Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 29 - DÜŞMANIN NEFESİ

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 29 - DÜŞMANIN NEFESİ

"Teğmen."

Adam soruyu ikinci kez sordu.

"Bu adam kim?"

Sokolov cevap vermedi.

Geçici sedyenin iki yanında duran askerler de durmamıştı. Yolun ortasında kalmak için kimsenin vakti yoktu. Batıya doğru çekilen birlik, çamurun içinde ağır ağır ilerlemeyi sürdürüyor; yaralıların taşındığı sedyeler sallanıyor, geride kalan arabaların tekerleri toprağın içine gömüldükçe atlar burunlarından köpüklü soluklar veriyordu.

Katya birkaç adım boyunca Sokolov'un yüzüne baktı.

Teğmenin rengi hâlâ kötüydü. Alnındaki kan temizlenmişti ama saç çizgisinin altında yeni bir koyuluk oluşmuştu. Sol bacağı, Katya'nın enkazdan bulduğu iki tahta arasında sıkıca sabitlenmişti. Her sarsıntıda çenesi geriliyor, fakat ses çıkarmıyordu.

Bakışları Mert'teydi.

Mert de ona bakıyordu.

Üzerinde Katya'nın aylar önce verdiği eski palto vardı. Pantolonu çamur içindeydi. Ellerinde Sokolov'un kanından kalan koyu lekeler kuruyordu. Ne Rus üniforması vardı üzerinde ne de onu köylülerden biri gösterecek bir yüz.

Aleksey hemen yanında yürüyordu.

Tüfeği elindeydi.

Namlu yere bakıyordu.

Sokolov sonunda gözlerini kıdemli subaya çevirdi.

"Esir."

Adamın kaşları kalktı.

"Esir mi?"

"Evet."

Bakışı yeniden Mert'e gitti.

"Niçin bağlı değil?"

Sokolov'un yüzünde hiçbir şey değişmedi.

"Benim sorumluluğumda."

Adam bir an daha bekledi.

Belki başka soru soracaktı.

Geriden bir asker bağırdı.

"Arabayı sağa alın! Yol kapanıyor!"

Subay dönüp baktı. Ardından Sokolov'a tekrar baktığında, soruyu uzatmanın o anda önemli olmadığına karar vermiş görünüyordu.

"Onu gözden kaçırmayın."

Sokolov yalnızca,

"Kaçırmıyoruz," dedi.

Katya, Aleksey'in Mert'e baktığını gördü.

Mert de gördü.

Hiçbiri bir şey söylemedi.

Yaklaşık yirmi dakika sonra yolun kenarındaki eski bir çiftliğe ulaştılar.

Evin çatısının yarısı çökmüştü ama büyük ahır hâlâ ayaktaydı. Rus askerleri burayı geçici durak hâline getirmişti. Yaralılar samanların üzerine serilmiş battaniyelere yatırılıyor, yürüyebilenlere duvar dibinde yer açılıyordu.

Ahırın kapısının önündeki toprak çamurdan görünmüyordu.

Kan da.

Her şey aynı koyu renge karışmıştı.

Katya içeri girer girmez bir askerin kolundaki sargıyı kontrol etti. Ardından başı yarılmış başka bir adamın yanına çömeldi. Adamın gözleri açıktı ama bakışı Katya'nın üzerinden geçip tavandaki kararmış kirişlere takılıyordu.

"Beni duyuyor musun?"

Adam başını çok az oynattı.

"Adın?"

"Nikolay."

"Güzel. Bunu hatırlıyorsan şimdilik iyiyiz."

Başka biri Katya'yı çağırdı.

Bir kadın mıydı, asker mi, ilk anda anlamadı.

Sonra kendi ellerini gördü.

Parmaklarının arasında kurumuş kan vardı.

Tırnaklarının kenarında.

Bileğinin üstünde.

Önlüğünün etek kısmında daha büyük, koyu bir leke.

Sokolov'un kanı değildi.

Mihail.

Katya'nın eli havada kaldı.

Bir an yolun kenarındaki beden geldi gözünün önüne.

Paltosunun yakasını düzelten oğlu.

Mihail'in artık kimsenin yanında olmadığı son birkaç saniye.

Katya parmaklarını birbirine sürttü.

Kurumuş kan deri üzerinde çatladı.

Yakındaki kovaya baktı.

İçinde yarım kova temiz su vardı.

Elini uzatmadı.

Bir asker arkasından seslendi.

"Yekaterina Andreyevna!"

Katya döndü.

"Geliyorum."

Mihail'in kanı ellerinde kaldı.

Sokolov ahırın yan tarafındaki küçük depoya taşınmıştı.

Kapısı yoktu. Yalnızca üç duvar ve rüzgârı kesen eğri bir çatı.

Katya bacağındaki sargıyı yeniden kontrol etti. Kanama yavaşlamıştı. Kırık olup olmadığını burada anlayamazdı ama kemiğin üzerine basması mümkün değildi.

"Bunu değiştirmeyeceğim," dedi.

Sokolov ona baktı.

"İyi haber mi?"

"Hayır. Elimde daha iyisi olmadığı anlamına geliyor."

"Bu daha tanıdık."

Katya düğümü sıkıştırdı.

Sokolov'un yüzü gerildi.

Katya bunu görmezden geldi.

Dışarıda Mert ile Aleksey bekliyordu.

Bir Rus askeri birkaç adım ötede durmuş, Mert'i açıkça izliyordu.

Artık saklanmıyordu.

Bu düşünce Katya'ya beklediğinden daha tuhaf geldi.

Aylar boyunca Mert'in varlığını bir nefes kadar sessiz tutmaya çalışmıştı. Kapılar kapanmış, perdeler çekilmiş, mahzen kapağı üzerine masa konmuştu.

Şimdi onu herkes görebiliyordu.

Ve bu, güvenli olduğu anlamına gelmiyordu.

Sokolov başını kaldırdı.

"Aleksey."

Genç asker hemen döndü.

"Yoldaş Teğmen."

"Buraya gel."

Katya'nın parmakları sargının üzerinde durdu.

Aleksey içeri girdi.

Mert olduğu yerde kaldı.

Sokolov birkaç saniye genç askerin yüzüne baktı.

Sonra Mert'i gösterdi.

"Yangında gördüğün adam bu muydu?"

Aleksey'in bakışları Mert'e kaydı.

Katya nefesini tuttuğunu fark etti.

Genç adam uzun süre bakmadı.

"Evet."

Tek kelimeydi.

Katya'nın midesinin altında ağır bir kasılma oldu.

Sokolov'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.

"Biliyordun."

"Evet."

"Ne zamandır?"

"Yangından beri."

Uzakta bir top sesi duyuldu.

Bu kez kimse irkilmedi.

Sokolov'un gözleri Aleksey'den ayrılmadı.

"Bana o gece kimseyi seçemediğini söyledin."

"Evet."

"Yalan söyledin."

Aleksey'in sesi değişmedi.

"Evet."

Sokolov bir süre sustu.

Ahırdan bir yaralının öksürüğü geldi.

Bir at kapının önünde ayağını toprağa vurdu.

"Katya'yla konuştun mu?"

"Ertesi gün."

"Kim olduğunu sana söyledi mi?"

Aleksey başını çok az çevirdi.

