Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 2 - EVİN ALTINDAKİ NEFES

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 2 - EVİN ALTINDAKİ NEFES

Katya, metal pensi kaynar sudan çıkarırken ellerinin titremediğini fark etti.

Bu iyiydi.

Yıllardır ne zaman ciddi bir yarayla karşılaşsa aynı şey olurdu. Öncesinde korkar, olabilecek her şeyi düşünür, zihninde felaketler kurardı. Fakat yaraya dokunduğu anda bütün bunlar susardı.

Dünya küçülürdü.

Bir beden.

Bir yara.

Kanama.

Ateş.

Nefes.

Hayatta tutulması gereken bir insan.

Şimdilik Mert de bundan ibaretti.

"Bak bana."

Mert anlamadı.

Katya iki parmağıyla kendi gözlerini, ardından onun gözlerini gösterdi.

"Buraya."

Mert bakışlarını kaldırdı.

Yüzü ter içindeydi. Sarıya yakın kumral saçlarının birkaç tutamı alnına yapışmıştı. Katya temiz bezlerden biriyle teri sildi.

Sonra küçük şişeyi gösterdi.

"Çok az."

Şişeyi hafifçe salladı.

"Yani kahramanlık yapmak zorunda kalacaksın."

Mert'in bakışından yine hiçbir şey anlamadığı belliydi.

Katya kaşlarını kaldırdı.

"Bu evde Rusça öğrenmesi gereken kişi ben değilim."

Mert'in dudakları belli belirsiz kıvrıldı.

Katya bu kez gülümsemedi.

Çünkü pensi eline almıştı.

Yaranın içine baktı.

Derin nefes aldı.

Ve başladı.

Mert'in vücudu ilk dokunuşta gerildi.

İkinci dokunuşta eli divanın kenarına kapandı.

Katya yarayı temizlerken Mert'in çenesi kilitlendi. Ses çıkarmamaya çalışıyordu.

"Bağırabilirsin."

Mert nefesini tuttu.

"Kimse duymasın diye bağırma gerçi."

Katya bir an durdu.

"Bu konuda haklısın."

Pensi yeniden yaranın içine soktu.

Mert bu kez boğuk bir ses çıkardı.

Katya'nın sol bileğini yakaladı.

Katya irkildi ama elini çekmedi.

"Dayan."

Mert'in parmakları bileğinin çevresinde sıkıldı.

Katya çalışmaya devam etti.

Bir şey gördü.

Küçük, koyu renkli bir metal parçası.

"İşte buradasın."

Pensi biraz daha ilerletti.

Mert'in başı geriye düştü.

Katya metal parçasını kavradı.

Yavaşça çekti.

Şarapnel parçası çıktığında metal kaba küçük bir sesle düştü.

Katya uzun bir nefes verdi.

"Bir."

Sonra yeniden baktı.

Bir tane daha vardı.

İkincisi daha küçüktü.

Onu çıkarması daha uzun sürdü.

Mert artık Katya'nın bileğini sıkmıyordu.

Katya bunun nedenini fark ettiğinde başını kaldırdı.

"Mert?"

Cevap yoktu.

"Mert."

Genç adam bayılmıştı.

Katya elini hızla boynuna götürdü.

Nabız vardı.

Hızlı.

Ama vardı.

Katya gözlerini kapatıp birkaç saniye öylece kaldı.

"İyi."

Kendi kendine söylediğini fark etti.

"İyi. Bayıl. En azından kıpırdamazsın."

Yarayı tekrar temizledi.

Kanamayı kontrol etti.

Kesiyi mümkün olduğunca düzgün kapattı. Dikişleri bitirdiğinde parmakları ağrıyordu.

Mert'in göğsünün düzenli biçimde yükselip alçaldığını gördükçe biraz rahatladı.

Fakat ateşi vardı.

Elini alnına koydu.

Sıcaktı.

"Şimdi sıra sende," dedi Katya. "Ben yapabileceğimi yaptım."

Temiz bezlerle yarayı sardı.

Sonra üzerini battaniyeyle örttü.

Metal kabı kaldırırken içindeki iki şarapnel parçasına baktı.

Biri tırnağı kadar, diğeri daha küçüktü.

İki küçük metal parçası.

Bir insanı öldürmek için bazen bu kadarı yeterliydi.

Katya kabı masaya bıraktı.

Dışarıdan bir kapının kapanma sesi geldi.

Olduğu yerde dondu.

Ardından ayak sesleri.

Kar üzerinde ezilen ağır botların sesi.

Katya pencereye yaklaştı.

Perdenin kenarını iki parmağıyla araladı.

İki Rus askeri yoldan geçiyordu.

Biri evine doğru baktı.

Katya perdeyi hemen bıraktı.

Kalbi hızlandı.

Birden arka odanın ne kadar küçük olduğunu fark etti.

Mert'in kanlı üniforması yerdeydi.

Katya hızla eğildi.

Ceketi ve kesilmiş gömleği topladı. Kanlı bezleri de aldı. Hepsini eski bir çuvalın içine doldurdu.

Kapı çalındı.

Katya'nın elleri durdu.

Bir kez.

Sonra tekrar.

Tok.

Tok.

Mert kıpırdandı.

Katya ona döndü.

"Hayır."

Kapı üçüncü kez çalındı.

"Yekaterina Andreyevna?"

Aleksey.

Katya çuvalı sandığın içine koydu.

Kapağını kapattı.

Mert'e baktı.

Gözleri hâlâ kapalıydı.

Katya arka odanın kapısını çekti.

Sonra mutfağa geçti.

Derin bir nefes aldı.

Kapıyı açtı.

Aleksey yalnız değildi.

Yanında daha önce görmediği, kırklı yaşlarında bir çavuş vardı.

"Rahatsız ediyoruz."

Katya kapının önünden çekilmedi.

"Ediyorsunuz."

Aleksey kısa bir gülümsemeyle başını eğdi.

Çavuş gülümsemedi.

"Ormanda iz bulduk."

Katya yüzüne boş bir ifade yerleştirdi.

"Ne izi?"

"Kan."

Katya'nın parmakları kapının kenarında sıkıldı.

Çavuş bunu görmedi.

"Muhtemelen yaralı biri."

Katya omuz silkti.

"Ben size kimseyi görmediğimi söyledim."

"Belki siz geçtikten sonra gelmiştir."

"Olabilir."

Çavuş başını uzatıp evin içine baktı.

Katya bunu fark etti.

"Bir şey mi arıyorsunuz?"

Adamın gözleri yeniden Katya'ya döndü.

"Her evi kontrol ediyoruz."

Katya birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Aleksey araya girdi.

"Yalnızca tedbir."

"Benim evimde ne arayacaksınız?"

"Kaçak asker."

Katya kapının kenarından çekilmedi.

"Ben dul bir kadınım, yoldaş çavuş. Evime iki erkek girecekse köy yarın sizin ne aradığınızı değil, benim ne yaptığımı konuşur."

Aleksey gözlerini yere indirdi.

Çavuşun yüzünde ilk kez hafif bir ifade oluştu.

Katya devam etti.

"İsterseniz Anna Petrovna'yı çağırın. İçeri onunla girin."

Bu kumardı.

Anna Petrovna iki ev ileride yaşıyordu.

Çağırırlarsa her şey bitebilirdi.

Ama Katya biliyordu ki insanların şüphelerini bazen geri çekilerek değil, üzerlerine yürüyerek dağıtmak gerekirdi.

Çavuş bir süre onu süzdü.

Sonunda başını salladı.

"Gerek yok."

Katya'nın kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

"Başka?"

"Gece kapınızı kilitli tutun."

"Her gece kilitliyorum."

Çavuş döndü.

