Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 28 - CEPHE KÖYE GİRİYOR

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 28 - CEPHE KÖYE GİRİYOR

"Başladı."

Mert'in sesi hâlâ odadayken ikinci mermi geldi.

Bu kez patlamayı yalnızca duymadılar.

Katya önce ayaklarının altındaki tahtanın hafifçe yükseldiğini sandı. Ardından pencere zangırdadı, duvardaki küçük raf öne doğru sıçradı ve üstündeki kavanozlardan biri yere düşüp parçalandı.

Aleksey kapının kenarından dışarı baktı.

"Bu daha da yakındı."

Sokolov çoktan hareket etmişti.

"Meydana."

Aleksey başını çevirdi.

"Yoldaş Teğmen?"

Sokolov Mert'i gösterdi.

"Gözün üzerinde olsun."

Mert'in yüzü sertleşti.

Sokolov bunu gördü.

"Bu saldırı seni serbest bırakmadı."

Ardından Katya'ya döndü.

"Muhtemelen yaralılar olacak."

Katya cevap vermedi.

Çantasına zaten uzanmıştı.

Temiz bezler.

Sargılar.

Makas.

Küçük antiseptik şişesi.

Bir parça ip.

Tahta atel için kullanabileceği iki ince çıta.

Eli bir an yanlışlıkla ekmek bezine gitti. Parmakları kumaşın üzerinde durdu. Sonra sinirle bıraktı ve çantasının kapağını kapattı.

Dışarıdan bir bağırış geldi.

"Atları çözün!"

Katya kapıya yöneldi.

Mert de hareket etti.

Aleksey kolunu uzatıp önünü kesti.

Mert durdu.

Bakışları Katya'daydı.

"Katya."

Katya döndü.

Söylenecek çok şey yoktu.

Zaten vakit de yoktu.

"Dikkat et," dedi Mert.

Katya başını salladı.

"Sen de."

Sonra dışarı çıktı.

Köy yolu birkaç dakika önceki hâlinden tamamen farklıydı.

Yağmur durmuştu fakat toprağı ağırlaştırmıştı. Asker botları, araba tekerlekleri ve hayvanların toynakları çamuru ezdikçe yol koyu bir çorbaya dönüşüyordu.

Karargâhın önünde bir çavuş isim okuyordu.

"Vera Mihaylovna!"

"Buradayım! Sağır değilim!"

Katya istemeden başını çevirdi.

Vera, bir arabanın yanında duruyordu. Kolunda küçük bir bohça vardı. Pavel hemen arkasındaydı.

Çocuğun elinde bir tahta kutu bulunuyordu.

Normalde böyle bir kalabalığın ortasında herkese soru sorardı.

Şimdi susuyordu.

Katya'nın bundan hoşlanmadığını fark edecek zamanı olmadı.

Üçüncü mermi geldi.

Islık birkaç saniye sürdü.

Katya başını kaldırdı.

Birileri bağırdı.

"Yatın!"

Patlama köyün kuzey tarafında oldu.

Toprak, tahta ve siyah duman bir evin arkasından yükseldi.

Katya'nın içinden tek bir isim geçti.

"Saşa."

Koşmaya başladı.

Sonra gördü.

Marina birkaç araba ötede, Saşa'yı göğsüne bastırmıştı.

Çocuk yaşıyordu.

Marina da.

Katya olduğu yerde bir an durdu.

Kuzeyde yükselen dumanın içinden evin çatısı görünmüyordu artık.

Marina'nın evi.

Aylar önce yanan, Mihail'in oğullarıyla köylülerin yeniden ayağa kaldırdığı o çatı şimdi ortadan kaybolmuştu.

Katya'nın yüzü dondu.

Marina da nereye baktığını anladı.

Kadının kolları Saşa'nın çevresinde biraz daha sıkıldı.

"Ev..." dedi.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Söyleyemedi.

Sokolov onları birkaç saat önce çıkarttırmıştı.

Katya bunu hatırladı.

Kuzey taraftaki evler.

Önce çocuklar.

Yaşlılar.

Arabası olmayanlar.

Marina gitmek istememişti. Sobada tenceresi kaldığını söylemişti.

Saşa'nın battaniyesini unutmuştu.

Sokolov'un adamlarından biri geri dönmesine izin vermemişti.

Şimdi tencere de battaniye de evle birlikte dumanın altındaydı.

Ama Saşa Katya'nın karşısında nefes alıyordu.

Mert dönmemiş olsaydı...

Katya düşünceyi tamamlamadı.

"Arabaya binin!" diye bağırdı. "Burada durmayın!"

Marina hâlâ evine bakıyordu.

Katya kolundan tuttu.

"Marina!"

Kadın irkildi.

"Saşa'yı götür."

Bu işe yaradı.

Marina çocuğun elinden tutup arabaya yöneldi.

Katya yeniden meydana koştu.

İlk yaralı asker karargâhın yanına getirildiğinde kulağından ve alnından kan geliyordu.

"Beni duyuyor musun?"

Adam Katya'ya baktı ama cevap vermedi.

Kulakları çınlıyor olabilirdi.

Katya gözbebeklerine baktı. Eşitti.

"Başını tut."

Yanındaki askere temiz bez verdi.

"Bastır ama fazla değil."

Bir kadın kolundan çekti.

"Katya!"

Katya döndü.

Kadının eli kan içindeydi.

Avucunda derin bir kesik vardı.

"Şimdi değil."

"Kanıyor."

"Ölmüyorsun."

Kadının yüzünde şaşkınlık belirdi.

Katya bir bez çıkarıp eline bastırdı.

"Bunu sık. Bırakma. Şurada otur."

Başka bir patlama oldu.

Bu kez kuzey yolunun hemen yanında.

Patlamanın ardından kısa, keskin ikinci bir ses yükseldi.

Sonra üçüncü.

Aleksey meydanın ortasında başını çevirdi.

"Cephane."

Sokolov da baktı.

Kuzey yolundaki eski depo tarafından siyah duman yükseliyordu.

Bir asker yanlarına koştu.

"Yoldaş Teğmen! Eski cephane kulübesine düştü!"

Sokolov'un yüzü gerildi.

"Sandıklar?"

"İki sandık içeride kalmış."

"Diğerleri?"

"Dün gece dağıtıldı."

Aleksey dumanın yükseldiği yere baktı.

Sonra yarım sesle,

"Hepsi orada olsaydı..." dedi.

Cümleyi bitirmedi.

Gerek yoktu.

Kulübenin çevresinde askerler vardı.

Kuzey yolunun savunması da oradaydı.

Bütün cephane tek yerde kalsaydı, yalnızca kulübe değil, yanındaki hendek ve adamlar da havaya uçabilirdi.

Sokolov başını Mert'e çevirdi.

İlk kez bakışı yalnızca bir esire bakmıyordu. Ama ona henüz güven de duymuyordu.

Henüz.

"Sonra ne olacak?"

Mert soruyu anladı.

Aleksey bir adım yanında duruyor, tüfeğini aşağıda tutsa da gözünü ondan ayırmıyordu.

Mert kuzeye baktı.

Topçu sesi yeniden uzaklardan yuvarlandı.

"Top önce."

"Bunu gördük."

"Sonra asker."

"Ne kadar sonra?"

Mert durdu.

"Çok beklemez."

"On dakika mı? Bir saat mi?"

"Bilmiyorum."

Sokolov'un çenesi sıkıldı.

"Kaç kişi?"

"Bilmiyorum."

"Doğu sırtı?"

Mert bu kez hemen cevap vermedi.

Gözleri o tarafa gitti.

Ormanın ötesindeki yükselti köyden doğrudan görünmüyordu.

"Oradan gelecek."

"Ne zaman?"

Mert başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum."

Sokolov birkaç saniye yüzüne baktı.

Mert bakışını kaçırmadı.

Sonunda Sokolov çavuşa döndü.

"Doğuya gönderdiğim adamlardan haber gelir gelmez bana ulaşacak."

"Emredersiniz."

"Güneybatı yolundaki arabaları bekletmeyin. Dolan çıksın. Geri dönmeyecekler."

Çavuş koşarak uzaklaştı.

Mert bir anda hareket etti.

Katya'ya doğru.

Aleksey tüfeğini kaldırmadı ama eliyle göğsünü durdurdu.

"Emri duydun."

Mert dişlerini sıktı.

"Katya yaralılarla."

"Görüyorum."

"Yardım ederim."

"Sen esirsin."

Mert ona baktı.

Aleksey'in yüzünde zevk yoktu.

Yalnızca emir vardı.

Mert bir an daha direndi.

Sonra geri çekildi.

Tahliye arabalarından birinin atı yeni patlamayla ürktü.

Hayvan ön ayaklarını kaldırdı.

Arabada oturan kadın çığlık attı. Kucağında bir çocuk, ayaklarının dibinde ise yarıya kadar dolu un çuvalı vardı. Kadın bir eliyle çocuğu tutuyor, ötekiyle çuvalı çekmeye çalışıyordu.

"Bırak onu!" diye bağırdı Mihail.

Kadın duymadı.

"Un!"

"Canını yeğle!"

Mihail'in büyük oğlu atın yularını yakalarken Mihail arabanın yanına çıktı ve çuvalı tek hareketle yere itti.

Kadın bağırdı.

"Ne yapıyorsun!"

"Ölürsen unu kim yiyecek?"

Kadın bir an ona baktı.

Sonra çocuğuna sarıldı.

Araba hareket etti.

Çamurun içinde kalan un çuvalının üzerinden birkaç saniye sonra başka bir tekerlek geçti.

Katya bunu gördü.

Kış boyunca insanların bir avuç fazlası için tartıştığı un şimdi yola saçılıyordu.

Kimse durmadı.

Mihail Katya'nın yanına geldi.

"Başka yaralı var mı?"

"Şimdilik burada yok."

"Arabaları güneybatıya çıkarıyoruz."

"Vera?"

"İnat ediyor."

"Bu yeni bir şey değil."

Mihail'in yüzünde kısa bir gülümseme belirdi.

Sonra başka bir top sesi onu sildi.

"İki oğlum da burada," dedi. "Biri atlarda."

"Sen de arabalarla git."

Mihail başını iki yana salladı.

"Son arabayla gideceğim."

Katya itiraz edecekti.

Meydandaki asker bağırdı.

"Doğudan haberci!"

Herkes aynı anda dönmedi.

Savaşın ortasında bir cümle bazen ancak ikinci kez söylendiğinde anlam kazanıyordu.

"Doğu sırtından haber!"

Sokolov yürümeye başladı.

Koşmadı.

Habercinin kendisine gelmesini beklemedi, yolun yarısında karşıladı.

Genç asker nefes nefeseydi. Pantolonunun dizine kadar çamur sıçramıştı.

"Yoldaş Teğmen."

"Konuş."

"Ormanın alt hattında hareket var."

Sokolov'un yüzü sertleşti.

"Bizim mi?"

"Hayır."

Bir nefes aldı.

"Osmanlı."

Meydandaki gürültü devam ediyordu.

Atlar.

Arabalar.

Ağlayan çocuklar.

Bir kadının kaybolan bohçasını araması.

Kuzeyden gelen toplar.

Fakat Katya birkaç adım ötede Mert'in tamamen hareketsiz kaldığını gördü.

Sokolov ona baktı.

Aleksey de.

Mert'in yüzünde hiçbir rahatlama yoktu.

Zafer hiç yoktu.

Yalnızca doğuya bakıyordu.

Kendi askerlerinin geldiği yere.

Sokolov haberciye sordu:

"Ne kadar?"

"Sayamadık. Ağaçların altında yayılıyorlar."

"Hangi yoldan geliyorlar?"

"Hızlı ilerlerlerse sırtı geçip güneybatıya inebilirler."

Sokolov'un başı bir anda tahliye arabalarına döndü.

İlk üç araba köyün dışına çıkmıştı.

Arkalarında daha vardı.

Vera.

Marina.

Saşa.

Pavel.

Çocuklu aileler.

Yaşlılar.

Sokolov haritayı görmeden de ne anlama geldiğini biliyordu.

Doğu sırtı düşerse Osmanlı askerleri köyü almakla kalmayacaktı.

Tahliye yolunun önüne çıkacaklardı.

"Antonov!"

Çavuş koşarak geldi.

"Doğudaki gruba sekiz adam daha. Kuzeyden çekebildiğin kadar değil, yalnızca sekiz."

"Yoldaş Teğmen, kuzey..."

"Kuzeyin amacı bizi burada tutmak."

Sokolov doğuyu gösterdi.

"Asıl mesele orası."

Çavuş anladı.

"Emredersiniz."

"Onları yenmeye çalışmayın."

Adam bir an durdu.

Sokolov'un sesi sertleşti.

"Geciktirin. Sadece geciktirin. Arabalar çıkana kadar o sırtı bırakmayın."

Çavuş koştu.

Askerler harekete geçti.

Mert onların yanından geçişini izledi.

Rus tüfekleri doğuya gidiyordu.

Onun söylediği bilgi yüzünden.

Bir asker omzuyla Mert'e çarptı, özür dilemeden devam etti.

Mert başını bile çevirmedi.

Katya biraz ileride durmuş, tahliye yoluna bakıyordu.

Vera sonunda arabaya bindirilmişti. Pavel yanında oturuyordu. Marina, Saşa'nın başını göğsüne çekmişti.

Mert hepsini gördü.

Aylar önce adlarını bile bilmediği yüzleri.

Sonra doğuya baktı.

Oradan gelenleri de tanıyordu.

Henüz yüzlerini göremese bile.

Bir zamanlar aynı dili konuştuğu için aralarında kendisini güvende hissettiği adamlar şimdi ağaçların ötesindeydi.

İlk tüfek sesi uzaktan geldi.

Tek başına.

Ardından bir tane daha.

Sonra doğu sırtı boyunca kısa, düzensiz bir yaylım başladı.

Doğudan gelen yaylım birkaç saniye sürdü.

Sonra kesildi.

Bu sessizlik, top seslerinin arasındaki sessizliklere benzemiyordu. Katya farkı hemen hissetti. Toplar uzaktan geldiğinde insan sesin yeniden gelmesini bekliyordu. Doğudaki tüfekler sustuğunda ise orada insanların birbirlerine baktığını, tüfeklerini doldurduğunu, ağaçların ve çamurun içinde birkaç adım daha yer değiştirdiğini biliyordu.

Ardından tek bir tüfek patladı.

Bir başkası cevap verdi.

Sonra yeniden üç, dört, altı...

Sesler birbirine karışmaya başladı.

Vera arabadan bağırdı.

"Beni burada oturtacağınıza yürütseydiniz daha hızlı giderdik!"

Katya başını ona çevirdi.

"Geçen kış bacağını da böyle iyileştirmiştik zaten. Üzerine basmayarak."

"Bacağım iyileşti!"

"İnadın iyileşmedi."

Vera cevap verecekti.

Araba sarsılarak hareket edince iki eliyle kenara tutunmak zorunda kaldı.

Pavel yanında oturuyordu. Bir süredir sustuğunu fark eden Katya şimdi bunun tersini gördü.

"Büyükanne, ormana gidersek toplar bizi görür mü? At vurulursa araba devrilir mi? Kasabaya kaç saatte gideriz? Ya yol kapanırsa?"

