İçindekiler
KELEBEĞİN DOĞUŞUBÖLÜM 26 - AYNI EV, BAŞKA ADAM

BÖLÜM 26 - AYNI EV, BAŞKA ADAM

Mert dönüş yolunda ilk kez işaret aramadı.

Ormanın hangi tarafında devrilmiş çamın bulunduğunu, derenin sesinin nereden yükseldiğini, eski kömürcü yolunun hangi noktada kuzeye kıvrıldığını artık biliyordu. Gelişinde saatlerini alan yol ayrımını karanlıkta gördüğünde düşünmeden doğru tarafa saptı.

Bu, yolun kolay olduğu anlamına gelmiyordu.

Gece ilerledikçe yağmur başladı.

Önce yaprakların üzerinde belli belirsiz duyuldu. Ardından dallardan boynuna düşen soğuk damlalar çoğaldı. Toprak yeniden yumuşadı. Botlarının altına çamur yapışıyor, bazı yerlerde eğimli zemin ayağını geriye kaydırıyordu.

Mert hızlanmak istedi.

Yapmadı.

Bir saat önce koşmayı denemiş, sol kaburgalarının altında keskin bir sızıyla hemen vazgeçmişti. Yara kapanmıştı. Aylar önceki hâlinden geriye yalnızca koyu bir iz kalmıştı.

Ama vücudu, zihninin verdiği her emri kabul edecek kadar unutkan değildi.

Katya olsaydı yüzüne bakardı.

Tek kelime söylemeden.

Mert nefesini düzenledi.

"Biliyorum."

Ormanda kendi sesinden başka cevap gelmedi.

Yürümeye devam etti.

Aklındaki hesap basitti.

Yüzbaşı saldırının ertesi gün yapılacağını söylemişti.

Saat vermemişti.

Şafakta olabilir.

Öğlene doğru olabilir.

Topçu daha erken başlayabilirdi.

Bilmiyoruz.

Mert dişlerini sıktı.

O kelimeden nefret ediyordu.

Bu kez bilmediği şeyin önünde oturmayacaktı.

Köyün güneyindeki ormana ulaştığında gece bitmeye başlamıştı.

Gökyüzü henüz aydınlanmamıştı fakat karanlığın rengi değişmişti. Ağaçların gövdeleri artık yalnızca siyah çizgiler değildi. Islak kabukları, dalların arasındaki açıklıklar seçilebiliyordu.

Mert hızını azalttı.

Buradan sonrası daha tehlikeliydi.

Ormanda Rus devriyelerine rastlayabilirdi.

Köye yaklaştığında ise rastlaması neredeyse kesindi.

Son günlerde asker sayısı artmıştı.

Üstelik Sokolov tahliye ihtimalinden söz ettiğine göre köy çevresindeki nöbetler de sıklaştırılmış olabilirdi.

Mert paltosunun altına baktı.

Üzerinde Osmanlı üniforması yoktu.

Katya'nın aylar önce verdiği gömlek, Rus yapımı eski bir palto, koyu pantolon ve çamurlu botlar vardı.

Uzaktan bir köylüye benzeyebilirdi.

Yakından değil.

Özellikle konuşması gerekirse.

Rusçası artık onu aç bırakmayacak, su istetecek, yol sorduracak kadar iyiydi.

Bir Rus askerini kandıracak kadar değil.

Kömürcü kulübesini geçti.

Bir süre sonra önündeki ağaçların seyrekleştiğini gördü.

Köye henüz birkaç yüz adım vardı.

Mert durdu.

Ses.

Sağ tarafta.

Çok hafif.

Çamurun içinde bir botun çekilmesi.

Mert başını çevirdiği anda karanlığın içinden Rusça bir emir geldi.

"Dur."

Mert durdu.

Bu kelimeyi iyi biliyordu.

Elini bıçağına götürmedi.

"Ellerini kaldır."

Bunu da anladı.

Yavaşça ellerini omuz hizasına çıkardı.

Ağaçların arasından bir asker belirdi.

Tüfeğin namlusu doğrudan göğsüne bakıyordu.

Mert askerin yüzünü ilk anda seçemedi.

Sonra adam iki adım yaklaştı.

Mert'in nefesi yavaşladı.

Aleksey.

Genç askerin yüzünde de aynı tanıma oldu.

Bir saniye.

Belki daha az.

Fakat yeterliydi.

Tüfeğin namlusu yukarı çıkmadı.

Aşağı da inmedi.

Aleksey'in gözleri Mert'in yüzünde kaldı.

Yangın gecesinin dumanı yoktu artık.

İkisinin arasında devrilen kirişler, bağıran insanlar, yanan bir ev yoktu.

Yalnızca ıslak bir orman ve kaldırılmış bir tüfek vardı.

Aleksey ilk konuşan oldu.

"Siz."

Mert cevap vermedi.

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Yangındaki adam."

Mert cümlenin çoğunu anladı.

Başını çok hafif salladı.

Aleksey tüfeği daha sıkı tuttu.

"Silahın var mı?"

Mert kaşlarını çattı.

Kelimeyi tanıyordu.

"Silah... hayır."

Kemerindeki bıçağı hatırladı.

"Bıçak."

Elini indirmeden başıyla kemerini gösterdi.

Aleksey hemen,

"Yere," dedi.

Mert yavaş hareket etti.

İki parmağıyla bıçağın sapını tuttu, kemerinden çıkardı ve ayağının önüne bıraktı.

Aleksey yaklaşmadı.

"Sen Türk askeri."

Soru değildi.

Mert birkaç saniye onu izledi.

Sonra,

"Evet," dedi.

Rusça.

Aleksey'in yüzünde beklediği cevapla onu gerçekten duymak arasında kalan küçük bir sertlik oluştu.

Katya ona söylemişti.

Bunu Mert biliyordu.

Ama Aleksey şimdi ilk kez düşman askerinin kendisinden duyuyordu.

"Tahmin etmiştim."

Mert cümlenin son kelimesini kaçırdı.

Önemi yoktu.

Bir adım atmaya kalktı.

Tüfek hemen yükseldi.

"Dur!"

Mert yeniden durdu.

"Katya."

Aleksey'in bakışı değişti.

Mert eliyle köyü gösterdi.

"Katya."

"Ne olmuş Katya'ya?"

Mert doğru kelimeleri toplamaya çalıştı.

Zaman yoktu.

Rusça cümle kurmaya çalışmak artık eskisi kadar zor değildi. Ama anlatacağı şey su, ekmek ya da yara değildi.

"Köy..." dedi.

Aleksey bekledi.

Mert eliyle güneyi gösterdi.

"Osmanlı asker."

Aleksey'in yüzündeki ifade kapandı.

"Ne?"

"Osmanlı asker. Çok."

"Ne kadar çok?"

Mert kelimeyi bilmiyordu.

Başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum. Ama..." Güneyi yeniden gösterdi. "Saldırı."

Bu kelimeyi Katya'dan değil, Rus askerlerini dinlerken öğrenmişti.

Aleksey'in tüfeği hâlâ kalkıktı.

"Ne zaman?"

Mert gökyüzünü işaret etti.

Sonra doğuyu.

"Sabah. Belki sonra. Yarın..." Yanlış söylediğini fark etti. "Hayır. Bugün."

Aleksey'in bakışları bir an aydınlanmaya başlayan gökyüzüne gitti.

Sonra yeniden Mert'e döndü.

"Bunu nereden biliyorsun?"

Mert kendi göğsüne dokundu.

"Ben gittim."

Güneyi gösterdi.

"Benim asker."

Aleksey birkaç saniye anlamadı.

Sonra yüzü değişti.

"Onlara ulaştın."

"Evet."

"Ve geri geldin."

"Evet."

Aleksey'in gözleri daraldı.

"Niye?"

Mert köyü gösterdi.

"Çünkü saldırı."

"Bunu söyledin."

Aleksey ilk kez tüfeği birkaç parmak aşağı indirdi.

"Belki beni köyden çıkarmaya çalışıyorsun. Belki devriyeyi güneye göndermek istiyorsun."

Mert her kelimeyi yakalayamadı.

Ama "belki", "devriye" ve "güney" yeterliydi.

"Hayır."

Aleksey sertçe,

"Bunu sen söylüyorsun."

Mert başını salladı.

Sonra söyleyebildiği kadar yavaş konuştu.

"Top."

Eliyle uzak bir noktayı gösterdi.

"Köy değil. Kuzey yol. Rus asker."

Ardından iki eliyle patlamayı taklit etti.

"Top önce."

Aleksey dinliyordu artık.

Tüfek hâlâ elindeydi fakat gözleri Mert'in yüzünden hareketlerine kaymıştı.

Mert devam etti.

"Sonra asker..." Güneydoğuyu gösterdi. "Buradan."

Parmağıyla ağaçların arasındaki sırtı işaret etti.

"Bir yol daha. Doğu."

Aleksey'in kaşları çatıldı.

"Doğu sırtı mı?"

Mert kelimeyi tanımadı.

Aleksey eliyle yüksek araziyi gösterdi.

"Tepe. Doğu."

"Evet."

Aleksey sessiz kaldı.

Bu bilgi rastgele söylenmiş gibi değildi.

Üstelik Mert Rusların köy çevresindeki yollarını biliyordu. Aylarca burada kalmıştı.

Bunu Aleksey de anlamış olmalıydı.

"Kaç top?"

Mert başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum."

"Kaç asker?"

"Bilmiyorum."

Aleksey öfkeyle nefes verdi.

Mert hemen ekledi:

"Ben keşif..." Kelimeyi Rusça bilmiyordu. Parmaklarını gözlerine götürdü, uzaklara bakar gibi yaptı. "Az asker gördüm. Ama büyük asker sonra."

Aleksey yüzüne baktı.

"Sana neden inanayım?"

Bu cümleyi Mert tam anlamadı.

Fakat tonunu anladı.

Bir süre sustu.

Sonra yalnızca,

"Saşa," dedi.

Aleksey'in yüzündeki sertlik dondu.

Mert onu izledi.

"Çocuk."

"Saşa'yı biliyorum."

"Ben çıkardım."

"Biliyorum."

Mert köyü gösterdi.

"Saşa orada."

Sonra parmaklarıyla saymaya başladı.

"Vera. Pavel. Marina. Mihail."

Aleksey'in gözleri çok hafif büyüdü.

Mert'in bu isimleri bilmesi, yangın gecesinde tesadüfen köye girmiş bir adam olmadığını artık tartışmasız hâle getiriyordu.

Son isim çıkmadı.

Çıkmasına gerek yoktu.

Aleksey kendisi söyledi.

"Katya."

Mert ona baktı.

"Evet."

İkisinin arasında birkaç saniye yalnızca yağmur damlalarının yapraklardan toprağa düşen sesi vardı.

Aleksey'in tüfeği yavaşça aşağı indi.

Tamamen değil.

Ama artık namlu Mert'in göğsüne bakmıyordu.

"Teğmen dün gece beni sorguladı."

Mert yalnızca "teğmen" kelimesini anlayınca yüzü değişti.

"Sokolov?"

"Evet."

Aleksey acı bir gülümsemeyle başını salladı.

"Onun adını da biliyorsun tabii."

Mert cevap vermedi.

Aleksey devam etti.

"Yangındaki adamı gördüğümü biliyor artık."

Mert'in elleri hâlâ havadaydı.

Aleksey onları fark etti.

"İndir."

Mert yavaşça indirdi.

