Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 25 - DÜŞMAN DÖNÜYOR

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 25 - DÜŞMAN DÖNÜYOR

Mert köyün son çitlerini arkasında bıraktığında dönüp bakmadı.

Bakarsa ne göreceğini biliyordu.

Karanlık bir ev.

Sönmüş bir pencere.

Belki de arka kapının önünde hâlâ duran Katya.

Bunların hiçbirini görmek yolunu kolaylaştırmayacaktı.

Ağaçların arasına girdi.

Bahar gecesi kıştan daha gürültülüydü. Karın örttüğü sessizlik gitmiş, yerine ıslak toprağın, ince dalların ve derelerden taşan suyun sesi gelmişti. Botlarının altında çürümüş yapraklar eziliyor, bazı yerlerde yumuşak çamur tabanı bırakmak istemiyordu.

Mert adımlarını küçülttü.

Bu yolu iki gece önce yalnızca keşfetmişti.

Şimdi dönmek için değil, devam etmek için yürüyordu.

Kömürcü kulübesine ulaştığında ay hâlâ ağaçların üzerindeydi. Kulübenin karanlık gövdesini görünce hızını kesti. Çevreyi dinledi.

Kimse yoktu.

Yusuf aylar önce burada kan kaybederek Katya'yı beklemişti. Mert o zaman bu yolu görememiş, evin arkasında birkaç düzine adım attıktan sonra dizlerinin üzerine çökmüştü.

Şimdi aynı kulübenin önünden kendi ayaklarıyla geçiyordu.

Bir an durdu.

Sol elini kaburgalarının altına götürmedi.

Henüz gerek yoktu.

Sağdaki eski kömürcü yoluna saptı.

İlk işareti bulması zor olmadı. Huş ağacındaki iki eğik çizgiyle kısa yatay kesik, karanlıkta ancak yakından seçiliyordu. Mert yalnızca bir an baktı ve ilerledi.

İkinci işaret daha derindeydi.

Devrilmiş çam gövdesi.

Açık renkli odun.

İki kısa çizgi.

İki gece önce burada durmuş, ileride ne bulunduğunu bilmediği için geri dönmüştü.

Bu kez durmadı.

İşaretin gösterdiği yönde yürüdü.

Yaklaşık yarım saat sonra arazi iki kola ayrıldı.

Mert ilk anda bunu gerçek bir ayrım olarak görmedi. Sağ taraf daha yüksek zeminden devam ediyor, sol taraf ise ağaçların arasında hafifçe alçalıyordu. İkisinde de eski ayak izine benzeyen bozulmuş çukurlar vardı.

Üçüncü işareti aradı.

Bulamadı.

Bir ağacın kabuğunda çizik gördü, yaklaştığında bunun kırılmış bir dalın yarası olduğunu anladı.

Sol taraftaki zeminde bir bot izi seçti.

Mert çömeldi.

İzin yalnızca topuk kısmı kalmıştı. Yağmur kenarlarını bozmuştu ama yeni sayılabilirdi.

Sol yolu seçti.

İlk on dakika hiçbir şey olmadı.

Sonraki on dakikada zemin daha fazla alçaldı.

Mert bir süre sonra su sesini duydu.

Durdu.

Ses önünden geliyordu.

Kaşlarını çattı.

Katya'nın masaya unla çizdiği kaba yol gözünün önüne geldi.

Dere soldaydı.

Kömürcü yolunun devamı ise yüksek zemini koruyordu.

Mert başını kaldırıp çevresine baktı.

İz onu yanıltmıştı.

Belki asker izi bile değildi.

Kendisinin birkaç gün önce Katya'ya söylediği cümleyi hatırladı.

Yolu biliyormuş gibi davranmam.

Burnundan sessizce nefes verdi.

"Pek iyi başladın."

Kendi dilini yüksek sesle duymak garip geldi.

Aylar boyunca Katya'nın evinde Türkçe konuşmuştu. Fakat çoğu zaman karşısındaki anlamadığı için kelimelerini küçültmüş, cümlelerini yarıda bırakmış, ellerine başvurmuştu.

Şimdi ormanda tek başına söylediği sıradan bir cümle bile ağzında fazlasıyla rahat duruyordu.

Geri döndü.

Yanlış kola sapması neredeyse bir saatine mal olmuştu.

Ayrıma yeniden ulaştığında sağ yolu seçti.

Bu kez üçüncü işareti on beş dakika sonra buldu.

Bir kayanın dibine üç dal yerleştirilmişti. İlk bakışta rüzgârın düşürdüğü çöplerden farkı yoktu. Fakat dalların kesilmiş uçları aynı yönü gösteriyordu.

Güneydoğu.

Mert onları yerinden oynatmadı.

Yürümeye devam etti.

Gece incelmeye başladığında ilk kez ciddi biçimde yorulduğunu hissetti.

Bacakları değil.

Sol tarafı.

Eski yaranın altında, derinde başlayan donuk bir ağrı her adımda kendisini biraz daha hatırlatıyordu. Mert bir ağaca yaslandı, mataradan iki küçük yudum aldı.

Katya'nın sesi kafasının içinde belirdi.

Acı?

Mert gözlerini kapattı.

"Az."

Kendi cevabına sinirlendi.

Katya orada olsaydı kaşını kaldırırdı.

Gerçek az.

Bu kez istemeden gülümsedi.

Gülümseme uzun sürmedi.

Katya'nın yüzünü düşündüğü anda kapının önündeki son birkaç saniye geri geldi.

Geri dönmesi.

Katya'nın ona bakışı.

Eli.

Dudakları.

Mert gözlerini açtı.

Ormana baktı.

Aylarca o eve dönmek için yaşamamıştı.

Kendi askerlerini bulmak istemişti.

Birliğini.

Memleketine açılabilecek yolu.

Kendi adını açıklamak zorunda olmadığı insanları.

Şimdi hepsi ileride bir yerde olabilirdi.

Yürümeye devam etti.

Rusça konuşan adamları ilk önce görmedi.

Duydu.

Mert olduğu yerde kaldı.

Sesler sağ taraftan, ağaçların ötesinden geliyordu.

İki kişi.

Belki üç.

Cümleleri tam seçemiyordu ama dili tanımaması artık mümkün değildi.

Rusça.

Mert hemen yolun dışına çıktı.

Yakınındaki büyük bir ladinin altı yeterince sık değildi. Daha aşağıda yağmur suyunun açtığı sığ bir oyuk gördü. Eğilip oraya indi, kuru dalları mümkün olduğunca kıpırdatmadan kendisini toprağa yaklaştırdı.

