BÖLÜM 30 - BAHAR
Kapı çalındığında Mert saklanmadı.
Katya bunu fark etti.
Her seferinde fark ediyordu.
İlk günlerde fark ettiğini kendisine söylememişti. Kapıya vuran elin ardından Mert'in mutfakta kalması, başını kaldırıp yalnızca kimin geldiğini merak etmesi, arka odaya yönelmemesi küçük bir şeymiş gibi davranmıştı.
Üç ay geçmişti.
Hâlâ küçük değildi.
Katya ellerindeki unu önlüğüne silip kapıya yürüdü. Mert pencerenin yanındaki çalışma tezgâhında oturmuş, küçük bir taburenin ayağını rendeliyordu. Kapı ikinci kez çaldığında başını kaldırdı.
"Kim?"
"Kapıyı açmadan bilseydim hayatım çok daha kolay olurdu."
Mert burnundan kısa bir nefes verdi.
Rusçası artık şakalara yetişiyordu.
Her zaman doğru cevap vermiyordu.
Ama yetişiyordu.
Katya kapıyı açtı.
Dışarıda yaklaşık on yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Sağ elini sol eliyle tutuyordu. Avucunun kenarından bileğine doğru ince bir kan çizgisi uzanmıştı.
Arkasında annesi bekliyordu.
"Yekaterina Andreyevna, yine bıçak."
Katya kızın eline baktı.
"Yine mi?"
Çocuk suçlu bir yüzle başını eğdi.
Annesi iç çekti.
"Geçen hafta soğan kesmeye çalışıyordu. Bugün ip."
Katya kenara çekildi.
"Bir dahaki hafta neyi keseceğini şimdiden söyleyin de bez hazırlayayım."
Kadın güldü.
Kız gülmedi.
Canı gerçekten yanıyordu.
Katya onu masaya oturttu. Temiz suyu, bezleri ve küçük şişesini çıkarırken Mert tezgâhtan kalktı.
Eskiden biri eve girdiğinde Mert'in varlığı odadaki en büyük sır olurdu.
Şimdi kadın ona baktı.
"Mert, benim mutfak taburesini ne zaman alacaksın?"
Mert elindeki rendeyi gösterdi.
"Önce bu."
Kadın tabureye baktı.
"Bu kimin?"
"İvan'ın."
"İvan'ın oturacak başka yeri var."
Mert ciddi biçimde başını salladı.
"Ama senin tabure de üç ayağı var."
Kadın ellerini beline koydu.
"Dördüncüsü kırık."
"Evet. Bu yüzden üç."
Katya çocuğun avucunu temizlerken başını kaldırmadan "Rusçayı bunun için öğrenmiş," dedi.
Kadın kahkaha attı.
Mert kaşlarını çattı.
"Ben her şeyi anlıyorum."
"Daha kötü ya."
Çocuk nihayet gülümsedi.
Katya kesiğe tekrar baktı. Derindi ama dikiş gerektirecek kadar açılmamıştı.
"Şanslısın."
"Çok acıyor."
"Şans acımadığı anlamına gelmiyor."
Temiz bezi bastırdı.
Çocuk dişlerini sıktı.
Mert yeniden tezgâhına döndü.
Rendenin tahtanın üzerinde çıkardığı kuru ses mutfağa yayıldı.
Katya bir an o sesi dinledi.
Yeni evlerinde bu ses neredeyse sobanın çıtırtısı kadar alışıldık olmuştu.
Ev dedikleri yer aslında köyün kenarında yıllardır kullanılmayan küçük bir kulübeydi. İlk geldiklerinde çatının iki yeri akıyor, arka duvarın altından rüzgâr giriyor, mutfaktaki masa bir tarafa doğru eğiliyordu.
Katya ilk gece buraya ev dememişti.
Mert de dememişti.
Sonra çatıyı onarmıştı.
Arka duvara yeni tahtalar çakmıştı.
Masayı düzeltmişti.
Pencerenin kırık çerçevesini değiştirmişti.
Bir hafta sonra bir kadın ateşlenen oğlunu getirmiş, ardından başka biri bileğini göstermişti. Katya'nın hastane yıllarından kalma bilgisi burada da kısa sürede yayılmıştı.
İki hafta sonra köylüler ona yine "doktor" demeye başlamıştı.
Katya bunun doğru olmadığını ilk üç kişiye açıklamıştı.
Dördüncüde vazgeçmişti.