Fakat bıçağını almadı.

Aleksey bir süre yere bırakılmış bıçağa baktı.

Sonra ayağıyla Mert'e doğru itti.

"Al."

Mert eğilmeden önce yüzüne baktı.

Aleksey başıyla işaret etti.

Mert bıçağı aldı.

Kemerine geçirmedi. Elinde tuttu.

"Katya'ya git," dedi Aleksey.

Mert'in başı kalktı.

Bu cümleyi tamamen anlamıştı.

Aleksey ormanın içinden köye çıkan daha dar patikayı gösterdi.

"Ana yoldan değil. Ahırların arkasından."

Mert kıpırdamadı.

"Aleksey..."

"Git."

Mert bıçağı kemerine koydu.

İki adım attı.

Sonra durdu.

Arkasını döndü.

"Sokolov?"

Aleksey'in yüzündeki tereddüt ilk kez açık biçimde görüldü.

Tüfeğinin kayışını omzuna düzeltti.

"Ben konuşacağım."

Mert baktı.

Aleksey bunu fark etti.

"Her şeyi değil."

Mert anladı.

Aleksey güney yönüne çevirdi gözlerini.

"Eğer yalan söylüyorsan..."

Mert bekledi.

Genç asker ona yeniden baktı.

"Bu sefer seni ben bulurum."

Mert'in ağzının kenarı çok hafif kıvrıldı.

"Katya önce bulur."

Aleksey kaşlarını çattı.

Mert cümlenin şaka olarak anlaşılıp anlaşılmadığını bilmiyordu.

Aleksey birkaç saniye sonra istemeden burnundan kısa bir nefes verdi.

"Git."

Mert gitti.

Katya gece boyunca uyumamıştı.

Aslında iki kez yatağa girmişti.

İlkinde elbiselerini bile çıkarmadan uzanmış, tavandaki karanlığa bakmıştı. İkincisinde uyandığını sanmış ama hiç uyumadığını fark etmişti.

Aleksey'in karargâha girdiği saatten beri ev sessizdi.

Kimse kapısını çalmamıştı.

Bu iyi haber değildi.

Kötü haber de değildi.

Yalnızca beklemekti.

Sabahın ilk griliği pencerede belirdiğinde Katya kalktı.

Sobayı yeniden canlandırdı.

Keçiyi sağmak için dışarı çıkmayı düşündü.

Çıkmadı.

Önce yolu görmek istedi.

Perdeyi bir parmak kadar araladı.

Karargâhın önünde iki asker vardı. Biri sigara içiyor, diğeri omzunda tüfekle yola bakıyordu.

Aleksey yoktu.

Sokolov da.

Katya perdeyi bıraktı.

Masada bir kupa vardı.

Tek.

Dün akşamdan beri yalnızca tek kupa kullanmıştı.

Mert'in kullandığı kupa leğenin yanında ters duruyordu.

Katya bakmamaya çalıştı.

Sonra gidip onu aldı.

Rafa koydu.

Bir şey değişmedi.

Kapıya baktı.

Sessizdi.

"Pekâlâ."

Kendi sesinden rahatsız oldu.

Sobanın başına döndü.

Su ısıtmaya başladı.

O sırada arka taraftan küçük bir ses geldi.

Katya'nın eli çaydanlığın sapında durdu.

Bir dal.

Belki keçi.

Sonra yeniden.

Bu kez tahta çitin hafifçe sürtünmesi.

Katya başını kaldırdı.

Evin arkasına gelen biri ana yolu kullanmamıştı.

Bir an Aleksey olduğunu düşündü.

Kalbi hızlandı.

Masadaki küçük bıçağı eline aldı.

Arka kapıya yaklaştı.

Dinledi.

Bir nefes.

Sonra çok hafif bir vurma.

Bir kez.

Katya sürgüyü kaldırmadı.

"Kim?"

Cevap gelmedi.

Bıçağı biraz daha sıkı tuttu.

İkinci vuruş.

Katya sürgüyü çekti.

Kapıyı yalnızca birkaç parmak açtı.

Önce çamurlu bir palto gördü.

Sonra sarıya yakın kumral saçları.

Mert.

Katya'nın eli kapının üzerinde kaldı.

Birkaç saniye hiçbir şey yapmadı.

Mert de.

Yüzü yorgundu. Sakalı uzamış, saçları ıslak biçimde alnına yapışmıştı. Paltosunun alt kısmı çamur içindeydi. Solgun görünmüyordu ama gözlerinin altında uykusuzluğun koyu izi vardı.

Katya'nın ağzından tek kelime çıktı.

"Sen."

Mert'in yüzünde, yol boyunca taşımış olduğu bütün sertlik bir anlığına çözüldü.

"Ben."

Katya kapıyı açtı.

Mert içeri girmeden önce çevresine baktı.

Katya kolundan tutup onu bir anda içeri çekti.

Kapıyı kapattı.

Sürgüyü yerine itti.

Sonra döndü.

Mert daha konuşamadan Katya iki elini paltosunun önüne koydu.

Onu itti.

Sert değil.

Ama öfkesini saklamayacak kadar.

"Ne yapıyorsun sen?"

Mert nefes aldı.

"Katya..."

"Gittin."

"Evet."

"Bir gün bile olmadı."

"Biliyorum."

"Bunu söyleme."

Mert sustu.

Katya ona bakıyordu.

Sonra yüzündeki öfke bir anda başka bir şeye dönüştü.

Ellerinden biri Mert'in paltosunda kaldı.

Diğeri omzuna çıktı.

Mert daha ne olduğunu anlayamadan Katya ona sarıldı.

Hareketin kendisi Katya'yı da hazırlıksız yakalamış gibiydi.

Mert birkaç saniye kıpırdamadı.

Sonra kollarını onun çevresine kapattı.

Bu, yangın gecesindeki gibi birini çekip kurtarmak değildi.

Yarasına destek olmak değildi.

Kapıda birbirlerine dokundukları o dikkatli, ürkek yakınlık da değildi.

Katya yüzünü Mert'in omzuna bastırdı.

Islak palto.

Orman.

Çamur.

Duman.

Ve Mert.

Yaşıyordu.

Buradaydı.

Mert'in eli sırtında hareket etti.

Katya bunun fazla uzun sürdüğünü ilk fark eden oldu.

Geri çekildi.

Ama tamamen değil.

Ellerini göğsünde bıraktı.

"Niye döndün?"

Mert cevap vermek yerine kapıya baktı.

Yüzündeki yumuşaklık kayboldu.

"Saldırı."

Katya'nın elleri düştü.

"Ne?"

Mert güneyi gösterdi.

"Ben Osmanlı asker buldum."

Katya'nın yüzü değişti.

"Buldun mu?"

"Evet. Yusuf orada."

Katya bir an yalnızca bu ismi duydu.

"Yusuf iyi mi?"

"İyi."

Sonra Mert'in yüzündeki aciliyeti yeniden gördü.

"Saldırı ne?"

Mert masaya yaklaştı.

Katya'nın dün gece tek başına oturduğu yere.

Parmağıyla tahtanın üzerine kaba bir çizgi çekti.

"Köy."

Bir nokta yaptı.

"Kuzey yol."

İkinci çizgi.

"Rus asker."

Sonra güneyden iki ayrı yönde parmaklarını ilerletti.

"Osmanlı buradan. Bir de burada."

Katya'nın gözleri hareketlerini takip etti.

"Ne zaman?"

"Bugün."

Katya'nın başı kalktı.

"Bugün mü?"

"Evet."

"Ne zaman bugün?"

"Bilmiyorum."

Katya gözlerini kapattı.

"Tabii."

Mert hemen devam etti.

"Top önce. Kuzey yol. Asker. Ama köy..."

"Topun nereye düşeceğini kimse bilmiyor."

Mert sustu.

İkisi de yangını düşündü.

Bunu söylemelerine gerek yoktu.

Katya masadan uzaklaştı.

"Sokolov'a söylemeliyiz."

Mert başını salladı.

"Aleksey biliyor."

Katya olduğu yerde durdu.

Yavaşça döndü.

"Ne?"

Mert eliyle tüfek tuttu.

"Ormanda. Aleksey."

Katya'nın yüzünden kan çekildi.

"Seni gördü mü?"

"Evet."

"Tüfeğini kaldırdı mı?"

Mert bir an durdu.

"Evet."

Katya iki eliyle masanın kenarına dayandı.

"Tanrım."

"Sonra indirdi."

Katya başını kaldırdı.

Mert ona baktı.

"Beni bıraktı."

Katya birkaç saniye konuşamadı.

Aleksey.

Yangında susmuştu.

Sokolov'a yalan söylemişti.

Kuzeye gönderilmişti.

Dönmüş, daha ilk gecesinde yeniden sorgulanmıştı.

Ve şimdi Mert'i, bir Osmanlı askerini, köyün hemen dışında elinde tüfekle yakalayıp serbest bırakmıştı.

"Niye?"

Mert omuz silkti.

"Saşa."

Katya gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.

Elbette.

Mert devam etti.

"Ve saldırı."

Katya masanın üzerindeki hayali yolları yeniden gördü.

"Teğmene söyleyecek mi?"

"Bir şey söyleyecek."

"Bir şey."

"Her şey değil."

Katya alay edemedi.

Bu kez yeterince ciddi değildi hiçbir şaka.

Pencereye gitti.

Perdeyi kaldırmadı.

Yalnızca önünde durdu.

"İnsanlara haber vermek lazım."

"Evet."

"Panik olursa askerler fark eder."

"Evet."

"Sokolov saldırının nereden geldiğini soracak."

Mert cevap vermedi.

Katya döndü.

Onu ilk kez gerçekten gördü.

Yorgunluğunu.

Çamurunu.

Islak saçlarını.

Saatlerdir yürümüş hâlini.

Ve geri gelmiş olmasını.

"Sen oradaydın," dedi.

Mert kaşlarını çattı.

Katya eliyle güneyi gösterdi.

"Kendi askerlerinin yanında."

Mert başını salladı.

"Evet."

"Seni kabul ettiler."

"Evet."

"Yusuf orada."

"Evet."

"Sonunda istediğin yere gittin."

Mert'in yüzü yavaşça sertleşti.

Katya bir adım yaklaştı.

"Öyleyse neden geri döndün?"

Bu kez Mert cevap vermekte zorlanmadı.

Rusça kelimeleri kusursuz değildi.

Cümlesi de değildi.

Ama Katya anlamak için hiçbir eksik yeri doldurmak zorunda kalmadı.

Mert ona baktı.

"Sen buradasın."

Katya cevap vermedi.

Mert'in söylediği iki kelime, masanın üzerinde çizdiği bütün yolları bir anda önemsizleştirmişti.

Sen buradasın.

Katya bakışını ondan ayırdı.

Pencereye döndü.

Perde hâlâ kapalıydı. Dışarıda sabah ilerliyordu. Köy birkaç saat içinde yaklaşan saldırıyı öğrenmek zorundaydı. Sokolov'a haber verilmeliydi. İnsanlar hazırlanmalıydı. Yaralılar için bez, su, taşınabilecek ilaçlar ayrılmalıydı.

Yapılacak onlarca şey vardı.

Katya hiçbirini yapmadı.

"Bu yeterli cevap değil."

Arkasından Mert'in sesi geldi.

"Cevap."

"Hayır."

Katya döndü.

Mert masanın yanında ayakta duruyordu. Paltosundan yere küçük çamur damlaları düşüyordu. Bir gün önce o kapıdan çıkarken başka görünmüştü.