Sesler yaklaştı.

Ardından bir atın soluğu duyuldu.

Mert nefesini yavaşlattı.

Bir zamanlar Rus askerlerinin söylediklerinden tek kelime anlamıyordu.

Şimdi parçaları seçebiliyordu.

"...yol..."

"...sabah..."

Sonra başka bir ses:

"Geri döneceğiz."

Mert'in çenesi sıkıldı.

Üç asker ağaçların arasından göründü.

İkisinin elinde tüfek vardı. Üçüncüsü atı yularından çekiyordu. Hayvanın sırtında iki küçük sandık bağlıydı.

Mert başını daha da indirdi.

Askerlerden biri durdu.

Mert'in parmakları kemerindeki bıçağın sapına gitti.

Bunun tüfeğe karşı hiçbir anlamı yoktu.

Yine de eli orada kaldı.

Adam tükürdü.

"Lanet çamur."

Diğeri güldü.

Sonra yürüdüler.

Mert hareket etmedi.

Sesler uzaklaştı.

Yine de bekledi.

On dakika.

Belki daha fazla.

Başını kaldırdığında hiçbir şey görmedi.

Tam doğrulacaktı ki uzaktan aynı atın kişnemesi geldi.

Mert yeniden çöktü.

Devriye uzaklaşmamıştı.

Beklemek zorundaydı.

Gün ağarırken hâlâ aynı yerdeydi.

Nem paltosunun dizlerine işlemişti. Sol tarafındaki ağrı artık "az" değildi. Keskin değildi ama uzun süre bükülü kalmak eski yaranın çevresindeki kasları sertleştirmişti.

Mert çok yavaş doğruldu.

Önce nefes aldı.

Sonra gövdesini düzeltti.

Acı kaburgalarının altından sırtına doğru yayıldı ve birkaç saniye sonra hafifledi.

"Orta," diye mırıldandı.

Katya bu cevaptan da hoşlanmazdı.

Devriyenin izini kontrol etti.

Üç adam güneye değil, doğuya dönmüştü.

Mert ters yönde ilerledi.

Gün ışığı yolu kolaylaştırdı ama başka bir tehlike getirdi. Artık kendisi de uzaktan görülebilirdi.

Ağaçların arasında kalmaya dikkat etti.

Bir saat sonra yeni bir işaret buldu.

Bu kez yalnızca işaret değildi.

Yakınında ateş yakılmıştı.

Küller soğuktu fakat yağmur yememişti.

Mert çömeldi.

Külün içinde yanmamış ince kömür parçaları vardı. Yan tarafta küçük bir ekmek kabuğu, biraz ileride toprağa basılmış birkaç bot izi.

Bir değil.

En az dört.

Mert'in kalbi hızlandı.

Ayağa kalktı.

Çevreye baktı.

İşaret güneydeki küçük sırtı gösteriyordu.

Yusuf'un anlattığı yer.

Yol görür.

Orman saklar.

Mert sırtın eteğine ulaştığında ilk kez insan eliyle kesilmiş taze dallar gördü.

Sonra bir bez parçası.

Koyu renkli.

Bir dalın altında, dışarıdan kolay görünmeyecek biçimde bağlanmıştı.

Mert birkaç adım daha attı.

"Tık."

Ses çok küçüktü.

Ama Mert dondu.

Tüfek mekanizmasının sesini tanıyordu.

Arkasından bir adam konuştu.

"Kıpırdama."

Mert'in bütün bedeni bir an hareketsiz kaldı.

Kelime Türkçeydi.

Tek bir kelime.

Aylar sonra bir yabancının ağzından duyduğu ilk Türkçe kelime.

Mert yavaşça ellerini kaldırdı.

"Dönme dedim."

Mert'in boğazı kurudu.

"Dönmüyorum."

Cümle ağzından hiçbir kelime aramadan çıktı.

Hiçbir Rusça karşılık düşünmeden.

Hiçbir el hareketine ihtiyaç duymadan.

Arkasındaki sessizlik değişti.

"Sen kimsin?"

Mert gözlerini kapatacak gibi oldu.

Soru o kadar basitti ki cevap vermek zor geldi.

"Osmanlı askeriyim."

"Bunu herkes söyleyebilir."

"Birliğim dağıldı. Kuzeyde yaralandım."

Adam birkaç saniye sustu.

"Adın?"

Mert cevap verdi.

"Mert."

Bu kez arkasındaki nefes kesildi.

Başka bir yerden kuru bir dal kırıldı.

Sonra Mert'in sağ tarafındaki çalılık hareket etti.

Bir adam çıktı.

Sakal bırakmıştı. Yüzü zayıflamış, üniforması çamur ve eski lekelerle kaplanmıştı. Omzunda tüfek vardı.

Mert önce yüzünü tanıyamadı.

Adam da ona öyle bakıyordu.

Sanki karşısında ölü olması gereken birini görmüş gibi.

Tüfeğin namlusu yavaşça aşağı indi.

Adamın dudakları aralandı.

"Mert?"

Mert'in nefesi durdu.

"Yusuf?"

Yusuf'un yüzündeki şaşkınlık bir anda başka bir şeye dönüştü.

Tüfeğini omzundan attı ve iki adımda Mert'in yanına geldi.

"Gerçekten sen misin?"

Mert cevap veremeden Yusuf iki eliyle omuzlarını tuttu. Bir an yüzüne baktı, ardından onu kendisine çekti.

Mert'in sol tarafında derin bir sızı uyandı ama geri çekilmedi.

Yusuf bıraktığında yeniden baktı.

"Öldün sandık."

"Ben de birkaç kez öyle sandım."

"Nasıl geldin buraya?"

Mert ağzını açtı.

Katya'nın evi.

Mahzen.

Ateş.

Kış.

Yangın.

Saşa.

Aleksey.

Sokolov.

Kapı.

Öpüşme.

Bunların hepsi birbiri ardına zihninden geçti.

Sonunda yalnızca,

"Uzun hikâye," dedi.

Yusuf başını iki yana salladı.

"Senin kısa hikâyen hiç olmadı zaten."

Mert istemeden güldü.

Bu kez gülerken ne bir kelime düşünmüş ne de karşısındaki anlayacak mı diye beklemişti.

Türkçe, ağzından su gibi çıkmıştı.

Yusuf arkasına döndü.