Aleksey gitmeden önce durdu.

"Vera Mihaylovna nasıl?"

Katya'nın zihni bir an boşaldı.

Vera.

Sabah bakmaya gittiğini söylediği kadın.

Onu tamamen unutmuştu.

"İyi değil."

Bu kadarı doğruydu. Zaten bacağının şiş olduğunu biliyordu.

"Yarın tekrar gideceğim."

Aleksey başını salladı.

"Bir şeye ihtiyacınız olursa karargâha haber verin."

Katya kapıyı kapatırken cevap vermedi.

Sürgüyü çekti.

Sonra sırtını kapıya yasladı.

Bir.

İki.

Üç.

Nefes.

Evin içinde sessizlik vardı.

Katya gözlerini kapattı.

"Ben ne yapıyorum?"

Cevap gelmedi.

Elbette gelmeyecekti.

Sonra arka odadan bir ses duydu.

Katya hemen döndü.

İçeri girdiğinde Mert'in gözleri açıktı.

Genç adam doğrulmaya çalışıyordu.

"Hayır."

Katya hızla yanına gitti.

Mert bir şey söyledi.

Sesi zayıftı.

Katya omuzlarından bastırıp onu yatırdı.

"Yat."

Mert kapıyı gösterdi.

Sonra kendisini.

Ardından eliyle uzaklaşmayı anlatmaya çalıştı.

Katya anladı.

"Gitmek mi istiyorsun?"

Mert başını salladı.

"Sen iki adım atamazsın."

Mert tekrar kalkmaya çalıştı.

Katya bu kez gerçekten kızdı.

Göğsünün sağlam tarafına elini koyup onu geri itti.

"Hayır!"

Sesinin sertliği Mert'i durdurdu.

Katya parmağıyla divanı gösterdi.

"Burada."

Sonra kapıyı gösterdi.

"Orada asker."

Mert'in bakışları değişti.

"Asker," dedi Katya.

Rusça kelimeyi anlamadı.

Katya tüfek tutuyormuş gibi yaptı.

Mert anladı.

Başını yastığa bıraktı.

Birkaç saniye birbirlerine baktılar.

Mert sonunda çok yavaş konuştu.

"Teşekkür ederim."

Katya kelimeleri anlamadı.

Ama tonunu anladı.

"Ne dedin?"

Mert tekrar etti.

"Teşekkür ederim."

Katya kaşlarını çattı.

"Te... şek..."

Mert'in yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.

"Teşekkür."

Katya denedi.

"Teşekür."

Mert başını hafifçe iki yana salladı.

"Te-şek-kür."

Katya'nın kaşları kalktı.

"Ölümden kurtardığım adam şimdi telaffuzumu mu düzeltiyor?"

Mert anlamadı.

Ama Katya'nın ifadesini görünce gülümsedi.

Katya da istemeden güldü.

Kısacık.

Sonra odadaki sessizlik değişti.

Garipti.

Birkaç dakika önce kapının diğer tarafında onu arayan askerler vardı.

Şimdi Katya, evinde sakladığı Osmanlı askeriyle birbirlerine kelime öğretiyordu.

Katya tabureye oturdu.

Elini göğsüne koydu.

"Katya."

Mert ona baktı.

"Katya."

"Katya," diye tekrarladı Mert.

İsmini yabancı aksanıyla söylemesi tuhaf geldi.

Katya onu gösterdi.

"Mert."

Mert başını salladı.

"Mert."

Katya kendisini gösterdi.

"Rus."

Sonra Mert'i.

"Osmanlı."

Mert'in yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu.

"Türk."

Katya anlamadı.

Mert tekrar göğsüne dokundu.

"Türk."

Katya düşündü.

Sonra başını salladı.

"Türk."

Mert bu kez onu gösterdi.

"Rus."

"Rus."

Bir süre sessiz kaldılar.

İki kelime.

Rus.

Türk.

Dışarıdaki dünya için aralarındaki her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Düşman.

Katya bunu düşündü.

Sonra karşısındaki adamın ateşten kızarmış yüzüne baktı.

Düşman kelimesi burada, bu küçücük odada, nedense eskisi kadar kolay söylenmiyordu.

Akşam olduğunda ateşi yükseldi.

Katya önce bunun beklediği bir şey olduğunu düşündü.

Sonra Mert titremeye başladı.

Battaniyenin altında bütün vücudu sarsılıyordu.

Katya sobayı daha fazla yaktı.

Sıcak su hazırladı.

Bezleri değiştirdi.

Mert bir ara Türkçe bir şeyler söylemeye başladı.

Katya başında oturup dinledi.

Kelimelerin hiçbirini anlamıyordu.

Bazen aynı kelimeyi tekrarlıyordu.

"Anne."

Bunu anladı.

Rusçada farklıydı ama anlamak için dile gerek yoktu.

Mert'in sesi değişiyordu o kelimeyi söylerken.

Katya ıslak bezi alnına koydu.

"Annen burada değil."

Mert gözlerini açmadı.

"Ben varım."

Cümleyi söyledikten sonra Katya'nın eli havada kaldı.

Garip gelmişti.

Bezi düzeltti.

"Şimdilik."

Gece ilerledi.

Köy sessizleşti.

Katya arka odadan ayrılmadı.

Bir ara sandalyesinde uyuyakaldı.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu.

Bir sesle uyandı.

Mert konuşuyordu.

Ama bu kez sayıklamıyordu.

Gözleri açıktı.

Katya doğruldu.

"Ne?"

Mert dudaklarını yaladı.

"Su."

Katya bu kelimeyi artık biliyordu.

Matarayı aldı.

Başını kaldırdı ve içirdi.

Mert birkaç yudumdan sonra geri çekildi.

Katya başını yastığa bırakırken genç adamın eli onun elinin üzerinde kaldı.

Belki güçsüzlükten.

Belki farkında bile olmadan.

Katya eline baktı.

Çekebilirdi.

Çekmedi.

Mert'in parmakları birkaç saniye sonra gevşedi.

Uykuya daldı.

Katya ise uzun süre uyumadı.

Sobanın ışığı duvara vuruyor, odanın içindeki gölgeler ağır ağır hareket ediyordu.

Yedi yıldır bu evde tek başına uyuyordu.

Kocasının ölümünden sonraki ilk aylarda evin sessizliğinden nefret etmişti. Sonra alışmıştı.

Şimdi ise yan odada başka bir insanın nefes aldığını bilmek tuhaf bir biçimde rahatsız ediciydi.

Daha tuhafı, rahatlatıcı olmasıydı.

Katya bu düşünceyi sevmedi.

Elini Mert'in elinin altından çekti.

Ayağa kalktı.

Tam kapıya yönelmişti ki dışarıdan bir ses geldi.

At kişnemesi.

Katya durdu.

Sonra bir tane daha.

Ardından erkek sesleri.

Bu kez iki kişi değildi.

Çok daha fazlaydı.

Katya pencereye gitti.

Perdeyi milim kadar araladı.

Köy yolunda meşaleler vardı.

Bir grup asker ilerliyordu.

Öndeki atlı adam bağırarak evleri uyandırıyordu.

Kapılar açılmaya başladı.

Katya dinledi.

Söylenenleri duyduğunda yüzündeki bütün renk çekildi.

Ormanda iki Rus askerinin cesedi bulunmuştu.

Ve kaçan Osmanlı askerlerinden en az birinin yaralı olduğu artık kesindi.

Askerler köyü ev ev arayacaktı.

Bu kez Anna Petrovna'yı çağırmayı teklif etmek işe yaramayacaktı.

Katya perdeyi bıraktı.

Arkasını döndü.

Mert uyuyordu.

Masada kanlı bezler vardı.