Belki gerçekten başka bir adamdı.

O zaman ayrılıyordu.

Şimdi dönmüştü.

Katya ona doğru iki adım attı.

"Sen kendi askerlerini buldun."

"Evet."

"Orada kalabilirdin."

"Evet."

"Güvende olabilirdin."

Mert'in ağzının kenarı çok hafif hareket etti.

"Hayır. Savaş var."

Katya kaşlarını çattı.

"Ne demek istediğimi biliyorsun."

"Biliyorum."

"Öyleyse neden bunu bu kadar kolay söylüyorsun?"

Mert sustu.

Katya'nın öfkesi yeniden yükseldi ama bu kez altında ne olduğunu biliyordu.

Korku değildi yalnızca.

Mert'in birkaç saat önce kendi dünyasına dönmüş, sonra o dünyadan vazgeçmiş olabileceği düşüncesi Katya'nın içine ağır geliyordu.

Çünkü bunun bedelini biliyordu.

"Orada ailene dönebilecek bir yol olabilir."

"Olabilir."

"Arkadaşların."

"Bazı."

"Memleketin."

Mert başını salladı.

Katya devam etti.

"Hayatın."

Bu kez Mert cevap vermedi.

Katya ellerini göğsünde birleştirdi.

"Bunları benim için bırakma."

Mert'in kaşları çatıldı.

"Ben bırakmadım."

"Döndün."

"Evet."

"Aradığın yeri buldun ve döndün."

"Çünkü saldırı var."

"Yalnız saldırı mı?"

Soru ağzından çıktığında Katya pişman olmadı.

Belki haftalardır ilk kez kendisine bunu yapmayacaktı.

Mert bakışını kaçırmadı.

"Hayır."

Katya'nın boğazı kurudu.

Mert birkaç saniye doğru kelimeleri aradı.

Artık çoğu zaman ellerine ihtiyaç duymadan konuşabiliyordu. Fakat bazı şeyler için hâlâ kelime bulmak, savaşın ortasında güvenli bir yol bulmaktan zor görünüyordu.

"Ben giderken..." dedi. "Düşündüm. Eve giderim. Bizim asker. Sonra belki başka yol. Sonra belki Türkiye."

Katya sessizce dinledi.

"Bunu aylarca istedim."

"Biliyorum."

"Sonra buldum."

Mert başını hafifçe eğdi.

"Ve... iyi hissettim."

Katya'nın yüzünde istemsiz bir hareket oldu.

Mert hemen devam etti.

"Kendi dilim. İnsanlar benim gibi konuşuyor. Yusuf. Askerler. Yemek kokusu bile..." Bir an gülümsedi. "Başka."

Katya gözlerini indirdi.

İşte bunu duymak istemiyordu.

Ama Mert'in yalan söylemesini daha az isterdi.

"Sonra saldırıyı söylediler."

Gülümsemesi kayboldu.

"Ben köy düşündüm."

Katya başını kaldırdı.

"Saşa. Vera. Pavel. Mihail."

Bir an durdu.

"Sonra seni."

Katya nefes aldı.

Mert ona yaklaştı.

"Hayır."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Ne hayır?"

"Sen sonra değil."

Bir kelime aradı.

Parmağıyla masanın üzerinde hayali bir sıra yaptı.

"Sen..." İlk noktayı gösterdi. "Önce."

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Bunu söyleme."

"Niye?"

"Çünkü ne söylediğini bilmiyorsun."

Mert'in çenesi gerildi.

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

Katya bir adım geri çekildi.

"Sen yirmi altı yaşındasın."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

Sayıyı anlamıştı.

Katya kendi göğsüne dokundu.

"Ben kırk altı."

Bir süre hiçbiri konuşmadı.

Mert'in yüzünde şaşkınlık yoktu.

Bunu zaten biliyordu.

Katya yine de söylemek zorundaymış gibi hissetti.

"Yirmi yıl."

İki elini birbirinden ayırdı.

"Yirmi."

Mert başını salladı.

"Biliyorum."

"Bunu da söylemeyi bırak."

Bu kez Mert'in sabrı gerildi.

"Ben sayı biliyorum, Katya."

Katya istemeden ona baktı.

Mert devam etti.

"Yirmi altı biliyorum. Kırk altı biliyorum. Yirmi fark biliyorum."

Rusçası sertleştikçe bozuluyordu.

Ama anlam kaybolmuyordu.

"Sen ben aptal düşünüyor?"

"Hayır."

"Öyleyse?"

Katya cevap vermedi.

Mert birkaç saniye bekledi.

Sonra sesini düşürdü.

"Sen korkuyorsun."

Katya'nın yüzü kapandı.

"Ben şu an saldırıdan korkuyorum."

"Hayır."

"Bana ne hissettiğimi anlatma."

"Ben anlatmıyorum."

Mert bir adım yaklaştı.

"Ben görüyorum."

Katya neredeyse gülecekti.

Acı bir gülüş.

"Benim yüzüm çok konuşuyor, öyle mi?"

Mert bu kez gülmedi.

"Bazen."

Katya gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı.

Sonra konuştuğunda sesi daha sakindi.

"Ben senden yaşlıyım."

"Evet."

"Biraz değil."

"Biliyorum."

"Yarın savaş biterse senin önünde..."

Sustu.

Mert bekledi.

Katya devam edemeyince,

"Ne?" diye sordu.

"Hayat."

Mert'in bakışı değişti.

Katya eliyle belirsiz bir yeri gösterdi.

"Ev. Aile. Belki çocuk."

Son kelimeyi söylemek daha zor geldi.

Mert anlamıştı.

Katya devam etti.

"Ben sana bunların hepsini veremem."

Mert uzun süre sessiz kaldı.

Katya onun itiraz etmesini bekledi.

Önemli değil demesini.

Saçma bulmasını.

Yaş yalnızca sayı gibi kolay, içi boş bir şey söylemesini.

Mert hiçbirini yapmadı.

"Doğru," dedi.

Katya hazırlıksız yakalandı.

Mert gözlerini ondan ayırmadı.

"Belki çocuk olmaz."

Katya'nın yüzü sertleşti ama Mert elini kaldırdı.

"Bekle."

Katya sustu.

"Belki savaş biter. Belki ben Türkiye dönerim. Belki sen burada kalırsın. Belki ikimiz ölür."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Mert."

"Gerçek."

"Biliyorum."

"Ben de."

Mert göğsüne dokundu.

"Ben sana yarın ne olur söyleyemem."

Sonra parmağını yere, aralarındaki küçük mesafeye doğrulttu.

"Ama bugün biliyorum."

Katya'nın nefesi yavaşladı.

Mert bir adım daha attı.

Artık aralarında yalnızca bir kol boyu vardı.

"Ben gittim."

"Evet."

"Dönmek zorunda değildim."

Katya cevap vermedi.

"Döndüm."

"Biliyorum."

"Sen burada."

Katya bu kez gözlerini kaçırmadı.

Mert'in sesi daha da alçaldı.

"Ben de burada."

Evin dışından bir araba tekerleğinin çamura gömülürken çıkardığı ses geldi.

Bir adam bağırdı.

Sonra ses uzaklaştı.

İkisi de kıpırdamadı.

Katya yıllardır kendisini korumayı iyi bildiğini düşünmüştü.

İnsanlardan.

Sorulardan.

Köyün bakışlarından.

Grigori öldükten sonra bir daha hiçbir şeyi ihtiyaç hâline getirmemekten.

Son aylarda bu evin içine giren adam, ilk günlerde kendi başına su bile içemiyordu.

Şimdi karşısında duruyor ve Katya'nın yıllardır kapalı tuttuğu bütün kapıları tek tek görüyordu.

"Mert."

"Ne?"

Katya bir şey söylemedi.

Elini kaldırdı.

Parmakları Mert'in yanağına dokundu.

Mert'in gözleri yüzünde kaldı.

Katya parmaklarını sakalının kısa, sert çizgisinde gezdirdi.

İlk öpüşmelerinde bunu yapmamıştı.

O gece hareketin kendisi ikisini de şaşırtmıştı.

Şimdi şaşkınlık yoktu.

Mert elini Katya'nın bileğine koydu.

Sıkmadı.

Yalnızca tuttu.

Katya geri çekilebilirdi.

Çekilmedi.

Mert başını ona doğru eğdi.

Katya dudakları değmeden hemen önce,

"Hayır," dedi.

Mert anında durdu.

Eli Katya'nın bileğinden çekildi.

Katya birkaç saniye ona baktı.

Sonra başını iki yana salladı.

"Böyle değil."

Mert kaşlarını çattı.

Katya paltosunun önünü tuttu.

Islak kumaşı.

Çamuru.

"Önce bunu çıkar."

Mert'in yüzündeki şaşkınlığı görmek Katya'nın sinirlerini bir anda gevşetti.

Ağzının kenarı kıvrıldı.

"Bütün ormanı yatağıma taşımanı istemiyorum."

Mert birkaç saniye baktı.

Sonra güldü.

Sessiz.

Yorgun.

Gerçek.

Paltosunun düğmelerine uzandı.

Katya ona sıcak su getirdi.

Mert yüzünü ve ellerini yıkarken kendisi de bezleri topladı, çamurlu paltosunu kapının yanına astı.

Bunlar fazlasıyla sıradan işlerdi.

Belki bu yüzden ikisi de sakinleşmedi.

Mert gömleğinin kollarını indirirken Katya'nın ona baktığını fark etti.

"Ne?"

"Hiç."

"Yüzün konuşuyor."

Katya ona sertçe baktı.

"Bu cümleyi senden geri alacağım."

Mert gülümsedi.

Sonra gülümseme yavaşça kayboldu.

Katya'nın yanına geldi.

Bu kez durdu.

Dokunmadı.

Katya bunu fark etti.

İlk adımı kendisi attı.

Elini Mert'in ensesine koyup onu kendisine çekti.

İkinci öpüşme ilkine hiç benzemedi.

Kapı önündeki o kısa, kararsız dokunuşta ikisi de ne yaptığını anlamaya çalışmıştı.

Şimdi ikisi de biliyordu.

Mert'in eli Katya'nın beline geldi.

Katya dudaklarını ondan ayırmadan bir an nefes aldı, sonra yeniden öptü.

Aylar boyunca kendisini tuttuğu her şey, aceleye dönüşmeden ama saklanmayı da bırakarak açılıyordu.

Mert onu masaya doğru itmedi.

Üzerine kapanmadı.

Katya'nın yaklaşmasına, çekmesine, yeniden öpmesine cevap verdi.

Katya bunu fark etti.

Ona ihtiyaç duyduğu günler geride kalmıştı.

Bu kez Mert'in bedeni Katya'nın ellerinin altında bir hastanın bedeni değildi.

Göğsüne dokunduğunda ateş aramıyordu.

Kaburgalarının altına elini götürdüğünde dikiş kontrol etmiyordu.

Mert'in nefesi değişti.

Katya'nın parmakları gömleğinin altında eski yara izinin kenarına dokundu.

Mert bir an durdu.

Katya hemen geri çekildi.

"Acı?"

Mert gözlerini kapattı.

"Hayır."

Sonra gülümsedi.

"Başka."

Katya ne demek istediğini anlaması için Rusçaya ihtiyaç duymadı.

Yüzünde sıcaklık yükseldi.

"Demek hâlâ utanabiliyormuşum."

Mert cümlenin tamamını anlamadı.