"Tam olarak değil."

Sokolov kaşını kaldırdı.

Aleksey devam etti.

"Ama anladım."

"Neyi?"

"Onun Osmanlı askeri olduğunu."

Mert uzakta durmuş onları dinliyordu.

Katya, "Osmanlı" kelimesi söylendiğinde yüzünün çok az değiştiğini gördü.

Sokolov sordu:

"Ve tutuklamadın."

"Hayır."

"Katya'ya zaman verdin."

"Evet."

Katya dayanamadı.

"Onu ben..."

Sokolov başını ona çevirdi.

"Henüz size sormadım."

Sesini yükseltmedi.

Gerek de yoktu.

Katya çenesini sıktı.

Sustu.

Sokolov yeniden Aleksey'e döndü.

"Sonra seni sorguladım."

"Evet."

"Yine yalan söyledin."

"Evet."

Bu kez Sokolov'un nefesi biraz daha ağır çıktı.

Acıdan mı, öfkeden mi Katya anlayamadı.

"Bunun ne olduğunu biliyor musun?"

Aleksey tereddüt etmedi.

"Biliyorum."

"Bir düşman askerini bilerek sakladın."

Aleksey'in bakışları bir an Mert'e gitti.

"Ben saklamadım."

Sokolov'un gözleri daraldı.

Aleksey hemen ekledi:

"Ama bildiğim hâlde bildirmedim."

"Aradaki farkın seni kurtaracağını mı düşünüyorsun?"

"Hayır."

Sokolov birkaç saniye sustu.

Aleksey'in yüzünde korku vardı.

Katya bunu görüyordu.

Ama genç adam korkusunu konuşmasının önüne koymuyordu.

Sokolov başını sedyenin arkasındaki tahta duvara yasladı.

"Kuzeye neden gönderildiğini düşündün?"

Aleksey ilk kez şaşırdı.

Bir an cevap vermedi.

"Beni köyden uzaklaştırmak için."

"Görev gerçekti."

Aleksey sustu.

"İkmal grubunun adama ihtiyacı vardı."

Sokolov bir nefes aldı.

"Ama tek sebep o değildi."

Aleksey'in yüzü yavaşça değişti.

Sokolov devam etti.

"Yangın anını anlattığın hikâyeye inanmadım."

Katya'nın bakışları ona döndü.

Sokolov bunu görmedi ya da görmezden geldi.

"Yol uzundu," dedi. "Düşünmek için zamanın olsun istedim."

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Düşündüm."

"Belli."

Sokolov'un sesi ilk kez kuru bir sertlik taşıdı.

"Geri döndüğünde hâlâ aynı yalanı taşıyordun."

Aleksey başını eğmedi.

"Evet."

"Sonra bu sabah onu yeniden gördün."

"Evet."

"Ormanda."

"Evet."

Sokolov Mert'e baktı.

"Bu kez kim olduğunu sana kendisi söyledi."

Aleksey de Mert'e döndü.

"Evet."

"Silahlı mıydı?"

"Bıçağı vardı. Yere bıraktırdım."

"Tutuklayabilirdin."

Aleksey'in eli tüfeğinin kayışına gitti.

"Evet."

"Yapmadın."

"Hayır."

"Neden?"

Aleksey bu kez hemen cevap vermedi.

Katya, genç adamın sözcük aramadığını anladı.

Yalnızca hangisini söyleyeceğine karar veriyordu.

"Çünkü saldırıyı haber vermeye gelmişti."

Sokolov'un gözleri küçüldü.

"Buna o anda inandın mı?"

"Hayır."

"Yine de geçmesine izin verdin."

"Evet."

"Bir Osmanlı askerini Rus mevzilerine doğru bilerek geçirdin."

Aleksey'in yüzünde hiçbir kaçış kalmadı.

"Evet."

Sessizlik uzadı.

Katya ellerini birbirine kenetledi.

Parmaklarının arasındaki kurumuş kan yeniden çatladı.

Sokolov bunu görmedi.

Bakışları Mert'teydi.

Saşa'yı ateşten çıkaran adam.

Saldırıyı haber veren adam.

Az önce, kendi askerleri köyün içine girerken kaçmak yerine dönüp üzerindeki enkazı kaldıran adam.

Sokolov hiçbirini söylemedi.

Aleksey'e de ceza vermedi.

Henüz.

Mert'in önünde durmasını işaret etti.

Aleksey yarım adım çekildi.

Mert yaklaştı.

Aralarında artık yalnızca birkaç adım vardı.

Sokolov ona baktı.

"Kendi birliğine ulaştın mı?"

Mert soruyu anladı.

"Evet."

"Onlarla konuştun."

"Evet."

Sokolov'un bakışları yüzünde kaldı.

"Ve geri geldin."

Mert'in sesi daha alçaktı.

"Evet."

Sokolov uzun süre sustu.

Sonra tek bir soru sordu.

"Neden?"

Mert'in gözleri istemsizce Katya'ya kaydı.

Katya kıpırdamadı.

Aleksey de ona bakıyordu.

Mert yeniden Sokolov'a döndü ve cevabını verdi.

"İnsanlar vardı."

Mert'in cevabı o kadar sade çıktı ki Sokolov bir an hiçbir şey söylemedi.

Mert doğru kelimeyi arıyormuş gibi başını çok az yana çevirdi. Sonra ahırın bulunduğu tarafa baktı.

"Çocuklar. Yaşlılar."

Bir an durdu.

"Saşa. Marina. Vera. Pavel."

Son ismi söylerken sesi biraz yavaşladı.

"Mihail."

Katya'nın birbirine kenetlenmiş parmakları gevşedi.

Sokolov'un bakışları Mert'in yüzünde kaldı.

"Ruslar."

Mert ona baktı.

Sokolov'un sesinde suçlama yoktu. Bir asker, önüne konulan gerçeğin sınırlarını çiziyordu.

"Ruslardı."

Mert birkaç saniye sustu.

Sonra başını salladı.

"Evet."

Bir nefes aldı.

"İnsanlar."

Sokolov'un gözleri daralmadı. Yüzünde yumuşama da olmadı.

Yalnızca baktı.

Sonra bakışı Katya'ya kaydı.

"Yekaterina Andreyevna da oradaydı."

Mert bu kez hemen cevap vermedi.

Katya onun kendisine baktığını gördü.

Mert'in yüzünde önceki günlerdeki o inatçı sertlik yoktu. Onun yerine, artık saklamaya çalışmadığı bir şey vardı.

"Evet."

Sokolov bekledi.

Mert Katya'dan gözünü ayırmadan ekledi:

"Katya önce."

Katya'nın nefesi çok hafif değişti.

Yirmi altı.

Kırk altı.

Sen sonra değil.

Sen önce.

Bunları tekrar konuşmanın yeri değildi.

Yine de bazı cümleler insanın peşinden savaş alanına kadar geliyordu.

Sokolov bunu gördü.

Ne anladığını belli etmedi.

"Kendi birliğine dönebilirdin," dedi.

Mert başını salladı.

"Evet."

"Döndün de."

Mert'in yüzünde kısa bir karışıklık oluştu.

Sokolov daha açık söyledi:

"Kendi askerlerine ulaştın."

"Evet."

"Sonra onların yapacağı saldırıyı öğrendin."

