BÖLÜM 3 - ATEŞ
Katya, Mert'i mahzenden çıkarmanın onu aşağı indirmekten daha zor olduğunu daha ilk basamakta anladı.
Genç adamın bilinci yeniden bulanmıştı. Bir kolu Katya'nın omzundaydı ama ağırlığının neredeyse tamamını ona bırakıyordu. Ateş yüzünden vücudu yanıyor, yine de ara sıra ürperiyordu.
"Hadi," dedi Katya dişlerinin arasından. "Biraz da sen yardım et."
Mert cevap vermedi.
Ayağı ikinci basamakta kaydı.
Katya bütün gücüyle onu kendine çekti. Sol tarafına yük binmesin diye belinden kavradığında Mert'in ağzından boğuk bir inilti çıktı.
"Biliyorum. Biliyorum."
Kime söylediğini kendisi de bilmiyordu.
Son basamağı çıktıklarında Katya'nın nefesi kesilmişti. Mert'i mutfak zeminine oturtmaya cesaret edemedi. Bir kez yere çökerse yeniden kaldırması mümkün olmayabilirdi.
Onu arka odaya kadar sürükledi.
Divana ulaştıklarında Mert'in dizleri çözüldü.
Katya son anda başını tahta kenara çarpmasını engelledi. Onu sırtüstü yatırdı, ardından birkaç saniye elleri dizlerinde eğilmiş hâlde nefes aldı.
Mert'in gözleri kapalıydı.
"Bana bunu bir daha yaptırma."
Katya hemen battaniyeyi çekti.
Askerlerin eve gelmesinden önce yaranın üzerindeki sargıyı değiştirmişti. Mahzende kaldığı süre boyunca dikişlerin açılmış olmasından korkuyordu.
Bezi çözerken parmakları acele etmiyordu.
Dikişler yerindeydi.
Kanama da yeniden başlamamıştı.
Katya'nın omuzları bir anlığına gevşedi.
Sonra lambayı yaklaştırdı.
Yaranın çevresindeki deri kızarmıştı.
Sabah gördüğünden daha fazla.
Üstelik yalnızca kızarıklık değildi. Deri hafifçe kabarmış, dikişlerin çevresinde gerginleşmişti.
Katya'nın yüzündeki rahatlama kayboldu.
İki parmağını yaranın biraz uzağına koyup hafifçe bastırdı.
Mert'in bütün vücudu gerildi.
Gözlerini açmadan eli battaniyeye kapandı.
Katya hemen elini çekti.
"Pekâlâ."
Bir kez daha baktı.
Hastanede çalıştığı yıllardan kalan görüntüler zihninin kenarında belirmeye başladı. Önce küçük bir kızarıklık. Sonra ateş. Sonra şişlik. Bazen kötü kokulu akıntı. Bazen bir gecede ağırlaşan hastalar.
O zaman yanında doktorlar vardı.
İlaç dolapları vardı.
Temiz çarşaflar, kaynatılmış aletler, yardım edecek başka eller vardı.
Şimdi ise bir köy evinin arka odasındaydı.
Ve elindekiler birkaç bez, biraz tentürdiyot, çok az ağrı kesici ve yıllar önce öğrenilmiş bilgilerden ibaretti.
Katya elini Mert'in alnına koydu.
Ateş hâlâ çok yüksekti.
"Hayır."
Mert'e söylememişti.
Sanki ateşe söylüyordu.
Sanki yeterince sert söylerse beden onu dinleyecekti.
Mert'in dudakları kıpırdadı.
Katya eğildi.
"Ne?"
Anlaşılmaz birkaç Türkçe kelime çıktı.
Sonra yeniden sessizlik.
Katya su kabını aldı.
Bir bez ıslattı, iyice sıktı ve Mert'in alnına koydu.
Genç adam irkildi.
"Evet, soğuk."
Mert gözlerini araladı.
Bakışları önce tavanda dolaştı. Sonra Katya'yı buldu.
Katya bardağı gösterdi.
"Su."
Bu kelimeyi artık biliyordu.
Mert'in gözlerinde belli belirsiz bir tanıma oluştu.
Katya bir kolunu boynunun altına sokup başını kaldırdı.
"Su."
Mert iki yudum içti.
Üçüncüsünde başını çevirdi.
Katya bardağı tekrar yaklaştırdı.
"Biraz daha."
Mert dudaklarını kapattı.
"Su."
Bu kez genç adam güçlükle fısıldadı.
"Hayır."
Katya ona baktı.
Bir an için, bütün korkusunun ortasında, yüzünde neredeyse öfkeli bir şaşkınlık belirdi.