Katya'nın yüzündeki ifadeyi anladı.

Parmakları Katya'nın saçlarına gitti.

Kıvırcık sarı telleri başındaki tokadan kurtardı.

Katya'nın saçları omuzlarına düştü.

Mert birkaç saniye yalnızca baktı.

Katya bu bakışa dayanmakta, öpüşmeye dayanmaktan daha çok zorlandı.

"Bakmayı bırak."

"Niye?"

"Çünkü sinir bozucu."

Mert hafifçe güldü.

"Güzel."

Katya gözlerini kıstı.

"Rusçanda bu kadar kelime varken bunu mu seçtin?"

"En doğru."

Katya onu yeniden öptü.

Bu kez Mert'in sırtındaki gömleği parmaklarının arasında topladı.

Öpüşmeleri uzadı.

Mert'in eli belinden sırtına çıktı, sonra yeniden indi.

Katya'nın bedeninde yıllardır susturduğunu sandığı bir sıcaklık uyandı.

Korkutucu değildi.

Daha kötüsü, tanıdıktı.

Kadın olmanın bedeninden silinmediğini hatırlamak.

Grigori'den sonra ilk kez başka bir erkeğin ellerinin onu istemek için üzerinde olduğunu bilmek.

Katya bir anda geri çekildi.

Mert hemen durdu.

"Ne?"

Katya nefesini düzenlemeye çalıştı.

"Yedi yıl."

Mert anlamadı.

Katya parmaklarını kaldırdı.

"Yedi."

Sonra kendisini gösterdi.

Bir an daha doğru kelimeyi aradı.

"Kimse."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

Şaka yapmadı.

Yaklaşmadı.

Yalnızca,

"Tamam," dedi.

Katya bu cevabı beklemiyordu.

"Tamam ne?"

"İstersen dururuz."

Bu cümle kusursuz değildi.

Ama yeterince açıktı.

Katya ona baktı.

Mert'in yüzünde hayal kırıklığı aradı.

Bulamadı.

Arzu vardı.

Bunu görmek zor değildi.

Fakat bekleyebilmesi de oradaydı.

Katya'nın içinde kalan son tereddüt tam da bu yüzden çözüldü.

Elini Mert'in gömleğinin yakasına koydu.

"Ben dur demedim."

Mert'in bakışları koyulaştı.

Katya bu kez onu öperken daha yavaştı.

Daha bilinçli.

Mert'in gömleğinin düğmelerini tek tek açtı.

Parmakları eskiden aynı düğmeleri ateşli bir hastayı tedavi etmek için açmıştı.

Bu düşünce bir an ikisinin arasından geçti.

Katya elini yara izine koydu.

"Burada seni kaybedeceğimi düşündüm."

Mert yüzüne baktı.

"Ben de."

Katya kaşlarını çattı.

"Sen kendini mi kaybedeceğini düşündün?"

Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.

"Hayır."

Elini Katya'nın göğsünün üzerine, kalbinin hizasına koydu.

"Seni."

Katya sustu.

Sonra onu arka odaya götüren kişi kendisi oldu.

Dışarıda savaş hazırlanıyordu.

Evlerin arasında askerler yürüyordu.

Bir yerde atlara koşum takılıyor, bir yerde sandıklar taşınıyor, bir yerde Sokolov yaklaşan tehlikenin henüz bilmediği ayrıntılarını toplamaya çalışıyordu.

Katya'nın evinin arka odasında ise saatler birkaç dakika boyunca bütün bunlardan farklı aktı.

Acele etmediler.

Mert'in elleri Katya'nın bedenini ilk kez tanırken Katya da ona dokunmaktan çekinmedi. Yedi yıllık yalnızlığın ardından kendi bedenine başka birinin gözünden yeniden bakmak başlangıçta rahatsız ediciydi. Karnındaki yumuşaklık, göğüslerindeki yaşın bıraktığı doğal ağırlık, belinde gençliğindeki çizginin artık aynı olmayışı.

Mert'in bakışı hiçbirinden kaçmadı.

Katya bir ara kolunu göğsünün önüne getirdi.

Mert elini tuttu.

Zorla indirmedi.

Yalnızca parmaklarını parmaklarının arasına geçirdi.

Katya birkaç saniye sonra kolunu kendi isteğiyle çekti.

Mert onu öptü.

Boynunu.

Omzunu.

Katya'nın soluğu bozuldu.

"Yavaş."

Kelime çıkınca ikisi de bir an durdu.

Mert'in yüzünde gülümseme oluştu.

Katya parmağını kaldırdı.

"Sakın."

Mert gülümsemeyi bastırdı.

"Yavaş."

Katya bu kez onun ağzını öperek susturdu.

Bir süre sonra aralarındaki son mesafe de kalktığında Mert, Katya'nın yüzüne baktı.

Katya ne sorduğunu anladı.

Başını salladı.

"Evet."

Bundan sonrası ne savaşa meydan okumaktı ne de yarının olmayacağını düşünerek birbirlerine tutunmak.

Aylar boyunca biriken şeyin sonunda bedene ulaşmasıydı.

İlk anda biraz beceriksizdiler.

Katya'nın uzun zaman sonra yeniden bir erkeğe bu kadar yaklaşması, Mert'in ise Katya'yı incitmemeye çalışırken fazlasıyla dikkatli davranması aralarında kısa duraksamalar yarattı.

Katya bir noktada yüzünü buruşturdu.

Mert hemen durdu.

"Acı?"

Katya ona baktı.

Sonra, aylar boyunca duymaktan nefret ettiği cevabı bilerek kullandı.

"Az."

Mert'in gözleri büyüdü.

Katya gülmeye başladı.

Mert de.

Gülüş, gerginliğin son sert parçasını kırdı.

Katya onu yeniden kendisine çekti.

Sonrasında yavaşlık kaybolmadı ama tereddüt azaldı.

Mert'in alnı Katya'nınkine değdi.

Katya parmaklarını sırtına geçirdi.

Bir süre sonra konuşmak için ikisinin de fazla nefesi kalmamıştı.

Katya gözlerini kapattığında dışarıdaki bütün sesler ilk kez gerçekten uzaklaştı.

O an yalnızca Mert'in nefesini duyuyordu.

Aylar önce mahzenin karanlığında duyulmaması gereken aynı nefesi.

Bir zamanlar askerlerin fark etmesinden korktuğu.

Sonra ateş içinde kesilmesinden korktuğu.

Şimdi kendi boynunda, sıcak ve hızlı hissediyordu.

Ne kadar zaman geçtiğini Katya bilmiyordu.

Uzun değildi.

Yine de odanın havası değişmişti.

Mert sırtüstü yatıyordu. Katya yanında, çarşafı göğsüne kadar çekmişti. Saçları dağılmış, yanağının altında Mert'in kolu kalmıştı.

Bir süre hiçbir şey konuşmadılar.

İlk konuşan Katya oldu.

"Şimdi ne olacak?"

Mert tavana baktı.

"Bilmiyorum."

Katya hemen başını kaldırdı.

Mert yüzünü ona çevirdi.

"Bu kez gerçek bilmiyorum."

Katya istemeden güldü.

Sonra gülümsemesi söndü.

"Ben de."

Mert elini kaldırıp saçlarının arasından bir tutamı yüzünden çekti.

"Pişman?"

Katya kelimenin onun dilinde ne kadar yeni olduğunu düşündü.

"Hayır."

Mert'in yüzündeki küçük gerilim kayboldu.

Katya ekledi:

"Korkuyorum."

Mert başını salladı.

"Biliyorum."

"Yine söyleme."

Bu kez ikisi de gülümsedi.

Sonra dışarıdan sert bir kapı vuruşu geldi.

İkisi aynı anda doğruldu.

İkinci vuruş ilkinden daha aceleciydi.

Katya'nın yüzündeki bütün sıcaklık bir anda gitti.

Mert yataktan kalktı.

Yarasını tutmadı.

Gömleğini yerden alırken Katya elbisesine uzandı.

Kapıya üçüncü kez vuruldu.

Katya saçlarını alelacele topladı.

Mert gömleğinin son düğmesini iliklemeden mutfaktaki pencereye baktı.

"Kim?"

"Bilmiyorum."

Katya arka odayı gösterdi.

Mert hareket etmedi.

Katya ona baktı.

Aylar önce olsa tartışırdı.

Bu kez etmedi.

Çünkü artık ikisi de aynı şeyi biliyordu.

Mert bu eve saklanmak için dönmemişti.

Katya kapıya yürüdü.

Bir an kendisini topladı.

Sonra sürgüyü açtı.

Aleksey dışarıdaydı.

Yüzü gergindi.

Yağmur yeniden başlamıştı. Üniformasının omuzlarında küçük koyu lekeler oluşmuştu.

Katya'nın eli kapının üzerinde kaldı.

Aleksey önce ona baktı.

Sonra Katya'nın omzunun üzerinden evin içine.

Mert mutfağın karanlık tarafında duruyordu.

Saklanmamıştı.

Aleksey'in bakışları onun üzerinde durdu.

Mert de ona baktı.

Sabah ormanda aralarında bulunan tüfek artık Aleksey'in sırtındaydı.

Hiçbiri selam vermedi.

Katya sessizliği bozdu.

"Ne oldu?"

Aleksey gözünü Mert'ten ayırmadan konuştu.

"Teğmen sizi görmek istiyor."

Katya'nın boğazı sıkıştı.

"Saldırıyı söyledin mi?"

"Bildiğim kadarını."

"Ne dedi?"

"Hazırlık başlattı."

Katya biraz rahatlayacakken Aleksey devam etti.

"Sonra beni yeniden çağırdı."

Katya'nın yüzü değişti.

"Niye?"

Aleksey bu kez ona baktı.

"Yangın gecesini sordu."

Mert bütün kelimeleri anlamadı.

Ama "yangın" ve Sokolov'un adını duymaya ihtiyaç yoktu.

Katya kapının kenarını daha sıkı tuttu.

"Ne söyledin?"

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Yabancıyı gördüğümü."

Katya birkaç saniye nefes almadı.

"Başka?"

"Saşa'yı çıkardığını."

"Başka?"

"Peşinden gitmediğimi."

Katya'nın bakışları Mert'e kaydı.

Mert kıpırdamadı.

Aleksey devam etti.

"Ve o gün kendisine yalan söylediğimi."

Katya gözlerini kapattı.

"Sana benim anlattıklarımı sordu mu?"

Aleksey'in bakışı sertleşti.

"Hayır."

Katya yeniden ona döndü.

"Peki söyledin mi?"

"Hayır."

Katya'nın omuzları çok az gevşedi.

Aleksey başını iki yana salladı.

"Rahatlamayın."

Katya yüzüne baktı.

"Teğmen aptal değil."

"Bunu bana herkes söylemeye başladı."

Aleksey bu kez gülmedi.

"Yangındaki yabancının saldırıyı nasıl bildiğini soruyor."

Katya'nın yüzündeki son rahatlık da kayboldu.

Aleksey bir adım geri çekildi.

"Gitmeniz gerek."

Katya paltosuna uzanmak için döndü.

Sonra durdu.

"Mert?"

Aleksey cevap vermedi.

Katya ona baktı.

"Teğmen beni mi görmek istiyor?"

Aleksey'in gözleri Mert'e kaydı.

O kısa bakış, cevabın kendisinden daha ağırdı.

"Henüz ikinizi değil."