Sandığın içinde Osmanlı üniforması.

Divanda yaralı bir Türk askeri.

Ve askerler ilk eve girmişti bile.

Katya'nın evine ulaşmalarına en fazla on dakika vardı.

Sobadaki odun çıtırdadı.

Katya odanın ortasında birkaç saniye hareketsiz kaldı.

Sonra bakışları yere indi.

Evin döşemelerine.

Kocasının yıllar önce patatesleri kışın saklamak için kullandığı, mutfak masasının altındaki küçük mahzen kapağına.

Katya'nın gözleri orada durdu.

Ardından Mert'e baktı.

"Sen," diye fısıldadı.

Mert gözlerini açtı.

Katya mutfağın zeminini gösterdi.

Sonra dışarıdaki askerlerin sesleri biraz daha yaklaştı.

"Şimdi gerçekten başımı belaya sokacaksın."

Bu kez gülümsemiyordu.

Çünkü sokağın başından bir ses yükseldi.

"Sonraki ev!"

Katya ayağa kalktı.

Önlerinde on dakika bile yoktu.

Katya mutfaktaki masayı kenara çekti.

Tahta ayaklar zeminde sürtünürken çıkan ses ona korkunç derecede yüksek geldi.

Mert divandan doğrulmaya çalıştı.

Katya hemen arka odaya döndü.

"Hayır. Sen kalkma."

Mert onu anlamadı ama Katya'nın yüzündeki aceleyi anlamıştı. Battaniyeyi üzerinden attı ve ayaklarını yere koydu.

İlk anda yüzünün rengi değişti.

Katya kolundan tuttu.

"Dedim sana."

Mert dişlerini sıktı.

Dışarıdan bir kapının sertçe açıldığı duyuldu.

Sonra bir kadın sesi.

Komşu ev.

Askerler iki ev ötedeydi.

Katya'nın içinden yükselen paniğin artık kalp atışlarına değil, düşüncelerine karıştığını hissediyordu.

Kocasının ölümünden sonra yıllarca tek başına yaşamak ona birçok şey öğretmişti. Odun kesmek, çatıyı onarmak, kışlık yiyecek hazırlamak, korktuğu zaman bunu belli etmemek.

Fakat evinde bir düşman askerini saklamak bunlardan biri değildi.

Mert ayağa kalktı.

Katya kolunu beline doladı.

Bu kez genç adamın bütün ağırlığını neredeyse üzerinde hissetti.

"Yavaş."

Mert'in nefesi kulağının yakınında düzensiz çıkıyordu.

Katya onu mutfağa götürdü.

Masa kenara çekilmişti.

Altındaki döşemelerden biri diğerlerinden daha genişti. Katya diz çöktü ve demir halkayı kaldırdı.

Tahta kapak açıldığında aşağıdan rutubet, kuru toprak ve patates kokusu yükseldi.

Mert merdivenlere baktı.

Sonra Katya'ya.

Katya aşağıyı gösterdi.

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

İtiraz edeceği belliydi.

"Başlama."

Mert başını iki yana salladı.

"Hayır."

Katya dondu.

Kelimeyi anlamıştı.

Türkçedeki "hayır", Rusçada değildi ama ses tonu yeterince açıktı.

Mert dışarıyı işaret etti.

Sonra Katya'yı.

Ardından ellerini bileklerinden yan yana getirerek bağlanma hareketi yaptı.

Katya bir an ona baktı.

Kendisinin yakalanmasından korkuyordu.

Katya'nın yüzündeki sertlik biraz yumuşadı.

"Artık bunun için biraz geç."

Mert anlamadı.

Katya aşağıyı gösterdi.

"Git."

Mert hâlâ tereddüt ediyordu.

Katya sinirlendi.

Göğsüne hafifçe vurdu.

"Git!"

Mert sonunda teslim oldu.

Merdivenin ilk basamağına indi.

Yarası yüzünden sol tarafını fazla kullanamıyordu. Katya arkasından tuttu.

İkinci basamak.

Üçüncü.

Mahzenin tabanı fazla derin değildi. Bir adam ayakta durduğunda başıyla tavana neredeyse değiyordu.

Mert aşağı indi.

Katya da peşinden iki basamak indi.

Mahzende birkaç tahta kasa, kuru soğan demetleri, patates çuvalları ve eski bir raf vardı.

Mert'in saklanabileceği tek yer arka köşeydi.

Katya çuvalları kenara çekti.

"Buraya."

Mert oturdu.

Yüzü artık daha kötü görünüyordu.

Ateşi yüzünden gözleri parlıyor, nefesi ağırlaşıyordu.

Katya diz çöktü.

Elini Mert'in alnına koydu.

Hâlâ sıcak.

Çok sıcak.

Mert Katya'nın eline baktı.

Sonra yüzüne.

Bir şey söyledi.

Katya anlamadı.

Mert tekrar etti.

"Korkma."

Katya kaşlarını çattı.

"Kork..."

Mert eliyle göğsüne dokundu.

Sonra başını iki yana salladı.

"Korkma."

Katya kelimeyi çözdü.

Bir an gülecek gibi oldu.

"Korkmuyorum."

Bu yalandı.

Mert'in gözlerinden onun da bunu anladığı belliydi.

Katya parmağını dudaklarına götürdü.

"Sessiz."

Bu kez Mert hemen anladı.

Katya merdivene yöneldi.

Mert bileğini tuttu.

Katya arkasına döndü.

Mert'in eli güçsüzdü.

Ama bakışları değildi.

Katya ilk kez onda hasta bir adamdan başka bir şey gördü.

Bir asker.

Belki çok genç, çok yaralı, çok yalnız.

Ama hâlâ bir asker.

Mert başını yukarıdaki kapıya çevirdi.

Sonra Katya'ya baktı.

Katya onun ne demek istediğini anlamaya çalıştı.

Mert kendi göğsünü işaret etti.

Sonra dışarıyı.

Teslim olmayı mı teklif ediyordu?

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Hayır."

Bu kez Türkçe kelimeyi bilerek kullandı.

Mert şaşırdı.

Katya kolunu çekti.

"Hayır."

Sonra yukarı çıktı.

Mahzen kapağını kapattı.

Mutfak yeniden sessizliğe gömüldü.

Katya masayı eski yerine çekti.

Tam o sırada kapı vuruldu.

Üç sert darbe.

Katya olduğu yerde kaldı.

"Yekaterina Andreyevna!"

Başka bir ses.

Tanımıyordu.

Katya ellerine baktı.

Kir.

Mahzenden çıkarken avuçlarına toprak bulaşmıştı.

Hızla önlüğüne sildi.

Kapı tekrar vuruldu.

"Geliyorum!"

Sesinin normal çıkmasına şaşırdı.

Sobaya yaklaştı.

Kapağını açıp içine iki kanlı bez attı.

Alevler kumaşı hemen yakaladı.

Kalan bezleri de bastırdı.

Sonra kapıya yürüdü.

Sürgüyü çekti.

Kapıyı açtı.

Dışarıda dört asker vardı.

Önde uzun boylu, geniş omuzlu bir subay duruyordu.

Katya onu köyde daha önce görmemişti.

Otuzlarının sonlarında olmalıydı. Sakalı yeni tıraş edilmişti. Gözleri yorgun ama dikkatliydi.

"Yekaterina Andreyevna?"

"Evet."

"Teğmen Sokolov."

Katya cevap vermedi.

Adam evin içine baktı.

"Arama yapacağız."

Bu kez itiraz etmenin anlamı yoktu.

Katya kenara çekildi.

"Buyurun."

Askerler içeri girdi.

İkisi doğrudan odalara dağıldı.

Biri arka odaya girdi.

Katya'nın göğsünde bir şey sıkıştı.