Vera ona döndü.

"Bir nefeste dört soru sorarsan düşman seni duymadan biz ölürüz."

Pavel sustu.

Yalnızca birkaç saniyeliğine.

"Ben korkmuyorum zaten."

Vera bu kez cevap vermedi.

Çocuğun dizinin üzerine elini koydu.

Katya bakışını onlardan çekti.

Doğudaki tüfek sesleri biraz daha yakındı.

Mert ilk Türkçe emri ikinci yaylımın ardından duydu.

Ses uzaktan geldi.

Ağaçların arasından.

Boğuk fakat anlaşılır.

"İleri!"

Mert'in başı istemsizce o tarafa döndü.

Bir başka ses duyuldu.

"Sağdan! Sağdan açılın!"

Aylar boyunca o dili duymak istemişti.

Bir kelimeyi çevirmeden anlamayı.

Söylediği her cümlenin karşısındaki insana eksilmeden ulaşmasını.

Yusuf'u bulduğu gün bunu yaşamıştı.

Şimdi aynı dilin sesi, Rus tüfeklerinin karşısından geliyordu.

Mert'in sağ eli kapandı.

Aleksey bunu fark etti.

"Ne diyorlar?"

Mert cevap vermedi.

"Ne dediler?"

"İlerleyin."

Aleksey gözünü doğudan ayırmadı.

"Başka?"

"Sağdan açılın."

Tam o sırada meydanın kuzey tarafında bir patlama oldu.

Basınç dalgası çamurlu yolu süpürdü. Yakındaki atlardan biri ürküp yana sıçradı. Bir asker yere düştü.

Aleksey başını çevirdi.

Adam kalkmadı.

"Burada kal."

Mert ona baktı.

Aleksey çoktan koşuyordu.

"Dedim ki burada kal!"

Genç asker yaralının yanına çöktü.

Mert olduğu yerde kaldı.

Bir saniye.

Sonra bir tane daha.

Kimse ona bakmıyordu.

Sokolov karargâhın önünde iki askerle konuşuyordu. Katya yolun öte yanında, kolundan kan akan bir adamın koluna bez sarıyordu. Aleksey yerdeki askeri omuzlarından çekmeye çalışıyordu.

Doğudaki orman açıktı.

İki yüz adım.

Belki daha az.

Sonra ağaçlar.

Sonra kendi askerleri.

Mert'in önünde tüfek yoktu.

Asker yoktu.

Emir yoktu.

Yalnızca çamur.

Ormana baktı.

Yine Türkçe bir ses geldi.

Bu kez daha yakın.

"Çabuk!"

Mert ağırlığını sağ ayağına verdi.

Tam o sırada arkasından tahta kırılmasına benzeyen sert bir ses duyuldu.

Tahliye arabalarından birinin arka tekeri yolun kenarındaki çukura gömülmüştü.

At çekiyordu.

Araba hareket etmiyordu.

Üzerinde üç kadın, iki çocuk ve bacağını uzatmış yaşlı bir adam vardı.

Mihail koşarak geldi.

"İnin!"

Kadınlardan biri kucağındaki sandığa sarıldı.

"Bunu bırakamam."

"Öyleyse burada sandığınla kalırsın!"

Mert ormana son kez baktı.

Sonra arkasını döndü.

Arabaya koştu.

Katya, Mert'i gördüğünde ilk düşüncesi onun kaçtığı oldu.

Kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

Sonra Mert arabanın arkasına omzunu verdi.

Mihail'le birlikte itti.

Katya bir an olduğu yerde kaldı.

Sonra önündeki yaralı inledi.

Başını çevirdi.

Adamın koluna sıkıca bağladığı bez yeniden kızarmaya başlamıştı.

"Bunu tut."

Yanındaki kadının elini yaranın üzerine bastırdı.

"Daha sert."

"Canımı yakıyorsun."

"Şu an bunu dert edemeyiz."

Kadının yüzü korkuyla gerildi ama bastırdı.

Katya ayağa kalktı.

Arabanın çevresindeki insanlar inmişti.

Mert, Mihail ve iki asker tekeri çukurdan kaldırmaya çalışıyordu.

"Birlikte!" diye bağırdı Mihail.

Mert Rusça tekrar etti.

"Birlikte! Şimdi!"

Yanlarına yeni gelen asker Mert'e baktı.

"Sen..."

Mert duymadı.

Ya da cevap vermedi.

Teker çamurun içinden yarım karış yükseldi.

At çekti.

Araba öne sıçradı.

Mert'in ayağı kaydı. Dizlerinden biri çamura girdi.

Yüzü bir an gerildi.

Sol eli kaburgalarının altına gidecek gibi oldu.

Gitmedi.

Ayağa kalktı.

Asker hâlâ ona bakıyordu.

"Sen nerelisin?"

Mert nefesini toparladı.

"Şimdi önemli değil."

Aksanı onu ele verdi.

Adamın bakışı bir anda değişti.

"Sen Rus değilsin."

Mert cevap vermedi.

Askerin eli tüfeğinin kayışına gitti.

"Sen kimsin?"

Aleksey arkalarından geldi.

Omzunda az önce yaralanan askerin kanı vardı.

"Bizimle."

Rus asker ona döndü.

"Kim bu?"

Aleksey'in gözleri bir an Mert'e kaydı.

Söylediği kelimeyi kendisi de duymuş gibiydi.

Ama geri almadı.

"Sonra."

"Fakat..."

"Şimdi değil."

Aleksey tahliye arabasını gösterdi.

"Hareket ettir."

Asker birkaç saniye daha Mert'e baktı.

Sonra tüfeğini bıraktı ve arabanın yanına koştu.

Mert ile Aleksey baş başa kaldı.

İkisi de konuşmadı.

Doğudan yeni bir yaylım geldi.

Aleksey ilk kez gözünü Mert'ten değil, o sesten kaçırdı.

Yol yeniden açıldığında ilk arabalar güneybatıya doğru ilerlemeye başladı.

Mihail, sonrakileri sıraya sokuyordu.

"Aralık bırakın! Atı öndekinin içine sokmayın!"

Büyük oğlu başka bir arabanın yularını tutuyordu.

Küçük oğlu yolun kenarında devrilmiş bir sandığı tekmeleyerek çamurdan çıkarmaya uğraşıyordu.

Mihail ona bağırdı.

"Bırak onu!"

"İçinde aletler var!"

"Yeni alet bulursun. Yeni kafa bulamazsın!"

Oğlu sandığı bıraktı.

Mihail başka bir arabaya geçti.

Katya onu gözleriyle takip etti.

Kendi evi kuzeydeydi.

Ahırı da.

Mihail bir kez bile o tarafa bakmamıştı.

Marina'nın arabası hareket ederken Saşa başını annesinin kolunun altından çıkardı.

Çocuğun bakışı kalabalığın üzerinden geçti.

Mert'i buldu.

Mert de onu gördü.

Saşa bir şey söyledi.

Belki adını.

Belki başka bir şey.

Tüfek sesleri kelimeyi yuttu.

Çocuk yalnızca elini kaldırdı.

Mert karşılık vermedi önce.

Sonra başını çok hafif eğdi.

Araba ilerledi.

Saşa dönüp bakmaya devam etti.

Marina onu kendisine çekene kadar.

Mert'in dikkati birden çocuğun arkasındaki yola değil, doğudaki ağaçlara kaydı.

Bir şey değişmişti.

Tüfek sesleri artık yalnızca sırtın tepesinden gelmiyordu.

Daha aşağıdan da geliyordu.

Mert iki adım yürüdü.

Ağaçların arasındaki araziyi buradan bütünüyle görmek mümkün değildi. Ama hareket seçiliyordu.

Bir grup.

Ana Rus mevzisinin tam karşısında değildi.

Daha güneye kayıyorlardı.

Mert gözlerini kıstı.

Yükseltinin altından.

Çukur hattını kullanarak.

İlk anda bunun yalnızca Rusların yanına sarkma hareketi olduğunu düşündü.

Sonra güneybatı yoluna baktı.

Arabalar aynı hatta ilerliyordu.

Mert'in yüzü değişti.

"Aleksey."

Genç asker duymadı.

"Aleksey!"

Bu kez döndü.

Mert doğuyu gösterdi.

"Orada."

"Ne?"

"Asker."

"Biliyorum."

"Hayır."

Mert eliyle doğudan güneye doğru bir çizgi çizdi.

"Onlar buraya gelmiyor."

"O ne demek?"

"Yola."

Aleksey kaşlarını çattı.

"Hangi yol?"

Mert tahliye arabalarını gösterdi.

"Bu yol."

Aleksey birkaç saniye baktı.

Sonra yüzündeki ifade değişti.

"Emin misin?"

"Hayır."

Aleksey öfkeyle ona baktı.

Mert hemen devam etti.

"Ama asker öyle gider. Rus asker burada."

Köyü gösterdi.

"Onlar burada savaşmak istemiyor. Bazı..." Kelimeyi bulamadı. Eliyle ikiye ayrılan bir hat çizdi. "Bir grup aşağı gidiyor."

Aleksey doğuya baktı.

"Teğmene gidiyoruz."

Mert çoktan hareket etmişti.

Koşmanın ilk otuz adımında hiçbir şey olmadı.

Sonra sol kaburgalarının altındaki eski çizgi derinden çekildi.

Mert hızını kesmedi.

Sokolov iki askerle birlikte yolun kenarında duruyordu.

"Teğmen!"

Sokolov döndü.

Mert nefes nefeseydi.

"Yol."

"Ne yolu?"

"Tahliye."

Sokolov'un yüzü sertleşti.

Mert doğuyu gösterdi.

"Askerler aşağı geliyor."

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Gördüm."

"Kaç kişi?"

"Bilmiyorum."

Sokolov'un sabrı gerildi.

Mert eliyle sırtı, ardından güneybatıya inen hattı gösterdi.

"Rus asker burada savaşır."

"Evet."

"Osmanlı bazı asker burada değil. Aşağı gidiyor."

"Niye?"

Mert tahliye arabalarını gösterdi.

"Yol kapanır."

Sokolov sustu.

Arkalarından tüfek sesleri geldi.

Bir asker koşarak yaklaştı.

"Yoldaş Teğmen! Doğu grubu geri çekilmek için izin istiyor. Sağ yanları açılıyor."

Sokolov başını çevirdi.

"Sağ yan neresi?"

Asker eliyle güneydoğuyu gösterdi.

Mert'in az önce gösterdiği yön.

Sokolov'un bakışları yeniden Mert'e döndü.

Bir saniye.

İki.

Kuzey yolu doğru çıkmıştı.

Doğu sırtı doğru çıkmıştı.

Şimdi üçüncü kez karşısında aynı adam duruyordu.

Sokolov Aleksey'e döndü.

"Altı adam al."

Aleksey doğruldu.

"Nereye?"

"Güneybatı yolunun doğu tarafına."

"Ne kadar tutacağız?"

Sokolov arabalara baktı.

Konvoyun yarısı çıkmıştı.

"Son araba geçene kadar."

Aleksey başını salladı.

Sokolov kolundan tuttu.

"Çatışmaya girip kahramanlık yapma."

"Emredersiniz."

"Zaman kazan."

Aleksey askerleri toplamaya koştu.

Sokolov Mert'e baktı.

"Sen burada kal."

Mert doğuya baktı.

"Ben yardım ederim."

"Hayır."

"Teğmen..."

"Sen hâlâ esirsin."

Mert'in yüzü sertleşti.

Sokolov bir adım yaklaştı.

"Ama söylediklerini duydum."

Bu kadar.

Sonra döndü.

Aleksey'in grubu güneybatı yolunun yanındaki ağaçlara ulaştığında konvoyun son dört arabası hâlâ köy içindeydi.

İlk tüfek sesleri birkaç dakika sonra başladı.

Bu kez çok daha yakından.

Atlar yeniden huzursuzlandı.

Bir kadın dua etmeye başladı.

Vera arabadan bağırdı.

"Şu hayvanı vurmayın da bizi götürsün!"

"Büyükanne!" dedi Pavel.

"Ne?"

"Sen de korkuyorsun."

Vera torununa baktı.

"Tabii korkuyorum. Aptal değilim."

Pavel ilk kez sustu.

Arabaları çıktı.

Marina'nınki de.

Son iki araba kaldı.

Sonuncunun ön tekeri çamura saplandı.

Katya küfretti.

Mihail çoktan yanındaydı.

"İnin!"

Bu kez kimse itiraz etmedi.

İnsanlar aşağı atladı.

Mert Sokolov'a baktı.

Teğmen hiçbir şey söylemedi.

Mert koştu.

Mihail'in yanında tekerin altına elini soktu.

"Bir, iki..."

"Üç!" diye bağırdı Mihail.

Teker çıktı.

At kırbaçlanmadı.

Adam yularından çekti.

Hayvan köpüklü ağzıyla nefes alarak bütün gövdesini öne verdi.

Araba hareket etti.

Doğudaki tüfek sesleri daha da yaklaştı.

Bir Rus askeri geri geri yola çıktı.

"Çekiliyoruz!"

Aleksey'in sesi ağaçların arasından geldi.

"Bir dakika daha!"

"Bir dakikamız yok!"

"Öyleyse yarım dakika!"

Son araba Mert'in önünden geçti.

İçinde iki yaşlı kadın, yaralı bir asker ve Pavel'in annesi vardı.

Mert yolun arkasından baktı.

Tekerler çamurun içinde iki derin iz bırakarak güneybatıya ilerledi.

Sonra ağaçların arasından Aleksey çıktı.

Arkasından üç asker.

Altı gitmişlerdi.

Mert bunu saydı.

Sormadı.

Aleksey bağırdı.

"Geri!"

Rus askerleri yola dağıldı.

Birkaç saniye sonra doğudaki ağaçların arasından Türkçe bir emir duyuldu.

Bu kez çok netti.

"İleri!"

Mert'in yüzü taşlaştı.

Konvoy çoktan dönemece ulaşıyordu.

Son araba ağaçların arkasında kayboldu.

Ardından Osmanlı tüfekleri, birkaç dakika önce arabaların geçtiği yolun doğu kenarına ateş açtı.

Katya o an farkı gördü.

Dakikalar.

Yalnızca birkaç dakika.

Marina'nın arabası.

Saşa.

Vera.

Pavel.

Hepsi birkaç dakika önce buradaydı.

Şimdi değillerdi.

Katya başını Mert'e çevirdi.

Mert yola bakıyordu.

Yüzünde rahatlama yoktu.

Ama omuzlarından bir şey, çok az, inmiş gibiydi.

Sonra gökyüzünden yeniden o ses geldi.

Islık.

Katya'nın bedeni sesi zihninden önce tanıdı.

"Yatın!"

İlk mermi köyün kuzeyine düştü.

İkincisi daha yakına.

Toprak Katya'nın ayaklarının altında sıçradı.

Kulakları bir anda uğuldamaya başladı.

İnsanlar yeniden dağıldı.

Mihail ise yolun ortasındaydı.

Devrilmiş küçük bir arabayı kenara çekmeye çalışıyor, oğullarından birine bir şey bağırıyordu.

Katya onu gördü.