"Evet."

"Ve gelip bana anlattın."

Mert'in çenesi gerildi.

"Evet."

Sokolov birkaç saniye sustu.

"Ne yaptığının farkında mısın?"

Bu kez Mert cevap vermeden önce daha uzun düşündü.

"Evet."

Sokolov başını hafifçe yana eğdi.

"Kendi ordunun hareketini düşmana verdin."

Mert'in yüzü kapandı.

Katya, onun ilk kez bakışını yere indirdiğini gördü.

Utançtan değildi.

Daha ağır bir şeydi.

Mert birkaç saniye sonra yeniden Sokolov'a baktı.

"Biliyorum."

"Bunun adını biliyor musun?"

Mert cevap vermedi.

Rusça kelimeyi bilmiyor olabilirdi.

Anlamını biliyordu.

Bu yeterliydi.

Sokolov da bunu gördü.

Dışarıda bir at sertçe soludu. Ahır tarafında biri su istedi. Ardından yaralı bir adamın iniltileri yükseldi ve kısa süre sonra yeniden kayboldu.

Sokolov gözlerini bir an kapattı.

Ağrı yüzüne vurmuştu.

Açtığında Mert'e tekrar baktı.

"Mihail yine de öldü."

Katya'nın başı istemsizce kalktı.

Mert hiç kıpırdamadı.

Sokolov devam etmedi.

Gerek yoktu.

Mert'in bakışları birkaç saniye Katya'nın ellerine indi.

Kurumuş kan hâlâ parmaklarının arasındaydı.

"Biliyorum," dedi Mert.

Sesi kısıktı.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Sokolov bu kez Katya'ya döndü.

Uzun süre konuşmadı.

Katya o bakışın ne aradığını biliyordu artık. Aylar önce olsa önüne başka bir cevap koymaya çalışırdı. Bir hasta. Bir sandalye. Bir parça kanlı bez. Yeterince doğru söylenmiş bir yalan.

Şimdi hiçbirine ihtiyaç yoktu.

Sokolov sonunda,

"Size bu konuşmanın bitmediğini söylemiştim," dedi.

Katya başını salladı.

"Hatırlıyorum."

"Ben de."

Katya'nın gözleri bir an onun yaralı bacağına indi. Tahtaların arasındaki sargının kenarında yeniden koyu bir leke oluşmaya başlamıştı.

"Şu hâlinizle bile hesap kapatmadan duramıyorsunuz."

Sokolov'un yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu.

"Bazı hesaplar yürümeyi gerektirmiyor."

Katya cevap vermedi.

Sokolov bir süre onu izledi.

"Sizi neden gözaltına almadığımı da hatırlıyorsunuz."

"Köyün hemşiresine ihtiyacınız vardı."

"Evet."

Katya'nın bakışı istemsizce dışarıdaki yaralılara gitti.

Hala ihtiyaç vardı.

Hatta belki daha fazla.

Ama ikisi de artık meselenin bu olmadığını biliyordu.

Katya yeniden Sokolov'a döndü.

"Mert'i ben sakladım."

Sokolov'un kaşı çok hafif kalktı.

Katya devam etti.

"Aleksey sonradan öğrendi. Ne yaptıysa kendi kararını verdi. Ama onu o eve ben götürdüm. Aylarca kalmasına ben izin verdim."

Aleksey başını kaldırdı.

"Yekaterina Andreyevna..."

Katya ona bakmadı.

Sokolov baktı.

"Aleksey kendi cevabını verdi."

Genç asker sustu.

Sokolov'un gözleri yeniden Katya'ya döndü.

"Siz de cevabınızı aylar önce vermiştiniz."

Katya birkaç saniye ona baktı.

"Cevabım değişmedi."

Bu kez Sokolov'un cevabı gecikti.

"Biliyorum."

Katya bu iki kelimenin kendisini neden beklediğinden daha ağır vurduğunu anlayamadı.

Belki çünkü Sokolov artık onu ikna etmeye çalışmıyordu.

Belki çünkü gerçekten biliyordu.

İlk günün ne olduğunu.

Sonraki ayların neye dönüştüğünü.

Katya gözlerini Mert'e çevirdi.

Mert birkaç adım ötede sessizce duruyordu. Üzerindeki palto çamura bulanmıştı. Ellerinde hâlâ Sokolov'u enkazdan çıkarırken bulaşan kan vardı.

Sokolov da aynı yere baktı.

"Onu bulduğunuzda yaralıydı," dedi.

Katya başını salladı.

"Evet."

"O zaman bana, ormanda bıraksaydınız öleceğini söylediniz."

Katya Sokolov'a döndü.

Bunu yeniden açıklamak zorunda kalacağını sanmıştı.

Değildi.

Sokolov hatırlıyordu.

Her şeyi.

"Evet."

Sokolov bir süre Mert'e baktı.

"Şimdi yaralı değil."

Katya cevap vermedi.

Mert ayakta duruyordu.

Kendi başına.

Aylar önce bir bardak suyu bile iki eliyle tutan adamdan geriye yalnızca kaburgalarının altındaki koyu iz kalmıştı.

Sokolov'un sorusu sakindi.

"Peki şimdi?"

Katya'nın eli önlüğünün yanında kapandı.

Bu, önceki konuşmada sorulmamıştı.

O zaman Sokolov bir Osmanlı askerini neden ölümden kurtardığını anlamaya çalışmıştı.

Şimdi başka bir şey soruyordu.

Katya uzun süre cevap vermedi.

Mert ona bakmadı.

Belki bakmamayı özellikle seçiyordu.

Katya bundan memnun oldu.

Söyleyeceği şey onun için değildi.

Kendisinden kaçmamak içindi.

"Şimdi..." dedi.

Kelime boğazında kaldı.

Kırk altı yaşında bir kadındı. Bir kocasını toprağa vermiş, yedi yıl tek başına yaşamış, savaşın ortasında kendi evinde düşman askeri saklamıştı.

Söyleyeceği şeyden utanmak için artık biraz geçtiğini düşündü.

"Şimdi onu teslim etmek istemiyorum."

Mert'in bakışları ona döndü.

Katya gözlerini Sokolov'dan ayırmadı.

"Bu yaptığımı daha doğru yapmıyor."

Sokolov sessiz kaldı.

"Daha yasal da yapmıyor."

Katya'nın sesi sert değildi artık.

Yalnızca yorgundu.

"Ama gerçek bu."

Sokolov'un bakışları Katya'nın yüzünden Mert'e geçti.

Orada birkaç saniye kaldı.

O birkaç saniyede kişisel olan bir şey vardı.

Katya bunu gördü.

Sokolov'un aylar önce çay içerken ona baktığı biçimi hatırladı. Novaya'ya gitme teklifini. Güneybatı yolunda yalnız kalmayacağını söylediği günü.

Sokolov da Katya'nın hatırladığını anladı.

Yüzünde hiçbir şey değişmedi.

Katya da ona acıyacak bir bakış vermedi.

Böyle bir şey ikisine de hakaret olurdu.

Sokolov yalnızca,

"Anladım," dedi.

Katya başını çok az eğdi.

"Biliyorum."

Sonra konuşma orada bitti.

Bu kez gerçekten.