Mert ise ahır kapısı, sandalye, kürek sapı ve çocuk oyuncağı tamir ederken köyde kendine başka türlü yer açmıştı.
Kimse onlara fazla soru sormuyordu.
Savaş, insanları yabancılara karşı daha kuşkucu yapmıştı.
Aynı zamanda garip biçimde daha az meraklı.
Son iki yılda o kadar çok insan yer değiştirmiş, evini kaybetmiş, kâğıtlarını yitirmiş, ailesinden kopmuştu ki geçmişini uzun uzun anlatmak istemeyen bir adam artık eskisi kadar sıra dışı görünmüyordu.
Mert'in Rusçasındaki yabancı aksan fark ediliyordu.
Nereli olduğu sorulduğunda güneyden geldiğini söylüyordu.
Bu da yalandan çok eksik bir doğruydu.
Kâğıtlarda ise Osmanlı eri Mert çoktan ölmüştü.
Yoğun topçu ateşinde kaybolmuş.
Cesedi bulunamamış.
Öldüğü kabul edilmişti.
Katya bazen Mert'in uyurken göğsünün yükselip alçaldığını gördüğünde bunun tuhaflığını düşünüyordu.
Bir insanın nefes alırken resmen ölü olabilmesini.
Çocuğun elini sardı.
"İki gün bunu ıslatma."
Kız başını salladı.
"Bıçak?"
"Bir hafta dokunmayacaksın."
Yüzü düştü.
Mert tezgâhından konuştu.
"İki hafta."
Kız ona sertçe döndü.
Katya gülmemek için dudaklarını bastırdı.
"Bir hafta yeter."
Kadın kızını kaldırırken Mert'e yeniden seslendi.
"Tabure."
Mert başını eğmeden,
"Unutmadım," dedi.
"Yarın."
"Belki."
Kadın homurdandı.
Katya kapıyı açtı.
"Onun 'belki'sine güvenmeyin."
Mert arkasından,
"Benim belki akıllı," dedi.
Katya kapıyı kapatırken gözlerini devirdi.
Bu tartışmanın kökenini burada kimse bilmiyordu.
İkisinin de hoşuna gidiyordu.
Katya masayı toplarken Mert çalışmaya devam etti.
Pencereden bahar güneşi giriyordu.
Buradaki bahar, geride bıraktıkları köye göre daha ilerideydi. Kar çoktan çekilmişti. Bahçenin kenarında sarı küçük çiçekler çıkmış, erik ağacının dalları beyaz tomurcuklarla kaplanmıştı.
Katya birkaç hafta önce evin önündeki toprağı kazmıştı.
Soğan.
Patates.
Biraz lahana.
Toprak iyi değildi.
Ama yeterliydi.
Son aylarda "yeterli" kelimesi kötü bir kelime olmaktan çıkmıştı.
Çatı akmıyordu.
Sobaya odun bulunuyordu.
Karnını doyuracak kadar iş vardı.
Katya'nın birkaç ilacı vardı.
Mert'in elinde aletleri vardı.
Birbirleri vardı.
Şimdilik yeterliydi.
Katya masadaki bezleri kaldırırken arkasındaki rende sesi kesildi.
"Niye sustun?"
"Ben mi?"
"Evet."
"Konuşmuyordum."
"Onu biliyorum."
Katya döndü.
Mert tezgâha yaslanmış ona bakıyordu.
Üç ayın sonunda saçları biraz uzamıştı. Kumral teller ensesine değiyor, çalışırken alnına düşüyordu. Gömleğinin kolları dirseklerinin üstüne kadar sıvanmıştı. Ön kollarına ince tahta tozu yapışmıştı.
Katya bakışını biraz fazla uzun tuttuğunu fark etti.
Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.
"Yüzün konuşuyor."
Katya elindeki bezi ona fırlattı.
Mert havada yakaladı.
"Bundan hâlâ nefret ediyorum."
"Biliyorum."
Bezi tezgâha bıraktı.
Sonra Katya'ya doğru yürüdü.
Katya yerinden kıpırdamadı.
"Üzerinde talaş var."
Mert gömleğine baktı.
"Çalışıyorum."
"Görüyorum."
Katya elini kaldırdı. Boynunun hemen altına yapışmış ince bir talaş parçasını aldı.
Mert'in bakışları yüzünden ayrılmadı.
Katya elini geri çekecekken Mert bileğini tuttu.