"Bak sen."
Mert'in gözleri kapanmaya başladı.
"Öğrendiğin iki kelimeden biriyle bana karşı çıkıyorsun."
Elbette anlamadı.
Ama Katya yine de bardağı indirdi.
Başını yastığa bıraktığında Mert yeniden titremeye başladı.
Katya sobaya baktı.
Oda soğuk değildi. Hatta fazla sıcaktı.
Titreme soğuktan değildi.
Bunu biliyordu.
Battaniyeyi çenesine kadar çekmedi. Yalnızca omuzlarını örttü ve bir başka bezi ıslattı.
Katya bir süre sonra mutfaktan küçük bir kâse getirdi. Öğleden kalma ince et suyunu yeniden ısıtmıştı. İçine ekmek doğramadı. Mert'in midesinin bunu kaldırıp kaldırmayacağını bile bilmiyordu.
Tabureye oturdu.
"Mert."
Genç adam gözlerini açmadı.
Katya omzuna hafifçe dokundu.
"Mert."
Bu kez kaşları hareket etti.
Katya kaşığı gösterdi. Sonra ağzına götürür gibi yaptı.
Mert başını çok az çevirdi.
"Hayır."
"Bu kelimeyi fazla sevdin."
Katya kaşığı kâseye bıraktı.
Zorlamadı. Birkaç yudum su içirebilmek bile şimdilik yeterliydi. Yine de kâseyi odadan çıkarmadı. Sobanın yakınında tutarsa sonra yeniden deneyebilirdi.
Mert birden gözlerini açtı.
Bakışları bu kez birkaç saniyeliğine berraktı.
Katya'yı tanıdı.
"Katya."
"Evet."
Mert nefes aldı. Yüzü acıyla gerildi. Sağ elini kaldırıp yarasına götürmek istedi.
Katya bileğinden tuttu.
"Dokunma."
Mert eline baktı.
Sonra Katya'ya.
Bir şey söyledi. Kısa bir cümleydi.
Katya başını iki yana salladı.
"Anlamıyorum."
Mert tekrar denedi. Bu kez daha yavaş söyledi, sanki yavaş konuşmanın yabancı bir dili anlaşılır hâle getireceğini sanıyordu.
Katya istemeden gülümsedi.
"Yavaş söylemen işe yaramıyor."
Mert'in gözlerinde çok kısa bir şaşkınlık belirdi.
Sonra yoruldu.
Gözlerini kapatmadan önce parmakları Katya'nın bileğine dokundu.
"Korkma," diye fısıldadı.
Katya bu kelimeyi tanıdı.
Mahzende ona kendisi öğretmişti.
Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sonra elini Mert'in üzerinden çekmeden, daha alçak sesle cevap verdi.
"Korkmuyorum."
Bu da doğru değildi.
Ama Mert'in bunu anlayacak kadar bilinci kalmamıştı.
Bir süre sonra yeniden uykuya, ya da ateşin getirdiği o karanlık hâle gömüldü.
Katya nabzını yeniden saydı.
Hızlıydı.
Dakikaları hesaplamayı bıraktı. Lambanın fitilini kıstı, sobaya bir odun daha attı ve pencerenin kenarında biriken buzu gördü. Dışarıdaki soğuk, camın üzerinde beyaz damarlar oluşturmuştu.
Evin içinde ise bir adam ateşten yanıyordu.
Katya bu çelişkinin saçmalığını düşündü.
Sonra yeniden yaranın başına döndü.
Saatler ağır ilerledi.
Köy dışarıda yavaş yavaş sessizleşti.
Bir ara yolun üzerinden birkaç at geçti. Ardından bir asker bağırdı. Uzakta bir kapı kapandı.
Katya her seste başını kaldırıyordu.
Ama artık dışarıdaki askerlerin sesleri zihninin merkezinde değildi.
Mert'in nefesi daha önemliydi.
Bazen hızlı.
Bazen derin.
Bazen öyle sessizleşiyordu ki Katya istemeden biraz daha yaklaşıyordu.
Gece ilerledikçe Mert sayıklamaya başladı.
İlk başta Katya kelimelerin hiçbirini ayırt edemedi.
Birine cevap veriyor gibiydi.
Kaşlarını çatıyor, bazen başını hafifçe sağa sola çeviriyordu.
Sonra bir kelime geldi.
"Anne."
Katya elindeki bezi sıktığı yerde durdu.
Bu kelimeyi daha önce de duymuştu.
Mert tekrar söyledi.
"Anne..."
Sesi değişmişti.
Az önceki anlaşılmaz cümlelerin arasında asker yoktu artık. Emir yoktu. Gurur yoktu.