Bölüm sonu

BÖLÜM 26 - AYNI EV, BAŞKA ADAM

Mert dönüş yolunda ilk kez işaret aramadı.

Ormanın hangi tarafında devrilmiş çamın bulunduğunu, derenin sesinin nereden yükseldiğini, eski kömürcü yolunun hangi noktada kuzeye kıvrıldığını artık biliyordu. Gelişinde saatlerini alan yol ayrımını karanlıkta gördüğünde düşünmeden doğru tarafa saptı.

Bu, yolun kolay olduğu anlamına gelmiyordu.

Gece ilerledikçe yağmur başladı.

Önce yaprakların üzerinde belli belirsiz duyuldu. Ardından dallardan boynuna düşen soğuk damlalar çoğaldı. Toprak yeniden yumuşadı. Botlarının altına çamur yapışıyor, bazı yerlerde eğimli zemin ayağını geriye kaydırıyordu.

Mert hızlanmak istedi.

Yapmadı.

Bir saat önce koşmayı denemiş, sol kaburgalarının altında keskin bir sızıyla hemen vazgeçmişti. Yara kapanmıştı. Aylar önceki hâlinden geriye yalnızca koyu bir iz kalmıştı.

Ama vücudu, zihninin verdiği her emri kabul edecek kadar unutkan değildi.

Katya olsaydı yüzüne bakardı.

Tek kelime söylemeden.

Mert nefesini düzenledi.

"Biliyorum."

Ormanda kendi sesinden başka cevap gelmedi.

Yürümeye devam etti.

Aklındaki hesap basitti.

Yüzbaşı saldırının ertesi gün yapılacağını söylemişti.

Saat vermemişti.

Şafakta olabilir.

Öğlene doğru olabilir.

Topçu daha erken başlayabilirdi.

Bilmiyoruz.

Mert dişlerini sıktı.

O kelimeden nefret ediyordu.

Bu kez bilmediği şeyin önünde oturmayacaktı.

Köyün güneyindeki ormana ulaştığında gece bitmeye başlamıştı.

Gökyüzü henüz aydınlanmamıştı fakat karanlığın rengi değişmişti. Ağaçların gövdeleri artık yalnızca siyah çizgiler değildi. Islak kabukları, dalların arasındaki açıklıklar seçilebiliyordu.

Mert hızını azalttı.

Buradan sonrası daha tehlikeliydi.

Ormanda Rus devriyelerine rastlayabilirdi.

Köye yaklaştığında ise rastlaması neredeyse kesindi.

Son günlerde asker sayısı artmıştı.

Üstelik Sokolov tahliye ihtimalinden söz ettiğine göre köy çevresindeki nöbetler de sıklaştırılmış olabilirdi.

Mert paltosunun altına baktı.

Üzerinde Osmanlı üniforması yoktu.

Katya'nın aylar önce verdiği gömlek, Rus yapımı eski bir palto, koyu pantolon ve çamurlu botlar vardı.

Uzaktan bir köylüye benzeyebilirdi.

Yakından değil.

Özellikle konuşması gerekirse.

Rusçası artık onu aç bırakmayacak, su istetecek, yol sorduracak kadar iyiydi.

Bir Rus askerini kandıracak kadar değil.

Kömürcü kulübesini geçti.

Bir süre sonra önündeki ağaçların seyrekleştiğini gördü.

Köye henüz birkaç yüz adım vardı.

Mert durdu.

Ses.

Sağ tarafta.

Çok hafif.

Çamurun içinde bir botun çekilmesi.

Mert başını çevirdiği anda karanlığın içinden Rusça bir emir geldi.

"Dur."

Mert durdu.

Bu kelimeyi iyi biliyordu.

Elini bıçağına götürmedi.

"Ellerini kaldır."

Bunu da anladı.

Yavaşça ellerini omuz hizasına çıkardı.

Ağaçların arasından bir asker belirdi.

Tüfeğin namlusu doğrudan göğsüne bakıyordu.

Mert askerin yüzünü ilk anda seçemedi.

Sonra adam iki adım yaklaştı.

Mert'in nefesi yavaşladı.

Aleksey.

Genç askerin yüzünde de aynı tanıma oldu.

Bir saniye.

Belki daha az.

Fakat yeterliydi.

Tüfeğin namlusu yukarı çıkmadı.

Aşağı da inmedi.

Aleksey'in gözleri Mert'in yüzünde kaldı.

Yangın gecesinin dumanı yoktu artık.

İkisinin arasında devrilen kirişler, bağıran insanlar, yanan bir ev yoktu.

Yalnızca ıslak bir orman ve kaldırılmış bir tüfek vardı.

Aleksey ilk konuşan oldu.

"Siz."

Mert cevap vermedi.

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Yangındaki adam."

Mert cümlenin çoğunu anladı.

Başını çok hafif salladı.

Aleksey tüfeği daha sıkı tuttu.

"Silahın var mı?"

Mert kaşlarını çattı.

Kelimeyi tanıyordu.

"Silah... hayır."

Kemerindeki bıçağı hatırladı.

"Bıçak."

Elini indirmeden başıyla kemerini gösterdi.

Aleksey hemen,

"Yere," dedi.

Mert yavaş hareket etti.

İki parmağıyla bıçağın sapını tuttu, kemerinden çıkardı ve ayağının önüne bıraktı.

Aleksey yaklaşmadı.

"Sen Türk askeri."

Soru değildi.

Mert birkaç saniye onu izledi.

Sonra,

"Evet," dedi.

Rusça.

Aleksey'in yüzünde beklediği cevapla onu gerçekten duymak arasında kalan küçük bir sertlik oluştu.

Katya ona söylemişti.

Bunu Mert biliyordu.

Ama Aleksey şimdi ilk kez düşman askerinin kendisinden duyuyordu.

"Tahmin etmiştim."

Mert cümlenin son kelimesini kaçırdı.

Önemi yoktu.

Bir adım atmaya kalktı.

Tüfek hemen yükseldi.

"Dur!"

Mert yeniden durdu.

"Katya."

Aleksey'in bakışı değişti.

Mert eliyle köyü gösterdi.

"Katya."

"Ne olmuş Katya'ya?"

Mert doğru kelimeleri toplamaya çalıştı.

Zaman yoktu.

Rusça cümle kurmaya çalışmak artık eskisi kadar zor değildi. Ama anlatacağı şey su, ekmek ya da yara değildi.

"Köy..." dedi.

Aleksey bekledi.

Mert eliyle güneyi gösterdi.

"Osmanlı asker."

Aleksey'in yüzündeki ifade kapandı.

"Ne?"

"Osmanlı asker. Çok."

"Ne kadar çok?"

Mert kelimeyi bilmiyordu.

Başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum. Ama..." Güneyi yeniden gösterdi. "Saldırı."

Bu kelimeyi Katya'dan değil, Rus askerlerini dinlerken öğrenmişti.

Aleksey'in tüfeği hâlâ kalkıktı.

"Ne zaman?"

Mert gökyüzünü işaret etti.

Sonra doğuyu.

"Sabah. Belki sonra. Yarın..." Yanlış söylediğini fark etti. "Hayır. Bugün."

Aleksey'in bakışları bir an aydınlanmaya başlayan gökyüzüne gitti.

Sonra yeniden Mert'e döndü.

"Bunu nereden biliyorsun?"

Mert kendi göğsüne dokundu.

"Ben gittim."

Güneyi gösterdi.

"Benim asker."

Aleksey birkaç saniye anlamadı.

Sonra yüzü değişti.

"Onlara ulaştın."

"Evet."

"Ve geri geldin."

"Evet."

Aleksey'in gözleri daraldı.

"Niye?"

Mert köyü gösterdi.

"Çünkü saldırı."

"Bunu söyledin."

Aleksey ilk kez tüfeği birkaç parmak aşağı indirdi.

"Belki beni köyden çıkarmaya çalışıyorsun. Belki devriyeyi güneye göndermek istiyorsun."

Mert her kelimeyi yakalayamadı.

Ama "belki", "devriye" ve "güney" yeterliydi.

"Hayır."

Aleksey sertçe,

"Bunu sen söylüyorsun."

Mert başını salladı.

Sonra söyleyebildiği kadar yavaş konuştu.

"Top."

Eliyle uzak bir noktayı gösterdi.

"Köy değil. Kuzey yol. Rus asker."

Ardından iki eliyle patlamayı taklit etti.

"Top önce."

Aleksey dinliyordu artık.

Tüfek hâlâ elindeydi fakat gözleri Mert'in yüzünden hareketlerine kaymıştı.

Mert devam etti.

"Sonra asker..." Güneydoğuyu gösterdi. "Buradan."

Parmağıyla ağaçların arasındaki sırtı işaret etti.

"Bir yol daha. Doğu."

Aleksey'in kaşları çatıldı.

"Doğu sırtı mı?"

Mert kelimeyi tanımadı.

Aleksey eliyle yüksek araziyi gösterdi.

"Tepe. Doğu."

"Evet."

Aleksey sessiz kaldı.

Bu bilgi rastgele söylenmiş gibi değildi.

Üstelik Mert Rusların köy çevresindeki yollarını biliyordu. Aylarca burada kalmıştı.

Bunu Aleksey de anlamış olmalıydı.

"Kaç top?"

Mert başını iki yana salladı.

"Bilmiyorum."

"Kaç asker?"

"Bilmiyorum."

Aleksey öfkeyle nefes verdi.

Mert hemen ekledi:

"Ben keşif..." Kelimeyi Rusça bilmiyordu. Parmaklarını gözlerine götürdü, uzaklara bakar gibi yaptı. "Az asker gördüm. Ama büyük asker sonra."

Aleksey yüzüne baktı.

"Sana neden inanayım?"

Bu cümleyi Mert tam anlamadı.

Fakat tonunu anladı.

Bir süre sustu.

Sonra yalnızca,

"Saşa," dedi.

Aleksey'in yüzündeki sertlik dondu.

Mert onu izledi.

"Çocuk."

"Saşa'yı biliyorum."

"Ben çıkardım."

"Biliyorum."

Mert köyü gösterdi.

"Saşa orada."

Sonra parmaklarıyla saymaya başladı.

"Vera. Pavel. Marina. Mihail."

Aleksey'in gözleri çok hafif büyüdü.

Mert'in bu isimleri bilmesi, yangın gecesinde tesadüfen köye girmiş bir adam olmadığını artık tartışmasız hâle getiriyordu.

Son isim çıkmadı.

Çıkmasına gerek yoktu.

Aleksey kendisi söyledi.

"Katya."

Mert ona baktı.

"Evet."

İkisinin arasında birkaç saniye yalnızca yağmur damlalarının yapraklardan toprağa düşen sesi vardı.

Aleksey'in tüfeği yavaşça aşağı indi.

Tamamen değil.

Ama artık namlu Mert'in göğsüne bakmıyordu.

"Teğmen dün gece beni sorguladı."

Mert yalnızca "teğmen" kelimesini anlayınca yüzü değişti.

"Sokolov?"

"Evet."

Aleksey acı bir gülümsemeyle başını salladı.

"Onun adını da biliyorsun tabii."

Mert cevap vermedi.

Aleksey devam etti.

"Yangındaki adamı gördüğümü biliyor artık."

Mert'in elleri hâlâ havadaydı.

Aleksey onları fark etti.

"İndir."

Mert yavaşça indirdi.

Fakat bıçağını almadı.

Aleksey bir süre yere bırakılmış bıçağa baktı.

Sonra ayağıyla Mert'e doğru itti.