"Mihail!"

Adam başını kaldırdı.

Yeni bir ıslık başladı.

Bu kez sesin nereden geldiğini anlamak için gökyüzüne bakmaya gerek yoktu.

Çok yakındı.

Katya bir adım attı.

"Mihail! Oradan çekil!"

Dünya yeniden sarsıldı.

Dünya yeniden sarsıldı.

Katya ne kadar süre yerde kaldığını anlayamadı.

Bir saniye olabilirdi.

Beş de.

Patlamayı duymuştu ama sesin sonunu duymamıştı. Kulaklarının içinde tek, ince bir uğultu vardı. Çamurlu toprağa bir eliyle dayanmıştı. Öteki eli hâlâ çantasının sapını tutuyordu.

Başını kaldırdı.

Her şey hareket ediyordu.

İnsanlar koşuyordu.

Bir at yan yatmış, ayaklarını çamurun içinde çırpıyordu. Yanındaki asker yularından çekiyor fakat hayvan kalkamıyordu. Karargâhın bir penceresi artık yoktu. Cam parçaları yolun üzerine saçılmıştı.

Bir kadın ağzını açmış bağırıyordu.

Katya sesini duyamadı.

Sonra uğultunun içinden sesler yavaş yavaş geri geldi.

Önce boğuk.

Sonra birbirinden ayrılır hâlde.

"Yardım edin!"

"Buraya!"

"Atı bırak!"

"Yekaterina Andreyevna!"

Katya ayağa kalktı.

Dizlerinin üzerine çamur yapışmıştı.

"Mihail!"

Az önce olduğu yere baktı.

Devrilmiş küçük araba hâlâ yolun kenarındaydı.

Mihail görünmüyordu.

Katya koştu.

İki adım sonra onu gördü.

Arabanın öte tarafında, sırtı çamura dönük yatıyordu.

Büyük oğlu birkaç adım ötede dizlerinin üzerindeydi. Yüzünün bir tarafı toprak ve kan içindeydi ama hareket ediyordu.

"Mihail!"

Katya yanlarına çöktü.

Mihail'in gözleri açıktı.

Bu ilk anda Katya'ya umut verdi.

Sonra paltosunun önündeki koyu lekeyi gördü.

Elini hemen oraya bastı.

Mihail'in vücudu kasıldı.

"Hayır, hayır. Kıpırdama."

Paltonun kumaşını açtı.

Gömleğin alt tarafı kana bulanmıştı. Sağ kaburgaların biraz altında kumaş parçalanmıştı. Yara küçük görünüyordu.

Katya bunun iyi bir şey olmadığını biliyordu.

Şarapnel yaraları bazen dışarıdan taşıdıkları felaketten çok daha küçük görünürdü.

Mihail nefes almaya çalıştı.

Nefesi kısa kaldı.

"Bez!"

Katya bağırdı.

"Temiz bez getirin!"

Mihail'in büyük oğlu hemen kemerindeki kirli mendile uzandı.

"Bu değil."

Katya çantasını açtı.

Ellerinin titremediğini fark etti.

Bir sargı rulosunu çıkardı. Katladı. Yaranın üzerine bastırdı.

Kan birkaç saniye içinde bezi koyulaştırdı.

Oğlu Katya'nın yüzüne baktı.

"Ne oldu?"

Katya cevap vermedi.

Basıyı artırdı.

"Mihail. Bana bak."

Adamın gözleri ona döndü.

"Derin nefes alma. Yavaş."

Mihail ağzını açtı.

"Araba..."

"Arabayı bırak."

"Adam..."

Katya başını çevirdi.

Az önce Mihail'in yardım ettiği yaralı asker yolun kenarında oturuyordu. İki Rus askeri onu kaldırmaya çalışıyordu.

"Çıkarıyorlar," dedi Katya. "Sen konuşma."

Mihail'in bakışları birkaç saniye o tarafa gitti.

Sonra geri geldi.

Katya parmaklarını bileğine götürdü.

Nabız vardı.

Hızlı.

İnce.

Çok ince.

"Bir araba getirin!" diye bağırdı büyük oğlu.

Katya'nın eli bir an durdu.

Oğlan bunu gördü.

"Katya?"

"Getirin," dedi Katya.

Sesi daha alçak çıktı.

"Yine de getirin."

Oğlu ayağa kalkacakken Mihail eliyle onun kolunu yakaladı.

Gücü şaşırtıcı derecede azdı.

Çocuk yeniden diz çöktü.

"Baba?"

Mihail dudaklarını oynattı.

Katya eğildi.

"Ne?"

"Git."

Oğlu başını iki yana salladı.

"Hayır."

Mihail yeniden nefes aldı.

Bu kez nefes yarıda kesildi.

"Ötekilere..."

Katya hemen sözünü kesti.

"Sus."

Mihail gözlerini ona çevirdi.

Katya bezi daha sert bastırdı.

"Bir kez de beni dinle."

Adamın ağzının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.

Belki gülmek istemişti.

Katya emin olamadı.

Bir başka tüfek yaylımı doğudan geldi.

Çok daha yakın.

Mihail'in küçük oğlu koşa koşa geldi.

"Baba!"

Katya başını kaldırdı.

"Yere yat!"

Genç adam babasının yanına çöktü.

"Ne oldu?"

Kimse cevap vermedi.

Katya Mihail'in bileğini yeniden tuttu.

Nabız daha zayıftı.

Bir süre sonra parmaklarının altında hiçbir şey kalmadı.

Katya bekledi.

İki saniye.

Üç.

Bileğin üzerinde parmaklarını biraz kaydırdı.

Tekrar kontrol etti.

Sonra boynuna uzandı.

Mihail'in gözleri hâlâ yarı açıktı.

Katya onları kapatmadı.

Henüz.

Büyük oğlu yüzüne bakıyordu.

"Bir şey yap."

Katya'nın parmakları Mihail'in boynunda kaldı.

"Katya."

Ses bu kez çocuk sesi gibiydi.

Kış boyunca çatı onaran, çamura saplanan arabaları çıkaran, babasıyla odun taşıyan adamdan çıkmıyordu sanki.

"Bir şey yap."

Katya elini çekti.

Temiz bez hâlâ Mihail'in yarasının üzerindeydi.

Artık bastırmanın hiçbir anlamı yoktu.

Ama elini birkaç saniye daha kaldırmadı.

Sonra yavaşça bıraktı.

"Yapamıyorum."

Büyük oğlan ona baktı.

Katya'nın söylediğini anlamamış gibi.

"Ne?"

Arka taraftan bir asker bağırdı.

"Yekaterina Andreyevna! Burada bir yaralı var!"

Katya gözlerini kapadı.

Yalnızca bir an.

Sonra Mihail'in paltosunun iki yanını birleştirip göğsünün üzerine çekti.

Küçük oğlu babasının omzuna dokundu.

"Baba."

Katya ayağa kalktı.

Büyük oğlan da kalkmaya çalıştı.

"Onu burada bırakamayız."

"Şimdi kaldırmayın."

"Burada mı kalacak?"

"Şimdilik."

"Katya..."

"Şimdi onu kaldırırsanız siz de burada kalırsınız."

Genç adamın yüzü öfkeyle kasıldı.

Katya buna izin verdi.

Öfkelenebilirdi.

Kendisine.

Toplara.

Osmanlılara.

Ruslara.

Tanrı'ya.

Kimse fark etmezdi.

Katya yalnızca elini omzuna koydu.

"Git."

Adam babasına baktı.

Sonra kardeşine.

"Sen benimle geliyorsun."

Küçük olan başını iki yana salladı.

"Hayır."

Ağabeyi kolundan tuttu.

"Benimle geliyorsun."

Bu kez çocuk direnmedi.

İkisi ayağa kalktı.

Katya çantasını aldı.

Arkasından bir kez daha,

"Yekaterina Andreyevna!"

diye bağırdılar.

Katya döndü.

Koşmaya başladı.

Mihail yolun kenarında kaldı.

Bir dakika önce arabayı çektiği yerde.

Mert patlamadan sonra Katya'yı gözden kaybetmişti.

İlk gördüğü şey Mihail'in oğullarından biriydi.

Sonra Katya'yı gördü.

Yerde diz çökmüştü.

Bir adamın üzerine eğilmişti.

Mert birkaç adım attı.

Aleksey kolundan tuttu.

"Nereye?"

Mert cevap vermedi.

Katya ayağa kalkmıştı.

Mert yüzünü gördü.

Sonra yere baktı.

Mihail'in paltosu göğsünün üzerine çekilmişti.

Büyük oğlu başını çevirmişti.

Küçük olan ise hâlâ babasına bakıyordu.

Mert durdu.

Katya da onu gördü.

Aralarında yol vardı.

Koşan askerler.

Çamur.

Tüfek sesleri.

Katya hiçbir şey söylemedi.

Mert de sormadı.

Bakışları bir an Mihail'e indi.

Sonra yeniden Katya'ya döndü.

Katya başını çok az iki yana salladı.

Mert'in çenesi sıkıldı.

O kadar.

Aleksey'in eli hâlâ kolundaydı.

Bir an sonra Mert kendisini kurtarmaya çalışmadan yalnızca,

"Bırak," dedi.

Aleksey elini çekti.

Mert yerinden ayrılmadı.

Doğudan yeni bir Türkçe emir yükseldi.

"Takım, öne!"

Mert'in gözleri kapandı.

Bir anlığına.

Ses tanıdıktı.

Emrin biçimi.

Kelimelerin vurgusu.

Birlik hareket ederken bağırılan o kısa sertlik.

Gözlerini açtığında ağaçların arasında artık üniformaları seçebiliyordu.

Koyu kumaşlar.

Tüfekler.

Koşarak mevzi değiştiren adamlar.

Kendi askerleri.

Bir tanesi yıkılmış çitin arkasından çıktı.

Mert'i gördü.

Adamın adımları yavaşladı.

Bakışı Mert'in kıyafetlerine indi.

Rus paltosu.

Çamurlu sivil pantolon.

Sonra yüzüne.

"Sen!"

Mert dondu.

Adam Türkçe konuştu.

"Kimsin sen?"

Mert ağzını açtı.

Yakınlarından bir Rus tüfeği patladı.

Osmanlı askeri hemen duvarın arkasına çekildi.

Mert istemeden bağırdı.

"Ateş etme!"

Adam tekrar göründü.

Şaşkınlık yüzünden okunuyordu.

"Türk müsün?"

Cevap vermek için yalnızca bir saniyesi vardı.

Sonra başka bir Rus askeri onların arasına girdi.

"Başınızı kaldırmayın!"

Tüfek sesleri yeniden yoğunlaştı.

Osmanlı askeri kayboldu.

Mert olduğu yerde kaldı.

Aleksey ona bakıyordu.

Mert başını çevirmedi.

"Tanıyor muydun?" diye sordu Aleksey.

"Hayır."

Bu cevap doğruydu.

Ama nedense yeterli değildi.

Sokolov yolun ortasında durup doğudan gelen askerleri saymaya çalışmıyordu artık.

Sayılacak bir şey kalmamıştı.

Hat geri geliyordu.

Önce iki asker çıktı.

Sonra dört.

Birinin tüfeği yoktu. Diğerinin kolu göğsüne bağlanmıştı.

"Antonov?"

"Geride kaldı."

Sokolov'un yüzünde hiçbir şey değişmedi.

"Doğu hattı?"

"Asker geliyor. Çok fazlalar."

"Ne kadar tutarsınız?"

Adam güldü.

Gülmek değildi aslında.

Nefesin içinden çıkan kuru bir sesti.

"Tutamayız."

Sokolov kısa bir an güneybatı yoluna baktı.

Arabalar görünmüyordu artık.

Bu yeterliydi.

Şimdilik.

"Yaralıları geriye çekin."

"Karargâha mı?"

"Hayır. Yolun batı tarafına. Karargâh artık fazla açık."

Sokolov Aleksey'e döndü.

"İki adam al. Son sivilleri kontrol et."

"Çoğu çıktı."

"Çoğu değil. Hepsi."

"Emredersiniz."

Sokolov'un bakışı Mert'e geçti.

Bir saniyeden uzun kalmadı.

"Sen de Aleksey'in yanında ol."

Mert kaşlarını çattı.

"Sivillere yardım?"

"Evet."

Bu kez Sokolov "esir" kelimesini tekrar etmedi.

Ama serbest olduğunu da söylemedi.

Mert bunu anladı.

Aleksey de.

İkisi yan yana hareket etti.

Katya, Mihail'den sonra üç yaralıya baktı.

Birincisinin omzunda şarapnel kesiği vardı. Kanama basıyla yavaşladı.

İkincisinin ayağı kötü dönmüştü. Kırık olup olmadığını anlayacak vakit yoktu. İki tahta parçasıyla sabitledi.

Üçüncü adamın yapabileceği hiçbir şeyi yoktu.

Bunu fark ettiğinde diz çökmemişti bile.

Adam nefes almıyordu.

Katya onu geçti.

Bu, kendisinden nefret etmesine sebep olacak kadar kolay olmuştu.

Bir evin kapısında ağlayan yaşlı bir kadın gördü.

"Gitmeniz gerekiyor!"

"Keçim içeride!"

Katya kapıya baktı.

"Keçi burada kalacak."

Kadın yüzüne bakakaldı.

"Ben..."

"Sen kalmayacaksın."

Mihail olsa hayvanı çıkarmaya çalışırdı.

Katya düşüncenin nereden geldiğini anlayamadı.

Kadının koluna girdi.

"Yürü."

Onu yolun batısındaki askere teslim etti.

Arkasını döndüğünde Mert'i gördü.

Aleksey'in yanındaydı.

Yürüyordu.

Kaçmamıştı.

Hâlâ.

Katya bunun ne kadarını rahatlama, ne kadarını korku olarak hissettiğini ayırt edemedi.

Sokolov bir anda bağırdı.

"Karargâha iki kişi benimle!"

Katya başını çevirdi.

Teğmen eski idare binasına gidiyordu.

Yanında bir çavuş ve genç bir haberci vardı.

Aleksey seslendi.

"Yoldaş Teğmen! Orası açıkta!"

Sokolov yürümeyi kesmedi.

"Harita ve raporlar içeride."

"Bırakın!"

Sokolov döndü.

"Birlikleri nereye çekeceğimi aklımdan mı uydurayım?"

Sonra içeri girdi.

Çavuş peşinden.

Haberci kapıda kaldı.

Mert binaya baktı.

Çatının kuzey köşesi ilk bombardımanda zarar görmüştü. Kirişlerden biri dışarı doğru eğilmişti.

"Bu iyi değil," dedi.

Aleksey ona baktı.

"Ne?"

Mert binayı gösterdi.

"Çatı."

Aleksey başını kaldırdı.

"Teğmen iki dakika içinde çıkar."

Mert cevap vermedi.

Doğudan top sesi geldi.

Bu kez önce sesi değil, Mert'in yüzündeki değişimi Katya gördü.

Mert başını kaldırdı.

"Yatın!"

Islık neredeyse anında üzerlerine ulaştı.

Haberci kapının önünden kendisini yana attı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü.

Patlama karargâhın hemen yanında oldu.

Binanın duvarı içeri doğru büküldü.