Eskiden böyle bir harekette Katya'nın aklına hemen yara gelirdi.
Denge.
Ağrı.
Sol tarafını zorlamaması.
Artık gelmiyordu.
Mert avucunun içini dudaklarına götürdü.
Öptü.
Katya ona baktı.
"Hani çok işin vardı."
"Bitti."
"Taburenin üç ayağı var."
"Dört olacak."
"Ne zaman?"
Mert Katya'nın beline elini koydu.
"Belki."
Katya istemeden güldü.
"Demek ölmekten kurtulup aylarca dil öğrenmenin sonucu bu."
Mert biraz daha yaklaştı.
"Başka sonuç da var."
Katya kaşını kaldırdı.
Mert onu öptü.
Artık öpüşmelerinde ilk zamanlardaki tereddüt yoktu.
Katya hangi dokunuşun Mert'in nefesini değiştirdiğini biliyordu.
Mert de Katya'nın bazen boynuna dokunulduğunda gözlerini kapatmadan önce inatla birkaç saniye daha açık tuttuğunu.
Katya'nın eli Mert'in ensesine çıktı.
Dudakları ayrıldığında Mert ağzını çenesinin kenarına, ardından boynuna indirdi.
Katya nefes verdi.
"Kapı."
Mert durmadı.
"Kapalı."
"Kilitsiz."
Mert'in eli belinin arkasına kaydı.
"Kimse gelmez."
Katya başını hafifçe geriye çekti.
"Beş dakika önce biri geldi."
Mert yüzünü kaldırdı.
"Yine gelirse açmayız."
Katya ona baktı.
"Bütün köy benim insanları iyileştirdiğimi düşünüyor."
"Biraz bekler."
"Çok iyi hemşirelik anlayışı."
Mert gülümsedi.
Katya yeniden öptüğünde gülümseme kayboldu.
Bu kez öpüşme daha derindi.
Mert'in eli önlüğünün üzerinden belini sardı. Katya parmaklarını gömleğinin açık yakasından içeri kaydırdı. Avucunun altında sıcak ten, omzunun altında çalışan kasları hissetti.
Eski yara izi gömleğinin altında bir yerdeydi.
Katya artık her seferinde onu aramıyordu.
Belki iyileşmenin en gerçek kanıtı buydu.
Mert onu mutfak masasının kenarına doğru götürdüğünde Katya kalçasıyla tahtaya dayandı.
Bir an masaya baktı.
Sonra Mert'e.
"Bu masa sallanıyor."
Mert alnını onun alnına dayadı.
"Ben yaptım."
"İşte ondan korkuyorum."
Mert güldü.
Katya da.
Sonra Katya elini uzatıp kapının sürgüsünü kapattı.
Mert sese baktı.
Katya onun yüzündeki ifadeyi görünce,
"Bu kez seni saklamak için değil," dedi.
Mert'in bakışları yeniden ona döndü.
Bir an şaka kayboldu.
Aylar önce aynı evde olsalardı, sürgünün sesi tehlike anlamına gelirdi.
Asker.
Arama.
Sessizlik.
Şimdi Katya kendi isteğiyle kapatmıştı.
Dışarıdaki dünyadan birkaç dakika istemek için.
Mert onu yeniden öptü.
Bu kez Katya geri çekilmedi.
Öğleden sonra tezgâhın üzerindeki taburenin hâlâ üç ayağı vardı.
Katya mutfakta saçlarını yeniden toplarken bunu fark etti.
"Kadın yarın geldiğinde ne söyleyeceksin?"
Mert gömleğinin düğmesini iliklerken tabureye baktı.
"Sen hasta oldun."
Katya arkasını döndü.
"Ben mi?"
"Evet."
"Ne hastalığı?"
Mert ciddi biçimde düşündü.
Sonra Rusça kelime bulamadı ve Türkçe söyledi:
"Tembellik."
Katya tezgâhtaki talaşlı bezi aldı.
Mert ellerini kaldırdı.
"Hayır."
Bez yüzüne çarptı.
Mert güldü.
Katya da gülmemeye çalışırken sandalyeye oturdu.
Bir süre sonra ev yeniden sakinleşti.
Mert taburenin dördüncü ayağı üzerinde çalışmaya başladı.
Katya masanın üzerinde kuruttuğu otları küçük demetler hâlinde ayırdı.
Dışarıdan tavukların sesi geliyordu.