Dışarıdaki yaralıların sesleri yeniden deponun içine doldu. Bir at kapının önünde huzursuzca toprağı eşeledi. Uzakta, geldikleri köyün yönünden boğuk bir top sesi daha yükseldi.

Sokolov başını sese çevirmedi.

Bakışları hâlâ Mert'in üzerindeydi.

Bir süre kimse konuşmadı.

İlkbahar rüzgârı kapısız deponun içinden geçti.

Toprağın kokusu vardı içinde.

Ve barutun.

Sokolov gözlerini önündeki çamura indirdi.

Sonra Aleksey'e baktı.

Ardından Katya'nın ellerine.

En son Mert'e.

"Üçünüz hakkında rapor yazmam gerekir."

Katya "Biliyorum," dedi.

Aleksey'in cevabı hemen arkasından geldi.

"Biliyorum, yoldaş Teğmen."

Mert kelimelerin tamamını anlamamıştı.

Ama yüzlerden anlam çıkarmayı aylar önce öğrenmişti.

Sokolov bir askeri çağırdı.

"Çantamı getir."

Adam birkaç dakika sonra küçük deri evrak çantasıyla döndü.

Sokolov onu dizlerinin üzerine alamayınca Katya yanındaki tahta sandığı çekip yaklaştırdı.

Teğmen çantayı açtı.

İçinden katlanmış birkaç kâğıt, küçük bir defter ve kalem çıktı.

Kalemi eline aldı.

Yazmadı.

Uzun süre yalnızca boş kâğıda baktı.

Katya hiçbir şey söylemedi.

Aleksey de.

Mert'in sol eli yanında kapalıydı.

Sokolov sonunda kalemin ucunu kâğıda indirdi.

Yavaş yazıyordu.

Bacağı her hareketinde sızlıyor olmalıydı. Bir noktada durdu. Dişlerini sıktı. Sonra devam etti.

Bitirdiğinde satırları bir kez okudu.

"Dün gözaltına alınan Osmanlı eri, bombardıman ve geri çekilme sırasında kayboldu."

Aleksey'in yüzü değişmedi.

Ama nefesi değişti.

Sokolov devam etti.

"Son görüldüğü bölge yoğun topçu ateşi altında kaldı."

Kalemi kâğıdın üzerinde bir an tuttu.

"Öldüğü kabul edilecek."

Mert'in kaşları çatıldı.

Sokolov ona baktı.

"Anladın mı?"

Mert birkaç saniye sonra başını salladı.

"Ben öldüm."

Sokolov'un ağzının kenarında hiçbir hareket olmadı.

"Kâğıtta."

Mert kâğıda baktı.

Sonra kendi ellerine.

Nefes aldı.

"İyi."

Katya neredeyse gülecekti.

Gülmedi.

Sokolov kâğıdı katladı.

Aleksey'e döndü.

"Yangın gecesi hakkında yazacak başka bir şeyim yok."

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Yoldaş Teğmen..."

"Bu seni haklı yapmıyor."

Aleksey sustu.

Sokolov'un sesi sertleşti.

"Bir daha emrim altında bana yalan söylersen, bugün gördüklerin seni korumaz."

Aleksey başını eğdi.

"Anladım."

Sokolov'un bakışı Katya'ya geçti.

"Evinizde Osmanlı askeri sakladığınıza dair de raporumda hiçbir şey yok."

Katya birkaç saniye ona baktı.

"Teğmen..."

"Bunu sizin için yaptığımı düşünmeyin."

Katya'nın cevabı gecikmedi.

"Düşünmüyorum."

Sokolov'un bakışı gözlerinde kaldı.

Sonra çok hafif başını salladı.

Bu kadardı.

Son olarak Mert'e baktı.

"Bir daha karşıma çıkma."

Mert cümleyi anladı.

Başını salladı.

"Anladım."

Sokolov kâğıtları çantasına koydu.

"Git."

Mert hareket etmedi.

Bir saniye.

İki.

Katya ona baktı.

Aylar boyunca kapı açıldığında saklanmıştı.

Bot sesi duyduğunda susmuştu.

Mahzende nefesini tutmuştu.

Geceleri yürümüş, gündüzleri perdelerin arkasında yaşamıştı.

Sonra esir olmuştu.

Şimdi bir Rus subayı ona gitmesini söylüyordu.

Mert sanki kelimenin gerçekten kendisi için söylendiğine inanmakta zorlanıyordu.

"Teğmen."

Sokolov başını kaldırdı.

Mert bir şey söylemek istedi.

Teşekkür belki.

Sokolov izin vermedi.

"Git, Mert."

Bu kez ismini kullandı.

Mert sustu.

Sonra başını eğdi.

Asker selamı vermedi.

Sokolov da beklemedi.

Mert döndü.

Katya çıkmadan önce Aleksey'in yanında durdu.

Genç adamın yüzü birkaç ay önceki hâlinden çok daha yaşlı görünüyordu.

"Dikkat et," dedi Katya.

Aleksey kısa bir nefes verdi.

"Siz de."

Mert birkaç adım ötede bekliyordu.

Aleksey ona döndü.

İkisi bir süre birbirine baktı.

Ne arkadaşlardı.

Ne de artık kelimenin eski anlamıyla düşman.

Mert başını hafifçe eğdi.

Aleksey aynı hareketle karşılık verdi.

Bu kadar.

Katya Mert'in yanına geçti.

Birlikte yürüdüler.

Yol yükseldiğinde köy arkalarında kaldı.

Katya bir kez dönüp baktı.

Duman hâlâ ağaçların üzerinde asılıydı.

Evlerin hangisinin ayakta kaldığını bu mesafeden seçmek mümkün değildi.

Kendi çatısını bulmaya çalıştı.

Bulamadı.

Belki oradaydı.

Belki değildi.

Bir an bahçesini düşündü.

Sobayı.

Grigori'nin sandığını.

Sonra Mihail'i.

Onun bedeni hâlâ köydeydi.

Katya dönüp yoluna baktı.

Mert birkaç adım önde yürüyordu.

Sonra yavaşladı.

Katya yetişince onunla aynı hizaya geldi.

Bir süre konuşmadan ilerlediler.

Toprak ıslaktı. Yol kenarındaki çıplak dalların uçlarında küçük yeşil tomurcuklar vardı. Uzaktan yine bir top sesi duyuldu.

Mert Katya'ya baktı.

"Katya."

"Ne?"

Kelimeyi bulmak için birkaç saniye düşündü.

"Benimle geldiğin için..."

Durdu.

Kaşlarını çattı.

"Pişman?"

Katya yürümeyi bırakmadı.

Arkasındaki dumanı düşündü.

Sokolov'u.

Aleksey'i.

Mihail'i.

Grigori'yi.

Kendi evini.

Sonra yanındaki adama baktı.

"Henüz değil."

Mert birkaç saniye ona baktı.

Sonra çok hafif güldü.

Katya yüzünü yeniden yola çevirdi.

"Bunu fazla umut verici bulma."

Mert'in gülümsemesi biraz daha büyüdü.

"Geç."

Katya kaşını kaldırdı.

Mert yürümeye devam etti.

Katya da onun yanında yürüdü.

Arkalarında duman vardı.

Önlerinde henüz adını bilmedikleri bir yol.

Ve bu kez ikisi de aynı yöne gidiyordu.