"Silahı indir. Bizden."

Çalıların arasından ikinci adam çıktı. Mert'i baştan aşağı süzdü. Üzerindeki palto Rus yapımıydı. Botları da. Üniformasının altında kalanları aylar önce Katya kesmiş, yıkamış, işe yaramayan parçalarını yakmıştı.

Adamın kuşkusu bu yüzden anlaşılırdı.

"Kim bu?"

"Bizim birlikten."

Yusuf, Mert'in sırtına hafifçe vurdu.

"Kaybettiğimiz adamlardan."

Adam Mert'e bir süre daha baktı.

"Epey iyi kaybolmuş."

Mert cevap vermedi.

Yusuf eliyle ileriyi gösterdi.

"Gel. Burada konuşma."

Osmanlı keşif birliğinin bulunduğu yer Mert'in hayal ettiğinden küçüktü.

Bir mevzi değildi.

Ormanın içindeki sığ bir çöküntüye kurulmuş geçici bir toplanma noktasıydı. Üzerleri dallarla örtülmüş iki küçük çadır, yan yana yatırılmış cephane sandıkları, üç at ve neredeyse duman çıkarmayacak kadar küçük yakılmış bir ateş vardı.

Toplam on bir adam saydı.

Bazıları uyuyordu.

İkisi tüfeklerini temizliyordu.

Bir başkası çamur içindeki çizmelerinin bağlarını değiştiriyordu.

Mert çöküntüye indiğinde birkaç baş aynı anda ona döndü.

Önce yabancı biri gibi baktılar.

Sonra içlerinden yaşlıca bir çavuş ayağa kalktı.

Mert onu tanımadı.

Çavuş da onu.

Yusuf hemen konuştu.

"Dağılan taburdan. Aylardır kayıptı."

"Adı?"

"Mert."

Ateşin yanında oturan bir adam başını kaldırdı.

"Mert mi?"

Mert yüzüne baktı.

Tanıdık değildi.

Adam biraz düşündü.

"Hasan'ın marangozu?"

Mert'in göğsünde bir şey sıkıştı.

Aylar sonra kendisi hakkında Katya'nın bilmediği bir şeyin başka birinin ağzından çıkması tuhaf geldi.

"Evet."

Adam güldü.

"Hasan senden bahsederdi."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

"Hasan'ı gördün mü?"

Gülümseme söndü.

Adam cevap vermeden önce Yusuf araya girdi.

"Önce otur."

"Hasan?"

Yusuf'un gözleri bir an başka tarafa kaydı.

Mert bunu gördü.

"Ne oldu?"

"Bilmiyoruz."

"Yine mi bilmiyoruz?"

"Bu kez gerçekten bilmiyoruz."

Yusuf sesini alçalttı.

"İsmail bulundu."

Mert sustu.

"Canlı mı?"

"Canlı."

Kelime Mert'in içine sıcak bir şey bıraktı.

"Nerede?"

"Güneydeki sahra revirine ulaşmış. Yanındaki iki yaralıdan biri yolda ölmüş. Kendisi de bacağından yaralanmış ama yaşıyor."

Mert gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.

İsmail.

Bir yüz.

Siperin dibinde hiç bitmeyen tütün kokusu.

Soğuk bir gecede yarım ekmeği dört kişi bölüşmeleri.

Bir insanın yaşıyor olduğunu öğrenmek bazen onu görmekten bile daha ağır geliyordu.

"Hasan?"

Yusuf bu kez başını iki yana salladı.

"Yeni bir haber yok."

"Esir mi düştü yoksa?"

"Olabilir."

"Ölü?"

Yusuf cevap vermedi.

Mert anlayışla değil, öfkeyle başını çevirdi.

Aylar önce Katya'nın evinde de aynı cevabı almıştı.

Bilmiyoruz.

Savaşta en çok kullanılan kelimelerden biriydi.

Kim yaşadı?

Bilmiyoruz.

Kim öldü?

Bilmiyoruz.

Yol açık mı?

Bilmiyoruz.

Yarın burada olacak mıyız?

Bilmiyoruz.

Mert ateşin yanına çöktü.

Yusuf önüne metal bir kupa uzattı.

İçinde sıcak suya benzeyen, zayıf renkli bir şey vardı.

Mert bir yudum aldı.

Yüzünü buruşturdu.

"Bu ne?"

"Çay."

Mert kupaya baktı.

"Katya bunu görse size hakaret ederdi."

Yusuf kaşlarını kaldırdı.

"Katya."

İsim Türkçe konuşmanın ortasında fazla açık duyuldu.

Mert kupayı dudaklarına götürdü.

Yusuf yanına oturdu.

"Demek hâlâ oradaydın."

"Düne kadar."

"Sonunda çıktın."

Mert başını salladı.

"Çıktım."

Yusuf bir süre ona baktı.

"Kadın seni iyileştirmiş."

Mert cevap vermedi.

"Yürüyorsun."

"Evet."

"Tek başına buraya geldin."

"Evet."

Yusuf'un bakışları yüzünde biraz daha kaldı.

"İyi."

Mert ilk kez kelimenin Katya'nın ağzından çıkışını düşündü.

Kaşını kaldırışı.

Gerçek iyi?

Kupayı yere koydu.

"İyi."

Öğlene doğru Mert, keşif birliğinin başındaki yüzbaşıyla konuştu.

Adı Nihat'tı.

Kırklı yaşlarında, zayıf yüzlü, sakalına kır düşmüş bir adamdı. Mert'in anlattıklarını baştan sona dinledi. Nerede yaralandığını, hangi tabura bağlı olduğunu, Rus hatlarının arkasında nasıl aylarca kaldığını sordu.

Mert cevapların bazılarını kısa tuttu.

"Bir Rus kadın buldu."

Yüzbaşı kaşlarını kaldırdı.

"Teslim etmedi mi?"

"Hayır."

"Niye?"

Mert birkaç ay önce olsa aynı cevabı verirdi.

Bilmiyorum.

Bu kez vermedi.

"Yaralıydım."

"Bu geçerli bir sebep değil."

"Onun için öyleydi."

Nihat birkaç saniye ona baktı.

Sonra önündeki kaba haritaya döndü.

"Rusların köydeki kuvveti ne?"

Mert haritaya yaklaştı.

Katya'nın köyünü bir isimle görmek tuhaf geldi.

Parmağını küçük işaretin üzerine koydu.

"Kesin sayı bilmiyorum. Askerler sürekli değişti. Son haftalarda güney yönüne hareket arttı."