Bir araba köy yolundan ağır ağır geçti.
Uzakta bir çocuk bağırdı.
Ve çok daha uzakta, neredeyse gök gürültüsü sanılabilecek kadar hafif bir top sesi duyuldu.
İkisinin de elleri bir an durdu.
Mert pencereye baktı.
Katya da.
Ses ikinci kez gelmedi.
Üç ay önce olsa Mert yönünü hesaplamaya çalışırdı.
Katya kaç top olduğunu sayardı.
Şimdi Mert birkaç saniye dinledi.
Sonra yeniden tahtaya eğildi.
Katya da otlarına döndü.
Savaş bitmemişti.
Yalnızca onlardan biraz uzaklaşmıştı.
Bir süre sonra Mert "Bugün pazarda bir adamla konuştum," dedi.
Katya başını kaldırdı.
"Bu şaşırtıcı. Artık insanlarla konuşabiliyorsun."
Mert alayını görmezden geldi.
"Güneyden gelmiş."
Katya'nın parmakları ot demetinin üzerinde durdu.
Mert bunu gördü.
"Osmanlı tarafından değil."
Katya başını salladı.
"Ne söyledi?"
Mert rendeyi bıraktı.
"Cephe yine hareket etmiş."
"Ne tarafa?"
"Doğu."
Katya bir süre bekledi.
"Başka?"
Mert dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonra daha dikkatli konuştu.
"Bir gün... daha güneye giden yol açılabilir."
Katya hiçbir şey söylemedi.
Evin içinde az önceki sıcaklıktan başka bir şey kaldı şimdi.
Ne korku.
Ne öfke.
Eski bir soru.
Mert'in annesi.
Babası.
Kardeşi Hasan.
Aylar boyunca konuşmalarının içinde parça parça tanıdığı insanlar.
Katya masanın üzerindeki otları bıraktı.
"Gitmek istiyor musun?"
Mert hemen cevap vermedi.
Bu kez Katya onun yüzünün konuşmasına izin verdi.
Mert pencerenin dışındaki bahçeye baktı.
Sonra kendi ellerine.
En son Katya'ya.
"Bir gün onları bulmak istiyorum."
Katya başını çok az salladı.
"Biliyorum."
Mert kaşlarını çattı.
"Sen kızgın değil?"
"Hayır."
Bu cevap onu şaşırtmış görünüyordu.
Katya sandalyesinde geriye yaslandı.
"Onların yaşayıp yaşamadığını bilmek istemen bana hakaret değil."
Mert cümleyi anlamak için birkaç saniye geçirdi.
Sonunda,
"Sen de gelirsin?" diye sordu.
Katya bu kez sustu.
Mert'in yüzünde ısrar yoktu.
Yalnızca soru.
Gerçek bir soru.
Katya pencerenin ötesindeki küçük bahçeye baktı.
Henüz yeni filizlenen soğanlara.
Mert'in tamir ettiği çite.
Kuruması için asılmış bezlere.
Üç ay önce önlerinde yalnızca bir yol vardı.
Şimdi ilk kez önlerinde birden fazla yol olabileceğini düşündü.
Ve garip biçimde bu, onu korkutmadı.
Mert bekliyordu.
Katya yeniden ona baktı.
"Yol açılırsa," dedi.
Bir an durdu.
"Beraber düşünürüz."
Mert'in yüzünde yavaşça bir gülümseme oluştu.
Katya parmağını kaldırdı.
"Bu evet değil."
"Biliyorum."
"Benim 'belki'm."
Mert başını salladı.
"Akıllı belki."
Katya gözlerini devirdi.
Ama bu kez gülümsüyordu.
Akşam olduğunda taburenin dört ayağı vardı.
Mert onu mutfağın ortasına koydu, geriye çekildi ve uzun süre baktı.
Katya tencerenin kapağını kaldırdı.
"Ne bekliyorsun?"
"Kontrol."
"Tabureyi mi?"
Mert başını salladı.
Katya çorbayı karıştırdı.
"Üzerine oturmadan nasıl kontrol ediyorsun?"
Mert tabureye baktı.
Sonra Katya'ya.
"Otur."
Katya kepçeyi bıraktı.
"Hayır."
"Niye?"
"Sen yaptın."
Mert'in kaşları çatıldı.
"Ben iyi yaparım."
"Biliyorum."
"Öyleyse otur."
"Sen otur."