Sadece evinden çok uzakta, ateş içinde yatan genç bir adam vardı.
Katya yeni bezi alnına koydu.
"Annen burada değil."
Mert cevap vermedi.
"Ben de onun yerine geçemem."
Genç adam yüzünü hafifçe Katya'ya çevirdi.
Gözleri kapalıydı.
Bir şey daha söyledi.
Katya anlamadı.
Sonra yine:
"Anne..."
Katya'nın parmakları bezin kenarında durdu.
Kendi annesinin ölümünden önceki son günleri aklına geldi. Hastanede gördüğü genç askerlerin geceleri nasıl çocuklaştıkları da.
Acı insanın yaşını küçültürdü.
Üniformasını çıkarır, rütbesini unutturur, geriye yalnızca korkuyu bırakırdı.
Katya ayağa kalktı.
Mutfaktaki küçük dolabı açtı.
Tıbbi malzemelerini yeniden masaya çıkardı.
Sanki birkaç saat önce bakmamış gibi tek tek saydı.
Temiz bez.
İplik.
İğne.
Tentürdiyot.
Ağrı kesiciden kalan son birkaç doz.
Bir merhem.
Hepsi.
Köyde savaş yüzünden ilaç zaten azdı.
Geçen hafta Anna Petrovna'nın oğlunun ateşi çıkmıştı.
Vera Mihaylovna'nın bacağındaki şişlik hâlâ geçmemişti.
Kış boyunca daha kaç çocuk hastalanacaktı?
Kaç yaşlı kadın kapısını çalacaktı?
Kaç yaralı Rus askeri köye getirilecekti?
Katya'nın bakışları arka odanın kapısına kaydı.
Sonra masadaki ilaçlara.
Bir düşman askerinin yaşaması için ne kadarını harcayabilirdi?
Soru onu rahatsız ettiği için hemen cevaplamadı.
Çünkü yanlış soru değildi.
Mert'in insan olması, diğerlerini daha az insan yapmıyordu.
Katya sandalyesine oturdu.
Ellerini birbirine kenetledi.
Arka odadan Mert'in boğuk sesi geldi.
Yine annesini çağırıyordu.
Katya gözlerini kapattı.
Birkaç saniye sonra ayağa kalktı ve yanına geri döndü.
Katya, yıllardır hastalara bakarken belirsizliğin en yorucu şey olduğunu öğrenmişti. Kanama varsa bastırırdın. Yara varsa temizlerdin. Kırık varsa sabitlerdin. Ama ateşin içinde görünmeyen bir şey büyüyorsa, insan bazen yalnızca beklerdi.
Katya beklemekten nefret ederdi.
Çünkü beklemek, elinden hiçbir şey gelmediğini kabul etmeye benziyordu.
Bu gece ise yapabileceği her küçük şeyin ardından yeniden aynı yere dönüyordu.
Mert'in alnına.
Nabzına.
Nefesine.
Bu gece henüz bitmemişti.
Katya gece boyunca kaç kez ayağa kalktığını saymayı bıraktı.
Bir ara sobadaki ateş sönmeye yüz tuttu. Odun ekledi. Başka bir sefer Mert battaniyeyi üzerinden atmıştı; yeniden örttü. Sonra bunun yanlış olduğunu düşünüp battaniyeyi göğsüne kadar indirdi.
Ne yaparsa yapsın aynı yere dönüyordu.
Alnına.
Nabzına.
Yarasına.
Ateşe.
Mert bazen birkaç dakika boyunca sessiz yatıyor, Katya tam uykuya geçtiğini düşünürken yeniden konuşmaya başlıyordu.
Türkçe kelimeler odanın içinde birbirine karışıyordu.
Katya artık anlamaya çalışmıyordu.
Yalnızca sesindeki değişiklikleri dinliyordu.
Bazen sesi sertleşiyordu.
Bir emir veriyormuş gibi.
Bazen nefesi hızlanıyor, kaşları çatılıyor, sağ eli battaniyenin üzerinde bir şeyi arıyormuş gibi hareket ediyordu.
Belki tüfeğini.
Belki bir arkadaşını.
Belki de olmayan bir siperi.
Sonra bir anda bütün sertlik kayboluyor ve yeniden aynı kelime geliyordu.
"Anne."
Katya gözlerini kapadı.
"Evet," dedi yorgunlukla. "Onu özledin. Anladım."
Mert başını yana çevirdi.
"Anne..."
Katya, ıslak bezi yeniden alnına koydu.
Bu sefer Mert gözlerini açtı.
Bakışları bulanıktı.