Divan.

Mert'in az önce yattığı divan.

Çarşaf hâlâ buruşuktu.

Teğmen bunu gördü.

"Misafiriniz mi vardı?"

Katya bir saniye durdu.

"Hayır."

Adam çarşafı gösterdi.

"Öyle görünmüyor."

Katya omuz silkti.

"Öğleden sonra uyudum."

Teğmen yüzüne baktı.

Katya bakışını kaçırmadı.

Arka odadan askerlerden biri çıktı.

"Temiz."

Diğeri yatak odasını arıyordu.

Dolabı açtı.

Sandığın kapağına uzandı.

Katya'nın kalbi duracakmış gibi oldu.

Üniforma.

Sandıkta.

Kanlı Osmanlı üniforması.

Asker kapağı kaldırdı.

Katya nefesini tuttu.

Sonra adam birkaç battaniyeyi kaldırdı.

Altında hiçbir şey yoktu.

Katya ancak o an hatırladı.

Mert'i mahzene götürmeden hemen önce üniformayı sandıktan çıkarmış, sobanın yanındaki büyük çamaşır sepetinin altına sıkıştırmıştı.

Asker sandığı kapattı.

Katya neredeyse dizlerinin çözüldüğünü hissetti.

Teğmen Sokolov mutfağa geçti.

Bakışları masada durdu.

Katya da baktı.

Masa biraz yamuk duruyordu.

Normalde duvara paraleldi.

Şimdi bir köşesi öne çıkmıştı.

Sokolov yaklaştı.

Katya'nın ağzı kurudu.

Adam masanın kenarına dokundu.

"Burada yalnız mı yaşıyorsunuz?"

"Evet."

"Kocanız?"

"Öldü."

"Ne zaman?"

"Yedi yıl önce."

Sokolov başını salladı.

Bakışları zemine indi.

Katya parmaklarının titremesini önlemek için ellerini önlüğünün ceplerine soktu.

Adamın botu mahzen kapağının tam kenarına basmıştı.

Mert onun hemen altındaydı.

Katya, mahzenin içinde nefes alan bir insanın sesinin yukarıdan duyulup duyulamayacağını düşündü.

Daha önce bunu hiç merak etmemişti.

Sokolov aniden başını kaldırdı.

"Yanık kokusu var."

Katya sobayı gösterdi.

"Bez yaktım."

"Neden?"

"Kanlıydı."

Teğmenin bakışları sertleşti.

"Kan?"

Katya'nın zihni hızla çalıştı.

"Bu sabah bir hastaya gittim."

"Kim?"

"Vera Mihaylovna."

"Kanaması mı vardı?"

Katya bir saniye geç cevap verdiğini fark etti.

"Bacağında yara vardı."

Sokolov onu izledi.

Bu adam Aleksey değildi.

Köyün kadınlarının lafından çekinmezdi.

Katya bunu anladı.

Adam sobaya yaklaştı.

Kapağı açtı.

Alevlerin arasında siyahlaşmış kumaş parçaları vardı.

Katya'nın ensesinden aşağı soğuk bir ter indi.

Sokolov maşayla bir parçayı çevirdi.

Sonra kapağı kapattı.

"Doktorsunuz."

"Hemşire."

"Köydekiler doktor diyor."

"Köydekiler birçok şey diyor."

Teğmenin dudaklarının bir köşesi çok hafif hareket etti.

"Yaralı bir adam gördüğünüzde yardım eder misiniz?"

Katya artık sorunun nereye gittiğini biliyordu.

"Kim olduğuna göre değişir."

"Rus askeri?"

"Evet."

"Sivil?"

"Evet."

"Osmanlı?"

Katya'nın kalbi sertçe vurdu.

Ama yüzünü değiştirmedi.

"Bir Osmanlı askerini neden tedavi edeyim?"

Sokolov cevap vermedi.

Sadece baktı.

Sessizlik uzadı.

Sonra altlarından belli belirsiz bir ses geldi.

Tak.

Katya'nın kanı dondu.

Sokolov da duydu.

Başını çevirdi.

Masanın altına baktı.

Katya'nın zihni boşaldı.

Bir patates kasası.

Belki Mert kıpırdamıştı.

Belki ayağı bir şeye çarpmıştı.

Teğmen masaya yaklaştı.

Katya artık nefes almıyordu.

Sokolov eğildi.

Zemine baktı.

Tam o sırada dışarıdan biri bağırdı.

"Yoldaş Teğmen!"

Sokolov doğruldu.

Kapının önündeki asker içeri girdi.

"Nehir yolunda iz bulmuşlar."

Sokolov birkaç saniye daha yere baktı.

Sonra emir verdi.

"Herkes dışarı."

Askerler hızla evden çıktı.

Katya hareket etmedi.

Sokolov kapının eşiğinde durdu.

"Gece kimseye kapı açmayın."

"Zaten açmıyorum."

Sokolov onu süzdü.

"Bu gece açtınız."

Katya cevap vermedi.

Adam dışarı çıktı.

Katya kapıyı kapattı.

Sürgüyü çekti.

Bekledi.

Ayak sesleri uzaklaştı.

Atların sesleri de.

Fakat Katya yine hareket etmedi.

Bir dakika.

Belki iki.

Sonra dizlerinin bağı çözüldü.

Sandalyeye oturdu.

Ellerini yüzüne kapattı.

Parmakları titriyordu.

Bu kez gerçekten.

"Tanrım..."

Bir insanın hayatını kurtarmaya çalışmanın bu kadar çok yalan gerektireceğini hiç düşünmemişti.

Sonra masayı çekti.

Mahzen kapağını açtı.

"Mert?"

Cevap yoktu.

Katya'nın yüzündeki bütün kan çekildi.

Merdivenlerden indi.

"Mert!"

Genç adam arka köşede yan yatmıştı.

Gözleri kapalıydı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü.

Onu çevirdi.

"Mert."

Yüzüne vurdu.

Tepki yok.

Elini boynuna götürdü.

Nabız vardı.

Ama ateşi daha da yükselmişti.

Katya alnına dokundu.

"Hayır..."

Mert'in dudakları kıpırdadı.

Bir kelime çıktı.

"Anne..."

Katya gözlerini kapattı.

Sonra kolunu Mert'in sırtının altına soktu.

"Tamam."

Bütün gücüyle onu kaldırmaya çalıştı.

"Hadi."

Mert yarı baygın halde gözlerini açtı.

Katya'nın kıvırcık sarı saçları koşuşturma ve ter yüzünden yüzünün çevresine dağılmıştı.

Mert bir an ona baktı.

Sanki nerede olduğunu bilmiyordu.

Sonra çok hafif bir sesle konuştu.

"Katya."

Katya durdu.

İsmini söylediğini anlamıştı.

İlk defa onu çağırmıştı.

Bir hasta gibi değil.

Bir yabancı gibi değil.

Onu tanıyarak.

Katya'nın boğazında beklenmedik bir düğüm oluştu.

"Buradayım."

Mert elini kaldırdı.

Parmakları Katya'nın koluna değdi.

"Katya."

"Buradayım, Mert."

Genç adam yeniden bilincini kaybetti.

Katya onu yukarı çıkarmaya başladı.

Her basamakta nefesi kesiliyor, beline ağrı giriyordu.

Ama bırakmadı.

O anda dışarıdaki savaşın, Rus askerlerinin, Osmanlı ordusunun, köyün dedikodularının hiçbir önemi yoktu.

Bir tek şey vardı.

Mert'in ateşi düşmüyordu.

Ve Katya ilk defa gerçekten korktu.

Onu bulmalarından değil.

Mert'in ölecek olmasından.