End of chapter

BÖLÜM 29 - DÜŞMANIN NEFESİ

"Teğmen."

Adam soruyu ikinci kez sordu.

"Bu adam kim?"

Sokolov cevap vermedi.

Geçici sedyenin iki yanında duran askerler de durmamıştı. Yolun ortasında kalmak için kimsenin vakti yoktu. Batıya doğru çekilen birlik, çamurun içinde ağır ağır ilerlemeyi sürdürüyor; yaralıların taşındığı sedyeler sallanıyor, geride kalan arabaların tekerleri toprağın içine gömüldükçe atlar burunlarından köpüklü soluklar veriyordu.

Katya birkaç adım boyunca Sokolov'un yüzüne baktı.

Teğmenin rengi hâlâ kötüydü. Alnındaki kan temizlenmişti ama saç çizgisinin altında yeni bir koyuluk oluşmuştu. Sol bacağı, Katya'nın enkazdan bulduğu iki tahta arasında sıkıca sabitlenmişti. Her sarsıntıda çenesi geriliyor, fakat ses çıkarmıyordu.

Bakışları Mert'teydi.

Mert de ona bakıyordu.

Üzerinde Katya'nın aylar önce verdiği eski palto vardı. Pantolonu çamur içindeydi. Ellerinde Sokolov'un kanından kalan koyu lekeler kuruyordu. Ne Rus üniforması vardı üzerinde ne de onu köylülerden biri gösterecek bir yüz.

Aleksey hemen yanında yürüyordu.

Tüfeği elindeydi.

Namlu yere bakıyordu.

Sokolov sonunda gözlerini kıdemli subaya çevirdi.

"Esir."

Adamın kaşları kalktı.

"Esir mi?"

"Evet."

Bakışı yeniden Mert'e gitti.

"Niçin bağlı değil?"

Sokolov'un yüzünde hiçbir şey değişmedi.

"Benim sorumluluğumda."

Adam bir an daha bekledi.

Belki başka soru soracaktı.

Geriden bir asker bağırdı.

"Arabayı sağa alın! Yol kapanıyor!"

Subay dönüp baktı. Ardından Sokolov'a tekrar baktığında, soruyu uzatmanın o anda önemli olmadığına karar vermiş görünüyordu.

"Onu gözden kaçırmayın."

Sokolov yalnızca,

"Kaçırmıyoruz," dedi.

Katya, Aleksey'in Mert'e baktığını gördü.

Mert de gördü.

Hiçbiri bir şey söylemedi.

Yaklaşık yirmi dakika sonra yolun kenarındaki eski bir çiftliğe ulaştılar.

Evin çatısının yarısı çökmüştü ama büyük ahır hâlâ ayaktaydı. Rus askerleri burayı geçici durak hâline getirmişti. Yaralılar samanların üzerine serilmiş battaniyelere yatırılıyor, yürüyebilenlere duvar dibinde yer açılıyordu.

Ahırın kapısının önündeki toprak çamurdan görünmüyordu.

Kan da.

Her şey aynı koyu renge karışmıştı.

Katya içeri girer girmez bir askerin kolundaki sargıyı kontrol etti. Ardından başı yarılmış başka bir adamın yanına çömeldi. Adamın gözleri açıktı ama bakışı Katya'nın üzerinden geçip tavandaki kararmış kirişlere takılıyordu.

"Beni duyuyor musun?"

Adam başını çok az oynattı.

"Adın?"

"Nikolay."

"Güzel. Bunu hatırlıyorsan şimdilik iyiyiz."

Başka biri Katya'yı çağırdı.

Bir kadın mıydı, asker mi, ilk anda anlamadı.

Sonra kendi ellerini gördü.

Parmaklarının arasında kurumuş kan vardı.

Tırnaklarının kenarında.

Bileğinin üstünde.

Önlüğünün etek kısmında daha büyük, koyu bir leke.

Sokolov'un kanı değildi.

Mihail.

Katya'nın eli havada kaldı.

Bir an yolun kenarındaki beden geldi gözünün önüne.

Paltosunun yakasını düzelten oğlu.

Mihail'in artık kimsenin yanında olmadığı son birkaç saniye.

Katya parmaklarını birbirine sürttü.

Kurumuş kan deri üzerinde çatladı.

Yakındaki kovaya baktı.

İçinde yarım kova temiz su vardı.

Elini uzatmadı.

Bir asker arkasından seslendi.

"Yekaterina Andreyevna!"

Katya döndü.

"Geliyorum."

Mihail'in kanı ellerinde kaldı.

Sokolov ahırın yan tarafındaki küçük depoya taşınmıştı.

Kapısı yoktu. Yalnızca üç duvar ve rüzgârı kesen eğri bir çatı.

Katya bacağındaki sargıyı yeniden kontrol etti. Kanama yavaşlamıştı. Kırık olup olmadığını burada anlayamazdı ama kemiğin üzerine basması mümkün değildi.

"Bunu değiştirmeyeceğim," dedi.

Sokolov ona baktı.

"İyi haber mi?"

"Hayır. Elimde daha iyisi olmadığı anlamına geliyor."

"Bu daha tanıdık."

Katya düğümü sıkıştırdı.

Sokolov'un yüzü gerildi.

Katya bunu görmezden geldi.

Dışarıda Mert ile Aleksey bekliyordu.

Bir Rus askeri birkaç adım ötede durmuş, Mert'i açıkça izliyordu.

Artık saklanmıyordu.

Bu düşünce Katya'ya beklediğinden daha tuhaf geldi.

Aylar boyunca Mert'in varlığını bir nefes kadar sessiz tutmaya çalışmıştı. Kapılar kapanmış, perdeler çekilmiş, mahzen kapağı üzerine masa konmuştu.

Şimdi onu herkes görebiliyordu.

Ve bu, güvenli olduğu anlamına gelmiyordu.

Sokolov başını kaldırdı.

"Aleksey."

Genç asker hemen döndü.

"Yoldaş Teğmen."

"Buraya gel."

Katya'nın parmakları sargının üzerinde durdu.

Aleksey içeri girdi.

Mert olduğu yerde kaldı.

Sokolov birkaç saniye genç askerin yüzüne baktı.

Sonra Mert'i gösterdi.

"Yangında gördüğün adam bu muydu?"

Aleksey'in bakışları Mert'e kaydı.

Katya nefesini tuttuğunu fark etti.

Genç adam uzun süre bakmadı.

"Evet."

Tek kelimeydi.

Katya'nın midesinin altında ağır bir kasılma oldu.

Sokolov'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.

"Biliyordun."

"Evet."

"Ne zamandır?"

"Yangından beri."

Uzakta bir top sesi duyuldu.

Bu kez kimse irkilmedi.

Sokolov'un gözleri Aleksey'den ayrılmadı.

"Bana o gece kimseyi seçemediğini söyledin."

"Evet."

"Yalan söyledin."

Aleksey'in sesi değişmedi.

"Evet."

Sokolov bir süre sustu.

Ahırdan bir yaralının öksürüğü geldi.

Bir at kapının önünde ayağını toprağa vurdu.

"Katya'yla konuştun mu?"

"Ertesi gün."

"Kim olduğunu sana söyledi mi?"

Aleksey başını çok az çevirdi.

"Tam olarak değil."