Pencereler aynı anda patladı.

Tahta, taş ve toprak havaya yükseldi.

Çatının kuzey köşesi bir an havada asılı kaldı.

Sonra çöktü.

Aleksey'in sesi tozun içinden geldi.

"Teğmen!"

Katya başını kaldırdı.

Karargâhın kapısı artık görünmüyordu.

Mert de bakıyordu.

Sokolov dışarı çıkmamıştı.

Toz binanın önünü bütünüyle kapladı.

Aleksey ilk koşan oldu.

"Teğmen!"

Yıkılan duvarın önüne ulaştığında tüfeğini omzundan attı ve iki eliyle tahtaları çekmeye başladı.

"Yoldaş Teğmen!"

Cevap gelmedi.

Katya da hareket etmişti fakat birkaç adım sonra yerdeki yaralı haberciyi gördü. Genç adam kapının önünden kendisini atarken başını taşa çarpmıştı. Bilinci açıktı. Ayağa kalkmaya çalışıyordu.

"Dur."

Katya omzundan bastırıp yeniden oturttu.

"Başın?"

"İyiyim."

"Bana yalan söyleme."

Parmaklarını saçlarının arasına götürdü. Kan vardı fakat kesi derin görünmüyordu.

Aleksey yeniden bağırdı.

"Teğmen!"

Bu kez enkazın içinden bir ses geldi.

Çok zayıf.

"Aleksey..."

Genç askerin başı birden kalktı.

"Burada!"

Katya da duydu.

Mert de.

Sonra doğudan başka bir ses yükseldi.

Türkçe.

"Sol taraftan ilerleyin!"

Mert olduğu yerde kaldı.

Ağaçların arasında Osmanlı askerleri artık yalnızca hareket eden gölgeler değildi. Birkaçını açıkça görebiliyordu. Bir duvarın arkasından koşan iki adam. Çitin yanında diz çöken başka biri.

Aralarında yüz elli adım bile kalmamış olabilirdi.

Belki daha az.

Aleksey'in arkası ona dönüktü.

Katya yaralı askerin başındaydı.

Sokolov enkaz altındaydı.

Kimse Mert'i tutmuyordu.

Mert doğuya baktı.

Bir Türk askeri bağırdı.

"Çabuk!"

Aynı dil.

Aynı üniformalar.

Aylar boyunca ulaşmaya çalıştığı taraf birkaç dakikalık mesafedeydi.

Mert bir adım attı.

Sonra enkazdan gelen tahta gıcırtısını duydu.

Aleksey tek başına kalın bir kirişi kaldırmaya çalışıyordu.

Kiriş birkaç parmak yükseldi.

Üstündeki kırılmış çatı bölümü de onunla birlikte oynadı.

Mert'in yüzü değişti.

"Dur!"

Aleksey onu duymadı.

"Dur!"

Mert koşarak geri döndü.

Aleksey başını kaldırdı.

"Yardım et!"

"Onu kaldırma."

"Teğmen altında!"

"Biliyorum. Kaldırma!"

Aleksey öfkeyle ona baktı.

"Ne diyorsun?"

Mert dizlerinin üzerine çöktü.

Toz hâlâ havadaydı. Kırılmış tahtaların arasından içeriyi görmeye çalıştı.

Bir ana kiriş aşağı doğru eğilmişti. Üzerinde çatının parçalanmış ağırlığı duruyordu. Aleksey'in tuttuğu kalın parça kirişin kendisi değildi.

Onu yerinde tutan çapraz destekti.

Mert elini uzattı.

"Bunu çıkarırsan..."

Doğru kelimeyi bulamadı.

İki elini üst üste getirip aşağı düşme hareketi yaptı.

"Hepsi düşer."

Aleksey'in yüzü değişti.

Mert enkazın yanındaki kırılmış kapı direğini gördü.

"Bu."

Direği çekti.

Aleksey yardım etti.

İki asker daha yanlarına koştu.

"Teğmen nerede?"

"İçeride."

Askerlerden biri doğrudan ana kirişi kaldırmaya uzandı.

Mert kolundan tuttu.

"Hayır. Önce bunu tut."

Adam öfkeyle Mert'e döndü.

"Sen kimsin?"

"Şimdi tut!"

Aleksey araya girdi.

"Dediğini yap."

Adam bir an tereddüt etti.

Sonra çapraz tahtaya omzunu verdi.

Mert kapı direğinin sağlam ucunu çöken kirişin altına soktu. Altına yassı bir taş yerleştirdi.

"Kaldıraç," dedi kendi kendine Türkçe.

Aleksey anlamadı.

"Ne?"

Mert direği gösterdi.

"Buradan bas."

Aleksey bastı.

Tahta inledi.

Kiriş birkaç parmak yükseldi.

"Tut!"

İki asker destek parçasını altına sürdü.

Mert başını eğip boşluktan içeri baktı.

Sokolov'u gördü.

Teğmen yana devrilmişti. Sol bacağı dizinin üzerinde kırılmış tahta ve duvar parçasının altında sıkışmıştı. Yüzünün bir tarafı toz içindeydi. Alnından kan akıyordu.

Gözleri açıktı.

Mert'i gördü.

Bir an ikisi de hiçbir şey söylemedi.

Sonra Sokolov,

"Bacağım," dedi.

Mert başını salladı.

"Görüyorum."

Aleksey çömeldi.

"Yoldaş Teğmen, sizi çıkaracağız."

"Çatı..."

"Biliyoruz."

Sokolov'un bakışı yeniden Mert'e gitti.

Mert ana kirişi gösterdi.

"Önce bunu tutacağız. Sonra bacak."

Sokolov onu birkaç saniye izledi.

İtiraz etmedi.

Katya, Sokolov'u enkazdan çıkardıklarında yanlarına ulaştı.

Üç adam onu taşımıştı.

Mert omuzlarının altından, Aleksey ve başka bir asker bacaklarından tutmuştu.

Sokolov yere bırakıldığında yüzü bembeyazdı.

Katya diz çöktü.

"Bana bakın."

Sokolov gözlerini açtı.

"Size bakıyorum."

"Adınız?"

Sokolov'un kaşları çatıldı.

"Ciddi misiniz?"

"Demek kafanız hâlâ çalışıyor."

Alnındaki kesiye baktı.

Sonra ellerini omuzlarına, kaburgalarına götürdü.

"Nefes alın."

Sokolov nefes aldı.

Yüzü gerildi ama göğsünün iki tarafı hareket ediyordu.

Katya bacağına geçti.

Pantolon dizin biraz üzerinden yırtılmıştı. Ezilmiş bölgenin yanında derin bir kesik vardı. Kanama devam ediyordu fakat fışkırmıyordu.

Katya çantasından kalan temiz bezlerden birini çıkardı.

"Bunu tut."

Kime söylediğine bakmadı.

Mert aldı.

Katya elini gösterdi.

"Buraya. Sert."

Mert bezi yaranın üzerine bastırdı.

Sokolov'un dişleri sıkıldı.

"Biraz daha nazik olamaz mısın?"

Mert yüzüne baktı.

"Hayır."

Sokolov'un ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

Belki acıydı.

Belki başka bir şey.

Katya iki düzgün tahta parçası istedi. Aleksey enkazdan birini, başka asker devrilmiş arabanın yanından ötekini getirdi.

Katya bacağı mümkün olduğunca oynatmadan tahtaları iki yanına yerleştirdi.

"Kayış."

Mert kendi kemerine uzandı.

Sokolov "Benimki," dedi.

Mert başını kaldırdı.

Sokolov kemerini işaret etti.

"Seninkini sonra kullanırsın."

Mert birkaç saniye baktı.

Sonra Sokolov'un kemerini çözdü.

Katya tahtaları bağladı.

"Üzerine basmayacaksınız."

"Başka iyi bir haberin var mı?"

"Var."

Sokolov ona baktı.

Katya düğümü sıktı.

"Hayattasınız."

Teğmen cevap vermedi.

Bakışları Katya'nın omzunun üzerinden Mert'e gitti.

Doğudan yeniden Türkçe sesler geliyordu.

Çok yakın.

Mert hâlâ diz çökmüş, kanlı bezi tutuyordu.

Sokolov ona baktı.

"Sen..."

Mert başını kaldırdı.

Sokolov devam etmedi.

Mert de bir açıklama yapmadı.

Aleksey aralarında duruyordu.

Bir an sonra köyün batı tarafından bir at geldi.

Hayvan köpük içindeydi.

Üzerindeki asker daha durmadan bağırdı.

"Geri çekilme emri!"

Sokolov başını çevirdi.

"Kimden?"

"Batı grubundan. Hat bırakılıyor. Bütün birlikler ikinci hatta çekilecek."

"Doğu?"

"Tutamıyorlar."

Sanki bunu kanıtlamak istermiş gibi köyün doğu ucundan yeni bir yaylım yükseldi.

Bu kez kurşunlardan biri meydandaki tahta direğe çarptı.

Herkes refleksle eğildi.

Sokolov dişlerini sıkarak doğrulmaya çalıştı.

Katya omzundan bastırdı.

"Yatın. Komutayı yerde de verebilirsiniz."

Sokolov haberciye baktı.

"Siviller?"

"Son araba da geçti."

Sokolov'un yüzündeki gerilim ilk kez çok az çözüldü.

"Emin misin?"

"Güneybatı yolunda sivil kalmadı. Yaralılar da çıkıyor."

Katya bir an gözlerini kapadı.

Saşa.

Marina.

Vera.

Pavel.

Hepsi gitmişti.

Sokolov da bunu birkaç saniye sessizce taşıdı.

Sonra sesi yeniden sertleşti.

"Yaralıları batıya çıkarın. Yürüyebilen askerler ikili gruplar hâlinde çekilsin. Kimse tek başına kalmayacak."

Aleksey başını salladı.

"Mert?"

Soru istemeden çıkmış gibiydi.

Sokolov Mert'e baktı.

Mert ayağa kalkmıştı.

Doğudaki Osmanlı askerleri artık köyün ilk evleri arasındaydı.

Gitmesi için hâlâ fırsat vardı.

Sokolov bunu da gördü.

"Gözetimin altında kalacak," dedi.

Mert'in yüzü değişmedi.

Aleksey yalnızca,

"Emredersiniz," dedi.

Mihail'in oğullarını yolun kenarında buldular.

İkisi de babalarının yanına dönmüştü.

Büyük olan Mihail'i omuzlarından kaldırmaya çalışıyor, küçük olan bacaklarını tutuyordu.

"Ne yapıyorsunuz?" diye bağırdı Katya.

Büyük oğlan yüzünü ona çevirdi.

"Götürüyoruz."

"Neyle?"

Adam etrafına baktı.

Arabalar yoktu.

Yalnızca yaralıların taşındığı iki sedye kalmıştı.

"Bir şey buluruz."

Katya cevap vermedi.

Büyük oğlan onun yüzüne baktı.

"Burada bırakamayız."

Yakınlarından bir kurşun geçti.

Tahta çite saplandı.

Aleksey bağırdı.

"Hemen çıkmamız gerekiyor!"

Mihail'in küçük oğlu babasının paltosunu daha sıkı tuttu.

"Onu bırakmayacağım."

Katya yürüdü.

Büyük oğlanın bileğini tuttu.

"Bak bana."

Adam bakmadı.

Katya daha sert çekti.

"Bana bak."

Sonunda baktı.

Katya'nın söyleyebileceği iyi bir cümle yoktu.

Bu yüzden yalnızca,

"Git," dedi.

Adamın gözleri doldu.

"Geri geleceğiz."

Katya cevap vermedi.

Kimse vermedi.

Büyük oğlan babasının yüzüne baktı.

Sonra eğilip paltosunun yakasını düzeltti.

Küçük kardeşi elini çekemedi.

Ağabeyi onun parmaklarını babalarının kolundan tek tek ayırdı.

İkisi ayağa kalktı.

Mihail yolun kenarında kaldı.

Bu kez yanında kimse yoktu.

Köyden çıkarken Katya arkasına bakmamaya çalıştı.

Beceremedi.

Kendi evi hâlâ ayaktaydı.

En azından görebildiği kadarıyla.

Çatısının bir yanı dumanın arkasında kalıyordu. Arka pencerenin küçük camı hâlâ yerindeydi.

İçeride masa vardı.

Sandalye.

Sobanın yanında Mert'in kestiği odunlardan belki birkaç parça.

Arka odada Grigori'nin sandığı.

Yedi yıl boyunca kilitli tuttuğu, sonra bir gün kilitlemekten vazgeçtiği sandık.

Hiçbirini almamıştı.

Katya'nın yanında yalnızca deri sağlık çantası vardı.

Elinin ona ne kadar sıkı sarıldığını fark edip gevşetti.

Mert de eve baktı.

Aylarca dışarı çıkamadığı ev.

Önce nefes almayı öğrendiği.

Sonra yürümeyi.

Sonra kelimeleri.

Sonra gitmeyi.

Bakışı arka pencerenin üzerinde bir saniye fazla kaldı.

Katya bunu gördü.

Hiçbiri bir şey söylemedi.

Batıya doğru yürüdüler.

Arkalarında köyün içinden Türkçe emirler yükseliyordu.

Mert her birini anlıyordu.

Bu kez dönmedi.

Yaklaşık yarım saat sonra geri çekilen grup batı yolundaki başka bir Rus birliğiyle birleşti.

Sokolov iki tüfek ve bir battaniyeden yapılmış geçici sedyede taşınıyordu. Katya yanında yürüyordu.

Aleksey Mert'ten birkaç adım ayrılmıyordu.

Yol kenarında duran kıdemli bir Rus subayı geri çekilenleri sayıyordu.

"Yaralılar sola!"

Bir asker cevap verdi.

"Üç ağır, beş yürüyebilir!"

"Subay?"

"Teğmen Sokolov."

Adam hemen sedyeye yaklaştı.

"Sokolov?"

Teğmen gözlerini açtı.

"Hayattayım."

"Pekala, şimdilik bu iyi bir haber."

Subay sedyenin yanında birkaç adım yürüdü.

Sonra bakışı Mert'e takıldı.

Yavaşladı.

Mert'in üzerinde Rus üniforması yoktu.

Tüfeği de yoktu.

Aleksey hemen yanındaydı ama onu bir köylü gibi kollamıyordu.

Adam Mert'in yüzüne baktı.

Sonra Aleksey'e.

"Bu adam kim?"

Aleksey'in ağzı açıldı.

Cevap vermedi.

Katya'nın adımları yavaşladı.

Subay Mert'e biraz daha dikkatli baktı.

"Rus değil."

Mert sessiz kaldı.

Adamın eli silahına gitmedi.

Henüz.

Yalnızca Sokolov'a döndü.

"Teğmen."

Sokolov gözlerini açtı.

Subay Mert'i gösterdi.

"Bu adam kim?"

Katya Sokolov'a baktı.

Aleksey de.

Mert olduğu yerde durdu.

Sokolov'un gözleri önce onun çamura bulanmış kıyafetlerine, sonra ellerine çıktı.

Aynı eller birkaç dakika önce üstündeki kirişi tutmuştu.

Bakışı sonunda Mert'in yüzünde kaldı.

Uzun bir an cevap vermedi.