Mert birkaç saniye ona baktı.
Ardından tabureyi çekip üzerine oturdu.
Tahta hafifçe gıcırdadı.
Katya durdu.
Mert de.
Tabure sallanmadı.
Mert gururla başını kaldırdı.
"Gördün?"
Katya ciddi bir yüzle inceledi.
"Şimdilik."
Mert'in yüzü düştü.
"Şimdilik ne?"
"Üç dakika sonra kırılmayacağını bilmiyoruz."
"Katya."
Katya artık gülüyordu.
Mert tabureden kalkıp ona doğru yürüdü.
Katya kepçeyi kaldırdı.
"Yaklaşma. Elimde silah var."
Mert kepçeye baktı.
"Bundan korkmam."
"Yanlış karar."
Mert durmadı.
Katya kepçeyi tencereye bıraktı.
"Çorba yanacak."
"Yanmaz."
"Sen nereden biliyorsun?"
"Sen iyi yaparsın."
Katya ona baktı.
Kendi sözünün karşılığını duyduğunu anladı.
"Sinir bozucu bir adamsın."
Mert bu ifadeyi artık biliyordu.
"Biliyorum."
Katya başını iki yana salladı.
Mert yanından geçerken beline hafifçe dokundu.
Bu kadar.
Bir zamanlar aralarındaki en küçük temas bile ikisini sustururdu.
Şimdi bazı dokunuşlar cümlelerin arasına karışıyordu.
Katya bunun ne zaman olduğunu bilmiyordu.
Belki yeni köye geldikleri ilk hafta.
Belki aynı yatakta ilk kez uyandıkları sabah.
Belki de çok daha önce, bunu kendilerine söylemeye cesaret edemedikleri günlerde.
Yemek yediler.
Mert ekmeğin sert kabuğunu yine tabağın kenarına ayırdı.
Katya yine kupasındaki suyu yemeğin sonunda tek seferde içti.
Bazı şeyler savaş, köy ve ülke değiştirince değişmiyordu.
Katya bundan hoşlanıyordu.
Yemekten sonra Katya arka odadaki küçük sandığı açtı.
Mert kapının önünden geçerken onu gördü.
Durdu.
Bu sandık Grigori'nin sandığı değildi.
Onu geride bırakmışlardı.
Eski evden çıkarken yanlarına alabilecekleri şeylerin sınırı, bir insanın geçmişinden gerçekten ne kadar azını taşıyabileceğini Katya'ya öğretmişti.
Bir bohça giysi.
Birkaç alet.
Mert'in matarası.
Katya'nın tıbbi malzemeleri.
Ve Grigori'nin sandığından aldığı iki mektup.
Katya mektupları çıkardı.
Kâğıtların kenarları sararmıştı.
Mert içeri girdi.
"Onlar mı?"
Katya başını salladı.
Mert ne olduğunu biliyordu.
İlk kez açılan sandığı.
Kahverengi ceketi.
Eğri ahır kapısını.
Ölmüş bir adamı, hiç tanımadığı hâlde hakkında küçük şeyler bildiği kadar tanıyordu artık.
Katya mektupları dizlerinin üzerine koydu.
"Bazen düşünüyorum," dedi. "Daha fazla şey almalı mıydım?"
Mert duvara yaslandı.
"Ne?"
"Ceketi. Aletleri. Birkaç şeyi daha."
Mert cevap vermedi.
Katya kâğıdın kenarını başparmağıyla düzeltti.
"Sonra düşünüyorum, hepsini alsaydım ne değişirdi?"
Mert bir süre onu izledi.
"Ev taşınmaz."
Katya başını kaldırdı.
Mert kelimeleri tarttı.
"Eşya taşınır. Ev..." Göğsüne dokundu. Sonra düşüncesinden hoşlanmamış gibi yüzünü buruşturdu. "Hayır. Kötü söyledim."
Katya'nın ağzının kenarı kıvrıldı.
"Devam et. Nereye varacağını merak ettim."
Mert burnundan nefes verdi.
"Demek istiyorum ki..." Bir süre düşündü. "Grigori orada değil."
Katya'nın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Mert hemen ekledi:
"Ama yok da değil."
Bu kez Katya sustu.
Mert mektupları gösterdi.
"Sen biliyorsun."
Sonra kendisini.
"Ben de biraz biliyorum."
Katya ona uzun süre baktı.
"Eğri kapı."
Mert'in ağzı kıvrıldı.