Sokolov kaşını kaldırdı.

Aleksey devam etti.

"Ama anladım."

"Neyi?"

"Onun Osmanlı askeri olduğunu."

Mert uzakta durmuş onları dinliyordu.

Katya, "Osmanlı" kelimesi söylendiğinde yüzünün çok az değiştiğini gördü.

Sokolov sordu:

"Ve tutuklamadın."

"Hayır."

"Katya'ya zaman verdin."

"Evet."

Katya dayanamadı.

"Onu ben..."

Sokolov başını ona çevirdi.

"Henüz size sormadım."

Sesini yükseltmedi.

Gerek de yoktu.

Katya çenesini sıktı.

Sustu.

Sokolov yeniden Aleksey'e döndü.

"Sonra seni sorguladım."

"Evet."

"Yine yalan söyledin."

"Evet."

Bu kez Sokolov'un nefesi biraz daha ağır çıktı.

Acıdan mı, öfkeden mi Katya anlayamadı.

"Bunun ne olduğunu biliyor musun?"

Aleksey tereddüt etmedi.

"Biliyorum."

"Bir düşman askerini bilerek sakladın."

Aleksey'in bakışları bir an Mert'e gitti.

"Ben saklamadım."

Sokolov'un gözleri daraldı.

Aleksey hemen ekledi:

"Ama bildiğim hâlde bildirmedim."

"Aradaki farkın seni kurtaracağını mı düşünüyorsun?"

"Hayır."

Sokolov birkaç saniye sustu.

Aleksey'in yüzünde korku vardı.

Katya bunu görüyordu.

Ama genç adam korkusunu konuşmasının önüne koymuyordu.

Sokolov başını sedyenin arkasındaki tahta duvara yasladı.

"Kuzeye neden gönderildiğini düşündün?"

Aleksey ilk kez şaşırdı.

Bir an cevap vermedi.

"Beni köyden uzaklaştırmak için."

"Görev gerçekti."

Aleksey sustu.

"İkmal grubunun adama ihtiyacı vardı."

Sokolov bir nefes aldı.

"Ama tek sebep o değildi."

Aleksey'in yüzü yavaşça değişti.

Sokolov devam etti.

"Yangın anını anlattığın hikâyeye inanmadım."

Katya'nın bakışları ona döndü.

Sokolov bunu görmedi ya da görmezden geldi.

"Yol uzundu," dedi. "Düşünmek için zamanın olsun istedim."

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Düşündüm."

"Belli."

Sokolov'un sesi ilk kez kuru bir sertlik taşıdı.

"Geri döndüğünde hâlâ aynı yalanı taşıyordun."

Aleksey başını eğmedi.

"Evet."

"Sonra bu sabah onu yeniden gördün."

"Evet."

"Ormanda."

"Evet."

Sokolov Mert'e baktı.

"Bu kez kim olduğunu sana kendisi söyledi."

Aleksey de Mert'e döndü.

"Evet."

"Silahlı mıydı?"

"Bıçağı vardı. Yere bıraktırdım."

"Tutuklayabilirdin."

Aleksey'in eli tüfeğinin kayışına gitti.

"Evet."

"Yapmadın."

"Hayır."

"Neden?"

Aleksey bu kez hemen cevap vermedi.

Katya, genç adamın sözcük aramadığını anladı.

Yalnızca hangisini söyleyeceğine karar veriyordu.

"Çünkü saldırıyı haber vermeye gelmişti."

Sokolov'un gözleri küçüldü.

"Buna o anda inandın mı?"

"Hayır."

"Yine de geçmesine izin verdin."

"Evet."

"Bir Osmanlı askerini Rus mevzilerine doğru bilerek geçirdin."

Aleksey'in yüzünde hiçbir kaçış kalmadı.

"Evet."

Sessizlik uzadı.

Katya ellerini birbirine kenetledi.

Parmaklarının arasındaki kurumuş kan yeniden çatladı.

Sokolov bunu görmedi.

Bakışları Mert'teydi.

Saşa'yı ateşten çıkaran adam.

Saldırıyı haber veren adam.

Az önce, kendi askerleri köyün içine girerken kaçmak yerine dönüp üzerindeki enkazı kaldıran adam.

Sokolov hiçbirini söylemedi.

Aleksey'e de ceza vermedi.

Henüz.

Mert'in önünde durmasını işaret etti.

Aleksey yarım adım çekildi.

Mert yaklaştı.

Aralarında artık yalnızca birkaç adım vardı.

Sokolov ona baktı.

"Kendi birliğine ulaştın mı?"

Mert soruyu anladı.

"Evet."

"Onlarla konuştun."

"Evet."

Sokolov'un bakışları yüzünde kaldı.

"Ve geri geldin."

Mert'in sesi daha alçaktı.

"Evet."

Sokolov uzun süre sustu.

Sonra tek bir soru sordu.

"Neden?"

Mert'in gözleri istemsizce Katya'ya kaydı.

Katya kıpırdamadı.

Aleksey de ona bakıyordu.

Mert yeniden Sokolov'a döndü ve cevabını verdi.

"İnsanlar vardı."

Mert'in cevabı o kadar sade çıktı ki Sokolov bir an hiçbir şey söylemedi.

Mert doğru kelimeyi arıyormuş gibi başını çok az yana çevirdi. Sonra ahırın bulunduğu tarafa baktı.

"Çocuklar. Yaşlılar."

Bir an durdu.

"Saşa. Marina. Vera. Pavel."

Son ismi söylerken sesi biraz yavaşladı.

"Mihail."

Katya'nın birbirine kenetlenmiş parmakları gevşedi.

Sokolov'un bakışları Mert'in yüzünde kaldı.

"Ruslar."

Mert ona baktı.

Sokolov'un sesinde suçlama yoktu. Bir asker, önüne konulan gerçeğin sınırlarını çiziyordu.

"Ruslardı."

Mert birkaç saniye sustu.

Sonra başını salladı.

"Evet."

Bir nefes aldı.

"İnsanlar."

Sokolov'un gözleri daralmadı. Yüzünde yumuşama da olmadı.

Yalnızca baktı.

Sonra bakışı Katya'ya kaydı.

"Yekaterina Andreyevna da oradaydı."

Mert bu kez hemen cevap vermedi.

Katya onun kendisine baktığını gördü.

Mert'in yüzünde önceki günlerdeki o inatçı sertlik yoktu. Onun yerine, artık saklamaya çalışmadığı bir şey vardı.

"Evet."

Sokolov bekledi.

Mert Katya'dan gözünü ayırmadan ekledi:

"Katya önce."

Katya'nın nefesi çok hafif değişti.

Yirmi altı.

Kırk altı.

Sen sonra değil.

Sen önce.

Bunları tekrar konuşmanın yeri değildi.

Yine de bazı cümleler insanın peşinden savaş alanına kadar geliyordu.

Sokolov bunu gördü.

Ne anladığını belli etmedi.

"Kendi birliğine dönebilirdin," dedi.

Mert başını salladı.

"Evet."

"Döndün de."

Mert'in yüzünde kısa bir karışıklık oluştu.

Sokolov daha açık söyledi:

"Kendi askerlerine ulaştın."

"Evet."

"Sonra onların yapacağı saldırıyı öğrendin."

"Evet."

