu.

Katya'nın adımları yavaşladı.

Çanta.

İçinde askerî depodan aldığı malzemeler vardı.

Bunlar tek başına suç değildi.

Ama biri neden bu kadar ateş düşürücü aldığını sorarsa?

Ya paketleri sayarsa?

Ya Sokolov'un verdiğinden daha fazlasını taşıdığını düşünürse?

"Yekaterina Andreyevna!"

Artık geri dönemezdi.

Katya yürüdü.

Kontrol noktasındaki genç asker onu tanıdı.

"Çantanızı açın."

Katya çantayı göğsünden indirdi.

"Açarsam içindekileri siz geri yerleştirirsiniz."

Asker güldü.

"Emir böyle."

Katya tokayı çözdü.

Adam üstteki bezleri kaldırdı.

Sargılar.

Şişe.

Kâğıt paketler.

Gülümsemesi kayboldu.

"Bunlar nereden geliyor?"

"Sağlık deposundan."

"Askerî malzeme bunlar."

"Bunu renklerinden anlamış olmanız etkileyici."

Asker kaşlarını çattı.

Yanındaki daha yaşlı asker yaklaştı.

"Kim verdi?"

Katya cevap vermek üzereydi ki arkasından bir atın ayak sesleri geldi.

İkisi de dönüp selam verdi.

Sokolov.

Katya'nın omuzları istemsizce gerildi.

Teğmen atını yavaşlatıp durdu.

Bakışı açık çantaya indi.

"Bir sorun mu var?"

"Yoldaş Teğmen, askerî sağlık malzemesi taşıyor."

Sokolov Katya'ya baktı.

Sonra askere.

"Ben verdim."

İki kelime.

Hepsi bu.

Yaşlı asker hemen geri çekildi.

"Geçebilirsiniz."

Katya çantayı kapattı.

Sokolov'un atı yanından geçerken Katya başını kaldırdı.

"Teşekkür etmeyeceğim."

Sokolov dizginleri hafifçe çekti.

"Neden?"

"Sonra gerçekten borçlu olduğumu düşünürsünüz."

Adamın yüzünde o küçük ifade tekrar belirdi.

"Belki zaten düşünüyorum."

Atını sürdü.

Katya arkasından bakmadı.

Ama yürürken bir şeyi artık kesin biliyordu.

Sokolov'un ilgisi hayal değildi.

Ve bundan hoşlanmasa bile, o ilgi az önce çantasını kapatmıştı.

***

Evin kapısını açar açmaz Mert'in yanına gitti.

Divanda bıraktığı gibi yatıyordu.

Fakat battaniye yere kaymıştı.

"Mert."

Gözkapakları kıpırdadı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü.

"Mert."

Bu kez gözlerini açtı.

Bakışları birkaç saniye odada dolaştı.

Sonra Katya'da durdu.

"Katya."

Ses çok zayıftı.

"Evet."

Katya istemeden rahatladı.

Çantasını açtı.

"Bak, bana ne kadar sorun çıkardın."

Mert hiçbir şey anlamadı.

Katya suyu kaynattı.

Feldşerin tarifini zihninde tekrar ederek tuzu ölçtü. Karışımı hazırlarken iki kez durdu. Fazla koymaktan korktuğu için sonunda bir kısmını döküp yeniden yaptı.

Temiz bezi ıslattı.

Yaranın üzerindeki eski sargıyı kaldırdı.

Kızarıklık hâlâ kötüydü.

Ama dikişler açılmamıştı.

Katya bezi dikkatlice yerleştirdi.

Mert acıyla irkildi.

"Biliyorum."

Sonra ateş için verilen ilacı hazırladı.

Mert başını çevirdi.

Katya kaşığı önüne tuttu.

"Hayır deme."

Mert gözlerini kıstı.

"Hayır."

Katya bir an durdu.

Sonra ona baktı.

"Bunu sana ben öğrettim sayılır. Şimdi bana karşı kullanman terbiyesizlik."

Mert anlamadı.

Ama Katya'nın kaşığı yeniden uzatışından sonucu anladı.