End of chapter

BÖLÜM 28 - CEPHE KÖYE GİRİYOR

"Başladı."

Mert'in sesi hâlâ odadayken ikinci mermi geldi.

Bu kez patlamayı yalnızca duymadılar.

Katya önce ayaklarının altındaki tahtanın hafifçe yükseldiğini sandı. Ardından pencere zangırdadı, duvardaki küçük raf öne doğru sıçradı ve üstündeki kavanozlardan biri yere düşüp parçalandı.

Aleksey kapının kenarından dışarı baktı.

"Bu daha da yakındı."

Sokolov çoktan hareket etmişti.

"Meydana."

Aleksey başını çevirdi.

"Yoldaş Teğmen?"

Sokolov Mert'i gösterdi.

"Gözün üzerinde olsun."

Mert'in yüzü sertleşti.

Sokolov bunu gördü.

"Bu saldırı seni serbest bırakmadı."

Ardından Katya'ya döndü.

"Muhtemelen yaralılar olacak."

Katya cevap vermedi.

Çantasına zaten uzanmıştı.

Temiz bezler.

Sargılar.

Makas.

Küçük antiseptik şişesi.

Bir parça ip.

Tahta atel için kullanabileceği iki ince çıta.

Eli bir an yanlışlıkla ekmek bezine gitti. Parmakları kumaşın üzerinde durdu. Sonra sinirle bıraktı ve çantasının kapağını kapattı.

Dışarıdan bir bağırış geldi.

"Atları çözün!"

Katya kapıya yöneldi.

Mert de hareket etti.

Aleksey kolunu uzatıp önünü kesti.

Mert durdu.

Bakışları Katya'daydı.

"Katya."

Katya döndü.

Söylenecek çok şey yoktu.

Zaten vakit de yoktu.

"Dikkat et," dedi Mert.

Katya başını salladı.

"Sen de."

Sonra dışarı çıktı.

Köy yolu birkaç dakika önceki hâlinden tamamen farklıydı.

Yağmur durmuştu fakat toprağı ağırlaştırmıştı. Asker botları, araba tekerlekleri ve hayvanların toynakları çamuru ezdikçe yol koyu bir çorbaya dönüşüyordu.

Karargâhın önünde bir çavuş isim okuyordu.

"Vera Mihaylovna!"

"Buradayım! Sağır değilim!"

Katya istemeden başını çevirdi.

Vera, bir arabanın yanında duruyordu. Kolunda küçük bir bohça vardı. Pavel hemen arkasındaydı.

Çocuğun elinde bir tahta kutu bulunuyordu.

Normalde böyle bir kalabalığın ortasında herkese soru sorardı.

Şimdi susuyordu.

Katya'nın bundan hoşlanmadığını fark edecek zamanı olmadı.

Üçüncü mermi geldi.

Islık birkaç saniye sürdü.

Katya başını kaldırdı.

Birileri bağırdı.

"Yatın!"

Patlama köyün kuzey tarafında oldu.

Toprak, tahta ve siyah duman bir evin arkasından yükseldi.

Katya'nın içinden tek bir isim geçti.

"Saşa."

Koşmaya başladı.

Sonra gördü.

Marina birkaç araba ötede, Saşa'yı göğsüne bastırmıştı.

Çocuk yaşıyordu.

Marina da.

Katya olduğu yerde bir an durdu.

Kuzeyde yükselen dumanın içinden evin çatısı görünmüyordu artık.

Marina'nın evi.

Aylar önce yanan, Mihail'in oğullarıyla köylülerin yeniden ayağa kaldırdığı o çatı şimdi ortadan kaybolmuştu.

Katya'nın yüzü dondu.

Marina da nereye baktığını anladı.

Kadının kolları Saşa'nın çevresinde biraz daha sıkıldı.

"Ev..." dedi.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Söyleyemedi.

Sokolov onları birkaç saat önce çıkarttırmıştı.

Katya bunu hatırladı.

Kuzey taraftaki evler.

Önce çocuklar.

Yaşlılar.

Arabası olmayanlar.

Marina gitmek istememişti. Sobada tenceresi kaldığını söylemişti.

Saşa'nın battaniyesini unutmuştu.

Sokolov'un adamlarından biri geri dönmesine izin vermemişti.

Şimdi tencere de battaniye de evle birlikte dumanın altındaydı.

Ama Saşa Katya'nın karşısında nefes alıyordu.

Mert dönmemiş olsaydı...

Katya düşünceyi tamamlamadı.

"Arabaya binin!" diye bağırdı. "Burada durmayın!"

Marina hâlâ evine bakıyordu.

Katya kolundan tuttu.

"Marina!"

Kadın irkildi.

"Saşa'yı götür."

Bu işe yaradı.

Marina çocuğun elinden tutup arabaya yöneldi.

Katya yeniden meydana koştu.

İlk yaralı asker karargâhın yanına getirildiğinde kulağından ve alnından kan geliyordu.

"Beni duyuyor musun?"

Adam Katya'ya baktı ama cevap vermedi.

Kulakları çınlıyor olabilirdi.

Katya gözbebeklerine baktı. Eşitti.

"Başını tut."

Yanındaki askere temiz bez verdi.

"Bastır ama fazla değil."

Bir kadın kolundan çekti.

"Katya!"

Katya döndü.

Kadının eli kan içindeydi.

Avucunda derin bir kesik vardı.

"Şimdi değil."

"Kanıyor."

"Ölmüyorsun."

Kadının yüzünde şaşkınlık belirdi.

Katya bir bez çıkarıp eline bastırdı.

"Bunu sık. Bırakma. Şurada otur."

Başka bir patlama oldu.

Bu kez kuzey yolunun hemen yanında.

Patlamanın ardından kısa, keskin ikinci bir ses yükseldi.

Sonra üçüncü.

Aleksey meydanın ortasında başını çevirdi.

"Cephane."

Sokolov da baktı.

Kuzey yolundaki eski depo tarafından siyah duman yükseliyordu.

Bir asker yanlarına koştu.

"Yoldaş Teğmen! Eski cephane kulübesine düştü!"

Sokolov'un yüzü gerildi.

"Sandıklar?"

"İki sandık içeride kalmış."

"Diğerleri?"

"Dün gece dağıtıldı."

Aleksey dumanın yükseldiği yere baktı.

Sonra yarım sesle,

"Hepsi orada olsaydı..." dedi.

Cümleyi bitirmedi.

Gerek yoktu.

Kulübenin çevresinde askerler vardı.

Kuzey yolunun savunması da oradaydı.

Bütün cephane tek yerde kalsaydı, yalnızca kulübe değil, yanındaki hendek ve adamlar da havaya uçabilirdi.

Sokolov başını Mert'e çevirdi.

İlk kez bakışı yalnızca bir esire bakmıyordu. Ama ona henüz güven de duymuyordu.

Henüz.

"Sonra ne olacak?"

Mert soruyu anladı.

Aleksey bir adım yanında duruyor, tüfeğini aşağıda tutsa da gözünü ondan ayırmıyordu.

Mert kuzeye baktı.

Topçu sesi yeniden uzaklardan yuvarlandı.

"Top önce."

"Bunu gördük."

"Sonra asker."

"Ne kadar sonra?"

Mert durdu.

"Çok beklemez."

"On dakika mı? Bir saat mi?"

"Bilmiyorum."

Sokolov'un çenesi sıkıldı.

"Kaç kişi?"

"Bilmiyorum."

"Doğu sırtı?"

Mert bu kez hemen cevap vermedi.

Gözleri o tarafa gitti.

Ormanın ötesindeki yükselti köyden doğrudan görünmüyordu.

"Oradan gelecek."

"Ne zaman?"

Mert başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum."

Sokolov birkaç saniye yüzüne baktı.

Mert bakışını kaçırmadı.

Sonunda Sokolov çavuşa döndü.

"Doğuya gönderdiğim adamlardan haber gelir gelmez bana ulaşacak."

"Emredersiniz."

"Güneybatı yolundaki arabaları bekletmeyin. Dolan çıksın. Geri dönmeyecekler."

Çavuş koşarak uzaklaştı.

Mert bir anda hareket etti.

Katya'ya doğru.

Aleksey tüfeğini kaldırmadı ama eliyle göğsünü durdurdu.

"Emri duydun."

Mert dişlerini sıktı.

"Katya yaralılarla."

"Görüyorum."

"Yardım ederim."

"Sen esirsin."

Mert ona baktı.

Aleksey'in yüzünde zevk yoktu.

Yalnızca emir vardı.

Mert bir an daha direndi.

Sonra geri çekildi.

Tahliye arabalarından birinin atı yeni patlamayla ürktü.

Hayvan ön ayaklarını kaldırdı.

Arabada oturan kadın çığlık attı. Kucağında bir çocuk, ayaklarının dibinde ise yarıya kadar dolu un çuvalı vardı. Kadın bir eliyle çocuğu tutuyor, ötekiyle çuvalı çekmeye çalışıyordu.

"Bırak onu!" diye bağırdı Mihail.

Kadın duymadı.

"Un!"

"Canını yeğle!"

Mihail'in büyük oğlu atın yularını yakalarken Mihail arabanın yanına çıktı ve çuvalı tek hareketle yere itti.

Kadın bağırdı.

"Ne yapıyorsun!"

"Ölürsen unu kim yiyecek?"

Kadın bir an ona baktı.

Sonra çocuğuna sarıldı.

Araba hareket etti.

Çamurun içinde kalan un çuvalının üzerinden birkaç saniye sonra başka bir tekerlek geçti.

Katya bunu gördü.

Kış boyunca insanların bir avuç fazlası için tartıştığı un şimdi yola saçılıyordu.

Kimse durmadı.

Mihail Katya'nın yanına geldi.

"Başka yaralı var mı?"

"Şimdilik burada yok."

"Arabaları güneybatıya çıkarıyoruz."

"Vera?"

"İnat ediyor."

"Bu yeni bir şey değil."

Mihail'in yüzünde kısa bir gülümseme belirdi.

Sonra başka bir top sesi onu sildi.

"İki oğlum da burada," dedi. "Biri atlarda."

"Sen de arabalarla git."

Mihail başını iki yana salladı.

"Son arabayla gideceğim."

Katya itiraz edecekti.

Meydandaki asker bağırdı.

"Doğudan haberci!"

Herkes aynı anda dönmedi.

Savaşın ortasında bir cümle bazen ancak ikinci kez söylendiğinde anlam kazanıyordu.

"Doğu sırtından haber!"

Sokolov yürümeye başladı.

Koşmadı.

Habercinin kendisine gelmesini beklemedi, yolun yarısında karşıladı.

Genç asker nefes nefeseydi. Pantolonunun dizine kadar çamur sıçramıştı.

"Yoldaş Teğmen."

"Konuş."

"Ormanın alt hattında hareket var."

Sokolov'un yüzü sertleşti.

"Bizim mi?"

"Hayır."

Bir nefes aldı.

"Osmanlı."

Meydandaki gürültü devam ediyordu.

Atlar.

Arabalar.

Ağlayan çocuklar.

Bir kadının kaybolan bohçasını araması.

Kuzeyden gelen toplar.

Fakat Katya birkaç adım ötede Mert'in tamamen hareketsiz kaldığını gördü.

Sokolov ona baktı.

Aleksey de.

Mert'in yüzünde hiçbir rahatlama yoktu.

Zafer hiç yoktu.

Yalnızca doğuya bakıyordu.

Kendi askerlerinin geldiği yere.

Sokolov haberciye sordu:

"Ne kadar?"

"Sayamadık. Ağaçların altında yayılıyorlar."

"Hangi yoldan geliyorlar?"

"Hızlı ilerlerlerse sırtı geçip güneybatıya inebilirler."

Sokolov'un başı bir anda tahliye arabalarına döndü.

İlk üç araba köyün dışına çıkmıştı.

Arkalarında daha vardı.

Vera.

Marina.

Saşa.

Pavel.

Çocuklu aileler.

Yaşlılar.

Sokolov haritayı görmeden de ne anlama geldiğini biliyordu.

Doğu sırtı düşerse Osmanlı askerleri köyü almakla kalmayacaktı.

Tahliye yolunun önüne çıkacaklardı.

"Antonov!"

Çavuş koşarak geldi.

"Doğudaki gruba sekiz adam daha. Kuzeyden çekebildiğin kadar değil, yalnızca sekiz."

"Yoldaş Teğmen, kuzey..."

"Kuzeyin amacı bizi burada tutmak."

Sokolov doğuyu gösterdi.

"Asıl mesele orası."

Çavuş anladı.

"Emredersiniz."

"Onları yenmeye çalışmayın."

Adam bir an durdu.

Sokolov'un sesi sertleşti.

"Geciktirin. Sadece geciktirin. Arabalar çıkana kadar o sırtı bırakmayın."

Çavuş koştu.

Askerler harekete geçti.

Mert onların yanından geçişini izledi.

Rus tüfekleri doğuya gidiyordu.

Onun söylediği bilgi yüzünden.

Bir asker omzuyla Mert'e çarptı, özür dilemeden devam etti.

Mert başını bile çevirmedi.

Katya biraz ileride durmuş, tahliye yoluna bakıyordu.

Vera sonunda arabaya bindirilmişti. Pavel yanında oturuyordu. Marina, Saşa'nın başını göğsüne çekmişti.

Mert hepsini gördü.

Aylar önce adlarını bile bilmediği yüzleri.

Sonra doğuya baktı.

Oradan gelenleri de tanıyordu.

Henüz yüzlerini göremese bile.

Bir zamanlar aynı dili konuştuğu için aralarında kendisini güvende hissettiği adamlar şimdi ağaçların ötesindeydi.

İlk tüfek sesi uzaktan geldi.

Tek başına.

Ardından bir tane daha.

Sonra doğu sırtı boyunca kısa, düzensiz bir yaylım başladı.

Doğudan gelen yaylım birkaç saniye sürdü.

Sonra kesildi.

Bu sessizlik, top seslerinin arasındaki sessizliklere benzemiyordu. Katya farkı hemen hissetti. Toplar uzaktan geldiğinde insan sesin yeniden gelmesini bekliyordu. Doğudaki tüfekler sustuğunda ise orada insanların birbirlerine baktığını, tüfeklerini doldurduğunu, ağaçların ve çamurun içinde birkaç adım daha yer değiştirdiğini biliyordu.

Ardından tek bir tüfek patladı.

Bir başkası cevap verdi.

Sonra yeniden üç, dört, altı...

Sesler birbirine karışmaya başladı.

Vera arabadan bağırdı.

"Beni burada oturtacağınıza yürütseydiniz daha hızlı giderdik!"

Katya başını ona çevirdi.

"Geçen kış bacağını da böyle iyileştirmiştik zaten. Üzerine basmayarak."

"Bacağım iyileşti!"

"İnadın iyileşmedi."

Vera cevap verecekti.

Araba sarsılarak hareket edince iki eliyle kenara tutunmak zorunda kaldı.

Pavel yanında oturuyordu. Bir süredir sustuğunu fark eden Katya şimdi bunun tersini gördü.

"Büyükanne, ormana gidersek toplar bizi görür mü? At vurulursa araba devrilir mi? Kasabaya kaç saatte gideriz? Ya yol kapanırsa?"