End of chapter

BÖLÜM 2 - EVİN ALTINDAKİ NEFES

Katya, metal pensi kaynar sudan çıkarırken ellerinin titremediğini fark etti.

Bu iyiydi.

Yıllardır ne zaman ciddi bir yarayla karşılaşsa aynı şey olurdu. Öncesinde korkar, olabilecek her şeyi düşünür, zihninde felaketler kurardı. Fakat yaraya dokunduğu anda bütün bunlar susardı.

Dünya küçülürdü.

Bir beden.

Bir yara.

Kanama.

Ateş.

Nefes.

Hayatta tutulması gereken bir insan.

Şimdilik Mert de bundan ibaretti.

"Bak bana."

Mert anlamadı.

Katya iki parmağıyla kendi gözlerini, ardından onun gözlerini gösterdi.

"Buraya."

Mert bakışlarını kaldırdı.

Yüzü ter içindeydi. Sarıya yakın kumral saçlarının birkaç tutamı alnına yapışmıştı. Katya temiz bezlerden biriyle teri sildi.

Sonra küçük şişeyi gösterdi.

"Çok az."

Şişeyi hafifçe salladı.

"Yani kahramanlık yapmak zorunda kalacaksın."

Mert'in bakışından yine hiçbir şey anlamadığı belliydi.

Katya kaşlarını kaldırdı.

"Bu evde Rusça öğrenmesi gereken kişi ben değilim."

Mert'in dudakları belli belirsiz kıvrıldı.

Katya bu kez gülümsemedi.

Çünkü pensi eline almıştı.

Yaranın içine baktı.

Derin nefes aldı.

Ve başladı.

Mert'in vücudu ilk dokunuşta gerildi.

İkinci dokunuşta eli divanın kenarına kapandı.

Katya yarayı temizlerken Mert'in çenesi kilitlendi. Ses çıkarmamaya çalışıyordu.

"Bağırabilirsin."

Mert nefesini tuttu.

"Kimse duymasın diye bağırma gerçi."

Katya bir an durdu.

"Bu konuda haklısın."

Pensi yeniden yaranın içine soktu.

Mert bu kez boğuk bir ses çıkardı.

Katya'nın sol bileğini yakaladı.

Katya irkildi ama elini çekmedi.

"Dayan."

Mert'in parmakları bileğinin çevresinde sıkıldı.

Katya çalışmaya devam etti.

Bir şey gördü.

Küçük, koyu renkli bir metal parçası.

"İşte buradasın."

Pensi biraz daha ilerletti.

Mert'in başı geriye düştü.

Katya metal parçasını kavradı.

Yavaşça çekti.

Şarapnel parçası çıktığında metal kaba küçük bir sesle düştü.

Katya uzun bir nefes verdi.

"Bir."

Sonra yeniden baktı.

Bir tane daha vardı.

İkincisi daha küçüktü.

Onu çıkarması daha uzun sürdü.

Mert artık Katya'nın bileğini sıkmıyordu.

Katya bunun nedenini fark ettiğinde başını kaldırdı.

"Mert?"

Cevap yoktu.

"Mert."

Genç adam bayılmıştı.

Katya elini hızla boynuna götürdü.

Nabız vardı.

Hızlı.

Ama vardı.

Katya gözlerini kapatıp birkaç saniye öylece kaldı.

"İyi."

Kendi kendine söylediğini fark etti.

"İyi. Bayıl. En azından kıpırdamazsın."

Yarayı tekrar temizledi.

Kanamayı kontrol etti.

Kesiyi mümkün olduğunca düzgün kapattı. Dikişleri bitirdiğinde parmakları ağrıyordu.

Mert'in göğsünün düzenli biçimde yükselip alçaldığını gördükçe biraz rahatladı.

Fakat ateşi vardı.

Elini alnına koydu.

Sıcaktı.

"Şimdi sıra sende," dedi Katya. "Ben yapabileceğimi yaptım."

Temiz bezlerle yarayı sardı.

Sonra üzerini battaniyeyle örttü.

Metal kabı kaldırırken içindeki iki şarapnel parçasına baktı.

Biri tırnağı kadar, diğeri daha küçüktü.

İki küçük metal parçası.

Bir insanı öldürmek için bazen bu kadarı yeterliydi.

Katya kabı masaya bıraktı.

Dışarıdan bir kapının kapanma sesi geldi.

Olduğu yerde dondu.

Ardından ayak sesleri.

Kar üzerinde ezilen ağır botların sesi.

Katya pencereye yaklaştı.

Perdenin kenarını iki parmağıyla araladı.

İki Rus askeri yoldan geçiyordu.

Biri evine doğru baktı.

Katya perdeyi hemen bıraktı.

Kalbi hızlandı.

Birden arka odanın ne kadar küçük olduğunu fark etti.

Mert'in kanlı üniforması yerdeydi.

Katya hızla eğildi.

Ceketi ve kesilmiş gömleği topladı. Kanlı bezleri de aldı. Hepsini eski bir çuvalın içine doldurdu.

Kapı çalındı.

Katya'nın elleri durdu.

Bir kez.

Sonra tekrar.

Tok.

Tok.

Mert kıpırdandı.

Katya ona döndü.

"Hayır."

Kapı üçüncü kez çalındı.

"Yekaterina Andreyevna?"

Aleksey.

Katya çuvalı sandığın içine koydu.

Kapağını kapattı.

Mert'e baktı.

Gözleri hâlâ kapalıydı.

Katya arka odanın kapısını çekti.

Sonra mutfağa geçti.

Derin bir nefes aldı.

Kapıyı açtı.

Aleksey yalnız değildi.

Yanında daha önce görmediği, kırklı yaşlarında bir çavuş vardı.

"Rahatsız ediyoruz."

Katya kapının önünden çekilmedi.

"Ediyorsunuz."

Aleksey kısa bir gülümsemeyle başını eğdi.

Çavuş gülümsemedi.

"Ormanda iz bulduk."

Katya yüzüne boş bir ifade yerleştirdi.

"Ne izi?"

"Kan."

Katya'nın parmakları kapının kenarında sıkıldı.

Çavuş bunu görmedi.

"Muhtemelen yaralı biri."

Katya omuz silkti.

"Ben size kimseyi görmediğimi söyledim."

"Belki siz geçtikten sonra gelmiştir."

"Olabilir."

Çavuş başını uzatıp evin içine baktı.

Katya bunu fark etti.

"Bir şey mi arıyorsunuz?"

Adamın gözleri yeniden Katya'ya döndü.

"Her evi kontrol ediyoruz."

Katya birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Aleksey araya girdi.

"Yalnızca tedbir."

"Benim evimde ne arayacaksınız?"

"Kaçak asker."

Katya kapının kenarından çekilmedi.

"Ben dul bir kadınım, yoldaş çavuş. Evime iki erkek girecekse köy yarın sizin ne aradığınızı değil, benim ne yaptığımı konuşur."

Aleksey gözlerini yere indirdi.

Çavuşun yüzünde ilk kez hafif bir ifade oluştu.

Katya devam etti.

"İsterseniz Anna Petrovna'yı çağırın. İçeri onunla girin."

Bu kumardı.

Anna Petrovna iki ev ileride yaşıyordu.

Çağırırlarsa her şey bitebilirdi.

Ama Katya biliyordu ki insanların şüphelerini bazen geri çekilerek değil, üzerlerine yürüyerek dağıtmak gerekirdi.

Çavuş bir süre onu süzdü.

Sonunda başını salladı.

"Gerek yok."

Katya'nın kalbi hâlâ hızlı atıyordu.

"Başka?"

"Gece kapınızı kilitli tutun."

"Her gece kilitliyorum."

Çavuş döndü.