"Topçu?"

"Köyün içinde değil."

"Karargâh?"

Mert eski idare binasının bulunduğu yeri tarif etti.

Nihat kısa not aldı.

Mert haritada biraz daha kuzeye baktı.

Kırmızı kurşun kalemle çizilmiş iki ok gördü.

Biri doğudaki sırtı geçiyordu.

Diğeri doğrudan köyün kuzey yoluna yöneliyordu.

Mert'in bakışları orada kaldı.

"Bu ne?"

Nihat cevap vermedi.

Mert başını kaldırdı.

"Yüzbaşım."

Nihat kalemi bıraktı.

"Yarın."

Mert'in midesi sıkıştı.

"Ne yarın?"

"İleri harekât."

Mert haritaya yeniden baktı.

"Buradan mı?"

"Doğu sırtından topçu ateşi. Ardından kuzey yoluna ilerleyeceğiz."

Mert'in parmağı köyün işaretine gitti.

"Burada siviller var."

Nihat'ın yüzünde şaşkınlık olmadı.

"Biliyorum."

"Kadınlar. Çocuklar. Yaşlılar."

"Bütün köylerde var."

Mert çenesini sıktı.

"Ruslar köyün çevresinde."

"Bu yüzden o yol önemli."

"Topçu düşerse evlere de düşer."

Nihat'ın sesi sertleşmedi.

Bu, Mert'i daha fazla öfkelendirdi.

"Topçu ev seçmez."

"Bunu ben de biliyorum."

"Öyleyse sorunu da biliyorsunuz."

Mert birkaç saniye sustu.

Sonra haritaya eğildi.

"Köy tahliyeye hazırlanıyor ama daha çıkmadılar."

Nihat ona baktı.

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Oradaydım."

"Ne zamana kadar?"

Mert'in cevabı gecikti.

"Dün geceye kadar."

Yüzbaşının bakışında ilk kez dikkat değişti.

"Dün gece?"

"Evet."

"Rusların arasında aylarca kaldın ve dün gece çıktın."

Mert onun ne düşündüğünü anladı.

"Esir değildim."

"Belli oluyor."

"Bir evde saklandım."

"Kimin evinde?"

Mert cevap vermedi.

Nihat'ın yüzü sertleşti.

"Bu bilgi askerî açıdan önemli olabilir."

"Değil."

"Buna ben karar veririm."

Mert gözlerini ondan ayırmadı.

"Bir kadının adı operasyonunuzu değiştirmez."

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

Nihat sonunda sandalyeye yaslandı.

"Mert."

İlk kez adını rütbesiz, sorgusuz söyledi.

"Bu harekât sen buraya gelmeden önce planlandı."

"Ama değiştirilebilir."

"Hayır."

"Bir saat geciktirin. Haber gönderin. Siviller çıksın."

"Ve Ruslar da hazırlansın."

"Zaten hazırlanıyorlar."

"Hazırlanmakla saldırının zamanını bilmek aynı şey değil."

Mert ellerini masanın kenarına koydu.

"Orada çocuklar var."

"Burada da askerler var."

"Çocuk değiller."

Nihat'ın çenesi gerildi.

"Ben de köylere ateş açmaktan zevk almıyorum."

"Öyleyse..."

"Yeter!"

Ses ilk kez sert çıktı.

Mert sustu.

Nihat ayağa kalktı.

"Topçu hedefleri Rus mevzileri ve kuzey yolu. Köyün kendisi değil. Ama merminin nereye düşeceğini sana kimse garanti edemez."

Mert başını çevirdi.

Bunu zaten biliyordu.

Yangında görmüştü.

Bir merminin niyeti yoktu.

Düştüğü yerde yalnızca sonuç vardı.

Nihat devam etti.

"Bu yol açılmazsa kuzeydeki adamlarımız sıkışacak. Yarınki harekât bir köyden ibaret değil."

Mert haritaya baktı.

Küçük işaret.

Katya'nın evi haritada yoktu.

Marina'nınki de.

Vera.

Pavel.

Saşa.

Hiçbiri yoktu.

Yalnızca köyü temsil eden küçük siyah bir nokta vardı.

Nihat daha sakin konuştu.

"Dinlen. Akşam seni gerideki birliğe göndereceğiz. Kimliğin doğrulanır. Sonra hangi birliğe verileceğine karar edilir."

Mert başını kaldırdı.

"Yarınki saldırı ne zaman?"

Nihat'ın bakışları daraldı.

"Bunu bilmen gerekmiyor."

Mert cevap vermedi.

Ama haritanın kenarında gördüğü notu çoktan okumuştu.

Topçu hazırlığı.

Şafaktan kısa süre önce.

Aynı saatlerde Katya'nın köyünde Aleksey, Sokolov'un karşısında ayakta duruyordu.

Kuzey yolu onu zayıflatmıştı.

Yüzü daha ince, paltosu eskiye göre daha yıpranmıştı. Sağ elinin iki parmağındaki deriler çatlamıştı. Fakat Sokolov'un karşısında duruşu değişmemişti.

Teğmenin masasındaki kâğıtların arasında yangın gecesine ait eski rapor vardı.

Aleksey onu görür görmez tanıdı.

Sokolov oturmadı.

"Yol nasıldı?"

"Kötü."

"İki araba kaybettiniz."

"Biri dingil kırdı. Diğeri çamura gömüldü."

"Üç sandık da eksik."

"İkisi kuzey karakolunda bırakıldı. Biri yolda parçalandı."

Sokolov başını salladı.

"Demek sandık saymayı hâlâ biliyorsun."

Aleksey cevap vermedi.

Teğmen kâğıdı masanın üzerinde çevirdi.

"Kuzeye seni göndermek gerekliydi."

"Emir emirdir."

"Evet."

Sokolov bakışlarını kaldırdı.

"Ama seni göndermemin tek nedeni sandık sayman değildi."

Aleksey'in yüzü değişmedi.

Yalnızca omuzları biraz sertleşti.

Sokolov bunu gördü.

"Yangın gecesi."

Aleksey sessiz kaldı.

"Hatırlıyor musun?"

"Evet."

"Şimdi daha iyi hatırlıyor musun?"

Aleksey gözlerini teğmenden kaçırmadı.

Bu kez cevap vermesi uzun sürmedi.

"Evet."

Sokolov bekledi.

Aleksey nefes aldı.

"Bir adam gördüm."