Vera ona döndü.

"Bir nefeste dört soru sorarsan düşman seni duymadan biz ölürüz."

Pavel sustu.

Yalnızca birkaç saniyeliğine.

"Ben korkmuyorum zaten."

Vera bu kez cevap vermedi.

Çocuğun dizinin üzerine elini koydu.

Katya bakışını onlardan çekti.

Doğudaki tüfek sesleri biraz daha yakındı.

Mert ilk Türkçe emri ikinci yaylımın ardından duydu.

Ses uzaktan geldi.

Ağaçların arasından.

Boğuk fakat anlaşılır.

"İleri!"

Mert'in başı istemsizce o tarafa döndü.

Bir başka ses duyuldu.

"Sağdan! Sağdan açılın!"

Aylar boyunca o dili duymak istemişti.

Bir kelimeyi çevirmeden anlamayı.

Söylediği her cümlenin karşısındaki insana eksilmeden ulaşmasını.

Yusuf'u bulduğu gün bunu yaşamıştı.

Şimdi aynı dilin sesi, Rus tüfeklerinin karşısından geliyordu.

Mert'in sağ eli kapandı.

Aleksey bunu fark etti.

"Ne diyorlar?"

Mert cevap vermedi.

"Ne dediler?"

"İlerleyin."

Aleksey gözünü doğudan ayırmadı.

"Başka?"

"Sağdan açılın."

Tam o sırada meydanın kuzey tarafında bir patlama oldu.

Basınç dalgası çamurlu yolu süpürdü. Yakındaki atlardan biri ürküp yana sıçradı. Bir asker yere düştü.

Aleksey başını çevirdi.

Adam kalkmadı.

"Burada kal."

Mert ona baktı.

Aleksey çoktan koşuyordu.

"Dedim ki burada kal!"

Genç asker yaralının yanına çöktü.

Mert olduğu yerde kaldı.

Bir saniye.

Sonra bir tane daha.

Kimse ona bakmıyordu.

Sokolov karargâhın önünde iki askerle konuşuyordu. Katya yolun öte yanında, kolundan kan akan bir adamın koluna bez sarıyordu. Aleksey yerdeki askeri omuzlarından çekmeye çalışıyordu.

Doğudaki orman açıktı.

İki yüz adım.

Belki daha az.

Sonra ağaçlar.

Sonra kendi askerleri.

Mert'in önünde tüfek yoktu.

Asker yoktu.

Emir yoktu.

Yalnızca çamur.

Ormana baktı.

Yine Türkçe bir ses geldi.

Bu kez daha yakın.

"Çabuk!"

Mert ağırlığını sağ ayağına verdi.

Tam o sırada arkasından tahta kırılmasına benzeyen sert bir ses duyuldu.

Tahliye arabalarından birinin arka tekeri yolun kenarındaki çukura gömülmüştü.

At çekiyordu.

Araba hareket etmiyordu.

Üzerinde üç kadın, iki çocuk ve bacağını uzatmış yaşlı bir adam vardı.

Mihail koşarak geldi.

"İnin!"

Kadınlardan biri kucağındaki sandığa sarıldı.

"Bunu bırakamam."

"Öyleyse burada sandığınla kalırsın!"

Mert ormana son kez baktı.

Sonra arkasını döndü.

Arabaya koştu.

Katya, Mert'i gördüğünde ilk düşüncesi onun kaçtığı oldu.

Kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

Sonra Mert arabanın arkasına omzunu verdi.

Mihail'le birlikte itti.

Katya bir an olduğu yerde kaldı.

Sonra önündeki yaralı inledi.

Başını çevirdi.

Adamın koluna sıkıca bağladığı bez yeniden kızarmaya başlamıştı.

"Bunu tut."

Yanındaki kadının elini yaranın üzerine bastırdı.

"Daha sert."

"Canımı yakıyorsun."

"Şu an bunu dert edemeyiz."

Kadının yüzü korkuyla gerildi ama bastırdı.

Katya ayağa kalktı.

Arabanın çevresindeki insanlar inmişti.

Mert, Mihail ve iki asker tekeri çukurdan kaldırmaya çalışıyordu.

"Birlikte!" diye bağırdı Mihail.

Mert Rusça tekrar etti.

"Birlikte! Şimdi!"

Yanlarına yeni gelen asker Mert'e baktı.

"Sen..."

Mert duymadı.

Ya da cevap vermedi.

Teker çamurun içinden yarım karış yükseldi.

At çekti.

Araba öne sıçradı.

Mert'in ayağı kaydı. Dizlerinden biri çamura girdi.

Yüzü bir an gerildi.

Sol eli kaburgalarının altına gidecek gibi oldu.

Gitmedi.

Ayağa kalktı.

Asker hâlâ ona bakıyordu.

"Sen nerelisin?"

Mert nefesini toparladı.

"Şimdi önemli değil."

Aksanı onu ele verdi.

Adamın bakışı bir anda değişti.

"Sen Rus değilsin."

Mert cevap vermedi.

Askerin eli tüfeğinin kayışına gitti.

"Sen kimsin?"

Aleksey arkalarından geldi.

Omzunda az önce yaralanan askerin kanı vardı.

"Bizimle."

Rus asker ona döndü.

"Kim bu?"

Aleksey'in gözleri bir an Mert'e kaydı.

Söylediği kelimeyi kendisi de duymuş gibiydi.

Ama geri almadı.

"Sonra."

"Fakat..."

"Şimdi değil."

Aleksey tahliye arabasını gösterdi.

"Hareket ettir."

Asker birkaç saniye daha Mert'e baktı.

Sonra tüfeğini bıraktı ve arabanın yanına koştu.

Mert ile Aleksey baş başa kaldı.

İkisi de konuşmadı.

Doğudan yeni bir yaylım geldi.

Aleksey ilk kez gözünü Mert'ten değil, o sesten kaçırdı.

Yol yeniden açıldığında ilk arabalar güneybatıya doğru ilerlemeye başladı.

Mihail, sonrakileri sıraya sokuyordu.

"Aralık bırakın! Atı öndekinin içine sokmayın!"

Büyük oğlu başka bir arabanın yularını tutuyordu.

Küçük oğlu yolun kenarında devrilmiş bir sandığı tekmeleyerek çamurdan çıkarmaya uğraşıyordu.

Mihail ona bağırdı.

"Bırak onu!"

"İçinde aletler var!"

"Yeni alet bulursun. Yeni kafa bulamazsın!"

Oğlu sandığı bıraktı.

Mihail başka bir arabaya geçti.

Katya onu gözleriyle takip etti.

Kendi evi kuzeydeydi.

Ahırı da.

Mihail bir kez bile o tarafa bakmamıştı.

Marina'nın arabası hareket ederken Saşa başını annesinin kolunun altından çıkardı.

Çocuğun bakışı kalabalığın üzerinden geçti.

Mert'i buldu.

Mert de onu gördü.

Saşa bir şey söyledi.

Belki adını.

Belki başka bir şey.

Tüfek sesleri kelimeyi yuttu.

Çocuk yalnızca elini kaldırdı.

Mert karşılık vermedi önce.

Sonra başını çok hafif eğdi.

Araba ilerledi.

Saşa dönüp bakmaya devam etti.

Marina onu kendisine çekene kadar.

Mert'in dikkati birden çocuğun arkasındaki yola değil, doğudaki ağaçlara kaydı.

Bir şey değişmişti.

Tüfek sesleri artık yalnızca sırtın tepesinden gelmiyordu.

Daha aşağıdan da geliyordu.

Mert iki adım yürüdü.

Ağaçların arasındaki araziyi buradan bütünüyle görmek mümkün değildi. Ama hareket seçiliyordu.

Bir grup.

Ana Rus mevzisinin tam karşısında değildi.

Daha güneye kayıyorlardı.

Mert gözlerini kıstı.

Yükseltinin altından.

Çukur hattını kullanarak.

İlk anda bunun yalnızca Rusların yanına sarkma hareketi olduğunu düşündü.

Sonra güneybatı yoluna baktı.

Arabalar aynı hatta ilerliyordu.

Mert'in yüzü değişti.

"Aleksey."

Genç asker duymadı.

"Aleksey!"

Bu kez döndü.

Mert doğuyu gösterdi.

"Orada."

"Ne?"

"Asker."

"Biliyorum."

"Hayır."

Mert eliyle doğudan güneye doğru bir çizgi çizdi.

"Onlar buraya gelmiyor."

"O ne demek?"

"Yola."

Aleksey kaşlarını çattı.

"Hangi yol?"

Mert tahliye arabalarını gösterdi.

"Bu yol."

Aleksey birkaç saniye baktı.

Sonra yüzündeki ifade değişti.

"Emin misin?"

"Hayır."

Aleksey öfkeyle ona baktı.

Mert hemen devam etti.

"Ama asker öyle gider. Rus asker burada."

Köyü gösterdi.

"Onlar burada savaşmak istemiyor. Bazı..." Kelimeyi bulamadı. Eliyle ikiye ayrılan bir hat çizdi. "Bir grup aşağı gidiyor."

Aleksey doğuya baktı.

"Teğmene gidiyoruz."

Mert çoktan hareket etmişti.

Koşmanın ilk otuz adımında hiçbir şey olmadı.

Sonra sol kaburgalarının altındaki eski çizgi derinden çekildi.

Mert hızını kesmedi.

Sokolov iki askerle birlikte yolun kenarında duruyordu.

"Teğmen!"

Sokolov döndü.

Mert nefes nefeseydi.

"Yol."

"Ne yolu?"

"Tahliye."

Sokolov'un yüzü sertleşti.

Mert doğuyu gösterdi.

"Askerler aşağı geliyor."

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Gördüm."

"Kaç kişi?"

"Bilmiyorum."

Sokolov'un sabrı gerildi.

Mert eliyle sırtı, ardından güneybatıya inen hattı gösterdi.

"Rus asker burada savaşır."

"Evet."

"Osmanlı bazı asker burada değil. Aşağı gidiyor."

"Niye?"

Mert tahliye arabalarını gösterdi.

"Yol kapanır."

Sokolov sustu.

Arkalarından tüfek sesleri geldi.

Bir asker koşarak yaklaştı.

"Yoldaş Teğmen! Doğu grubu geri çekilmek için izin istiyor. Sağ yanları açılıyor."

Sokolov başını çevirdi.

"Sağ yan neresi?"

Asker eliyle güneydoğuyu gösterdi.

Mert'in az önce gösterdiği yön.

Sokolov'un bakışları yeniden Mert'e döndü.

Bir saniye.

İki.

Kuzey yolu doğru çıkmıştı.

Doğu sırtı doğru çıkmıştı.

Şimdi üçüncü kez karşısında aynı adam duruyordu.

Sokolov Aleksey'e döndü.

"Altı adam al."

Aleksey doğruldu.

"Nereye?"

"Güneybatı yolunun doğu tarafına."

"Ne kadar tutacağız?"

Sokolov arabalara baktı.

Konvoyun yarısı çıkmıştı.

"Son araba geçene kadar."

Aleksey başını salladı.

Sokolov kolundan tuttu.

"Çatışmaya girip kahramanlık yapma."

"Emredersiniz."

"Zaman kazan."

Aleksey askerleri toplamaya koştu.

Sokolov Mert'e baktı.

"Sen burada kal."

Mert doğuya baktı.

"Ben yardım ederim."

"Hayır."

"Teğmen..."

"Sen hâlâ esirsin."

Mert'in yüzü sertleşti.

Sokolov bir adım yaklaştı.

"Ama söylediklerini duydum."

Bu kadar.

Sonra döndü.

Aleksey'in grubu güneybatı yolunun yanındaki ağaçlara ulaştığında konvoyun son dört arabası hâlâ köy içindeydi.

İlk tüfek sesleri birkaç dakika sonra başladı.

Bu kez çok daha yakından.

Atlar yeniden huzursuzlandı.

Bir kadın dua etmeye başladı.

Vera arabadan bağırdı.

"Şu hayvanı vurmayın da bizi götürsün!"

"Büyükanne!" dedi Pavel.

"Ne?"

"Sen de korkuyorsun."

Vera torununa baktı.

"Tabii korkuyorum. Aptal değilim."

Pavel ilk kez sustu.

Arabaları çıktı.

Marina'nınki de.

Son iki araba kaldı.

Sonuncunun ön tekeri çamura saplandı.

Katya küfretti.

Mihail çoktan yanındaydı.

"İnin!"

Bu kez kimse itiraz etmedi.

İnsanlar aşağı atladı.

Mert Sokolov'a baktı.

Teğmen hiçbir şey söylemedi.

Mert koştu.

Mihail'in yanında tekerin altına elini soktu.

"Bir, iki..."

"Üç!" diye bağırdı Mihail.

Teker çıktı.

At kırbaçlanmadı.

Adam yularından çekti.

Hayvan köpüklü ağzıyla nefes alarak bütün gövdesini öne verdi.

Araba hareket etti.

Doğudaki tüfek sesleri daha da yaklaştı.

Bir Rus askeri geri geri yola çıktı.

"Çekiliyoruz!"

Aleksey'in sesi ağaçların arasından geldi.

"Bir dakika daha!"

"Bir dakikamız yok!"

"Öyleyse yarım dakika!"

Son araba Mert'in önünden geçti.

İçinde iki yaşlı kadın, yaralı bir asker ve Pavel'in annesi vardı.

Mert yolun arkasından baktı.

Tekerler çamurun içinde iki derin iz bırakarak güneybatıya ilerledi.

Sonra ağaçların arasından Aleksey çıktı.

Arkasından üç asker.

Altı gitmişlerdi.

Mert bunu saydı.

Sormadı.

Aleksey bağırdı.

"Geri!"

Rus askerleri yola dağıldı.

Birkaç saniye sonra doğudaki ağaçların arasından Türkçe bir emir duyuldu.

Bu kez çok netti.

"İleri!"

Mert'in yüzü taşlaştı.

Konvoy çoktan dönemece ulaşıyordu.

Son araba ağaçların arkasında kayboldu.

Ardından Osmanlı tüfekleri, birkaç dakika önce arabaların geçtiği yolun doğu kenarına ateş açtı.

Katya o an farkı gördü.

Dakikalar.

Yalnızca birkaç dakika.

Marina'nın arabası.

Saşa.

Vera.

Pavel.

Hepsi birkaç dakika önce buradaydı.

Şimdi değillerdi.

Katya başını Mert'e çevirdi.

Mert yola bakıyordu.

Yüzünde rahatlama yoktu.

Ama omuzlarından bir şey, çok az, inmiş gibiydi.

Sonra gökyüzünden yeniden o ses geldi.

Islık.

Katya'nın bedeni sesi zihninden önce tanıdı.

"Yatın!"

İlk mermi köyün kuzeyine düştü.

İkincisi daha yakına.

Toprak Katya'nın ayaklarının altında sıçradı.

Kulakları bir anda uğuldamaya başladı.

İnsanlar yeniden dağıldı.

Mihail ise yolun ortasındaydı.

Devrilmiş küçük bir arabayı kenara çekmeye çalışıyor, oğullarından birine bir şey bağırıyordu.

Katya onu gördü.

"Mihail!"

Adam başını kaldırdı.