"Evet."
"Adamı bununla mı hatırlayacağız?"
"Çok kötü kapıysa önemli."
Katya güldü.
Mektupları yeniden bezin içine sardı.
Sandığın dibine koymadı.
Üst tarafta bıraktı.
Kapağı kapattığında içinde bir şey kapanmış gibi hissetmedi.
Bu da iyiydi.
Geçmişin bitmesi gerekmiyordu.
Yalnızca insanın önünden çekilip yanında yürümeyi öğrenmesi yetebilirdi.
Gece serinledi.
Mert dışarı çıkıp son odunları içeri aldı.
Katya kapının önünde durdu.
Gökyüzü açıktı.
Bahçenin üzerinden nemli toprak kokusu yükseliyordu. Uzakta birkaç evin penceresinde ışık vardı. Köyün aşağısından bir köpek havladı, ardından sustu.
Mert odunları duvarın dibine bıraktı.
Katya hâlâ dışarı bakıyordu.
"Üşüyorsun."
"Hayır."
Mert arkasından yaklaştı.
Kollarını beline sardı.
Katya sırtını göğsüne yasladı.
"Şimdi?"
"Şimdi biraz."
Mert çenesini saçlarının üzerine koydu.
Bir süre konuşmadılar.
Katya aylar önce aynı adamın evinin içinde nefes almasının bile ölüm getirebileceği geceleri düşündü.
Şimdi kapı açıktı.
Mert arkasındaydı.
Yoldan biri geçse ikisini görebilirdi.
Katya bu düşüncenin verdiği küçük rahatlığa hâlâ tam alışamamıştı.
"Güney yolu," dedi Mert.
Katya ellerini onun kollarının üzerine koydu.
"Yine mi düşünüyorsun?"
"Evet."
"Ben de."
Mert biraz sustu.
"Annem yaşıyorsa..."
Cümlenin devamı gelmedi.
Katya başını hafifçe çevirdi.
"Yaşıyorsa seni görmek isteyecektir."
"Biliyorum."
"Bilmiyorsun."
Mert gülümsediğini gizleyemedi.
"Tamam. Umarım."
Katya yeniden bahçeye baktı.
Mert'in sesi bu kez daha alçak çıktı.
"Seni ne düşünecek bilmiyorum."
Katya'nın kaşları kalktı.
"Beni mi?"
"Rus."
"Evet."
"Benden büyük."
Katya döndü.
Mert geri çekilmek zorunda kaldı.
"Bunu annenin yüzüne benim önümde söylemeni özellikle istiyorum."
Mert istemeden güldü.
Katya gülmedi.
"Yirmi yıl," dedi Mert.
Katya'nın yüzündeki alay azaldı.
Bu sayı artık aralarında yasak değildi.
Ama önemsiz de değildi.
Mert devam etti.
"Ben biliyorum."
"Bildiğini biliyorum."
"Onlar bilmeyecek."
Katya sessiz kaldı.
İşte bu daha gerçekti.
Bir annenin yıllardır öldü sandığı oğlunun eve, düşman ülkesinden kendisinden yirmi yaş büyük bir kadınla çıkıp gelmesi, hiçbir savaş şarkısının çözebileceği kadar basit değildi.
"Belki beni sevmezler," dedi Katya.
Mert'in yüzü hemen sertleşti.
Katya parmağını göğsüne bastırdı.
"Hayır. Hemen kahraman olma."
"Ben bir şey demedim."
"Yüzün konuşuyor."
Mert sustu.
Katya devam etti.
"Belki ailen beni istemez. Belki sen memleketini gördüğünde burada istediğin şeyleri artık istemezsin. Belki savaş yolu yeniden kapatır. Belki onları hiç bulamayız."
Mert'in bakışları yüzünde kaldı.
Katya ellerini indirdi.
"Bunların hiçbirini bilmiyoruz."
Mert bir süre cevap vermedi.
Sonra,
"Doğru," dedi.
Katya bu kadar kolay kabul beklememişti.
Mert kapının eşiğine yaslandı.
"Ben sana 'her şey iyi olacak' diyemem."
Katya gözlerini ondan ayırmadı.
"Güzel. Çünkü inanmazdım."
"Biliyorum."
"Bu kelimeyi fazla kullanıyorsun."
Mert gülümsedi.
Ardından ciddileşti.
"Ama bir şeyi biliyorum."
Katya bekledi.