Aleksey gitmeden önce durdu.

"Vera Mihaylovna nasıl?"

Katya'nın zihni bir an boşaldı.

Vera.

Sabah bakmaya gittiğini söylediği kadın.

Onu tamamen unutmuştu.

"İyi değil."

Bu kadarı doğruydu. Zaten bacağının şiş olduğunu biliyordu.

"Yarın tekrar gideceğim."

Aleksey başını salladı.

"Bir şeye ihtiyacınız olursa karargâha haber verin."

Katya kapıyı kapatırken cevap vermedi.

Sürgüyü çekti.

Sonra sırtını kapıya yasladı.

Bir.

İki.

Üç.

Nefes.

Evin içinde sessizlik vardı.

Katya gözlerini kapattı.

"Ben ne yapıyorum?"

Cevap gelmedi.

Elbette gelmeyecekti.

Sonra arka odadan bir ses duydu.

Katya hemen döndü.

İçeri girdiğinde Mert'in gözleri açıktı.

Genç adam doğrulmaya çalışıyordu.

"Hayır."

Katya hızla yanına gitti.

Mert bir şey söyledi.

Sesi zayıftı.

Katya omuzlarından bastırıp onu yatırdı.

"Yat."

Mert kapıyı gösterdi.

Sonra kendisini.

Ardından eliyle uzaklaşmayı anlatmaya çalıştı.

Katya anladı.

"Gitmek mi istiyorsun?"

Mert başını salladı.

"Sen iki adım atamazsın."

Mert tekrar kalkmaya çalıştı.

Katya bu kez gerçekten kızdı.

Göğsünün sağlam tarafına elini koyup onu geri itti.

"Hayır!"

Sesinin sertliği Mert'i durdurdu.

Katya parmağıyla divanı gösterdi.

"Burada."

Sonra kapıyı gösterdi.

"Orada asker."

Mert'in bakışları değişti.

"Asker," dedi Katya.

Rusça kelimeyi anlamadı.

Katya tüfek tutuyormuş gibi yaptı.

Mert anladı.

Başını yastığa bıraktı.

Birkaç saniye birbirlerine baktılar.

Mert sonunda çok yavaş konuştu.

"Teşekkür ederim."

Katya kelimeleri anlamadı.

Ama tonunu anladı.

"Ne dedin?"

Mert tekrar etti.

"Teşekkür ederim."

Katya kaşlarını çattı.

"Te... şek..."

Mert'in yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.

"Teşekkür."

Katya denedi.

"Teşekür."

Mert başını hafifçe iki yana salladı.

"Te-şek-kür."

Katya'nın kaşları kalktı.

"Ölümden kurtardığım adam şimdi telaffuzumu mu düzeltiyor?"

Mert anlamadı.

Ama Katya'nın ifadesini görünce gülümsedi.

Katya da istemeden güldü.

Kısacık.

Sonra odadaki sessizlik değişti.

Garipti.

Birkaç dakika önce kapının diğer tarafında onu arayan askerler vardı.

Şimdi Katya, evinde sakladığı Osmanlı askeriyle birbirlerine kelime öğretiyordu.

Katya tabureye oturdu.

Elini göğsüne koydu.

"Katya."

Mert ona baktı.

"Katya."

"Katya," diye tekrarladı Mert.

İsmini yabancı aksanıyla söylemesi tuhaf geldi.

Katya onu gösterdi.

"Mert."

Mert başını salladı.

"Mert."

Katya kendisini gösterdi.

"Rus."

Sonra Mert'i.

"Osmanlı."

Mert'in yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu.

"Türk."

Katya anlamadı.

Mert tekrar göğsüne dokundu.

"Türk."

Katya düşündü.

Sonra başını salladı.

"Türk."

Mert bu kez onu gösterdi.

"Rus."

"Rus."

Bir süre sessiz kaldılar.

İki kelime.

Rus.

Türk.

Dışarıdaki dünya için aralarındaki her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Düşman.

Katya bunu düşündü.

Sonra karşısındaki adamın ateşten kızarmış yüzüne baktı.

Düşman kelimesi burada, bu küçücük odada, nedense eskisi kadar kolay söylenmiyordu.

Akşam olduğunda ateşi yükseldi.

Katya önce bunun beklediği bir şey olduğunu düşündü.

Sonra Mert titremeye başladı.

Battaniyenin altında bütün vücudu sarsılıyordu.

Katya sobayı daha fazla yaktı.

Sıcak su hazırladı.

Bezleri değiştirdi.

Mert bir ara Türkçe bir şeyler söylemeye başladı.

Katya başında oturup dinledi.

Kelimelerin hiçbirini anlamıyordu.

Bazen aynı kelimeyi tekrarlıyordu.

"Anne."

Bunu anladı.

Rusçada farklıydı ama anlamak için dile gerek yoktu.

Mert'in sesi değişiyordu o kelimeyi söylerken.

Katya ıslak bezi alnına koydu.

"Annen burada değil."

Mert gözlerini açmadı.

"Ben varım."

Cümleyi söyledikten sonra Katya'nın eli havada kaldı.

Garip gelmişti.

Bezi düzeltti.

"Şimdilik."

Gece ilerledi.

Köy sessizleşti.

Katya arka odadan ayrılmadı.

Bir ara sandalyesinde uyuyakaldı.

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu.

Bir sesle uyandı.

Mert konuşuyordu.

Ama bu kez sayıklamıyordu.

Gözleri açıktı.

Katya doğruldu.

"Ne?"

Mert dudaklarını yaladı.

"Su."

Katya bu kelimeyi artık biliyordu.

Matarayı aldı.

Başını kaldırdı ve içirdi.

Mert birkaç yudumdan sonra geri çekildi.

Katya başını yastığa bırakırken genç adamın eli onun elinin üzerinde kaldı.

Belki güçsüzlükten.

Belki farkında bile olmadan.

Katya eline baktı.

Çekebilirdi.

Çekmedi.

Mert'in parmakları birkaç saniye sonra gevşedi.

Uykuya daldı.

Katya ise uzun süre uyumadı.

Sobanın ışığı duvara vuruyor, odanın içindeki gölgeler ağır ağır hareket ediyordu.

Yedi yıldır bu evde tek başına uyuyordu.

Kocasının ölümünden sonraki ilk aylarda evin sessizliğinden nefret etmişti. Sonra alışmıştı.

Şimdi ise yan odada başka bir insanın nefes aldığını bilmek tuhaf bir biçimde rahatsız ediciydi.

Daha tuhafı, rahatlatıcı olmasıydı.

Katya bu düşünceyi sevmedi.

Elini Mert'in elinin altından çekti.

Ayağa kalktı.

Tam kapıya yönelmişti ki dışarıdan bir ses geldi.

At kişnemesi.

Katya durdu.

Sonra bir tane daha.

Ardından erkek sesleri.

Bu kez iki kişi değildi.

Çok daha fazlaydı.

Katya pencereye gitti.

Perdeyi milim kadar araladı.

Köy yolunda meşaleler vardı.

Bir grup asker ilerliyordu.

Öndeki atlı adam bağırarak evleri uyandırıyordu.

Kapılar açılmaya başladı.

Katya dinledi.

Söylenenleri duyduğunda yüzündeki bütün renk çekildi.

Ormanda iki Rus askerinin cesedi bulunmuştu.

Ve kaçan Osmanlı askerlerinden en az birinin yaralı olduğu artık kesindi.

Askerler köyü ev ev arayacaktı.

Bu kez Anna Petrovna'yı çağırmayı teklif etmek işe yaramayacaktı.

Katya perdeyi bıraktı.

Arkasını döndü.

Mert uyuyordu.

Masada kanlı bezler vardı.