Katya'yı gördü mü, yoksa onu başka biri mi sandı, belli değildi.
Dudaklarının arasından birkaç kelime çıktı.
Katya başını eğdi.
"Ben annen değilim."
Mert konuşmaya devam etti.
"Bunu da anlamıyorum."
Bir an sonra Mert'in eli battaniyenin üzerinden çıktı.
Havada bir şey arar gibi birkaç saniye kaldı.
Katya istemeden elini uzattı.
Mert'in parmakları onun parmaklarına değdi.
Sonra kapandı.
Katya olduğu yerde kaldı.
Elini çekmek kolaydı.
Ama Mert'in yaptığı şey bilinçli görünmüyordu. Parmaklarındaki güç bile çok azdı.
Katya bir süre öylece oturdu.
Sonra başparmağıyla Mert'in elinin üzerindeki teri sildi.
"Sabah olduğunda bunun hiçbirini hatırlamayacaksın."
Mert cevap vermedi.
"İyi."
Bir süre sonra parmakları gevşedi.
Katya elini geri aldı.
Kâsedeki et suyu çoktan soğumuştu.
Onu mutfağa götürdü, sobanın üzerinde yeniden ısıttı. Kaşığı içine bıraktığında metalin çıkardığı küçük ses gece sessizliğinde gereğinden yüksek geldi.
Katya pencereye yaklaştı.
Camın üzerindeki buzu tırnağıyla kazıdı.
Dışarısı karanlıktı.
Sokakta kimse görünmüyordu.
Askerlerin araması bitmiş olmalıydı.
Ya da en azından köyün bu tarafında bitmişti.
Uzaktaki bir binanın önünde iki fener yanıyordu. Katya oranın askerlerin kullandığı eski idare binası olduğunu biliyordu.
Yanında küçük bir depo vardı.
Kasabadan gelen malzemeler önce oraya indiriliyordu.
Yiyecek.
Gazyağı.
Bandaj.
İlaç.
Katya'nın bakışları birkaç saniye orada kaldı.
Sonra perdeyi kapattı.
Henüz bunu düşünmek istemiyordu.
Arka odaya döndüğünde Mert'in gözleri açıktı.
Bu kez daha bilinçli görünüyordu.
Katya tabureye oturdu.
"Su?"
Mert başını çok hafif salladı.
Katya bardağı uzattı.
Biraz içti.
Sonra gözlerini kâseye çevirdi.
Katya bunu fark etti.
"Yemek."
Kelimenin Türkçesini bilmiyordu. Kâseyi gösterdi, ardından kaşığı ağzına götürür gibi yaptı.
Mert çok hafif başını salladı.
Katya kaşığa az miktarda et suyu aldı.
Mert ilkini içti.
İkincisini de.
Üçüncüde yüzünü çevirdi.
Katya zorlamadı.
"İki kaşık da başarı sayılır."
Kâseyi masaya bıraktı.
Mert ona baktı.
Dudakları kıpırdadı.
"Teşekkür."
Katya kelimeyi tanıdı.
Onun daha önce öğrettiği kelime.
"Teşekkür," diye tekrar etti Katya.
Mert'in yüzünde yorgun bir ifade belirdi.
Başını çok hafif iki yana salladı.
Katya kaşlarını çattı.
"Yine mi yanlış?"
Mert bir kez daha söylemeye çalıştı.
"Teşekkür."
Katya daha dikkatli tekrar etti.
"Teşekkür."
Bu kez Mert başını salladı.
Katya ağzının kenarını kıpırdattı.
"Demek ölürken bile öğretmenlik yapabiliyorsun."
Mert cümlenin tek kelimesini anlamadı.
Ama Katya'nın tonundan bir şey çıkarmış olacak ki yüzünde çok kısa bir gülümseme belirdi.
O gülümseme bir saniye bile sürmedi.
Mert'in yüzü yeniden gerildi.
Bir titreme bütün bedeninden geçti.
Katya hemen elini alnına koydu.
Gülümsemesi kayboldu.
Ateş hâlâ oradaydı.
Üstelik daha ağır hissediliyordu.
"Lanet olsun."
Yarayı yeniden açtı.
Kızarıklığı lambanın ışığında inceledi.
Sabaha göre değil.
Birkaç saat öncesine göre bile daha geniş görünüyordu.
Katya işaret parmağını kızarıklığın sınırına koydu.
Hafızasına kazımaya çalıştı.
Sonra dikişlerin çevresine baktı.
Akıntı yoktu.
Şimdilik.
Ama deri sıcak ve gergindi.