İlacı içti.

Yüzünü buruşturdu.

Katya'nın dudakları ilk kez o gün hafifçe kıvrıldı.

"Evet. Biliyorum, çok kötü."

Mert gözlerini kapattı.

Katya yanındaki sandalyeye oturdu.

Saatler geçti.

İlk başta hiçbir şey değişmedi.

Sobaya odun attı.

Bezi değiştirdi.

Su içirdi.

Bekledi.

Öğleden sonra Mert'in titremesi azaldı.

Katya bunun tesadüf olabileceğini düşündü.

Akşama doğru yeniden alnına dokundu.

Elini çekmedi.

Sonra boynuna.

Tekrar alnına.

Hâlâ ateşi vardı.

Ama aynı değildi.

Katya termometreyi yerleştirip bekledi.

Çıkardığında lambanın ışığına tuttu.

Bir süre rakama baktı.

Düşmüştü.

Çok değil.

Ama düşmüştü.

Katya sandalyesine yavaşça oturdu.

Mert gözlerini araladı.

Onu izliyordu.

Katya başını salladı.

"Henüz sevinmiyorum."

Mert hiçbir şey anlamadı.

Katya yine de devam etti.

"Sen de sevinme."

Mert'in dudakları çok hafif kıvrıldı.

Katya elini alnına bir kez daha koydu.

Bu kez yalnızca ateşi ölçmek için.

"Biraz daha," diye mırıldandı.

Dışarıda kar sessizce yağmaya başlamıştı.

Köy yolundan bir at geçti.

Uzakta toplar yine konuştu.

Katya ise ilk defa iki geceden sonra Mert'in başında otururken ölümün odanın içinde biraz geri çekildiğini hissetti.

Tamamen gitmemişti.

Ama artık kapının eşiğinde değildi.

End of chapter

BÖLÜM 4 - İLACIN BEDELİ

Katya kararını verdiğinde sabah tam anlamıyla doğmamıştı.

Pencerenin ardından görünen kar, gecenin maviliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. Sobanın içindeki son odun parçası çatırdadı. Mert arka odada sessiz yatıyordu.

Bu sessizlik Katya'nın hoşuna gitmiyordu.

Yanına gitti.

Elini yeniden alnına koydu.

Hâlâ sıcak.

Yaranın çevresindeki kızarıklık da gece boyunca gerilememişti. Aksine Katya, lambayı yaklaştırdığında sınırının biraz daha genişlediğine yemin edebilirdi.

Mert gözlerini açmadı.

Katya eğilip nefesini dinledi.

"Ben gidiyorum."

Cevap yoktu.

"Bunu duysan da anlamayacaksın zaten."

Battaniyenin kenarını düzeltti. Ardından su kabını divanın yanındaki küçük tabureye koydu.

Mert yalnız kalacaktı.

Bu düşünce Katya'nın hiç hoşuna gitmedi.

Ama yanında kalırsa onu yalnızca ölürken izleyebilirdi.

Kapıya yöneldiğinde geri döndü.

Mert'in sarıya çalan kumral saçları terden alnına yapışmıştı. Katya birkaç saniye ona baktı, sonra başını iki yana salladı.

"Ölmeye kalkma."

Elini kapının sürgüsüne götürdü.

"Ben yokken özellikle."

Köy, sabahın erken saatinde bile tamamen sessiz değildi.

Bir evin önünde iki kadın donmuş su kovasını kırmaya çalışıyordu. Yolun ilerisinde askerler bir kızağı çekiyor, üzerindeki çuvalları eski idare binasına taşıyordu. Birkaç bacadan yükselen duman, rüzgârda yere doğru eğiliyordu.

Katya çantasını kolunun altında sıkıştırıp Vera Mihaylovna'nın evine doğru yürüdü.

Vera'yı gerçekten görmesi gerekiyordu.

Yalnızca yalanını sağlamlaştırmak için değil.

Kadının bacağındaki şişlik günlerdir geçmiyordu.

Kapıyı Vera'nın kendisi açtı.

"Katya?"

Yaşlı kadının yüzünde şaşkınlık belirdi.