Sandığın içinde Osmanlı üniforması.

Divanda yaralı bir Türk askeri.

Ve askerler ilk eve girmişti bile.

Katya'nın evine ulaşmalarına en fazla on dakika vardı.

Sobadaki odun çıtırdadı.

Katya odanın ortasında birkaç saniye hareketsiz kaldı.

Sonra bakışları yere indi.

Evin döşemelerine.

Kocasının yıllar önce patatesleri kışın saklamak için kullandığı, mutfak masasının altındaki küçük mahzen kapağına.

Katya'nın gözleri orada durdu.

Ardından Mert'e baktı.

"Sen," diye fısıldadı.

Mert gözlerini açtı.

Katya mutfağın zeminini gösterdi.

Sonra dışarıdaki askerlerin sesleri biraz daha yaklaştı.

"Şimdi gerçekten başımı belaya sokacaksın."

Bu kez gülümsemiyordu.

Çünkü sokağın başından bir ses yükseldi.

"Sonraki ev!"

Katya ayağa kalktı.

Önlerinde on dakika bile yoktu.

Katya mutfaktaki masayı kenara çekti.

Tahta ayaklar zeminde sürtünürken çıkan ses ona korkunç derecede yüksek geldi.

Mert divandan doğrulmaya çalıştı.

Katya hemen arka odaya döndü.

"Hayır. Sen kalkma."

Mert onu anlamadı ama Katya'nın yüzündeki aceleyi anlamıştı. Battaniyeyi üzerinden attı ve ayaklarını yere koydu.

İlk anda yüzünün rengi değişti.

Katya kolundan tuttu.

"Dedim sana."

Mert dişlerini sıktı.

Dışarıdan bir kapının sertçe açıldığı duyuldu.

Sonra bir kadın sesi.

Komşu ev.

Askerler iki ev ötedeydi.

Katya'nın içinden yükselen paniğin artık kalp atışlarına değil, düşüncelerine karıştığını hissediyordu.

Kocasının ölümünden sonra yıllarca tek başına yaşamak ona birçok şey öğretmişti. Odun kesmek, çatıyı onarmak, kışlık yiyecek hazırlamak, korktuğu zaman bunu belli etmemek.

Fakat evinde bir düşman askerini saklamak bunlardan biri değildi.

Mert ayağa kalktı.

Katya kolunu beline doladı.

Bu kez genç adamın bütün ağırlığını neredeyse üzerinde hissetti.

"Yavaş."

Mert'in nefesi kulağının yakınında düzensiz çıkıyordu.

Katya onu mutfağa götürdü.

Masa kenara çekilmişti.

Altındaki döşemelerden biri diğerlerinden daha genişti. Katya diz çöktü ve demir halkayı kaldırdı.

Tahta kapak açıldığında aşağıdan rutubet, kuru toprak ve patates kokusu yükseldi.

Mert merdivenlere baktı.

Sonra Katya'ya.

Katya aşağıyı gösterdi.

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

İtiraz edeceği belliydi.

"Başlama."

Mert başını iki yana salladı.

"Hayır."

Katya dondu.

Kelimeyi anlamıştı.

Türkçedeki "hayır", Rusçada değildi ama ses tonu yeterince açıktı.

Mert dışarıyı işaret etti.

Sonra Katya'yı.

Ardından ellerini bileklerinden yan yana getirerek bağlanma hareketi yaptı.

Katya bir an ona baktı.

Kendisinin yakalanmasından korkuyordu.

Katya'nın yüzündeki sertlik biraz yumuşadı.

"Artık bunun için biraz geç."

Mert anlamadı.

Katya aşağıyı gösterdi.

"Git."

Mert hâlâ tereddüt ediyordu.

Katya sinirlendi.

Göğsüne hafifçe vurdu.

"Git!"

Mert sonunda teslim oldu.

Merdivenin ilk basamağına indi.

Yarası yüzünden sol tarafını fazla kullanamıyordu. Katya arkasından tuttu.

İkinci basamak.

Üçüncü.

Mahzenin tabanı fazla derin değildi. Bir adam ayakta durduğunda başıyla tavana neredeyse değiyordu.

Mert aşağı indi.

Katya da peşinden iki basamak indi.

Mahzende birkaç tahta kasa, kuru soğan demetleri, patates çuvalları ve eski bir raf vardı.

Mert'in saklanabileceği tek yer arka köşeydi.

Katya çuvalları kenara çekti.

"Buraya."

Mert oturdu.

Yüzü artık daha kötü görünüyordu.

Ateşi yüzünden gözleri parlıyor, nefesi ağırlaşıyordu.

Katya diz çöktü.

Elini Mert'in alnına koydu.

Hâlâ sıcak.

Çok sıcak.

Mert Katya'nın eline baktı.

Sonra yüzüne.

Bir şey söyledi.

Katya anlamadı.

Mert tekrar etti.

"Korkma."

Katya kaşlarını çattı.

"Kork..."

Mert eliyle göğsüne dokundu.

Sonra başını iki yana salladı.

"Korkma."

Katya kelimeyi çözdü.

Bir an gülecek gibi oldu.

"Korkmuyorum."

Bu yalandı.

Mert'in gözlerinden onun da bunu anladığı belliydi.

Katya parmağını dudaklarına götürdü.

"Sessiz."

Bu kez Mert hemen anladı.

Katya merdivene yöneldi.

Mert bileğini tuttu.

Katya arkasına döndü.

Mert'in eli güçsüzdü.

Ama bakışları değildi.

Katya ilk kez onda hasta bir adamdan başka bir şey gördü.

Bir asker.

Belki çok genç, çok yaralı, çok yalnız.

Ama hâlâ bir asker.

Mert başını yukarıdaki kapıya çevirdi.

Sonra Katya'ya baktı.

Katya onun ne demek istediğini anlamaya çalıştı.

Mert kendi göğsünü işaret etti.

Sonra dışarıyı.

Teslim olmayı mı teklif ediyordu?

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Hayır."

Bu kez Türkçe kelimeyi bilerek kullandı.

Mert şaşırdı.

Katya kolunu çekti.

"Hayır."

Sonra yukarı çıktı.

Mahzen kapağını kapattı.

Mutfak yeniden sessizliğe gömüldü.

Katya masayı eski yerine çekti.

Tam o sırada kapı vuruldu.

Üç sert darbe.

Katya olduğu yerde kaldı.

"Yekaterina Andreyevna!"

Başka bir ses.

Tanımıyordu.

Katya ellerine baktı.

Kir.

Mahzenden çıkarken avuçlarına toprak bulaşmıştı.

Hızla önlüğüne sildi.

Kapı tekrar vuruldu.

"Geliyorum!"

Sesinin normal çıkmasına şaşırdı.

Sobaya yaklaştı.

Kapağını açıp içine iki kanlı bez attı.

Alevler kumaşı hemen yakaladı.

Kalan bezleri de bastırdı.

Sonra kapıya yürüdü.

Sürgüyü çekti.

Kapıyı açtı.

Dışarıda dört asker vardı.

Önde uzun boylu, geniş omuzlu bir subay duruyordu.

Katya onu köyde daha önce görmemişti.

Otuzlarının sonlarında olmalıydı. Sakalı yeni tıraş edilmişti. Gözleri yorgun ama dikkatliydi.

"Yekaterina Andreyevna?"

"Evet."

"Teğmen Sokolov."

Katya cevap vermedi.

Adam evin içine baktı.

"Arama yapacağız."

Bu kez itiraz etmenin anlamı yoktu.

Katya kenara çekildi.

"Buyurun."

Askerler içeri girdi.

İkisi doğrudan odalara dağıldı.

Biri arka odaya girdi.

Katya'nın göğsünde bir şey sıkıştı.