"Al."

Mert eğilmeden önce yüzüne baktı.

Aleksey başıyla işaret etti.

Mert bıçağı aldı.

Kemerine geçirmedi. Elinde tuttu.

"Katya'ya git," dedi Aleksey.

Mert'in başı kalktı.

Bu cümleyi tamamen anlamıştı.

Aleksey ormanın içinden köye çıkan daha dar patikayı gösterdi.

"Ana yoldan değil. Ahırların arkasından."

Mert kıpırdamadı.

"Aleksey..."

"Git."

Mert bıçağı kemerine koydu.

İki adım attı.

Sonra durdu.

Arkasını döndü.

"Sokolov?"

Aleksey'in yüzündeki tereddüt ilk kez açık biçimde görüldü.

Tüfeğinin kayışını omzuna düzeltti.

"Ben konuşacağım."

Mert baktı.

Aleksey bunu fark etti.

"Her şeyi değil."

Mert anladı.

Aleksey güney yönüne çevirdi gözlerini.

"Eğer yalan söylüyorsan..."

Mert bekledi.

Genç asker ona yeniden baktı.

"Bu sefer seni ben bulurum."

Mert'in ağzının kenarı çok hafif kıvrıldı.

"Katya önce bulur."

Aleksey kaşlarını çattı.

Mert cümlenin şaka olarak anlaşılıp anlaşılmadığını bilmiyordu.

Aleksey birkaç saniye sonra istemeden burnundan kısa bir nefes verdi.

"Git."

Mert gitti.

Katya gece boyunca uyumamıştı.

Aslında iki kez yatağa girmişti.

İlkinde elbiselerini bile çıkarmadan uzanmış, tavandaki karanlığa bakmıştı. İkincisinde uyandığını sanmış ama hiç uyumadığını fark etmişti.

Aleksey'in karargâha girdiği saatten beri ev sessizdi.

Kimse kapısını çalmamıştı.

Bu iyi haber değildi.

Kötü haber de değildi.

Yalnızca beklemekti.

Sabahın ilk griliği pencerede belirdiğinde Katya kalktı.

Sobayı yeniden canlandırdı.

Keçiyi sağmak için dışarı çıkmayı düşündü.

Çıkmadı.

Önce yolu görmek istedi.

Perdeyi bir parmak kadar araladı.

Karargâhın önünde iki asker vardı. Biri sigara içiyor, diğeri omzunda tüfekle yola bakıyordu.

Aleksey yoktu.

Sokolov da.

Katya perdeyi bıraktı.

Masada bir kupa vardı.

Tek.

Dün akşamdan beri yalnızca tek kupa kullanmıştı.

Mert'in kullandığı kupa leğenin yanında ters duruyordu.

Katya bakmamaya çalıştı.

Sonra gidip onu aldı.

Rafa koydu.

Bir şey değişmedi.

Kapıya baktı.

Sessizdi.

"Pekâlâ."

Kendi sesinden rahatsız oldu.

Sobanın başına döndü.

Su ısıtmaya başladı.

O sırada arka taraftan küçük bir ses geldi.

Katya'nın eli çaydanlığın sapında durdu.

Bir dal.

Belki keçi.

Sonra yeniden.

Bu kez tahta çitin hafifçe sürtünmesi.

Katya başını kaldırdı.

Evin arkasına gelen biri ana yolu kullanmamıştı.

Bir an Aleksey olduğunu düşündü.

Kalbi hızlandı.

Masadaki küçük bıçağı eline aldı.

Arka kapıya yaklaştı.

Dinledi.

Bir nefes.

Sonra çok hafif bir vurma.

Bir kez.

Katya sürgüyü kaldırmadı.

"Kim?"

Cevap gelmedi.

Bıçağı biraz daha sıkı tuttu.

İkinci vuruş.

Katya sürgüyü çekti.

Kapıyı yalnızca birkaç parmak açtı.

Önce çamurlu bir palto gördü.

Sonra sarıya yakın kumral saçları.

Mert.

Katya'nın eli kapının üzerinde kaldı.

Birkaç saniye hiçbir şey yapmadı.

Mert de.

Yüzü yorgundu. Sakalı uzamış, saçları ıslak biçimde alnına yapışmıştı. Paltosunun alt kısmı çamur içindeydi. Solgun görünmüyordu ama gözlerinin altında uykusuzluğun koyu izi vardı.

Katya'nın ağzından tek kelime çıktı.

"Sen."

Mert'in yüzünde, yol boyunca taşımış olduğu bütün sertlik bir anlığına çözüldü.

"Ben."

Katya kapıyı açtı.

Mert içeri girmeden önce çevresine baktı.

Katya kolundan tutup onu bir anda içeri çekti.

Kapıyı kapattı.

Sürgüyü yerine itti.

Sonra döndü.

Mert daha konuşamadan Katya iki elini paltosunun önüne koydu.

Onu itti.

Sert değil.

Ama öfkesini saklamayacak kadar.

"Ne yapıyorsun sen?"

Mert nefes aldı.

"Katya..."

"Gittin."

"Evet."

"Bir gün bile olmadı."

"Biliyorum."

"Bunu söyleme."

Mert sustu.

Katya ona bakıyordu.

Sonra yüzündeki öfke bir anda başka bir şeye dönüştü.

Ellerinden biri Mert'in paltosunda kaldı.

Diğeri omzuna çıktı.

Mert daha ne olduğunu anlayamadan Katya ona sarıldı.

Hareketin kendisi Katya'yı da hazırlıksız yakalamış gibiydi.

Mert birkaç saniye kıpırdamadı.

Sonra kollarını onun çevresine kapattı.

Bu, yangın gecesindeki gibi birini çekip kurtarmak değildi.

Yarasına destek olmak değildi.

Kapıda birbirlerine dokundukları o dikkatli, ürkek yakınlık da değildi.

Katya yüzünü Mert'in omzuna bastırdı.

Islak palto.

Orman.

Çamur.

Duman.

Ve Mert.

Yaşıyordu.

Buradaydı.

Mert'in eli sırtında hareket etti.

Katya bunun fazla uzun sürdüğünü ilk fark eden oldu.

Geri çekildi.

Ama tamamen değil.

Ellerini göğsünde bıraktı.

"Niye döndün?"

Mert cevap vermek yerine kapıya baktı.

Yüzündeki yumuşaklık kayboldu.

"Saldırı."

Katya'nın elleri düştü.

"Ne?"

Mert güneyi gösterdi.

"Ben Osmanlı asker buldum."

Katya'nın yüzü değişti.

"Buldun mu?"

"Evet. Yusuf orada."

Katya bir an yalnızca bu ismi duydu.

"Yusuf iyi mi?"

"İyi."

Sonra Mert'in yüzündeki aciliyeti yeniden gördü.

"Saldırı ne?"

Mert masaya yaklaştı.

Katya'nın dün gece tek başına oturduğu yere.

Parmağıyla tahtanın üzerine kaba bir çizgi çekti.

"Köy."

Bir nokta yaptı.

"Kuzey yol."

İkinci çizgi.

"Rus asker."

Sonra güneyden iki ayrı yönde parmaklarını ilerletti.

"Osmanlı buradan. Bir de burada."

Katya'nın gözleri hareketlerini takip etti.

"Ne zaman?"

"Bugün."

Katya'nın başı kalktı.

"Bugün mü?"

"Evet."

"Ne zaman bugün?"

"Bilmiyorum."

Katya gözlerini kapattı.

"Tabii."

Mert hemen devam etti.

"Top önce. Kuzey yol. Asker. Ama köy..."

"Topun nereye düşeceğini kimse bilmiyor."

Mert sustu.

İkisi de yangını düşündü.

Bunu söylemelerine gerek yoktu.

Katya masadan uzaklaştı.

"Sokolov'a söylemeliyiz."

Mert başını salladı.

"Aleksey biliyor."

Katya olduğu yerde durdu.

Yavaşça döndü.

"Ne?"

Mert eliyle tüfek tuttu.

"Ormanda. Aleksey."

Katya'nın yüzünden kan çekildi.

"Seni gördü mü?"

"Evet."

"Tüfeğini kaldırdı mı?"

Mert bir an durdu.

"Evet."

Katya iki eliyle masanın kenarına dayandı.

"Tanrım."

"Sonra indirdi."

Katya başını kaldırdı.

Mert ona baktı.

"Beni bıraktı."

Katya birkaç saniye konuşamadı.

Aleksey.

Yangında susmuştu.

Sokolov'a yalan söylemişti.

Kuzeye gönderilmişti.

Dönmüş, daha ilk gecesinde yeniden sorgulanmıştı.

Ve şimdi Mert'i, bir Osmanlı askerini, köyün hemen dışında elinde tüfekle yakalayıp serbest bırakmıştı.

"Niye?"

Mert omuz silkti.

"Saşa."

Katya gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.

Elbette.

Mert devam etti.

"Ve saldırı."

Katya masanın üzerindeki hayali yolları yeniden gördü.

"Teğmene söyleyecek mi?"

"Bir şey söyleyecek."

"Bir şey."

"Her şey değil."

Katya alay edemedi.

Bu kez yeterince ciddi değildi hiçbir şaka.

Pencereye gitti.

Perdeyi kaldırmadı.

Yalnızca önünde durdu.

"İnsanlara haber vermek lazım."

"Evet."

"Panik olursa askerler fark eder."

"Evet."

"Sokolov saldırının nereden geldiğini soracak."

Mert cevap vermedi.

Katya döndü.

Onu ilk kez gerçekten gördü.

Yorgunluğunu.

Çamurunu.

Islak saçlarını.

Saatlerdir yürümüş hâlini.

Ve geri gelmiş olmasını.

"Sen oradaydın," dedi.

Mert kaşlarını çattı.

Katya eliyle güneyi gösterdi.

"Kendi askerlerinin yanında."

Mert başını salladı.

"Evet."

"Seni kabul ettiler."

"Evet."

"Yusuf orada."

"Evet."

"Sonunda istediğin yere gittin."

Mert'in yüzü yavaşça sertleşti.

Katya bir adım yaklaştı.

"Öyleyse neden geri döndün?"

Bu kez Mert cevap vermekte zorlanmadı.

Rusça kelimeleri kusursuz değildi.

Cümlesi de değildi.

Ama Katya anlamak için hiçbir eksik yeri doldurmak zorunda kalmadı.

Mert ona baktı.

"Sen buradasın."

Katya cevap vermedi.

Mert'in söylediği iki kelime, masanın üzerinde çizdiği bütün yolları bir anda önemsizleştirmişti.

Sen buradasın.

Katya bakışını ondan ayırdı.

Pencereye döndü.

Perde hâlâ kapalıydı. Dışarıda sabah ilerliyordu. Köy birkaç saat içinde yaklaşan saldırıyı öğrenmek zorundaydı. Sokolov'a haber verilmeliydi. İnsanlar hazırlanmalıydı. Yaralılar için bez, su, taşınabilecek ilaçlar ayrılmalıydı.

Yapılacak onlarca şey vardı.

Katya hiçbirini yapmadı.

"Bu yeterli cevap değil."

Arkasından Mert'in sesi geldi.

"Cevap."

"Hayır."

Katya döndü.

Mert masanın yanında ayakta duruyordu. Paltosundan yere küçük çamur damlaları düşüyordu. Bir gün önce o kapıdan çıkarken başka görünmüştü.

Belki gerçekten başka bir adamdı.

O zaman ayrılıyordu.