Yeni bir ıslık başladı.

Bu kez sesin nereden geldiğini anlamak için gökyüzüne bakmaya gerek yoktu.

Çok yakındı.

Katya bir adım attı.

"Mihail! Oradan çekil!"

Dünya yeniden sarsıldı.

Dünya yeniden sarsıldı.

Katya ne kadar süre yerde kaldığını anlayamadı.

Bir saniye olabilirdi.

Beş de.

Patlamayı duymuştu ama sesin sonunu duymamıştı. Kulaklarının içinde tek, ince bir uğultu vardı. Çamurlu toprağa bir eliyle dayanmıştı. Öteki eli hâlâ çantasının sapını tutuyordu.

Başını kaldırdı.

Her şey hareket ediyordu.

İnsanlar koşuyordu.

Bir at yan yatmış, ayaklarını çamurun içinde çırpıyordu. Yanındaki asker yularından çekiyor fakat hayvan kalkamıyordu. Karargâhın bir penceresi artık yoktu. Cam parçaları yolun üzerine saçılmıştı.

Bir kadın ağzını açmış bağırıyordu.

Katya sesini duyamadı.

Sonra uğultunun içinden sesler yavaş yavaş geri geldi.

Önce boğuk.

Sonra birbirinden ayrılır hâlde.

"Yardım edin!"

"Buraya!"

"Atı bırak!"

"Yekaterina Andreyevna!"

Katya ayağa kalktı.

Dizlerinin üzerine çamur yapışmıştı.

"Mihail!"

Az önce olduğu yere baktı.

Devrilmiş küçük araba hâlâ yolun kenarındaydı.

Mihail görünmüyordu.

Katya koştu.

İki adım sonra onu gördü.

Arabanın öte tarafında, sırtı çamura dönük yatıyordu.

Büyük oğlu birkaç adım ötede dizlerinin üzerindeydi. Yüzünün bir tarafı toprak ve kan içindeydi ama hareket ediyordu.

"Mihail!"

Katya yanlarına çöktü.

Mihail'in gözleri açıktı.

Bu ilk anda Katya'ya umut verdi.

Sonra paltosunun önündeki koyu lekeyi gördü.

Elini hemen oraya bastı.

Mihail'in vücudu kasıldı.

"Hayır, hayır. Kıpırdama."

Paltonun kumaşını açtı.

Gömleğin alt tarafı kana bulanmıştı. Sağ kaburgaların biraz altında kumaş parçalanmıştı. Yara küçük görünüyordu.

Katya bunun iyi bir şey olmadığını biliyordu.

Şarapnel yaraları bazen dışarıdan taşıdıkları felaketten çok daha küçük görünürdü.

Mihail nefes almaya çalıştı.

Nefesi kısa kaldı.

"Bez!"

Katya bağırdı.

"Temiz bez getirin!"

Mihail'in büyük oğlu hemen kemerindeki kirli mendile uzandı.

"Bu değil."

Katya çantasını açtı.

Ellerinin titremediğini fark etti.

Bir sargı rulosunu çıkardı. Katladı. Yaranın üzerine bastırdı.

Kan birkaç saniye içinde bezi koyulaştırdı.

Oğlu Katya'nın yüzüne baktı.

"Ne oldu?"

Katya cevap vermedi.

Basıyı artırdı.

"Mihail. Bana bak."

Adamın gözleri ona döndü.

"Derin nefes alma. Yavaş."

Mihail ağzını açtı.

"Araba..."

"Arabayı bırak."

"Adam..."

Katya başını çevirdi.

Az önce Mihail'in yardım ettiği yaralı asker yolun kenarında oturuyordu. İki Rus askeri onu kaldırmaya çalışıyordu.

"Çıkarıyorlar," dedi Katya. "Sen konuşma."

Mihail'in bakışları birkaç saniye o tarafa gitti.

Sonra geri geldi.

Katya parmaklarını bileğine götürdü.

Nabız vardı.

Hızlı.

İnce.

Çok ince.

"Bir araba getirin!" diye bağırdı büyük oğlu.

Katya'nın eli bir an durdu.

Oğlan bunu gördü.

"Katya?"

"Getirin," dedi Katya.

Sesi daha alçak çıktı.

"Yine de getirin."

Oğlu ayağa kalkacakken Mihail eliyle onun kolunu yakaladı.

Gücü şaşırtıcı derecede azdı.

Çocuk yeniden diz çöktü.

"Baba?"

Mihail dudaklarını oynattı.

Katya eğildi.

"Ne?"

"Git."

Oğlu başını iki yana salladı.

"Hayır."

Mihail yeniden nefes aldı.

Bu kez nefes yarıda kesildi.

"Ötekilere..."

Katya hemen sözünü kesti.

"Sus."

Mihail gözlerini ona çevirdi.

Katya bezi daha sert bastırdı.

"Bir kez de beni dinle."

Adamın ağzının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.

Belki gülmek istemişti.

Katya emin olamadı.

Bir başka tüfek yaylımı doğudan geldi.

Çok daha yakın.

Mihail'in küçük oğlu koşa koşa geldi.

"Baba!"

Katya başını kaldırdı.

"Yere yat!"

Genç adam babasının yanına çöktü.

"Ne oldu?"

Kimse cevap vermedi.

Katya Mihail'in bileğini yeniden tuttu.

Nabız daha zayıftı.

Bir süre sonra parmaklarının altında hiçbir şey kalmadı.

Katya bekledi.

İki saniye.

Üç.

Bileğin üzerinde parmaklarını biraz kaydırdı.

Tekrar kontrol etti.

Sonra boynuna uzandı.

Mihail'in gözleri hâlâ yarı açıktı.

Katya onları kapatmadı.

Henüz.

Büyük oğlu yüzüne bakıyordu.

"Bir şey yap."

Katya'nın parmakları Mihail'in boynunda kaldı.

"Katya."

Ses bu kez çocuk sesi gibiydi.

Kış boyunca çatı onaran, çamura saplanan arabaları çıkaran, babasıyla odun taşıyan adamdan çıkmıyordu sanki.

"Bir şey yap."

Katya elini çekti.

Temiz bez hâlâ Mihail'in yarasının üzerindeydi.

Artık bastırmanın hiçbir anlamı yoktu.

Ama elini birkaç saniye daha kaldırmadı.

Sonra yavaşça bıraktı.

"Yapamıyorum."

Büyük oğlan ona baktı.

Katya'nın söylediğini anlamamış gibi.

"Ne?"

Arka taraftan bir asker bağırdı.

"Yekaterina Andreyevna! Burada bir yaralı var!"

Katya gözlerini kapadı.

Yalnızca bir an.

Sonra Mihail'in paltosunun iki yanını birleştirip göğsünün üzerine çekti.

Küçük oğlu babasının omzuna dokundu.

"Baba."

Katya ayağa kalktı.

Büyük oğlan da kalkmaya çalıştı.

"Onu burada bırakamayız."

"Şimdi kaldırmayın."

"Burada mı kalacak?"

"Şimdilik."

"Katya..."

"Şimdi onu kaldırırsanız siz de burada kalırsınız."

Genç adamın yüzü öfkeyle kasıldı.

Katya buna izin verdi.

Öfkelenebilirdi.

Kendisine.

Toplara.

Osmanlılara.

Ruslara.

Tanrı'ya.

Kimse fark etmezdi.

Katya yalnızca elini omzuna koydu.

"Git."

Adam babasına baktı.

Sonra kardeşine.

"Sen benimle geliyorsun."

Küçük olan başını iki yana salladı.

"Hayır."

Ağabeyi kolundan tuttu.

"Benimle geliyorsun."

Bu kez çocuk direnmedi.

İkisi ayağa kalktı.

Katya çantasını aldı.

Arkasından bir kez daha,

"Yekaterina Andreyevna!"

diye bağırdılar.

Katya döndü.

Koşmaya başladı.

Mihail yolun kenarında kaldı.

Bir dakika önce arabayı çektiği yerde.

Mert patlamadan sonra Katya'yı gözden kaybetmişti.

İlk gördüğü şey Mihail'in oğullarından biriydi.

Sonra Katya'yı gördü.

Yerde diz çökmüştü.

Bir adamın üzerine eğilmişti.

Mert birkaç adım attı.

Aleksey kolundan tuttu.

"Nereye?"

Mert cevap vermedi.

Katya ayağa kalkmıştı.

Mert yüzünü gördü.

Sonra yere baktı.

Mihail'in paltosu göğsünün üzerine çekilmişti.

Büyük oğlu başını çevirmişti.

Küçük olan ise hâlâ babasına bakıyordu.

Mert durdu.

Katya da onu gördü.

Aralarında yol vardı.

Koşan askerler.

Çamur.

Tüfek sesleri.

Katya hiçbir şey söylemedi.

Mert de sormadı.

Bakışları bir an Mihail'e indi.

Sonra yeniden Katya'ya döndü.

Katya başını çok az iki yana salladı.

Mert'in çenesi sıkıldı.

O kadar.

Aleksey'in eli hâlâ kolundaydı.

Bir an sonra Mert kendisini kurtarmaya çalışmadan yalnızca,

"Bırak," dedi.

Aleksey elini çekti.

Mert yerinden ayrılmadı.

Doğudan yeni bir Türkçe emir yükseldi.

"Takım, öne!"

Mert'in gözleri kapandı.

Bir anlığına.

Ses tanıdıktı.

Emrin biçimi.

Kelimelerin vurgusu.

Birlik hareket ederken bağırılan o kısa sertlik.

Gözlerini açtığında ağaçların arasında artık üniformaları seçebiliyordu.

Koyu kumaşlar.

Tüfekler.

Koşarak mevzi değiştiren adamlar.

Kendi askerleri.

Bir tanesi yıkılmış çitin arkasından çıktı.

Mert'i gördü.

Adamın adımları yavaşladı.

Bakışı Mert'in kıyafetlerine indi.

Rus paltosu.

Çamurlu sivil pantolon.

Sonra yüzüne.

"Sen!"

Mert dondu.

Adam Türkçe konuştu.

"Kimsin sen?"

Mert ağzını açtı.

Yakınlarından bir Rus tüfeği patladı.

Osmanlı askeri hemen duvarın arkasına çekildi.

Mert istemeden bağırdı.

"Ateş etme!"

Adam tekrar göründü.

Şaşkınlık yüzünden okunuyordu.

"Türk müsün?"

Cevap vermek için yalnızca bir saniyesi vardı.

Sonra başka bir Rus askeri onların arasına girdi.

"Başınızı kaldırmayın!"

Tüfek sesleri yeniden yoğunlaştı.

Osmanlı askeri kayboldu.

Mert olduğu yerde kaldı.

Aleksey ona bakıyordu.

Mert başını çevirmedi.

"Tanıyor muydun?" diye sordu Aleksey.

"Hayır."

Bu cevap doğruydu.

Ama nedense yeterli değildi.

Sokolov yolun ortasında durup doğudan gelen askerleri saymaya çalışmıyordu artık.

Sayılacak bir şey kalmamıştı.

Hat geri geliyordu.

Önce iki asker çıktı.

Sonra dört.

Birinin tüfeği yoktu. Diğerinin kolu göğsüne bağlanmıştı.

"Antonov?"

"Geride kaldı."

Sokolov'un yüzünde hiçbir şey değişmedi.

"Doğu hattı?"

"Asker geliyor. Çok fazlalar."

"Ne kadar tutarsınız?"

Adam güldü.

Gülmek değildi aslında.

Nefesin içinden çıkan kuru bir sesti.

"Tutamayız."

Sokolov kısa bir an güneybatı yoluna baktı.

Arabalar görünmüyordu artık.

Bu yeterliydi.

Şimdilik.

"Yaralıları geriye çekin."

"Karargâha mı?"

"Hayır. Yolun batı tarafına. Karargâh artık fazla açık."

Sokolov Aleksey'e döndü.

"İki adam al. Son sivilleri kontrol et."

"Çoğu çıktı."

"Çoğu değil. Hepsi."

"Emredersiniz."

Sokolov'un bakışı Mert'e geçti.

Bir saniyeden uzun kalmadı.

"Sen de Aleksey'in yanında ol."

Mert kaşlarını çattı.

"Sivillere yardım?"

"Evet."

Bu kez Sokolov "esir" kelimesini tekrar etmedi.

Ama serbest olduğunu da söylemedi.

Mert bunu anladı.

Aleksey de.

İkisi yan yana hareket etti.

Katya, Mihail'den sonra üç yaralıya baktı.

Birincisinin omzunda şarapnel kesiği vardı. Kanama basıyla yavaşladı.

İkincisinin ayağı kötü dönmüştü. Kırık olup olmadığını anlayacak vakit yoktu. İki tahta parçasıyla sabitledi.

Üçüncü adamın yapabileceği hiçbir şeyi yoktu.

Bunu fark ettiğinde diz çökmemişti bile.

Adam nefes almıyordu.

Katya onu geçti.

Bu, kendisinden nefret etmesine sebep olacak kadar kolay olmuştu.

Bir evin kapısında ağlayan yaşlı bir kadın gördü.

"Gitmeniz gerekiyor!"

"Keçim içeride!"

Katya kapıya baktı.

"Keçi burada kalacak."

Kadın yüzüne bakakaldı.

"Ben..."

"Sen kalmayacaksın."

Mihail olsa hayvanı çıkarmaya çalışırdı.

Katya düşüncenin nereden geldiğini anlayamadı.

Kadının koluna girdi.

"Yürü."

Onu yolun batısındaki askere teslim etti.

Arkasını döndüğünde Mert'i gördü.

Aleksey'in yanındaydı.

Yürüyordu.

Kaçmamıştı.

Hâlâ.

Katya bunun ne kadarını rahatlama, ne kadarını korku olarak hissettiğini ayırt edemedi.

Sokolov bir anda bağırdı.

"Karargâha iki kişi benimle!"

Katya başını çevirdi.

Teğmen eski idare binasına gidiyordu.

Yanında bir çavuş ve genç bir haberci vardı.

Aleksey seslendi.

"Yoldaş Teğmen! Orası açıkta!"

Sokolov yürümeyi kesmedi.

"Harita ve raporlar içeride."

"Bırakın!"

Sokolov döndü.

"Birlikleri nereye çekeceğimi aklımdan mı uydurayım?"

Sonra içeri girdi.

Çavuş peşinden.

Haberci kapıda kaldı.

Mert binaya baktı.

Çatının kuzey köşesi ilk bombardımanda zarar görmüştü. Kirişlerden biri dışarı doğru eğilmişti.

"Bu iyi değil," dedi.

Aleksey ona baktı.

"Ne?"

Mert binayı gösterdi.

"Çatı."

Aleksey başını kaldırdı.

"Teğmen iki dakika içinde çıkar."

Mert cevap vermedi.

Doğudan top sesi geldi.

Bu kez önce sesi değil, Mert'in yüzündeki değişimi Katya gördü.

Mert başını kaldırdı.

"Yatın!"

Islık neredeyse anında üzerlerine ulaştı.

Haberci kapının önünden kendisini yana attı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü.

Patlama karargâhın hemen yanında oldu.

Binanın duvarı içeri doğru büküldü.

Pencereler aynı anda patladı.