"Bu saatte?"

"Bacağını göster."

"Günaydın da mı yok?"

"Bacağın iyileşince günaydın derim."

Vera homurdanarak onu içeri aldı.

Evin mutfağında küçük bir çocuk masanın başında ekmek yiyordu. Vera'nın torunu Pavel olmalıydı. Köşedeki sedirde ise Katya'nın tanımadığı genç bir asker oturuyordu.

Sağ kolu boynuna asılmıştı.

Katya istemsizce ona baktı.

Vera bunu fark etti.

"Yeğenimin oğlu. Gece buraya getirdiler. Birliği iki gün kalacakmış."

Asker başıyla selam verdi.

Katya karşılık verdi ama yanına gitmedi.

Önce Vera'nın bacağına baktı.

Şişlik hâlâ vardı fakat ciltte belirgin bir yayılma görünmüyordu. Eski yarayı temizledi, yeni bez sardı.

"Üzerine basmayı azalt."

Vera yüzünü buruşturdu.

"İneği kim sağacak?"

"İnek seni sağarsa daha kolay olur."

Vera birkaç saniye ona baktı.

"Yedi yıldır yalnız yaşıyorsun diye iyice huysuz oldun."

"Bunun yalnızlıkla ilgisi yok."

Katya bezi bağladı.

"Seninle ilgisi var."

Sedirdeki asker gülmemek için başını çevirdi.

Katya ona baktı.

"Koluna ne oldu?"

Genç adam gülümsemesini hemen topladı.

"Şarapnel. Kemiğe gelmemiş."

Katya'nın elleri bir an durdu.

Şarapnel.

"Yara?"

"Revirde temizlediler."

Asker başıyla kolunu gösterdi.

"Her gün pansuman."

Katya çantasını kapatırken sormamaya çalıştı.

Başaramadı.

"Ne ile?"

Asker omuz silkti.

"Ne bulurlarsa."

Sonra düşündü.

"Dün tuzlu bez koydular."

Katya başını kaldırdı.

"Tuzlu?"

"Evet."

Vera araya girdi.

"Yaraya tuz mu basıyorlar şimdi?"

"Doğrudan değil babuşka."

Asker güldü.

"Suda eritiyorlar."

Katya'nın bakışı askerin kolunda kaldı.

"Kim söyledi bunu?"

"Bizim sıhhiyecilerden biri. Cephede çok yapıyorlarmış."

Asker sağlam eliyle su içti.

"Ameliyattan sonra da kullanıyorlarmış. İltihaplanan yaralarda iyi geldiğini söylüyorlar. Bir çavuşumuz vardı, bacağında yara kötüleşmişti. Günlerce tuzlu suyla ıslatılmış bez sardılar. Şişlik indi."

Katya kaşlarını çattı.

Bu yöntem ona tamamen yabancı değildi.

Kasaba hastanesinde çalıştığı yıllarda bir doktorun yaraları tuzlu çözeltiyle yıkadığını görmüştü. Fakat oranı hep doktor hazırlardı. Katya hiçbir zaman kendi başına karıştırmamıştı.

"Ne kadar tuz?"

Asker omuzlarını kaldırdı.

"Onu bilmiyorum."

"Çok yardımcı oldun."

Genç adam mahcup biçimde güldü.

"Ben askerim, hemşire değil."

Katya istemeden Mert'i düşündü.

Yarasının çevresindeki sıcaklığı.

Şişliği.

Kızarıklığı.

Evde tuz vardı.

Ama ne kadarını kullanacağını bilmeden yaraya fazla yoğun bir karışım koymak başka bir soruna dönüşebilirdi.

Bir şeyi duymak, onu doğru yapmayı bilmek değildi.

Katya ayağa kalktı.

Vera hemen sordu:

"Nereye?"

"İdare binasına."

Vera'nın yüzü değişti.

"Orada asker kaynıyor."

"Biliyorum."

"Ne işin var orada?"

Katya çantasını aldı.

"İlacım kalmadı."

Bu kez Vera şaka yapmadı.

"Benim için mi?"