Odadaki sessizlik bir anda biçim değiştirdi.

Sokolov'un yüzünde zafer yoktu.

Yalnızca aylardır beklediği bir parçanın yerine oturması vardı.

"Devam et."

"Köyden değildi."

"Bunu biliyorum."

"Saşa'yı evden çıkardı."

"Onu da biliyorum."

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Peşinden gitmedim."

"Neden?"

Aleksey cevap vermeden önce düşündü.

"Saşa nefes alamıyordu. Bir duvar çökmüştü. İnsanlar yaralıydı."

Sokolov'un bakışları sert kaldı.

"Sonra?"

"Sonra adamı kaybettim."

"Yalan söyledin."

Aleksey başını eğmedi.

"Evet."

"Bana."

"Evet."

"Bir üst subayına."

"Evet."

Sokolov masanın çevresinden çıktı.

"Kimdi?"

Aleksey'in yüzünde ilk kez küçük bir değişiklik oldu.

Katya'nın patikadaki yüzü geldi aklına.

Onu ormanda buldum.

Yaralıydı.

Ölüyordu.

Aleksey bunların hiçbirini söylemedi.

"Bilmiyorum."

Sokolov birkaç saniye yüzüne baktı.

"Adını bilmiyorsun."

"Bilmiyorum."

"Kim olduğunu da mı?"

Aleksey sustu.

Sokolov cevabı sessizlikten aldı.

"Rus değildi."

Aleksey yine cevap vermedi.

"Katya onu tanıyordu."

Bu kez Aleksey'in bakışları çok az değişti.

Yeterince.

Sokolov bunu gördü.

Teğmen arkasını döndü.

Pencereye yürüdü.

Dışarıda köy yolu çamur içindeydi. Bir kadın iki kova su taşıyor, çocuklardan biri kırık bir tekerleği çubukla sürüyordu.

Sokolov bir süre dışarı baktı.

Sonra yalnızca,

"Çık," dedi.

Aleksey şaşırdı.

"Yoldaş Teğmen?"

"Çık."

Aleksey selam verdi.

Kapıya yöneldi.

Eli kapı koluna geldiğinde Sokolov konuştu.

"Bir daha bana yalan söyleme."

Aleksey arkasını dönmedi.

"Emredersiniz."

Kapı kapandı.

Sokolov yalnız kaldı.

Masadaki yangın raporuna baktı.

Artık bir yabancının gerçekten var olduğunu biliyordu.

Aleksey onu görmüştü.

Katya tanıyordu.

Ve ikisi de kendisine yalan söylemişti.

Eksik olan tek şey adamın kendisiydi.

Mert akşama doğru Osmanlı birliğinin bulunduğu çöküntünün kenarında oturuyordu.

Önünde kendi askerleri vardı.

Kendi dili.

Kendi tarafı.

Bir asker ateşin başında memleketinden söz ediyordu. Başkası sökük çorabını dikiyor, Yusuf bir tüfeğin mekanizmasını temizliyordu.

Kimse Mert'e saklanmasını söylemiyordu.

Kapı sesi yoktu.

Mahzen yoktu.

Perde yoktu.

Rusça konuşmak zorunda değildi.

İlk kez aylar sonra ait olması gereken yerdeydi.

Fakat içindeki huzursuzluk geçmiyordu.

Yusuf yanına geldi.

"Yüzbaşıyla ne konuştun?"

Mert cevap vermedi.

Yusuf oturdu.

"Beni ilgilendirmiyorsa sormam."

"Yarın saldıracaklar."

Yusuf'un yüzü değişmedi.

"Biliyorum."

Mert başını çevirdi.

"Sen biliyor muydun?"

"Keşif birliğindeyim, Mert."

"Niye söylemedin?"

"Daha gelir gelmez mi? 'Hoş geldin, yarın saldırıyoruz' mu diyeyim?"

Mert ayağa kalktı.

Yusuf da kalkmadı.

"Nereye?"

Mert matarayı omzuna geçirdi.

Yiyecek torbasını kontrol etti.

Yusuf'un bakışları yavaşça yüzünde toplandı.

"Mert."

Mert eğilip yerdeki paltosunu aldı.

"Köy saldırı hattında."

"Rus köyü."

Mert ona baktı.

Yusuf söylediği şeyin yüzüne nasıl çarptığını gördü.

Bir süre sonra daha sakin konuştu.

"Biliyorum."

"Hayır."

Mert paltosunu giydi.

"Orada çocuk var."

Yusuf cevap vermedi.

"Saşa."

İsmi Yusuf tanımıyordu.

"Yangında çıkardığım çocuk."

Yusuf'un yüzü değişti.

Mert devam etti.

"Vera var. Yaşlı kadın. Pavel var. Marina. Mihail."

"Katya."

Mert sustu.

Yusuf ayağa kalktı.

"En başta onu söyle."

Mert'in çenesi gerildi.

"Yalnız o değil."

"Biliyorum."

Yusuf tüfeğini kenara bıraktı.

"Ne yapacaksın?"

Mert kuzeye baktı.

Ağaçların ardında hiçbir şey görünmüyordu.

Köy çok uzaktaydı.

Ama yolu biliyordu.

Bu kez geri dönerken işaret aramasına bile gerek kalmayacaktı.

Yusuf birkaç saniye onu izledi.

"Nereye gidiyorsun?"

Mert'in cevabı gecikmedi.

"Geri."

Yusuf gözlerini kapatıp başını iki yana salladı.

"Sen gerçekten akıllanmadın."

Mert'in ağzının kenarı çok hafif kıvrıldı.

"Katya da öyle söylüyor."

Yusuf gülmedi.

Mert de.

Bir süre birbirlerine baktılar.

Sonra Yusuf elini uzattı.

Mert tuttu.

"Dikkat et."

Mert başını salladı.

Arkasını döndü.

Ormana girdi.

Aylar boyunca kendi tarafına ulaşmaya çalışmıştı.

Şimdi ulaşmıştı.

Kimse onu kovalamıyordu.

Kimse onu esir almamıştı.

Kimse ona kuzeye dönmesini emretmemişti.

Bu kez düşman toprağına kaçmıyordu.

Kendi isteğiyle dönüyordu.

End of chapter

BÖLÜM 25 - DÜŞMAN DÖNÜYOR

Mert köyün son çitlerini arkasında bıraktığında dönüp bakmadı.

Bakarsa ne göreceğini biliyordu.

Karanlık bir ev.

Sönmüş bir pencere.