Tahta, taş ve toprak havaya yükseldi.

Çatının kuzey köşesi bir an havada asılı kaldı.

Sonra çöktü.

Aleksey'in sesi tozun içinden geldi.

"Teğmen!"

Katya başını kaldırdı.

Karargâhın kapısı artık görünmüyordu.

Mert de bakıyordu.

Sokolov dışarı çıkmamıştı.

Toz binanın önünü bütünüyle kapladı.

Aleksey ilk koşan oldu.

"Teğmen!"

Yıkılan duvarın önüne ulaştığında tüfeğini omzundan attı ve iki eliyle tahtaları çekmeye başladı.

"Yoldaş Teğmen!"

Cevap gelmedi.

Katya da hareket etmişti fakat birkaç adım sonra yerdeki yaralı haberciyi gördü. Genç adam kapının önünden kendisini atarken başını taşa çarpmıştı. Bilinci açıktı. Ayağa kalkmaya çalışıyordu.

"Dur."

Katya omzundan bastırıp yeniden oturttu.

"Başın?"

"İyiyim."

"Bana yalan söyleme."

Parmaklarını saçlarının arasına götürdü. Kan vardı fakat kesi derin görünmüyordu.

Aleksey yeniden bağırdı.

"Teğmen!"

Bu kez enkazın içinden bir ses geldi.

Çok zayıf.

"Aleksey..."

Genç askerin başı birden kalktı.

"Burada!"

Katya da duydu.

Mert de.

Sonra doğudan başka bir ses yükseldi.

Türkçe.

"Sol taraftan ilerleyin!"

Mert olduğu yerde kaldı.

Ağaçların arasında Osmanlı askerleri artık yalnızca hareket eden gölgeler değildi. Birkaçını açıkça görebiliyordu. Bir duvarın arkasından koşan iki adam. Çitin yanında diz çöken başka biri.

Aralarında yüz elli adım bile kalmamış olabilirdi.

Belki daha az.

Aleksey'in arkası ona dönüktü.

Katya yaralı askerin başındaydı.

Sokolov enkaz altındaydı.

Kimse Mert'i tutmuyordu.

Mert doğuya baktı.

Bir Türk askeri bağırdı.

"Çabuk!"

Aynı dil.

Aynı üniformalar.

Aylar boyunca ulaşmaya çalıştığı taraf birkaç dakikalık mesafedeydi.

Mert bir adım attı.

Sonra enkazdan gelen tahta gıcırtısını duydu.

Aleksey tek başına kalın bir kirişi kaldırmaya çalışıyordu.

Kiriş birkaç parmak yükseldi.

Üstündeki kırılmış çatı bölümü de onunla birlikte oynadı.

Mert'in yüzü değişti.

"Dur!"

Aleksey onu duymadı.

"Dur!"

Mert koşarak geri döndü.

Aleksey başını kaldırdı.

"Yardım et!"

"Onu kaldırma."

"Teğmen altında!"

"Biliyorum. Kaldırma!"

Aleksey öfkeyle ona baktı.

"Ne diyorsun?"

Mert dizlerinin üzerine çöktü.

Toz hâlâ havadaydı. Kırılmış tahtaların arasından içeriyi görmeye çalıştı.

Bir ana kiriş aşağı doğru eğilmişti. Üzerinde çatının parçalanmış ağırlığı duruyordu. Aleksey'in tuttuğu kalın parça kirişin kendisi değildi.

Onu yerinde tutan çapraz destekti.

Mert elini uzattı.

"Bunu çıkarırsan..."

Doğru kelimeyi bulamadı.

İki elini üst üste getirip aşağı düşme hareketi yaptı.

"Hepsi düşer."

Aleksey'in yüzü değişti.

Mert enkazın yanındaki kırılmış kapı direğini gördü.

"Bu."

Direği çekti.

Aleksey yardım etti.

İki asker daha yanlarına koştu.

"Teğmen nerede?"

"İçeride."

Askerlerden biri doğrudan ana kirişi kaldırmaya uzandı.

Mert kolundan tuttu.

"Hayır. Önce bunu tut."

Adam öfkeyle Mert'e döndü.

"Sen kimsin?"

"Şimdi tut!"

Aleksey araya girdi.

"Dediğini yap."

Adam bir an tereddüt etti.

Sonra çapraz tahtaya omzunu verdi.

Mert kapı direğinin sağlam ucunu çöken kirişin altına soktu. Altına yassı bir taş yerleştirdi.

"Kaldıraç," dedi kendi kendine Türkçe.

Aleksey anlamadı.

"Ne?"

Mert direği gösterdi.

"Buradan bas."

Aleksey bastı.

Tahta inledi.

Kiriş birkaç parmak yükseldi.

"Tut!"

İki asker destek parçasını altına sürdü.

Mert başını eğip boşluktan içeri baktı.

Sokolov'u gördü.

Teğmen yana devrilmişti. Sol bacağı dizinin üzerinde kırılmış tahta ve duvar parçasının altında sıkışmıştı. Yüzünün bir tarafı toz içindeydi. Alnından kan akıyordu.

Gözleri açıktı.

Mert'i gördü.

Bir an ikisi de hiçbir şey söylemedi.

Sonra Sokolov,

"Bacağım," dedi.

Mert başını salladı.

"Görüyorum."

Aleksey çömeldi.

"Yoldaş Teğmen, sizi çıkaracağız."

"Çatı..."

"Biliyoruz."

Sokolov'un bakışı yeniden Mert'e gitti.

Mert ana kirişi gösterdi.

"Önce bunu tutacağız. Sonra bacak."

Sokolov onu birkaç saniye izledi.

İtiraz etmedi.

Katya, Sokolov'u enkazdan çıkardıklarında yanlarına ulaştı.

Üç adam onu taşımıştı.

Mert omuzlarının altından, Aleksey ve başka bir asker bacaklarından tutmuştu.

Sokolov yere bırakıldığında yüzü bembeyazdı.

Katya diz çöktü.

"Bana bakın."

Sokolov gözlerini açtı.

"Size bakıyorum."

"Adınız?"

Sokolov'un kaşları çatıldı.

"Ciddi misiniz?"

"Demek kafanız hâlâ çalışıyor."

Alnındaki kesiye baktı.

Sonra ellerini omuzlarına, kaburgalarına götürdü.

"Nefes alın."

Sokolov nefes aldı.

Yüzü gerildi ama göğsünün iki tarafı hareket ediyordu.

Katya bacağına geçti.

Pantolon dizin biraz üzerinden yırtılmıştı. Ezilmiş bölgenin yanında derin bir kesik vardı. Kanama devam ediyordu fakat fışkırmıyordu.

Katya çantasından kalan temiz bezlerden birini çıkardı.

"Bunu tut."

Kime söylediğine bakmadı.

Mert aldı.

Katya elini gösterdi.

"Buraya. Sert."

Mert bezi yaranın üzerine bastırdı.

Sokolov'un dişleri sıkıldı.

"Biraz daha nazik olamaz mısın?"

Mert yüzüne baktı.

"Hayır."

Sokolov'un ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.

Belki acıydı.

Belki başka bir şey.

Katya iki düzgün tahta parçası istedi. Aleksey enkazdan birini, başka asker devrilmiş arabanın yanından ötekini getirdi.

Katya bacağı mümkün olduğunca oynatmadan tahtaları iki yanına yerleştirdi.

"Kayış."

Mert kendi kemerine uzandı.

Sokolov "Benimki," dedi.

Mert başını kaldırdı.

Sokolov kemerini işaret etti.

"Seninkini sonra kullanırsın."

Mert birkaç saniye baktı.

Sonra Sokolov'un kemerini çözdü.

Katya tahtaları bağladı.

"Üzerine basmayacaksınız."

"Başka iyi bir haberin var mı?"

"Var."

Sokolov ona baktı.

Katya düğümü sıktı.

"Hayattasınız."

Teğmen cevap vermedi.

Bakışları Katya'nın omzunun üzerinden Mert'e gitti.

Doğudan yeniden Türkçe sesler geliyordu.

Çok yakın.

Mert hâlâ diz çökmüş, kanlı bezi tutuyordu.

Sokolov ona baktı.

"Sen..."

Mert başını kaldırdı.

Sokolov devam etmedi.

Mert de bir açıklama yapmadı.

Aleksey aralarında duruyordu.

Bir an sonra köyün batı tarafından bir at geldi.

Hayvan köpük içindeydi.

Üzerindeki asker daha durmadan bağırdı.

"Geri çekilme emri!"

Sokolov başını çevirdi.

"Kimden?"

"Batı grubundan. Hat bırakılıyor. Bütün birlikler ikinci hatta çekilecek."

"Doğu?"

"Tutamıyorlar."

Sanki bunu kanıtlamak istermiş gibi köyün doğu ucundan yeni bir yaylım yükseldi.

Bu kez kurşunlardan biri meydandaki tahta direğe çarptı.

Herkes refleksle eğildi.

Sokolov dişlerini sıkarak doğrulmaya çalıştı.

Katya omzundan bastırdı.

"Yatın. Komutayı yerde de verebilirsiniz."

Sokolov haberciye baktı.

"Siviller?"

"Son araba da geçti."

Sokolov'un yüzündeki gerilim ilk kez çok az çözüldü.

"Emin misin?"

"Güneybatı yolunda sivil kalmadı. Yaralılar da çıkıyor."

Katya bir an gözlerini kapadı.

Saşa.

Marina.

Vera.

Pavel.

Hepsi gitmişti.

Sokolov da bunu birkaç saniye sessizce taşıdı.

Sonra sesi yeniden sertleşti.

"Yaralıları batıya çıkarın. Yürüyebilen askerler ikili gruplar hâlinde çekilsin. Kimse tek başına kalmayacak."

Aleksey başını salladı.

"Mert?"

Soru istemeden çıkmış gibiydi.

Sokolov Mert'e baktı.

Mert ayağa kalkmıştı.

Doğudaki Osmanlı askerleri artık köyün ilk evleri arasındaydı.

Gitmesi için hâlâ fırsat vardı.

Sokolov bunu da gördü.

"Gözetimin altında kalacak," dedi.

Mert'in yüzü değişmedi.

Aleksey yalnızca,

"Emredersiniz," dedi.

Mihail'in oğullarını yolun kenarında buldular.

İkisi de babalarının yanına dönmüştü.

Büyük olan Mihail'i omuzlarından kaldırmaya çalışıyor, küçük olan bacaklarını tutuyordu.

"Ne yapıyorsunuz?" diye bağırdı Katya.

Büyük oğlan yüzünü ona çevirdi.

"Götürüyoruz."

"Neyle?"

Adam etrafına baktı.

Arabalar yoktu.

Yalnızca yaralıların taşındığı iki sedye kalmıştı.

"Bir şey buluruz."

Katya cevap vermedi.

Büyük oğlan onun yüzüne baktı.

"Burada bırakamayız."

Yakınlarından bir kurşun geçti.

Tahta çite saplandı.

Aleksey bağırdı.

"Hemen çıkmamız gerekiyor!"

Mihail'in küçük oğlu babasının paltosunu daha sıkı tuttu.

"Onu bırakmayacağım."

Katya yürüdü.

Büyük oğlanın bileğini tuttu.

"Bak bana."

Adam bakmadı.

Katya daha sert çekti.

"Bana bak."

Sonunda baktı.

Katya'nın söyleyebileceği iyi bir cümle yoktu.

Bu yüzden yalnızca,

"Git," dedi.

Adamın gözleri doldu.

"Geri geleceğiz."

Katya cevap vermedi.

Kimse vermedi.

Büyük oğlan babasının yüzüne baktı.

Sonra eğilip paltosunun yakasını düzeltti.

Küçük kardeşi elini çekemedi.

Ağabeyi onun parmaklarını babalarının kolundan tek tek ayırdı.

İkisi ayağa kalktı.

Mihail yolun kenarında kaldı.

Bu kez yanında kimse yoktu.

Köyden çıkarken Katya arkasına bakmamaya çalıştı.

Beceremedi.

Kendi evi hâlâ ayaktaydı.

En azından görebildiği kadarıyla.

Çatısının bir yanı dumanın arkasında kalıyordu. Arka pencerenin küçük camı hâlâ yerindeydi.

İçeride masa vardı.

Sandalye.

Sobanın yanında Mert'in kestiği odunlardan belki birkaç parça.

Arka odada Grigori'nin sandığı.

Yedi yıl boyunca kilitli tuttuğu, sonra bir gün kilitlemekten vazgeçtiği sandık.

Hiçbirini almamıştı.

Katya'nın yanında yalnızca deri sağlık çantası vardı.

Elinin ona ne kadar sıkı sarıldığını fark edip gevşetti.

Mert de eve baktı.

Aylarca dışarı çıkamadığı ev.

Önce nefes almayı öğrendiği.

Sonra yürümeyi.

Sonra kelimeleri.

Sonra gitmeyi.

Bakışı arka pencerenin üzerinde bir saniye fazla kaldı.

Katya bunu gördü.

Hiçbiri bir şey söylemedi.

Batıya doğru yürüdüler.

Arkalarında köyün içinden Türkçe emirler yükseliyordu.

Mert her birini anlıyordu.

Bu kez dönmedi.

Yaklaşık yarım saat sonra geri çekilen grup batı yolundaki başka bir Rus birliğiyle birleşti.

Sokolov iki tüfek ve bir battaniyeden yapılmış geçici sedyede taşınıyordu. Katya yanında yürüyordu.

Aleksey Mert'ten birkaç adım ayrılmıyordu.

Yol kenarında duran kıdemli bir Rus subayı geri çekilenleri sayıyordu.

"Yaralılar sola!"

Bir asker cevap verdi.

"Üç ağır, beş yürüyebilir!"

"Subay?"

"Teğmen Sokolov."

Adam hemen sedyeye yaklaştı.

"Sokolov?"

Teğmen gözlerini açtı.

"Hayattayım."

"Pekala, şimdilik bu iyi bir haber."

Subay sedyenin yanında birkaç adım yürüdü.

Sonra bakışı Mert'e takıldı.

Yavaşladı.

Mert'in üzerinde Rus üniforması yoktu.

Tüfeği de yoktu.

Aleksey hemen yanındaydı ama onu bir köylü gibi kollamıyordu.

Adam Mert'in yüzüne baktı.

Sonra Aleksey'e.

"Bu adam kim?"

Aleksey'in ağzı açıldı.

Cevap vermedi.

Katya'nın adımları yavaşladı.

Subay Mert'e biraz daha dikkatli baktı.

"Rus değil."

Mert sessiz kaldı.

Adamın eli silahına gitmedi.

Henüz.

Yalnızca Sokolov'a döndü.

"Teğmen."

Sokolov gözlerini açtı.

Subay Mert'i gösterdi.

"Bu adam kim?"

Katya Sokolov'a baktı.

Aleksey de.

Mert olduğu yerde durdu.

Sokolov'un gözleri önce onun çamura bulanmış kıyafetlerine, sonra ellerine çıktı.

Aynı eller birkaç dakika önce üstündeki kirişi tutmuştu.

Bakışı sonunda Mert'in yüzünde kaldı.

Uzun bir an cevap vermedi.

End of chapter

Page 1 of 225Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.