Katya ona baktı.

Soru basitti.

Cevabı değildi.

"Senin gibi hastalar için."

Yalan değildi.

Sadece tamamı değildi.

Eski idare binasının çevresi birkaç gün öncesine göre daha kalabalıktı.

Atlar çitlere bağlanmıştı. İki asker kasaları içeri taşıyor, bir başkası elindeki deftere gelen malzemeleri yazıyordu. Yan taraftaki küçük yapının kapısında kırmızı boya ile solmuş bir işaret vardı.

Sağlık malzemeleri oradaydı.

Katya adımlarını yavaşlatmadı.

İçeri girmeyi ne kadar doğal yaparsa o kadar az dikkat çekeceğini biliyordu.

Kapının önündeki asker elini kaldırdı.

"Durun."

Katya durdu.

"Yekaterina Andreyevna."

Adam onu tanıyordu.

Bu hem iyi hem kötüydü.

"Bir şey mi lazım?"

"Bandaj. Ateş için ilaç. Varsa yara temizlemek için bir şey."

Asker kaşlarını kaldırdı.

"Bir ordu mu tedavi edeceksiniz?"

"Bana bırakırsanız sizin ordunuzu bile tedavi ederim."

Adam güldü.

Katya gülmedi.

"Malzemeler kısıtlı."

"Benim hastalarım da giderek artıyor."

"İzin almadan veremem."

"Kimden?"

Asker arkasındaki binaya baktı.

Katya bakışını takip etti.

Tam o sırada kapı açıldı.

İçeriden Teğmen Sokolov çıktı.

Katya'nın midesinde küçük, soğuk bir kasılma oldu.

Sokolov onu hemen gördü.

Bir an durdu.

Sonra ağır adımlarla yaklaştı.

Üzerinde uzun asker paltosu vardı. Eldivenlerinden birini çıkarırken gözleri önce Katya'nın yüzünde, ardından elindeki tıbbi çantada durdu.

"Yekaterina Andreyevna."

"Yoldaş Teğmen."

"Bu kez evinizi aramaya gelmedim."

Katya'nın yüzü değişmedi.

"Ne kadar da rahatlatıcı."

Sokolov'un ağzının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.

"Burada ne yapıyorsunuz?"

Katya kapının yanındaki askeri işaret etti.

"Beni içeri almıyorlar."

"Bu soruma cevap değildi."

Katya birkaç saniye sustu.

Sokolov bekledi.

O sessizlikte Katya onun gerçekten beklemeyi bilen bir adam olduğunu yeniden fark etti.

İnsanların cevap vermek için acele etmesini sağlıyordu.

Katya acele etmedi.

"İlaca ihtiyacım var."

Sokolov'un bakışları çantaya indi.

"Ne için?"

Katya hazır olduğu hâlde soruyu duyunca içinde bir şey gerildi.

"Hasta insanlar için."

"Bunu tahmin etmiştim."

Sokolov biraz yaklaştı.

"Nasıl hasta insanlar?"

Katya onun gözlerine baktı.

Arkasındaki depoda Mert'in yaşaması için ihtiyaç duyduğu şeyler vardı.

Karşısında ise birkaç gece önce evinin zemininde durup Mert'in nefesini dinlemeye ramak kalmış adam.

Katya çantasının sapını biraz daha sıkı tuttu.

"Yaşlılar," dedi. "Çocuklar. Yaralar. Ateş."

Sokolov bir an sustu.

Sonra daha sakin bir sesle sordu:

"Ne kadar ateş?"

Katya'nın kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

Sokolov gözlerini ondan ayırmıyordu.

Katya ise ilk kez, ihtiyacı olan ilacın parasının rubleyle ödenmeyeceğini düşündü.

Bedeli cevaplar olacaktı.

Sokolov'un bakışı değişmedi.

"Otuz dokuzun üzerinde mi?"

Katya, sorunun neden bu kadar doğrudan geldiğini anlamaya çalıştı.

"Ölçmedim."

"Az önce ateş dediniz."

"Çünkü köyde ateşi olan tek bir insan yok."