Belki de arka kapının önünde hâlâ duran Katya.

Bunların hiçbirini görmek yolunu kolaylaştırmayacaktı.

Ağaçların arasına girdi.

Bahar gecesi kıştan daha gürültülüydü. Karın örttüğü sessizlik gitmiş, yerine ıslak toprağın, ince dalların ve derelerden taşan suyun sesi gelmişti. Botlarının altında çürümüş yapraklar eziliyor, bazı yerlerde yumuşak çamur tabanı bırakmak istemiyordu.

Mert adımlarını küçülttü.

Bu yolu iki gece önce yalnızca keşfetmişti.

Şimdi dönmek için değil, devam etmek için yürüyordu.

Kömürcü kulübesine ulaştığında ay hâlâ ağaçların üzerindeydi. Kulübenin karanlık gövdesini görünce hızını kesti. Çevreyi dinledi.

Kimse yoktu.

Yusuf aylar önce burada kan kaybederek Katya'yı beklemişti. Mert o zaman bu yolu görememiş, evin arkasında birkaç düzine adım attıktan sonra dizlerinin üzerine çökmüştü.

Şimdi aynı kulübenin önünden kendi ayaklarıyla geçiyordu.

Bir an durdu.

Sol elini kaburgalarının altına götürmedi.

Henüz gerek yoktu.

Sağdaki eski kömürcü yoluna saptı.

İlk işareti bulması zor olmadı. Huş ağacındaki iki eğik çizgiyle kısa yatay kesik, karanlıkta ancak yakından seçiliyordu. Mert yalnızca bir an baktı ve ilerledi.

İkinci işaret daha derindeydi.

Devrilmiş çam gövdesi.

Açık renkli odun.

İki kısa çizgi.

İki gece önce burada durmuş, ileride ne bulunduğunu bilmediği için geri dönmüştü.

Bu kez durmadı.

İşaretin gösterdiği yönde yürüdü.

Yaklaşık yarım saat sonra arazi iki kola ayrıldı.

Mert ilk anda bunu gerçek bir ayrım olarak görmedi. Sağ taraf daha yüksek zeminden devam ediyor, sol taraf ise ağaçların arasında hafifçe alçalıyordu. İkisinde de eski ayak izine benzeyen bozulmuş çukurlar vardı.

Üçüncü işareti aradı.

Bulamadı.

Bir ağacın kabuğunda çizik gördü, yaklaştığında bunun kırılmış bir dalın yarası olduğunu anladı.

Sol taraftaki zeminde bir bot izi seçti.

Mert çömeldi.

İzin yalnızca topuk kısmı kalmıştı. Yağmur kenarlarını bozmuştu ama yeni sayılabilirdi.

Sol yolu seçti.

İlk on dakika hiçbir şey olmadı.

Sonraki on dakikada zemin daha fazla alçaldı.

Mert bir süre sonra su sesini duydu.

Durdu.

Ses önünden geliyordu.

Kaşlarını çattı.

Katya'nın masaya unla çizdiği kaba yol gözünün önüne geldi.

Dere soldaydı.

Kömürcü yolunun devamı ise yüksek zemini koruyordu.

Mert başını kaldırıp çevresine baktı.

İz onu yanıltmıştı.

Belki asker izi bile değildi.

Kendisinin birkaç gün önce Katya'ya söylediği cümleyi hatırladı.

Yolu biliyormuş gibi davranmam.

Burnundan sessizce nefes verdi.

"Pek iyi başladın."

Kendi dilini yüksek sesle duymak garip geldi.

Aylar boyunca Katya'nın evinde Türkçe konuşmuştu. Fakat çoğu zaman karşısındaki anlamadığı için kelimelerini küçültmüş, cümlelerini yarıda bırakmış, ellerine başvurmuştu.

Şimdi ormanda tek başına söylediği sıradan bir cümle bile ağzında fazlasıyla rahat duruyordu.

Geri döndü.

Yanlış kola sapması neredeyse bir saatine mal olmuştu.

Ayrıma yeniden ulaştığında sağ yolu seçti.

Bu kez üçüncü işareti on beş dakika sonra buldu.

Bir kayanın dibine üç dal yerleştirilmişti. İlk bakışta rüzgârın düşürdüğü çöplerden farkı yoktu. Fakat dalların kesilmiş uçları aynı yönü gösteriyordu.

Güneydoğu.

Mert onları yerinden oynatmadı.

Yürümeye devam etti.

Gece incelmeye başladığında ilk kez ciddi biçimde yorulduğunu hissetti.

Bacakları değil.

Sol tarafı.

Eski yaranın altında, derinde başlayan donuk bir ağrı her adımda kendisini biraz daha hatırlatıyordu. Mert bir ağaca yaslandı, mataradan iki küçük yudum aldı.

Katya'nın sesi kafasının içinde belirdi.

Acı?

Mert gözlerini kapattı.

"Az."

Kendi cevabına sinirlendi.

Katya orada olsaydı kaşını kaldırırdı.

Gerçek az.

Bu kez istemeden gülümsedi.

Gülümseme uzun sürmedi.

Katya'nın yüzünü düşündüğü anda kapının önündeki son birkaç saniye geri geldi.

Geri dönmesi.

Katya'nın ona bakışı.

Eli.

Dudakları.

Mert gözlerini açtı.

Ormana baktı.

Aylarca o eve dönmek için yaşamamıştı.

Kendi askerlerini bulmak istemişti.

Birliğini.

Memleketine açılabilecek yolu.

Kendi adını açıklamak zorunda olmadığı insanları.

Şimdi hepsi ileride bir yerde olabilirdi.

Yürümeye devam etti.

Rusça konuşan adamları ilk önce görmedi.

Duydu.

Mert olduğu yerde kaldı.

Sesler sağ taraftan, ağaçların ötesinden geliyordu.

İki kişi.

Belki üç.

Cümleleri tam seçemiyordu ama dili tanımaması artık mümkün değildi.

Rusça.

Mert hemen yolun dışına çıktı.

Yakınındaki büyük bir ladinin altı yeterince sık değildi. Daha aşağıda yağmur suyunun açtığı sığ bir oyuk gördü. Eğilip oraya indi, kuru dalları mümkün olduğunca kıpırdatmadan kendisini toprağa yaklaştırdı.

Sesler yaklaştı.

Ardından bir atın soluğu duyuldu.

Mert nefesini yavaşlattı.

Bir zamanlar Rus askerlerinin söylediklerinden tek kelime anlamıyordu.