Divan.

Mert'in az önce yattığı divan.

Çarşaf hâlâ buruşuktu.

Teğmen bunu gördü.

"Misafiriniz mi vardı?"

Katya bir saniye durdu.

"Hayır."

Adam çarşafı gösterdi.

"Öyle görünmüyor."

Katya omuz silkti.

"Öğleden sonra uyudum."

Teğmen yüzüne baktı.

Katya bakışını kaçırmadı.

Arka odadan askerlerden biri çıktı.

"Temiz."

Diğeri yatak odasını arıyordu.

Dolabı açtı.

Sandığın kapağına uzandı.

Katya'nın kalbi duracakmış gibi oldu.

Üniforma.

Sandıkta.

Kanlı Osmanlı üniforması.

Asker kapağı kaldırdı.

Katya nefesini tuttu.

Sonra adam birkaç battaniyeyi kaldırdı.

Altında hiçbir şey yoktu.

Katya ancak o an hatırladı.

Mert'i mahzene götürmeden hemen önce üniformayı sandıktan çıkarmış, sobanın yanındaki büyük çamaşır sepetinin altına sıkıştırmıştı.

Asker sandığı kapattı.

Katya neredeyse dizlerinin çözüldüğünü hissetti.

Teğmen Sokolov mutfağa geçti.

Bakışları masada durdu.

Katya da baktı.

Masa biraz yamuk duruyordu.

Normalde duvara paraleldi.

Şimdi bir köşesi öne çıkmıştı.

Sokolov yaklaştı.

Katya'nın ağzı kurudu.

Adam masanın kenarına dokundu.

"Burada yalnız mı yaşıyorsunuz?"

"Evet."

"Kocanız?"

"Öldü."

"Ne zaman?"

"Yedi yıl önce."

Sokolov başını salladı.

Bakışları zemine indi.

Katya parmaklarının titremesini önlemek için ellerini önlüğünün ceplerine soktu.

Adamın botu mahzen kapağının tam kenarına basmıştı.

Mert onun hemen altındaydı.

Katya, mahzenin içinde nefes alan bir insanın sesinin yukarıdan duyulup duyulamayacağını düşündü.

Daha önce bunu hiç merak etmemişti.

Sokolov aniden başını kaldırdı.

"Yanık kokusu var."

Katya sobayı gösterdi.

"Bez yaktım."

"Neden?"

"Kanlıydı."

Teğmenin bakışları sertleşti.

"Kan?"

Katya'nın zihni hızla çalıştı.

"Bu sabah bir hastaya gittim."

"Kim?"

"Vera Mihaylovna."

"Kanaması mı vardı?"

Katya bir saniye geç cevap verdiğini fark etti.

"Bacağında yara vardı."

Sokolov onu izledi.

Bu adam Aleksey değildi.

Köyün kadınlarının lafından çekinmezdi.

Katya bunu anladı.

Adam sobaya yaklaştı.

Kapağı açtı.

Alevlerin arasında siyahlaşmış kumaş parçaları vardı.

Katya'nın ensesinden aşağı soğuk bir ter indi.

Sokolov maşayla bir parçayı çevirdi.

Sonra kapağı kapattı.

"Doktorsunuz."

"Hemşire."

"Köydekiler doktor diyor."

"Köydekiler birçok şey diyor."

Teğmenin dudaklarının bir köşesi çok hafif hareket etti.

"Yaralı bir adam gördüğünüzde yardım eder misiniz?"

Katya artık sorunun nereye gittiğini biliyordu.

"Kim olduğuna göre değişir."

"Rus askeri?"

"Evet."

"Sivil?"

"Evet."

"Osmanlı?"

Katya'nın kalbi sertçe vurdu.

Ama yüzünü değiştirmedi.

"Bir Osmanlı askerini neden tedavi edeyim?"

Sokolov cevap vermedi.

Sadece baktı.

Sessizlik uzadı.

Sonra altlarından belli belirsiz bir ses geldi.

Tak.

Katya'nın kanı dondu.

Sokolov da duydu.

Başını çevirdi.

Masanın altına baktı.

Katya'nın zihni boşaldı.

Bir patates kasası.

Belki Mert kıpırdamıştı.

Belki ayağı bir şeye çarpmıştı.

Teğmen masaya yaklaştı.

Katya artık nefes almıyordu.

Sokolov eğildi.

Zemine baktı.

Tam o sırada dışarıdan biri bağırdı.

"Yoldaş Teğmen!"

Sokolov doğruldu.

Kapının önündeki asker içeri girdi.

"Nehir yolunda iz bulmuşlar."

Sokolov birkaç saniye daha yere baktı.

Sonra emir verdi.

"Herkes dışarı."

Askerler hızla evden çıktı.

Katya hareket etmedi.

Sokolov kapının eşiğinde durdu.

"Gece kimseye kapı açmayın."

"Zaten açmıyorum."

Sokolov onu süzdü.

"Bu gece açtınız."

Katya cevap vermedi.

Adam dışarı çıktı.

Katya kapıyı kapattı.

Sürgüyü çekti.

Bekledi.

Ayak sesleri uzaklaştı.

Atların sesleri de.

Fakat Katya yine hareket etmedi.

Bir dakika.

Belki iki.

Sonra dizlerinin bağı çözüldü.

Sandalyeye oturdu.

Ellerini yüzüne kapattı.

Parmakları titriyordu.

Bu kez gerçekten.

"Tanrım..."

Bir insanın hayatını kurtarmaya çalışmanın bu kadar çok yalan gerektireceğini hiç düşünmemişti.

Sonra masayı çekti.

Mahzen kapağını açtı.

"Mert?"

Cevap yoktu.

Katya'nın yüzündeki bütün kan çekildi.

Merdivenlerden indi.

"Mert!"

Genç adam arka köşede yan yatmıştı.

Gözleri kapalıydı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü.

Onu çevirdi.

"Mert."

Yüzüne vurdu.

Tepki yok.

Elini boynuna götürdü.

Nabız vardı.

Ama ateşi daha da yükselmişti.

Katya alnına dokundu.

"Hayır..."

Mert'in dudakları kıpırdadı.

Bir kelime çıktı.

"Anne..."

Katya gözlerini kapattı.

Sonra kolunu Mert'in sırtının altına soktu.

"Tamam."

Bütün gücüyle onu kaldırmaya çalıştı.

"Hadi."

Mert yarı baygın halde gözlerini açtı.

Katya'nın kıvırcık sarı saçları koşuşturma ve ter yüzünden yüzünün çevresine dağılmıştı.

Mert bir an ona baktı.

Sanki nerede olduğunu bilmiyordu.

Sonra çok hafif bir sesle konuştu.

"Katya."

Katya durdu.

İsmini söylediğini anlamıştı.

İlk defa onu çağırmıştı.

Bir hasta gibi değil.

Bir yabancı gibi değil.

Onu tanıyarak.

Katya'nın boğazında beklenmedik bir düğüm oluştu.

"Buradayım."

Mert elini kaldırdı.

Parmakları Katya'nın koluna değdi.

"Katya."

"Buradayım, Mert."

Genç adam yeniden bilincini kaybetti.

Katya onu yukarı çıkarmaya başladı.

Her basamakta nefesi kesiliyor, beline ağrı giriyordu.

Ama bırakmadı.

O anda dışarıdaki savaşın, Rus askerlerinin, Osmanlı ordusunun, köyün dedikodularının hiçbir önemi yoktu.

Bir tek şey vardı.

Mert'in ateşi düşmüyordu.

Ve Katya ilk defa gerçekten korktu.

Onu bulmalarından değil.

Mert'in ölecek olmasından.

End of chapter

Page 1 of 117Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.