Sokolov başını hafifçe yana eğdi.

Katya devam etti.

"Vera Mihaylovna'nın bacağında yara var. Dün iki çocuk için çağırdılar. Askerler geçtikçe köye yaralılar geliyor. Elimdeki bezler bitmek üzere. Tentürdiyotum azaldı. Ateş için verdiğim tozdan da neredeyse kalmadı."

Bunların hiçbiri bütünüyle uydurma değildi.

Belki de bu yüzden söylerken sesi daha rahat çıkıyordu.

Sokolov birkaç saniye yüzünü inceledi.

"Vera Mihaylovna'ya bu sabah gittiniz mi?"

Katya'nın içinde bir şey ürperdi.

Adam kontrol etmeye çalışmıyordu.

Kontrol etmişti bile.

"Oradan geliyorum."

"Bacağı nasıl?"

"Kesilmesi gerekmiyor, bunu merak ediyorsanız."

Sokolov'un gözlerinde çok kısa bir gülümseme belirdi.

"Her sorumu sorgu sanıyorsunuz."

"Son karşılaşmamızda evimi dört askerle aradınız."

"Bu, düşüncenizi açıklıyor."

"Ne güzel."

Sokolov bu kez gerçekten gülümsedi.

Çok kısa sürdü.

Ardından kapının önündeki askere döndü.

"Feldşeri çağır."

Asker içeri girdi.

Katya şaşırdığını belli etmedi.

"Bana yardım mı edeceksiniz?"

Sokolov eldivenini yeniden giydi.

"Köyde hasta askerlerime de siz bakıyorsunuz."

"Demek çıkarınız var."

"İnsanların çoğu iyiliği yalnızca çıkarı olmayanlardan bekler. Bu pek akıllıca değildir."

Katya cevap vermedi.

Bir dakika sonra ellili yaşlarında, kısa boylu bir sağlık görevlisi kapıda belirdi. Gözlerinin altında uykusuzluktan koyu halkalar vardı.

Sokolov ona birkaç kelime söyledi.

Adam önce itiraz etti.

"Stok zaten az."

"Ne verebiliyorsanız."

Feldşer Katya'ya baktı.

"Ne lazım?"

Katya istediği şeyleri sıraladı.

Temiz sargı.

Bir miktar antiseptik.

Ateş düşürmek için birkaç doz toz.

Mümkünse yara enfeksiyonlarında kullandıkları ilaçlardan biraz.

Sonuncusunu söylerken özellikle Sokolov'a bakmadı.

Feldşerin yüzü ekşidi.

"Sonuncusu zor."

"Ne varsa."

Adam içeri dönmek üzereyken Katya onu durdurdu.

"Bir şey daha."

Feldşer baktı.

"Tuzlu pansuman."

Adamın yüzünde şaşkınlık olmadı.

"Kim söyledi?"

"Bir asker."

Feldşer burnundan nefes verdi.

"Askerler yarım bilgiyle bütün köyü tedavi edecek yakında."

Katya kollarını göğsünde birleştirdi.

"Ben bütününü soruyorum."

Adam bir an düşündü.

"Temiz su. Kaynatılmış olacak. Soğutacaksın. Tuz fazla olmayacak."

"Ne kadar?"

Feldşer elini havada küçük bir ölçü gösterir gibi tuttu.

"Bir şişe suya küçük bir kaşıktan biraz fazla. Tepeleme değil. Karışım göz yakacak kadar kuvvetliyse yaraya da kuvvetlidir."

Katya bunu zihnine yerleştirdi.

"Bezi içine batırıp?"

"Sık. Yaraya koy. Kurudukça değiştir. Ama irin içeride toplanmışsa tuz mucize yaratmaz."

"Biliyorum."

"Bildiğin için söylüyorum zaten."

Feldşer içeri girdi.

Katya'nın bakışları istemeden Sokolov'a kaydı.

Teğmen onu izliyordu.

"Yeni bir hastanız mı var?"

Soru sakindi.

Fazla sakindi.

Katya bir an bile duraksamadı.

"Yara görmediğim bir hafta oldu mu sanıyorsunuz?"