Şimdi dönmüştü.

Katya ona doğru iki adım attı.

"Sen kendi askerlerini buldun."

"Evet."

"Orada kalabilirdin."

"Evet."

"Güvende olabilirdin."

Mert'in ağzının kenarı çok hafif hareket etti.

"Hayır. Savaş var."

Katya kaşlarını çattı.

"Ne demek istediğimi biliyorsun."

"Biliyorum."

"Öyleyse neden bunu bu kadar kolay söylüyorsun?"

Mert sustu.

Katya'nın öfkesi yeniden yükseldi ama bu kez altında ne olduğunu biliyordu.

Korku değildi yalnızca.

Mert'in birkaç saat önce kendi dünyasına dönmüş, sonra o dünyadan vazgeçmiş olabileceği düşüncesi Katya'nın içine ağır geliyordu.

Çünkü bunun bedelini biliyordu.

"Orada ailene dönebilecek bir yol olabilir."

"Olabilir."

"Arkadaşların."

"Bazı."

"Memleketin."

Mert başını salladı.

Katya devam etti.

"Hayatın."

Bu kez Mert cevap vermedi.

Katya ellerini göğsünde birleştirdi.

"Bunları benim için bırakma."

Mert'in kaşları çatıldı.

"Ben bırakmadım."

"Döndün."

"Evet."

"Aradığın yeri buldun ve döndün."

"Çünkü saldırı var."

"Yalnız saldırı mı?"

Soru ağzından çıktığında Katya pişman olmadı.

Belki haftalardır ilk kez kendisine bunu yapmayacaktı.

Mert bakışını kaçırmadı.

"Hayır."

Katya'nın boğazı kurudu.

Mert birkaç saniye doğru kelimeleri aradı.

Artık çoğu zaman ellerine ihtiyaç duymadan konuşabiliyordu. Fakat bazı şeyler için hâlâ kelime bulmak, savaşın ortasında güvenli bir yol bulmaktan zor görünüyordu.

"Ben giderken..." dedi. "Düşündüm. Eve giderim. Bizim asker. Sonra belki başka yol. Sonra belki Türkiye."

Katya sessizce dinledi.

"Bunu aylarca istedim."

"Biliyorum."

"Sonra buldum."

Mert başını hafifçe eğdi.

"Ve... iyi hissettim."

Katya'nın yüzünde istemsiz bir hareket oldu.

Mert hemen devam etti.

"Kendi dilim. İnsanlar benim gibi konuşuyor. Yusuf. Askerler. Yemek kokusu bile..." Bir an gülümsedi. "Başka."

Katya gözlerini indirdi.

İşte bunu duymak istemiyordu.

Ama Mert'in yalan söylemesini daha az isterdi.

"Sonra saldırıyı söylediler."

Gülümsemesi kayboldu.

"Ben köy düşündüm."

Katya başını kaldırdı.

"Saşa. Vera. Pavel. Mihail."

Bir an durdu.

"Sonra seni."

Katya nefes aldı.

Mert ona yaklaştı.

"Hayır."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Ne hayır?"

"Sen sonra değil."

Bir kelime aradı.

Parmağıyla masanın üzerinde hayali bir sıra yaptı.

"Sen..." İlk noktayı gösterdi. "Önce."

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Bunu söyleme."

"Niye?"

"Çünkü ne söylediğini bilmiyorsun."

Mert'in çenesi gerildi.

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

Katya bir adım geri çekildi.

"Sen yirmi altı yaşındasın."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

Sayıyı anlamıştı.

Katya kendi göğsüne dokundu.

"Ben kırk altı."

Bir süre hiçbiri konuşmadı.

Mert'in yüzünde şaşkınlık yoktu.

Bunu zaten biliyordu.

Katya yine de söylemek zorundaymış gibi hissetti.

"Yirmi yıl."

İki elini birbirinden ayırdı.

"Yirmi."

Mert başını salladı.

"Biliyorum."

"Bunu da söylemeyi bırak."

Bu kez Mert'in sabrı gerildi.

"Ben sayı biliyorum, Katya."

Katya istemeden ona baktı.

Mert devam etti.

"Yirmi altı biliyorum. Kırk altı biliyorum. Yirmi fark biliyorum."

Rusçası sertleştikçe bozuluyordu.

Ama anlam kaybolmuyordu.

"Sen ben aptal düşünüyor?"

"Hayır."

"Öyleyse?"

Katya cevap vermedi.

Mert birkaç saniye bekledi.

Sonra sesini düşürdü.

"Sen korkuyorsun."

Katya'nın yüzü kapandı.

"Ben şu an saldırıdan korkuyorum."

"Hayır."

"Bana ne hissettiğimi anlatma."

"Ben anlatmıyorum."

Mert bir adım yaklaştı.

"Ben görüyorum."

Katya neredeyse gülecekti.

Acı bir gülüş.

"Benim yüzüm çok konuşuyor, öyle mi?"

Mert bu kez gülmedi.

"Bazen."

Katya gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı.

Sonra konuştuğunda sesi daha sakindi.

"Ben senden yaşlıyım."

"Evet."

"Biraz değil."

"Biliyorum."

"Yarın savaş biterse senin önünde..."

Sustu.

Mert bekledi.

Katya devam edemeyince,

"Ne?" diye sordu.

"Hayat."

Mert'in bakışı değişti.

Katya eliyle belirsiz bir yeri gösterdi.

"Ev. Aile. Belki çocuk."

Son kelimeyi söylemek daha zor geldi.

Mert anlamıştı.

Katya devam etti.

"Ben sana bunların hepsini veremem."

Mert uzun süre sessiz kaldı.

Katya onun itiraz etmesini bekledi.

Önemli değil demesini.

Saçma bulmasını.

Yaş yalnızca sayı gibi kolay, içi boş bir şey söylemesini.

Mert hiçbirini yapmadı.

"Doğru," dedi.

Katya hazırlıksız yakalandı.

Mert gözlerini ondan ayırmadı.

"Belki çocuk olmaz."

Katya'nın yüzü sertleşti ama Mert elini kaldırdı.

"Bekle."

Katya sustu.

"Belki savaş biter. Belki ben Türkiye dönerim. Belki sen burada kalırsın. Belki ikimiz ölür."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Mert."

"Gerçek."

"Biliyorum."

"Ben de."

Mert göğsüne dokundu.

"Ben sana yarın ne olur söyleyemem."

Sonra parmağını yere, aralarındaki küçük mesafeye doğrulttu.

"Ama bugün biliyorum."

Katya'nın nefesi yavaşladı.

Mert bir adım daha attı.

Artık aralarında yalnızca bir kol boyu vardı.

"Ben gittim."

"Evet."

"Dönmek zorunda değildim."

Katya cevap vermedi.

"Döndüm."

"Biliyorum."

"Sen burada."

Katya bu kez gözlerini kaçırmadı.

Mert'in sesi daha da alçaldı.

"Ben de burada."

Evin dışından bir araba tekerleğinin çamura gömülürken çıkardığı ses geldi.

Bir adam bağırdı.

Sonra ses uzaklaştı.

İkisi de kıpırdamadı.

Katya yıllardır kendisini korumayı iyi bildiğini düşünmüştü.

İnsanlardan.

Sorulardan.

Köyün bakışlarından.

Grigori öldükten sonra bir daha hiçbir şeyi ihtiyaç hâline getirmemekten.

Son aylarda bu evin içine giren adam, ilk günlerde kendi başına su bile içemiyordu.

Şimdi karşısında duruyor ve Katya'nın yıllardır kapalı tuttuğu bütün kapıları tek tek görüyordu.

"Mert."

"Ne?"

Katya bir şey söylemedi.

Elini kaldırdı.

Parmakları Mert'in yanağına dokundu.

Mert'in gözleri yüzünde kaldı.

Katya parmaklarını sakalının kısa, sert çizgisinde gezdirdi.

İlk öpüşmelerinde bunu yapmamıştı.

O gece hareketin kendisi ikisini de şaşırtmıştı.

Şimdi şaşkınlık yoktu.

Mert elini Katya'nın bileğine koydu.

Sıkmadı.

Yalnızca tuttu.

Katya geri çekilebilirdi.

Çekilmedi.

Mert başını ona doğru eğdi.

Katya dudakları değmeden hemen önce,

"Hayır," dedi.

Mert anında durdu.

Eli Katya'nın bileğinden çekildi.

Katya birkaç saniye ona baktı.

Sonra başını iki yana salladı.

"Böyle değil."

Mert kaşlarını çattı.

Katya paltosunun önünü tuttu.

Islak kumaşı.

Çamuru.

"Önce bunu çıkar."

Mert'in yüzündeki şaşkınlığı görmek Katya'nın sinirlerini bir anda gevşetti.

Ağzının kenarı kıvrıldı.

"Bütün ormanı yatağıma taşımanı istemiyorum."

Mert birkaç saniye baktı.

Sonra güldü.

Sessiz.

Yorgun.

Gerçek.

Paltosunun düğmelerine uzandı.

Katya ona sıcak su getirdi.

Mert yüzünü ve ellerini yıkarken kendisi de bezleri topladı, çamurlu paltosunu kapının yanına astı.

Bunlar fazlasıyla sıradan işlerdi.

Belki bu yüzden ikisi de sakinleşmedi.

Mert gömleğinin kollarını indirirken Katya'nın ona baktığını fark etti.

"Ne?"

"Hiç."

"Yüzün konuşuyor."

Katya ona sertçe baktı.

"Bu cümleyi senden geri alacağım."

Mert gülümsedi.

Sonra gülümseme yavaşça kayboldu.

Katya'nın yanına geldi.

Bu kez durdu.

Dokunmadı.

Katya bunu fark etti.

İlk adımı kendisi attı.

Elini Mert'in ensesine koyup onu kendisine çekti.

İkinci öpüşme ilkine hiç benzemedi.

Kapı önündeki o kısa, kararsız dokunuşta ikisi de ne yaptığını anlamaya çalışmıştı.

Şimdi ikisi de biliyordu.

Mert'in eli Katya'nın beline geldi.

Katya dudaklarını ondan ayırmadan bir an nefes aldı, sonra yeniden öptü.

Aylar boyunca kendisini tuttuğu her şey, aceleye dönüşmeden ama saklanmayı da bırakarak açılıyordu.

Mert onu masaya doğru itmedi.

Üzerine kapanmadı.

Katya'nın yaklaşmasına, çekmesine, yeniden öpmesine cevap verdi.

Katya bunu fark etti.

Ona ihtiyaç duyduğu günler geride kalmıştı.

Bu kez Mert'in bedeni Katya'nın ellerinin altında bir hastanın bedeni değildi.

Göğsüne dokunduğunda ateş aramıyordu.

Kaburgalarının altına elini götürdüğünde dikiş kontrol etmiyordu.

Mert'in nefesi değişti.

Katya'nın parmakları gömleğinin altında eski yara izinin kenarına dokundu.

Mert bir an durdu.

Katya hemen geri çekildi.

"Acı?"

Mert gözlerini kapattı.

"Hayır."

Sonra gülümsedi.

"Başka."

Katya ne demek istediğini anlaması için Rusçaya ihtiyaç duymadı.

Yüzünde sıcaklık yükseldi.

"Demek hâlâ utanabiliyormuşum."

Mert cümlenin tamamını anlamadı.

Katya'nın yüzündeki ifadeyi anladı.

Parmakları Katya'nın saçlarına gitti.