Şimdi parçaları seçebiliyordu.

"...yol..."

"...sabah..."

Sonra başka bir ses:

"Geri döneceğiz."

Mert'in çenesi sıkıldı.

Üç asker ağaçların arasından göründü.

İkisinin elinde tüfek vardı. Üçüncüsü atı yularından çekiyordu. Hayvanın sırtında iki küçük sandık bağlıydı.

Mert başını daha da indirdi.

Askerlerden biri durdu.

Mert'in parmakları kemerindeki bıçağın sapına gitti.

Bunun tüfeğe karşı hiçbir anlamı yoktu.

Yine de eli orada kaldı.

Adam tükürdü.

"Lanet çamur."

Diğeri güldü.

Sonra yürüdüler.

Mert hareket etmedi.

Sesler uzaklaştı.

Yine de bekledi.

On dakika.

Belki daha fazla.

Başını kaldırdığında hiçbir şey görmedi.

Tam doğrulacaktı ki uzaktan aynı atın kişnemesi geldi.

Mert yeniden çöktü.

Devriye uzaklaşmamıştı.

Beklemek zorundaydı.

Gün ağarırken hâlâ aynı yerdeydi.

Nem paltosunun dizlerine işlemişti. Sol tarafındaki ağrı artık "az" değildi. Keskin değildi ama uzun süre bükülü kalmak eski yaranın çevresindeki kasları sertleştirmişti.

Mert çok yavaş doğruldu.

Önce nefes aldı.

Sonra gövdesini düzeltti.

Acı kaburgalarının altından sırtına doğru yayıldı ve birkaç saniye sonra hafifledi.

"Orta," diye mırıldandı.

Katya bu cevaptan da hoşlanmazdı.

Devriyenin izini kontrol etti.

Üç adam güneye değil, doğuya dönmüştü.

Mert ters yönde ilerledi.

Gün ışığı yolu kolaylaştırdı ama başka bir tehlike getirdi. Artık kendisi de uzaktan görülebilirdi.

Ağaçların arasında kalmaya dikkat etti.

Bir saat sonra yeni bir işaret buldu.

Bu kez yalnızca işaret değildi.

Yakınında ateş yakılmıştı.

Küller soğuktu fakat yağmur yememişti.

Mert çömeldi.

Külün içinde yanmamış ince kömür parçaları vardı. Yan tarafta küçük bir ekmek kabuğu, biraz ileride toprağa basılmış birkaç bot izi.

Bir değil.

En az dört.

Mert'in kalbi hızlandı.

Ayağa kalktı.

Çevreye baktı.

İşaret güneydeki küçük sırtı gösteriyordu.

Yusuf'un anlattığı yer.

Yol görür.

Orman saklar.

Mert sırtın eteğine ulaştığında ilk kez insan eliyle kesilmiş taze dallar gördü.

Sonra bir bez parçası.

Koyu renkli.

Bir dalın altında, dışarıdan kolay görünmeyecek biçimde bağlanmıştı.

Mert birkaç adım daha attı.

"Tık."

Ses çok küçüktü.

Ama Mert dondu.

Tüfek mekanizmasının sesini tanıyordu.

Arkasından bir adam konuştu.

"Kıpırdama."

Mert'in bütün bedeni bir an hareketsiz kaldı.

Kelime Türkçeydi.

Tek bir kelime.

Aylar sonra bir yabancının ağzından duyduğu ilk Türkçe kelime.

Mert yavaşça ellerini kaldırdı.

"Dönme dedim."

Mert'in boğazı kurudu.

"Dönmüyorum."

Cümle ağzından hiçbir kelime aramadan çıktı.

Hiçbir Rusça karşılık düşünmeden.

Hiçbir el hareketine ihtiyaç duymadan.

Arkasındaki sessizlik değişti.

"Sen kimsin?"

Mert gözlerini kapatacak gibi oldu.

Soru o kadar basitti ki cevap vermek zor geldi.

"Osmanlı askeriyim."

"Bunu herkes söyleyebilir."

"Birliğim dağıldı. Kuzeyde yaralandım."

Adam birkaç saniye sustu.

"Adın?"

Mert cevap verdi.

"Mert."

Bu kez arkasındaki nefes kesildi.

Başka bir yerden kuru bir dal kırıldı.

Sonra Mert'in sağ tarafındaki çalılık hareket etti.

Bir adam çıktı.

Sakal bırakmıştı. Yüzü zayıflamış, üniforması çamur ve eski lekelerle kaplanmıştı. Omzunda tüfek vardı.

Mert önce yüzünü tanıyamadı.

Adam da ona öyle bakıyordu.

Sanki karşısında ölü olması gereken birini görmüş gibi.

Tüfeğin namlusu yavaşça aşağı indi.

Adamın dudakları aralandı.

"Mert?"

Mert'in nefesi durdu.

"Yusuf?"

Yusuf'un yüzündeki şaşkınlık bir anda başka bir şeye dönüştü.

Tüfeğini omzundan attı ve iki adımda Mert'in yanına geldi.

"Gerçekten sen misin?"

Mert cevap veremeden Yusuf iki eliyle omuzlarını tuttu. Bir an yüzüne baktı, ardından onu kendisine çekti.

Mert'in sol tarafında derin bir sızı uyandı ama geri çekilmedi.

Yusuf bıraktığında yeniden baktı.

"Öldün sandık."

"Ben de birkaç kez öyle sandım."

"Nasıl geldin buraya?"

Mert ağzını açtı.

Katya'nın evi.

Mahzen.

Ateş.

Kış.

Yangın.

Saşa.

Aleksey.

Sokolov.

Kapı.

Öpüşme.

Bunların hepsi birbiri ardına zihninden geçti.

Sonunda yalnızca,

"Uzun hikâye," dedi.

Yusuf başını iki yana salladı.

"Senin kısa hikâyen hiç olmadı zaten."

Mert istemeden güldü.

Bu kez gülerken ne bir kelime düşünmüş ne de karşısındaki anlayacak mı diye beklemişti.

Türkçe, ağzından su gibi çıkmıştı.

Yusuf arkasına döndü.

"Silahı indir. Bizden."

Çalıların arasından ikinci adam çıktı. Mert'i baştan aşağı süzdü. Üzerindeki palto Rus yapımıydı. Botları da. Üniformasının altında kalanları aylar önce Katya kesmiş, yıkamış, işe yaramayan parçalarını yakmıştı.