"Hayır."

Sokolov biraz yaklaştı.

"Yalnızca ayrıntıları merak ediyorum."

"Merak kötü bir alışkanlıktır."

"Bazen meslektir."

Katya'nın gözleri onun gözlerinden ayrılmadı.

"Benim mesleğim de insanların yaralarını kapatmak."

"Benimki açmak olabilir."

Bu kez ikisi de gülümsemedi.

Feldşer geri geldiğinde küçük bir kâğıt paket, iki rulo sargı ve yarısı dolu koyu renkli bir şişe taşıyordu.

"Bundan fazlası yok."

Katya malzemeleri aldı.

Kâğıt paketi açmadı.

"Nasıl kullanacağım?"

Feldşer ateş için olan tozun miktarını anlattı. Ardından küçük ayrı paketi gösterdi.

"Bunu yalnızca gerçekten kötüleşen yarada kullan. Fazlasını veremem."

Katya başını salladı.

Her şeyi çantasına yerleştirdi.

Sokolov hâlâ oradaydı.

Katya çantayı kapattı.

"Borçlandım mı?"

"Orduya."

"Size değil yani."

Sokolov'un bakışı bir an yüzünde kaldı.

"Şimdilik değil."

Katya bunu duymamış gibi yaptı.

Ama yürümeye başladığında aklının bir köşesinde tuttu.

Sokolov ona yardım etmişti.

Görevi yüzünden mi?

Köyün hemşiresine ihtiyaç duyduğu için mi?

Yoksa başka bir nedenle mi?

Bilmiyordu.

Fakat adamın gözlerindeki küçük değişimi fark etmemek için kör olması gerekirdi.

Bu düşünce Katya'yı memnun etmedi.

Yine de işe yarayabilecek şeylerden hoşlanmak gerekmiyordu.

Eve doğrudan dönmedi.

Önce meydanın yanından geçti, sonra fırının önünde birkaç dakika bekledi. İki parça kara ekmek aldı.

Normal görünmek bazen saklanmaktan daha yorucuydu.

Köyün batı girişine yaklaştığında yolun önünde üç asker gördü.

Bir kızak durdurulmuştu.

Askerlerden biri çuvalları açıyor, diğeri insanların belgelerine bakıyordu.

Katya'nın adımları yavaşladı.

Çanta.

İçinde askerî depodan aldığı malzemeler vardı.

Bunlar tek başına suç değildi.

Ama biri neden bu kadar ateş düşürücü aldığını sorarsa?

Ya paketleri sayarsa?

Ya Sokolov'un verdiğinden daha fazlasını taşıdığını düşünürse?

"Yekaterina Andreyevna!"

Artık geri dönemezdi.

Katya yürüdü.

Kontrol noktasındaki genç asker onu tanıdı.

"Çantanızı açın."

Katya çantayı göğsünden indirdi.

"Açarsam içindekileri siz geri yerleştirirsiniz."

Asker güldü.

"Emir böyle."

Katya tokayı çözdü.

Adam üstteki bezleri kaldırdı.

Sargılar.

Şişe.

Kâğıt paketler.

Gülümsemesi kayboldu.

"Bunlar nereden geliyor?"

"Sağlık deposundan."

"Askerî malzeme bunlar."

"Bunu renklerinden anlamış olmanız etkileyici."

Asker kaşlarını çattı.

Yanındaki daha yaşlı asker yaklaştı.

"Kim verdi?"

Katya cevap vermek üzereydi ki arkasından bir atın ayak sesleri geldi.

İkisi de dönüp selam verdi.

Sokolov.

Katya'nın omuzları istemsizce gerildi.

Teğmen atını yavaşlatıp durdu.

Bakışı açık çantaya indi.

"Bir sorun mu var?"

"Yoldaş Teğmen, askerî sağlık malzemesi taşıyor."

Sokolov Katya'ya baktı.

Sonra askere.

"Ben verdim."

İki kelime.

Hepsi bu.

Yaşlı asker hemen geri çekildi.

"Geçebilirsiniz."

Katya çantayı kapattı.