"Yol açılırsa tek gitmek istemiyorum."
Katya'nın yüzünde hiçbir şey değişmedi.
Mert yaklaşmadı.
Onu ikna etmeye de çalışmadı.
"Sen gelmek istemezsen kalırım demiyorum," dedi. "Bunu da söylemem."
Katya'nın bakışları hafifçe daraldı.
Mert doğru kelimeleri aradı.
"Çünkü ailemi aramak istiyorum. Bu doğru."
Katya başını salladı.
"Evet."
"Ama seni bırakmak da istemiyorum. Bu da doğru."
Katya'nın boğazında sessiz bir düğüm oluştu.
Aylar önce böyle bir konuşma mümkün olmazdı.
Kelime olmadığı için değil yalnızca.
Cesaret olmadığı için.
Mert devam etti.
"İki doğru bazen..." Ellerini açtı. "Kötü."
Katya istemeden güldü.
"Çok kötü bir felsefecisin."
"Bu ne?"
"Boş ver."
Mert gözlerini kıstı.
"Bu kelimeyi biliyorum."
"Ne güzel."
Katya kapıyı kapattı.
Sürgüyü çekmeden önce durdu.
Sonra çekti.
Mert metal sesine baktı.
Katya da.
Bu kez hiçbir şey söylemediler.
Gerek yoktu.
Yatağa girdiklerinde yağmur başlamıştı.
İnceydi.
Çatının üzerinde yumuşak, düzenli bir ses bırakıyordu.
Katya sırtüstü yatıyordu. Mert yanındaydı. Lambanın fitili o kadar kısılmıştı ki odanın köşeleri neredeyse karanlığa gömülmüştü.
Mert elini Katya'nın karnının üzerine bıraktı.
Katya gözlerini tavandan ayırmadan,
"Ne?" dedi.
"Hiç."
"Yüzünü görmüyorum."
"İyi."
Katya başını çevirdi.
Mert'in yüzü karanlıkta ancak belli belirsiz seçiliyordu.
"Bir şey düşünüyorsun."
"Sen de."
"Ben önce sordum."
Mert bir süre sustu.
Sonra,
"Üç ay önce yolda sordum," dedi.
Katya hatırladı.
Köy arkalarında kalmıştı.
Yol çamurdu.
Ne tarafa gideceklerini tam bilmiyorlardı.
Mert ona bakıp tek bir soru sormuştu.
Pişman mısın?
Katya o zaman henüz değil demişti.
Mert elini karnından çekmedi.
"Şimdi?"
Katya uzun süre cevap vermedi.
Yağmur çatıda devam etti.
"Bazen," dedi sonunda.
Mert'in kaşları hafifçe çatıldı.
Katya dönüp yüzüne baktı.
"Eski evimi özlediğimde."
Mert sustu.
"Grigori'nin mezarının nerede olduğunu düşündüğümde."
Mert'in eli hafifçe hareket etti.
"Vera'yı. Pavel'i. Marina'yı, Saşa'yı düşündüğümde."
Bir nefes aldı.
"Sokolov'un bacağına ne olduğunu merak ettiğimde bile."
Mert'in yüzünde çok hafif bir memnuniyetsizlik oluştu.
Katya bunu karanlıkta bile gördü.
"Tanrım. Hâlâ mı?"
"Hayır."
"Yalan."
"Az."
Katya burnundan güldü.
Mert'in eli beline kaydı.
Katya devam etti.
"Bazen hepsini bırakıp geldiğim için pişman olduğumu düşünüyorum."
Mert artık gülmüyordu.
Katya elini yanağına koydu.
"Sonra bunun aynı şey olmadığını hatırlıyorum."
"Ne?"
"Bir şeyi özlemekle geri istemek."
Mert gözlerini kapattı.
Katya başparmağıyla yanağının kenarını okşadı.
"Eski hayatımı özlüyorum."
Biraz yaklaştı.
"Ama geri istemiyorum."
Mert gözlerini açtı.
Katya bu kez Türkçe söyledi:
"Seni istiyorum."
Kelimenin telaffuzu düzgündü.
Mert'in yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Katya aylar önce onun kendi Türkçesini düzeltirken nasıl güldüğünü hatırladı.
"Yanlış mı söyledim?"
Mert başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Emin misin?"
"Çok."
Katya gülümsedi.
Mert onu öptü.
Acele etmeden.