"Ve gelip bana anlattın."

Mert'in çenesi gerildi.

"Evet."

Sokolov birkaç saniye sustu.

"Ne yaptığının farkında mısın?"

Bu kez Mert cevap vermeden önce daha uzun düşündü.

"Evet."

Sokolov başını hafifçe yana eğdi.

"Kendi ordunun hareketini düşmana verdin."

Mert'in yüzü kapandı.

Katya, onun ilk kez bakışını yere indirdiğini gördü.

Utançtan değildi.

Daha ağır bir şeydi.

Mert birkaç saniye sonra yeniden Sokolov'a baktı.

"Biliyorum."

"Bunun adını biliyor musun?"

Mert cevap vermedi.

Rusça kelimeyi bilmiyor olabilirdi.

Anlamını biliyordu.

Bu yeterliydi.

Sokolov da bunu gördü.

Dışarıda bir at sertçe soludu. Ahır tarafında biri su istedi. Ardından yaralı bir adamın iniltileri yükseldi ve kısa süre sonra yeniden kayboldu.

Sokolov gözlerini bir an kapattı.

Ağrı yüzüne vurmuştu.

Açtığında Mert'e tekrar baktı.

"Mihail yine de öldü."

Katya'nın başı istemsizce kalktı.

Mert hiç kıpırdamadı.

Sokolov devam etmedi.

Gerek yoktu.

Mert'in bakışları birkaç saniye Katya'nın ellerine indi.

Kurumuş kan hâlâ parmaklarının arasındaydı.

"Biliyorum," dedi Mert.

Sesi kısıktı.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Sokolov bu kez Katya'ya döndü.

Uzun süre konuşmadı.

Katya o bakışın ne aradığını biliyordu artık. Aylar önce olsa önüne başka bir cevap koymaya çalışırdı. Bir hasta. Bir sandalye. Bir parça kanlı bez. Yeterince doğru söylenmiş bir yalan.

Şimdi hiçbirine ihtiyaç yoktu.

Sokolov sonunda,

"Size bu konuşmanın bitmediğini söylemiştim," dedi.

Katya başını salladı.

"Hatırlıyorum."

"Ben de."

Katya'nın gözleri bir an onun yaralı bacağına indi. Tahtaların arasındaki sargının kenarında yeniden koyu bir leke oluşmaya başlamıştı.

"Şu hâlinizle bile hesap kapatmadan duramıyorsunuz."

Sokolov'un yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu.

"Bazı hesaplar yürümeyi gerektirmiyor."

Katya cevap vermedi.

Sokolov bir süre onu izledi.

"Sizi neden gözaltına almadığımı da hatırlıyorsunuz."

"Köyün hemşiresine ihtiyacınız vardı."

"Evet."

Katya'nın bakışı istemsizce dışarıdaki yaralılara gitti.

Hala ihtiyaç vardı.

Hatta belki daha fazla.

Ama ikisi de artık meselenin bu olmadığını biliyordu.

Katya yeniden Sokolov'a döndü.

"Mert'i ben sakladım."

Sokolov'un kaşı çok hafif kalktı.

Katya devam etti.

"Aleksey sonradan öğrendi. Ne yaptıysa kendi kararını verdi. Ama onu o eve ben götürdüm. Aylarca kalmasına ben izin verdim."

Aleksey başını kaldırdı.

"Yekaterina Andreyevna..."

Katya ona bakmadı.

Sokolov baktı.

"Aleksey kendi cevabını verdi."

Genç asker sustu.

Sokolov'un gözleri yeniden Katya'ya döndü.

"Siz de cevabınızı aylar önce vermiştiniz."

Katya birkaç saniye ona baktı.

"Cevabım değişmedi."

Bu kez Sokolov'un cevabı gecikti.

"Biliyorum."

Katya bu iki kelimenin kendisini neden beklediğinden daha ağır vurduğunu anlayamadı.

Belki çünkü Sokolov artık onu ikna etmeye çalışmıyordu.

Belki çünkü gerçekten biliyordu.

İlk günün ne olduğunu.

Sonraki ayların neye dönüştüğünü.

Katya gözlerini Mert'e çevirdi.

Mert birkaç adım ötede sessizce duruyordu. Üzerindeki palto çamura bulanmıştı. Ellerinde hâlâ Sokolov'u enkazdan çıkarırken bulaşan kan vardı.

Sokolov da aynı yere baktı.

"Onu bulduğunuzda yaralıydı," dedi.

Katya başını salladı.

"Evet."

"O zaman bana, ormanda bıraksaydınız öleceğini söylediniz."

Katya Sokolov'a döndü.

Bunu yeniden açıklamak zorunda kalacağını sanmıştı.

Değildi.

Sokolov hatırlıyordu.

Her şeyi.

"Evet."

Sokolov bir süre Mert'e baktı.

"Şimdi yaralı değil."

Katya cevap vermedi.

Mert ayakta duruyordu.

Kendi başına.

Aylar önce bir bardak suyu bile iki eliyle tutan adamdan geriye yalnızca kaburgalarının altındaki koyu iz kalmıştı.

Sokolov'un sorusu sakindi.

"Peki şimdi?"

Katya'nın eli önlüğünün yanında kapandı.

Bu, önceki konuşmada sorulmamıştı.

O zaman Sokolov bir Osmanlı askerini neden ölümden kurtardığını anlamaya çalışmıştı.

Şimdi başka bir şey soruyordu.

Katya uzun süre cevap vermedi.

Mert ona bakmadı.

Belki bakmamayı özellikle seçiyordu.

Katya bundan memnun oldu.

Söyleyeceği şey onun için değildi.

Kendisinden kaçmamak içindi.

"Şimdi..." dedi.

Kelime boğazında kaldı.

Kırk altı yaşında bir kadındı. Bir kocasını toprağa vermiş, yedi yıl tek başına yaşamış, savaşın ortasında kendi evinde düşman askeri saklamıştı.

Söyleyeceği şeyden utanmak için artık biraz geçtiğini düşündü.

"Şimdi onu teslim etmek istemiyorum."

Mert'in bakışları ona döndü.

Katya gözlerini Sokolov'dan ayırmadı.

"Bu yaptığımı daha doğru yapmıyor."

Sokolov sessiz kaldı.

"Daha yasal da yapmıyor."

Katya'nın sesi sert değildi artık.

Yalnızca yorgundu.

"Ama gerçek bu."

Sokolov'un bakışları Katya'nın yüzünden Mert'e geçti.

Orada birkaç saniye kaldı.

O birkaç saniyede kişisel olan bir şey vardı.

Katya bunu gördü.

Sokolov'un aylar önce çay içerken ona baktığı biçimi hatırladı. Novaya'ya gitme teklifini. Güneybatı yolunda yalnız kalmayacağını söylediği günü.

Sokolov da Katya'nın hatırladığını anladı.

Yüzünde hiçbir şey değişmedi.

Katya da ona acıyacak bir bakış vermedi.

Böyle bir şey ikisine de hakaret olurdu.

Sokolov yalnızca,

"Anladım," dedi.

Katya başını çok az eğdi.

"Biliyorum."

Sonra konuşma orada bitti.

Bu kez gerçekten.