Sokolov'un atı yanından geçerken Katya başını kaldırdı.

"Teşekkür etmeyeceğim."

Sokolov dizginleri hafifçe çekti.

"Neden?"

"Sonra gerçekten borçlu olduğumu düşünürsünüz."

Adamın yüzünde o küçük ifade tekrar belirdi.

"Belki zaten düşünüyorum."

Atını sürdü.

Katya arkasından bakmadı.

Ama yürürken bir şeyi artık kesin biliyordu.

Sokolov'un ilgisi hayal değildi.

Ve bundan hoşlanmasa bile, o ilgi az önce çantasını kapatmıştı.

***

Evin kapısını açar açmaz Mert'in yanına gitti.

Divanda bıraktığı gibi yatıyordu.

Fakat battaniye yere kaymıştı.

"Mert."

Gözkapakları kıpırdadı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü.

"Mert."

Bu kez gözlerini açtı.

Bakışları birkaç saniye odada dolaştı.

Sonra Katya'da durdu.

"Katya."

Ses çok zayıftı.

"Evet."

Katya istemeden rahatladı.

Çantasını açtı.

"Bak, bana ne kadar sorun çıkardın."

Mert hiçbir şey anlamadı.

Katya suyu kaynattı.

Feldşerin tarifini zihninde tekrar ederek tuzu ölçtü. Karışımı hazırlarken iki kez durdu. Fazla koymaktan korktuğu için sonunda bir kısmını döküp yeniden yaptı.

Temiz bezi ıslattı.

Yaranın üzerindeki eski sargıyı kaldırdı.

Kızarıklık hâlâ kötüydü.

Ama dikişler açılmamıştı.

Katya bezi dikkatlice yerleştirdi.

Mert acıyla irkildi.

"Biliyorum."

Sonra ateş için verilen ilacı hazırladı.

Mert başını çevirdi.

Katya kaşığı önüne tuttu.

"Hayır deme."

Mert gözlerini kıstı.

"Hayır."

Katya bir an durdu.

Sonra ona baktı.

"Bunu sana ben öğrettim sayılır. Şimdi bana karşı kullanman terbiyesizlik."

Mert anlamadı.

Ama Katya'nın kaşığı yeniden uzatışından sonucu anladı.

İlacı içti.

Yüzünü buruşturdu.

Katya'nın dudakları ilk kez o gün hafifçe kıvrıldı.

"Evet. Biliyorum, çok kötü."

Mert gözlerini kapattı.

Katya yanındaki sandalyeye oturdu.

Saatler geçti.

İlk başta hiçbir şey değişmedi.

Sobaya odun attı.

Bezi değiştirdi.

Su içirdi.

Bekledi.

Öğleden sonra Mert'in titremesi azaldı.

Katya bunun tesadüf olabileceğini düşündü.

Akşama doğru yeniden alnına dokundu.

Elini çekmedi.

Sonra boynuna.

Tekrar alnına.

Hâlâ ateşi vardı.

Ama aynı değildi.

Katya termometreyi yerleştirip bekledi.

Çıkardığında lambanın ışığına tuttu.

Bir süre rakama baktı.

Düşmüştü.

Çok değil.

Ama düşmüştü.

Katya sandalyesine yavaşça oturdu.

Mert gözlerini araladı.

Onu izliyordu.

Katya başını salladı.

"Henüz sevinmiyorum."

Mert hiçbir şey anlamadı.

Katya yine de devam etti.

"Sen de sevinme."

Mert'in dudakları çok hafif kıvrıldı.

Katya elini alnına bir kez daha koydu.

Bu kez yalnızca ateşi ölçmek için.

"Biraz daha," diye mırıldandı.

Dışarıda kar sessizce yağmaya başlamıştı.

Köy yolundan bir at geçti.

Uzakta toplar yine konuştu.

Katya ise ilk defa iki geceden sonra Mert'in başında otururken ölümün odanın içinde biraz geri çekildiğini hissetti.

Tamamen gitmemişti.

Ama artık kapının eşiğinde değildi.

End of chapter

Page 1 of 76Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.