Katya'nın içinde, yıllar önce hastanede çalışırken öğrendiği o rahatsız edici his oluştu.
Bir şey ters gidiyordu.
Ve ters giden şeyin ne olduğunu görmek için doktor olmaya gerek yoktu.
Mert yeniden gözlerini kapattı.
Katya bu kez ayağa kalkmadı.
Saatlerce divanın yanında oturdu.
Bir ara başı öne düştü.
Uyuduğunu bile fark etmedi.
Uyandığında odanın rengi değişmişti.
Pencerenin çevresi artık kapkara değildi.
Koyu mavi.
Sabah yaklaşıyordu.
Katya doğruldu.
Boynu ağrıyordu.
İlk yaptığı şey Mert'e dokunmak oldu.
Elini alnına koyduğu anda tamamen uyandı.
Ateş düşmemişti.
Katya elini çekmedi.
Bir kez daha kontrol etti.
Sanki ilk dokunuşta yanılmış olmayı umuyordu.
Hayır.
Mert daha sıcaktı.
Nabzını tuttu.
Hızlı.
Çok hızlı.
"Mert."
Tepki yoktu.
Katya omzuna dokundu.
"Mert."
Gözleri açılmadı.
Bu kez biraz daha sert sarstı.
"Mert."
Genç adamın kaşları hareket etti.
Gözkapakları güçlükle aralandı.
Katya ancak o zaman nefes verdi.
"Beni böyle korkutma."
Mert bir şey söylemeye çalıştı.
Ses çıkmadı.
Katya hemen su getirdi.
Dudaklarını ıslattı.
Mert yalnızca bir yudum alabildi.
Sonra başını yeniden yana bıraktı.
Katya taburede otururken arka odanın ağır sessizliği üzerine çöktü.
Bir gece boyunca beklemişti.
Su vermişti.
Bezleri değiştirmişti.
Yarasını kontrol etmişti.
Elindeki ağrı kesiciden vermişti.
Onu sıcak tutmuş, sonra fazla sıcak tutmamaya çalışmıştı.
Ve bütün bunların sonunda Mert daha iyi değildi.
Daha kötüydü.
Katya ayağa kalktı.
Mutfaktaki masaya gitti.
Tıbbi malzemeleri hâlâ oradaydı.
Küçük şişeyi eline aldı.
Neredeyse boştu.
Sonra temiz bezlere baktı.
Hepsini yeniden çantaya yerleştirdi.
Bir an durdu.
Rus köylüler.
Çocuklar.
Yaşlılar.
Cepheden getirilen askerler.
Hepsi aynı malzemelere ihtiyaç duyabilirdi.
Ve Mert onların düşmanıydı.
Katya bunu kendisine açıkça söyledi.
Düşman askeri.
Rus askerleri onu bulsa muhtemelen esir alacaklardı.
Belki daha kötüsü olacaktı.
Katya ise şimdi onun için askerî depodaki ilaçları düşünüyordu.
Bir Rus çocuğun ihtiyacı olabilecek ilacı.
Bir yaralının.
Bir komşusunun.
Bir askerinin.
Katya iki elini masaya dayadı.
Vicdanın kolay bir şey olduğunu kim söylemişti?
Bir insanı kurtarmak kolaydı, eğer bunun kimseye bedeli yoksa.
Asıl mesele bedel başladığında ne yaptığındı.
Arka odadan Mert'in sesi geldi.
Çok zayıf.
"Anne..."
Katya başını kaldırdı.
Uzun süre kapıya baktı.
Sonra gözlerini kapattı.
Karar o anda verilmedi.
Belki zaten gecenin başından beri yavaş yavaş verilmişti.
Katya yeniden Mert'in yanına gitti.
Yarasına baktı.
Alnına dokundu.
Sonra pencerenin dışındaki sabah ışığına.
Beklerse onu kaybedebilirdi.
Bunu artık kabul etmek zorundaydı.
Katya doğruldu.
"Pekâlâ."
Şalını sandalyenin üzerinden aldı.
Henüz dışarı çıkmayacaktı. Mert'i bu hâlde yalnız bırakmadan önce yapması gerekenler vardı.
Ama nereye gideceğini biliyordu.
Köyde kendisinde olmayan ilaçlar vardı.
Askerlerin elinde.
Ve onları istemek için bir sebep bulmak zorundaydı.
Katya şalını elinde sıktı.
Bir gecede ikinci kez, yapması gereken doğru şeyle yapmak zorunda hissettiği şey birbirinden ayrılmıştı.
Bu kez aralarında yalnızca bir kapı değil, bütün savaş vardı.
OKUR NOTLARI
Yorumlar