Kıvırcık sarı telleri başındaki tokadan kurtardı.

Katya'nın saçları omuzlarına düştü.

Mert birkaç saniye yalnızca baktı.

Katya bu bakışa dayanmakta, öpüşmeye dayanmaktan daha çok zorlandı.

"Bakmayı bırak."

"Niye?"

"Çünkü sinir bozucu."

Mert hafifçe güldü.

"Güzel."

Katya gözlerini kıstı.

"Rusçanda bu kadar kelime varken bunu mu seçtin?"

"En doğru."

Katya onu yeniden öptü.

Bu kez Mert'in sırtındaki gömleği parmaklarının arasında topladı.

Öpüşmeleri uzadı.

Mert'in eli belinden sırtına çıktı, sonra yeniden indi.

Katya'nın bedeninde yıllardır susturduğunu sandığı bir sıcaklık uyandı.

Korkutucu değildi.

Daha kötüsü, tanıdıktı.

Kadın olmanın bedeninden silinmediğini hatırlamak.

Grigori'den sonra ilk kez başka bir erkeğin ellerinin onu istemek için üzerinde olduğunu bilmek.

Katya bir anda geri çekildi.

Mert hemen durdu.

"Ne?"

Katya nefesini düzenlemeye çalıştı.

"Yedi yıl."

Mert anlamadı.

Katya parmaklarını kaldırdı.

"Yedi."

Sonra kendisini gösterdi.

Bir an daha doğru kelimeyi aradı.

"Kimse."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

Şaka yapmadı.

Yaklaşmadı.

Yalnızca,

"Tamam," dedi.

Katya bu cevabı beklemiyordu.

"Tamam ne?"

"İstersen dururuz."

Bu cümle kusursuz değildi.

Ama yeterince açıktı.

Katya ona baktı.

Mert'in yüzünde hayal kırıklığı aradı.

Bulamadı.

Arzu vardı.

Bunu görmek zor değildi.

Fakat bekleyebilmesi de oradaydı.

Katya'nın içinde kalan son tereddüt tam da bu yüzden çözüldü.

Elini Mert'in gömleğinin yakasına koydu.

"Ben dur demedim."

Mert'in bakışları koyulaştı.

Katya bu kez onu öperken daha yavaştı.

Daha bilinçli.

Mert'in gömleğinin düğmelerini tek tek açtı.

Parmakları eskiden aynı düğmeleri ateşli bir hastayı tedavi etmek için açmıştı.

Bu düşünce bir an ikisinin arasından geçti.

Katya elini yara izine koydu.

"Burada seni kaybedeceğimi düşündüm."

Mert yüzüne baktı.

"Ben de."

Katya kaşlarını çattı.

"Sen kendini mi kaybedeceğini düşündün?"

Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.

"Hayır."

Elini Katya'nın göğsünün üzerine, kalbinin hizasına koydu.

"Seni."

Katya sustu.

Sonra onu arka odaya götüren kişi kendisi oldu.

Dışarıda savaş hazırlanıyordu.

Evlerin arasında askerler yürüyordu.

Bir yerde atlara koşum takılıyor, bir yerde sandıklar taşınıyor, bir yerde Sokolov yaklaşan tehlikenin henüz bilmediği ayrıntılarını toplamaya çalışıyordu.

Katya'nın evinin arka odasında ise saatler birkaç dakika boyunca bütün bunlardan farklı aktı.

Acele etmediler.

Mert'in elleri Katya'nın bedenini ilk kez tanırken Katya da ona dokunmaktan çekinmedi. Yedi yıllık yalnızlığın ardından kendi bedenine başka birinin gözünden yeniden bakmak başlangıçta rahatsız ediciydi. Karnındaki yumuşaklık, göğüslerindeki yaşın bıraktığı doğal ağırlık, belinde gençliğindeki çizginin artık aynı olmayışı.

Mert'in bakışı hiçbirinden kaçmadı.

Katya bir ara kolunu göğsünün önüne getirdi.

Mert elini tuttu.

Zorla indirmedi.

Yalnızca parmaklarını parmaklarının arasına geçirdi.

Katya birkaç saniye sonra kolunu kendi isteğiyle çekti.

Mert onu öptü.

Boynunu.

Omzunu.

Katya'nın soluğu bozuldu.

"Yavaş."

Kelime çıkınca ikisi de bir an durdu.

Mert'in yüzünde gülümseme oluştu.

Katya parmağını kaldırdı.

"Sakın."

Mert gülümsemeyi bastırdı.

"Yavaş."

Katya bu kez onun ağzını öperek susturdu.

Bir süre sonra aralarındaki son mesafe de kalktığında Mert, Katya'nın yüzüne baktı.

Katya ne sorduğunu anladı.

Başını salladı.

"Evet."

Bundan sonrası ne savaşa meydan okumaktı ne de yarının olmayacağını düşünerek birbirlerine tutunmak.

Aylar boyunca biriken şeyin sonunda bedene ulaşmasıydı.

İlk anda biraz beceriksizdiler.

Katya'nın uzun zaman sonra yeniden bir erkeğe bu kadar yaklaşması, Mert'in ise Katya'yı incitmemeye çalışırken fazlasıyla dikkatli davranması aralarında kısa duraksamalar yarattı.

Katya bir noktada yüzünü buruşturdu.

Mert hemen durdu.

"Acı?"

Katya ona baktı.

Sonra, aylar boyunca duymaktan nefret ettiği cevabı bilerek kullandı.

"Az."

Mert'in gözleri büyüdü.

Katya gülmeye başladı.

Mert de.

Gülüş, gerginliğin son sert parçasını kırdı.

Katya onu yeniden kendisine çekti.

Sonrasında yavaşlık kaybolmadı ama tereddüt azaldı.

Mert'in alnı Katya'nınkine değdi.

Katya parmaklarını sırtına geçirdi.

Bir süre sonra konuşmak için ikisinin de fazla nefesi kalmamıştı.

Katya gözlerini kapattığında dışarıdaki bütün sesler ilk kez gerçekten uzaklaştı.

O an yalnızca Mert'in nefesini duyuyordu.

Aylar önce mahzenin karanlığında duyulmaması gereken aynı nefesi.

Bir zamanlar askerlerin fark etmesinden korktuğu.

Sonra ateş içinde kesilmesinden korktuğu.

Şimdi kendi boynunda, sıcak ve hızlı hissediyordu.

Ne kadar zaman geçtiğini Katya bilmiyordu.

Uzun değildi.

Yine de odanın havası değişmişti.

Mert sırtüstü yatıyordu. Katya yanında, çarşafı göğsüne kadar çekmişti. Saçları dağılmış, yanağının altında Mert'in kolu kalmıştı.

Bir süre hiçbir şey konuşmadılar.

İlk konuşan Katya oldu.

"Şimdi ne olacak?"

Mert tavana baktı.

"Bilmiyorum."

Katya hemen başını kaldırdı.

Mert yüzünü ona çevirdi.

"Bu kez gerçek bilmiyorum."

Katya istemeden güldü.

Sonra gülümsemesi söndü.

"Ben de."

Mert elini kaldırıp saçlarının arasından bir tutamı yüzünden çekti.

"Pişman?"

Katya kelimenin onun dilinde ne kadar yeni olduğunu düşündü.

"Hayır."

Mert'in yüzündeki küçük gerilim kayboldu.

Katya ekledi:

"Korkuyorum."

Mert başını salladı.

"Biliyorum."

"Yine söyleme."

Bu kez ikisi de gülümsedi.

Sonra dışarıdan sert bir kapı vuruşu geldi.

İkisi aynı anda doğruldu.

İkinci vuruş ilkinden daha aceleciydi.

Katya'nın yüzündeki bütün sıcaklık bir anda gitti.

Mert yataktan kalktı.

Yarasını tutmadı.

Gömleğini yerden alırken Katya elbisesine uzandı.

Kapıya üçüncü kez vuruldu.

Katya saçlarını alelacele topladı.

Mert gömleğinin son düğmesini iliklemeden mutfaktaki pencereye baktı.

"Kim?"

"Bilmiyorum."

Katya arka odayı gösterdi.

Mert hareket etmedi.

Katya ona baktı.

Aylar önce olsa tartışırdı.

Bu kez etmedi.

Çünkü artık ikisi de aynı şeyi biliyordu.

Mert bu eve saklanmak için dönmemişti.

Katya kapıya yürüdü.

Bir an kendisini topladı.

Sonra sürgüyü açtı.

Aleksey dışarıdaydı.

Yüzü gergindi.

Yağmur yeniden başlamıştı. Üniformasının omuzlarında küçük koyu lekeler oluşmuştu.

Katya'nın eli kapının üzerinde kaldı.

Aleksey önce ona baktı.

Sonra Katya'nın omzunun üzerinden evin içine.

Mert mutfağın karanlık tarafında duruyordu.

Saklanmamıştı.

Aleksey'in bakışları onun üzerinde durdu.

Mert de ona baktı.

Sabah ormanda aralarında bulunan tüfek artık Aleksey'in sırtındaydı.

Hiçbiri selam vermedi.

Katya sessizliği bozdu.

"Ne oldu?"

Aleksey gözünü Mert'ten ayırmadan konuştu.

"Teğmen sizi görmek istiyor."

Katya'nın boğazı sıkıştı.

"Saldırıyı söyledin mi?"

"Bildiğim kadarını."

"Ne dedi?"

"Hazırlık başlattı."

Katya biraz rahatlayacakken Aleksey devam etti.

"Sonra beni yeniden çağırdı."

Katya'nın yüzü değişti.

"Niye?"

Aleksey bu kez ona baktı.

"Yangın gecesini sordu."

Mert bütün kelimeleri anlamadı.

Ama "yangın" ve Sokolov'un adını duymaya ihtiyaç yoktu.

Katya kapının kenarını daha sıkı tuttu.

"Ne söyledin?"

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Yabancıyı gördüğümü."

Katya birkaç saniye nefes almadı.

"Başka?"

"Saşa'yı çıkardığını."

"Başka?"

"Peşinden gitmediğimi."

Katya'nın bakışları Mert'e kaydı.

Mert kıpırdamadı.

Aleksey devam etti.

"Ve o gün kendisine yalan söylediğimi."

Katya gözlerini kapattı.

"Sana benim anlattıklarımı sordu mu?"

Aleksey'in bakışı sertleşti.

"Hayır."

Katya yeniden ona döndü.

"Peki söyledin mi?"

"Hayır."

Katya'nın omuzları çok az gevşedi.

Aleksey başını iki yana salladı.

"Rahatlamayın."

Katya yüzüne baktı.

"Teğmen aptal değil."

"Bunu bana herkes söylemeye başladı."

Aleksey bu kez gülmedi.

"Yangındaki yabancının saldırıyı nasıl bildiğini soruyor."

Katya'nın yüzündeki son rahatlık da kayboldu.

Aleksey bir adım geri çekildi.

"Gitmeniz gerek."

Katya paltosuna uzanmak için döndü.

Sonra durdu.

"Mert?"

Aleksey cevap vermedi.

Katya ona baktı.

"Teğmen beni mi görmek istiyor?"

Aleksey'in gözleri Mert'e kaydı.

O kısa bakış, cevabın kendisinden daha ağırdı.

"Henüz ikinizi değil."

Bölüm sonu

Sayfa 1 / 165Yana kaydırarak sayfaları çevir

OKUR NOTLARI

Yorumlar

Bu bölümde henüz bir okur notu yok. İlk izi siz bırakın.