Dışarıdaki yaralıların sesleri yeniden deponun içine doldu. Bir at kapının önünde huzursuzca toprağı eşeledi. Uzakta, geldikleri köyün yönünden boğuk bir top sesi daha yükseldi.

Sokolov başını sese çevirmedi.

Bakışları hâlâ Mert'in üzerindeydi.

Bir süre kimse konuşmadı.

İlkbahar rüzgârı kapısız deponun içinden geçti.

Toprağın kokusu vardı içinde.

Ve barutun.

Sokolov gözlerini önündeki çamura indirdi.

Sonra Aleksey'e baktı.

Ardından Katya'nın ellerine.

En son Mert'e.

"Üçünüz hakkında rapor yazmam gerekir."

Katya "Biliyorum," dedi.

Aleksey'in cevabı hemen arkasından geldi.

"Biliyorum, yoldaş Teğmen."

Mert kelimelerin tamamını anlamamıştı.

Ama yüzlerden anlam çıkarmayı aylar önce öğrenmişti.

Sokolov bir askeri çağırdı.

"Çantamı getir."

Adam birkaç dakika sonra küçük deri evrak çantasıyla döndü.

Sokolov onu dizlerinin üzerine alamayınca Katya yanındaki tahta sandığı çekip yaklaştırdı.

Teğmen çantayı açtı.

İçinden katlanmış birkaç kâğıt, küçük bir defter ve kalem çıktı.

Kalemi eline aldı.

Yazmadı.

Uzun süre yalnızca boş kâğıda baktı.

Katya hiçbir şey söylemedi.

Aleksey de.

Mert'in sol eli yanında kapalıydı.

Sokolov sonunda kalemin ucunu kâğıda indirdi.

Yavaş yazıyordu.

Bacağı her hareketinde sızlıyor olmalıydı. Bir noktada durdu. Dişlerini sıktı. Sonra devam etti.

Bitirdiğinde satırları bir kez okudu.

"Dün gözaltına alınan Osmanlı eri, bombardıman ve geri çekilme sırasında kayboldu."

Aleksey'in yüzü değişmedi.

Ama nefesi değişti.

Sokolov devam etti.

"Son görüldüğü bölge yoğun topçu ateşi altında kaldı."

Kalemi kâğıdın üzerinde bir an tuttu.

"Öldüğü kabul edilecek."

Mert'in kaşları çatıldı.

Sokolov ona baktı.

"Anladın mı?"

Mert birkaç saniye sonra başını salladı.

"Ben öldüm."

Sokolov'un ağzının kenarında hiçbir hareket olmadı.

"Kâğıtta."

Mert kâğıda baktı.

Sonra kendi ellerine.

Nefes aldı.

"İyi."

Katya neredeyse gülecekti.

Gülmedi.

Sokolov kâğıdı katladı.

Aleksey'e döndü.

"Yangın gecesi hakkında yazacak başka bir şeyim yok."

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Yoldaş Teğmen..."

"Bu seni haklı yapmıyor."

Aleksey sustu.

Sokolov'un sesi sertleşti.

"Bir daha emrim altında bana yalan söylersen, bugün gördüklerin seni korumaz."

Aleksey başını eğdi.

"Anladım."

Sokolov'un bakışı Katya'ya geçti.

"Evinizde Osmanlı askeri sakladığınıza dair de raporumda hiçbir şey yok."

Katya birkaç saniye ona baktı.

"Teğmen..."

"Bunu sizin için yaptığımı düşünmeyin."

Katya'nın cevabı gecikmedi.

"Düşünmüyorum."

Sokolov'un bakışı gözlerinde kaldı.

Sonra çok hafif başını salladı.

Bu kadardı.

Son olarak Mert'e baktı.

"Bir daha karşıma çıkma."

Mert cümleyi anladı.

Başını salladı.

"Anladım."

Sokolov kâğıtları çantasına koydu.

"Git."

Mert hareket etmedi.

Bir saniye.

İki.

Katya ona baktı.

Aylar boyunca kapı açıldığında saklanmıştı.

Bot sesi duyduğunda susmuştu.

Mahzende nefesini tutmuştu.

Geceleri yürümüş, gündüzleri perdelerin arkasında yaşamıştı.

Sonra esir olmuştu.

Şimdi bir Rus subayı ona gitmesini söylüyordu.

Mert sanki kelimenin gerçekten kendisi için söylendiğine inanmakta zorlanıyordu.

"Teğmen."

Sokolov başını kaldırdı.

Mert bir şey söylemek istedi.

Teşekkür belki.

Sokolov izin vermedi.

"Git, Mert."

Bu kez ismini kullandı.

Mert sustu.

Sonra başını eğdi.

Asker selamı vermedi.

Sokolov da beklemedi.

Mert döndü.

Katya çıkmadan önce Aleksey'in yanında durdu.

Genç adamın yüzü birkaç ay önceki hâlinden çok daha yaşlı görünüyordu.

"Dikkat et," dedi Katya.

Aleksey kısa bir nefes verdi.

"Siz de."

Mert birkaç adım ötede bekliyordu.

Aleksey ona döndü.

İkisi bir süre birbirine baktı.

Ne arkadaşlardı.

Ne de artık kelimenin eski anlamıyla düşman.

Mert başını hafifçe eğdi.

Aleksey aynı hareketle karşılık verdi.

Bu kadar.

Katya Mert'in yanına geçti.

Birlikte yürüdüler.

Yol yükseldiğinde köy arkalarında kaldı.

Katya bir kez dönüp baktı.

Duman hâlâ ağaçların üzerinde asılıydı.

Evlerin hangisinin ayakta kaldığını bu mesafeden seçmek mümkün değildi.

Kendi çatısını bulmaya çalıştı.

Bulamadı.

Belki oradaydı.

Belki değildi.

Bir an bahçesini düşündü.

Sobayı.

Grigori'nin sandığını.

Sonra Mihail'i.

Onun bedeni hâlâ köydeydi.

Katya dönüp yoluna baktı.

Mert birkaç adım önde yürüyordu.

Sonra yavaşladı.

Katya yetişince onunla aynı hizaya geldi.

Bir süre konuşmadan ilerlediler.

Toprak ıslaktı. Yol kenarındaki çıplak dalların uçlarında küçük yeşil tomurcuklar vardı. Uzaktan yine bir top sesi duyuldu.

Mert Katya'ya baktı.

"Katya."

"Ne?"

Kelimeyi bulmak için birkaç saniye düşündü.

"Benimle geldiğin için..."

Durdu.

Kaşlarını çattı.

"Pişman?"

Katya yürümeyi bırakmadı.

Arkasındaki dumanı düşündü.

Sokolov'u.

Aleksey'i.

Mihail'i.

Grigori'yi.

Kendi evini.

Sonra yanındaki adama baktı.

"Henüz değil."

Mert birkaç saniye ona baktı.

Sonra çok hafif güldü.

Katya yüzünü yeniden yola çevirdi.

"Bunu fazla umut verici bulma."

Mert'in gülümsemesi biraz daha büyüdü.

"Geç."

Katya kaşını kaldırdı.

Mert yürümeye devam etti.

Katya da onun yanında yürüdü.

Arkalarında duman vardı.

Önlerinde henüz adını bilmedikleri bir yol.

Ve bu kez ikisi de aynı yöne gidiyordu.

End of chapter

Page 1 of 100Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.