Elini belinden sırtına çıkardı. Katya gömleğinin yakasını tuttu, onu kendisine biraz daha çekti. Mert'in dudakları boynuna indiğinde Katya'nın nefesi derinleşti.
Bu kez aralarında ne hastalık vardı ne veda.
Ne de birkaç dakika sonra çıkılması gereken bir yol.
Katya elini Mert'in göğsüne koydu.
Kalbinin atışını hissetti.
Sonra parmakları aşağı indi.
Sol kaburgalarının altındaki ince yara izine değdi.
Mert durdu.
Katya da.
İlk kez o yaraya dokunduğu gece elinde kan vardı.
Mert'in bedeni ateş içinde yanıyordu.
İki parça metali çıkarmış, yarayı dikmiş ve sabaha kadar ölüp ölmeyeceğini bilmeden nefesini dinlemişti.
Şimdi parmağının altındaki deri soğuk değildi.
Ateşli de değildi.
Yalnızca sıcaktı.
Canlı.
Mert elini onun elinin üzerine koydu.
Katya yüzüne baktı.
"Acı?"
Soru ağzından düşünmeden çıkmıştı.
Mert'in dudakları kıvrıldı.
"Yok."
Katya kaşını kaldırdı.
Mert güldü.
"Gerçek yok."
Katya onu kendisine çekti.
"Güzel."
Mert lambayı söndürdü.
Katya gece yarısından sonra uyandı.
Neden uyandığını ilk anda anlamadı.
Yağmur durmuştu.
Oda karanlıktı.
Sobadaki ateş neredeyse sönmüş olmalıydı; yalnızca çatlaklardan çok hafif kızıl bir ışık vuruyordu.
Katya kıpırdamadı.
Eski bir alışkanlıkla önce dışarıyı dinledi.
Bot sesi yoktu.
At yoktu.
Kapı vurulmuyordu.
Uzakta top sesi de duyulmuyordu.
Yalnızca ev vardı.
Tahtaların gece soğuğunda çıkardığı küçük sesler.
Çatının kenarından düşen son yağmur damlaları.
Ve yanında uyuyan Mert'in nefesi.
Katya gözlerini açtı.
Karanlıkta yüzünü tam göremiyordu.
Saçının bir kısmı alnına düşmüştü. Bir kolu battaniyenin dışındaydı. Uykusunda Katya'ya doğru dönmüş, başını onun yastığına fazla yaklaştırmıştı.
Nefes aldı.
Verdi.
Katya dinledi.
Bir zamanlar aynı sesi duymamak için dua etmişti.
Mahzenin kapağının birkaç karış altında bir düşman askeri yatarken, Rus askerlerinin botları başının üzerinde dolaşmıştı.
Tek bir nefes onları ele verebilirdi.
Katya o gece kendi nefesini bile tutmuştu.
Mert'inkini susturabilmeyi istemişti.
Sonra aylar boyunca aynı nefesi başka biçimlerde dinlemişti.
Ateş içinde hızlandığında.
Ağrıdan kesildiğinde.
Uyurken sakinleştiğinde.
Gittiği gece evden tamamen kaybolduğunda.
Geri döndüğünde.
Şimdi ise hiçbir şeyi susturması gerekmiyordu.
Katya elini uzattı.
Mert'in saçlarını alnından çekti.
Mert uyanmadı.
Yalnızca biraz daha yaklaştı.
Katya başını yastığa bıraktı.
Dışarıda savaş hâlâ bitmemişti.
Önlerinde açılıp açılmayacağını bilmedikleri bir güney yolu vardı.
Bir yerlerde Mert'in ailesi yaşıyor da olabilirdi, çoktan toprağa karışmış da.
Bir gün yeniden kaçmaları gerekebilirdi.
Belki yaş farkları gerçekten zor olacaktı.
Belki memleketler, aileler ve savaş onların önüne daha başka duvarlar çıkaracaktı.
Katya artık bunlardan hiçbirine kolay cevap aramadı.
İlk kez bilmemenin içinde yaşayabileceğini biliyordu.
Mert yeniden nefes aldı.
Katya gözlerini kapattı.
Artık bu, evinde sakladığı düşmanın nefesi değildi.
Yanında yaşamayı seçtiği adamın nefesiydi.
Ve Katya, yıllar sonra ilk kez, sabaha kadar onu dinlemek zorunda değildi.
Yine de dinledi.
SON
READER NOTES
Comments