Adamın kuşkusu bu yüzden anlaşılırdı.

"Kim bu?"

"Bizim birlikten."

Yusuf, Mert'in sırtına hafifçe vurdu.

"Kaybettiğimiz adamlardan."

Adam Mert'e bir süre daha baktı.

"Epey iyi kaybolmuş."

Mert cevap vermedi.

Yusuf eliyle ileriyi gösterdi.

"Gel. Burada konuşma."

Osmanlı keşif birliğinin bulunduğu yer Mert'in hayal ettiğinden küçüktü.

Bir mevzi değildi.

Ormanın içindeki sığ bir çöküntüye kurulmuş geçici bir toplanma noktasıydı. Üzerleri dallarla örtülmüş iki küçük çadır, yan yana yatırılmış cephane sandıkları, üç at ve neredeyse duman çıkarmayacak kadar küçük yakılmış bir ateş vardı.

Toplam on bir adam saydı.

Bazıları uyuyordu.

İkisi tüfeklerini temizliyordu.

Bir başkası çamur içindeki çizmelerinin bağlarını değiştiriyordu.

Mert çöküntüye indiğinde birkaç baş aynı anda ona döndü.

Önce yabancı biri gibi baktılar.

Sonra içlerinden yaşlıca bir çavuş ayağa kalktı.

Mert onu tanımadı.

Çavuş da onu.

Yusuf hemen konuştu.

"Dağılan taburdan. Aylardır kayıptı."

"Adı?"

"Mert."

Ateşin yanında oturan bir adam başını kaldırdı.

"Mert mi?"

Mert yüzüne baktı.

Tanıdık değildi.

Adam biraz düşündü.

"Hasan'ın marangozu?"

Mert'in göğsünde bir şey sıkıştı.

Aylar sonra kendisi hakkında Katya'nın bilmediği bir şeyin başka birinin ağzından çıkması tuhaf geldi.

"Evet."

Adam güldü.

"Hasan senden bahsederdi."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

"Hasan'ı gördün mü?"

Gülümseme söndü.

Adam cevap vermeden önce Yusuf araya girdi.

"Önce otur."

"Hasan?"

Yusuf'un gözleri bir an başka tarafa kaydı.

Mert bunu gördü.

"Ne oldu?"

"Bilmiyoruz."

"Yine mi bilmiyoruz?"

"Bu kez gerçekten bilmiyoruz."

Yusuf sesini alçalttı.

"İsmail bulundu."

Mert sustu.

"Canlı mı?"

"Canlı."

Kelime Mert'in içine sıcak bir şey bıraktı.

"Nerede?"

"Güneydeki sahra revirine ulaşmış. Yanındaki iki yaralıdan biri yolda ölmüş. Kendisi de bacağından yaralanmış ama yaşıyor."

Mert gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.

İsmail.

Bir yüz.

Siperin dibinde hiç bitmeyen tütün kokusu.

Soğuk bir gecede yarım ekmeği dört kişi bölüşmeleri.

Bir insanın yaşıyor olduğunu öğrenmek bazen onu görmekten bile daha ağır geliyordu.

"Hasan?"

Yusuf bu kez başını iki yana salladı.

"Yeni bir haber yok."

"Esir mi düştü yoksa?"

"Olabilir."

"Ölü?"

Yusuf cevap vermedi.

Mert anlayışla değil, öfkeyle başını çevirdi.

Aylar önce Katya'nın evinde de aynı cevabı almıştı.

Bilmiyoruz.

Savaşta en çok kullanılan kelimelerden biriydi.

Kim yaşadı?

Bilmiyoruz.

Kim öldü?

Bilmiyoruz.

Yol açık mı?

Bilmiyoruz.

Yarın burada olacak mıyız?

Bilmiyoruz.

Mert ateşin yanına çöktü.

Yusuf önüne metal bir kupa uzattı.

İçinde sıcak suya benzeyen, zayıf renkli bir şey vardı.

Mert bir yudum aldı.

Yüzünü buruşturdu.

"Bu ne?"

"Çay."

Mert kupaya baktı.

"Katya bunu görse size hakaret ederdi."

Yusuf kaşlarını kaldırdı.

"Katya."

İsim Türkçe konuşmanın ortasında fazla açık duyuldu.

Mert kupayı dudaklarına götürdü.

Yusuf yanına oturdu.

"Demek hâlâ oradaydın."

"Düne kadar."

"Sonunda çıktın."

Mert başını salladı.

"Çıktım."

Yusuf bir süre ona baktı.

"Kadın seni iyileştirmiş."

Mert cevap vermedi.

"Yürüyorsun."

"Evet."

"Tek başına buraya geldin."

"Evet."

Yusuf'un bakışları yüzünde biraz daha kaldı.

"İyi."

Mert ilk kez kelimenin Katya'nın ağzından çıkışını düşündü.

Kaşını kaldırışı.

Gerçek iyi?

Kupayı yere koydu.

"İyi."

Öğlene doğru Mert, keşif birliğinin başındaki yüzbaşıyla konuştu.

Adı Nihat'tı.

Kırklı yaşlarında, zayıf yüzlü, sakalına kır düşmüş bir adamdı. Mert'in anlattıklarını baştan sona dinledi. Nerede yaralandığını, hangi tabura bağlı olduğunu, Rus hatlarının arkasında nasıl aylarca kaldığını sordu.

Mert cevapların bazılarını kısa tuttu.

"Bir Rus kadın buldu."

Yüzbaşı kaşlarını kaldırdı.

"Teslim etmedi mi?"

"Hayır."

"Niye?"

Mert birkaç ay önce olsa aynı cevabı verirdi.

Bilmiyorum.

Bu kez vermedi.

"Yaralıydım."

"Bu geçerli bir sebep değil."

"Onun için öyleydi."

Nihat birkaç saniye ona baktı.

Sonra önündeki kaba haritaya döndü.

"Rusların köydeki kuvveti ne?"

Mert haritaya yaklaştı.

Katya'nın köyünü bir isimle görmek tuhaf geldi.

Parmağını küçük işaretin üzerine koydu.

"Kesin sayı bilmiyorum. Askerler sürekli değişti. Son haftalarda güney yönüne hareket arttı."

"Topçu?"

"Köyün içinde değil."

"Karargâh?"

Mert eski idare binasının bulunduğu yeri tarif etti.

Nihat kısa not aldı.

Mert haritada biraz daha kuzeye baktı.

Kırmızı kurşun kalemle çizilmiş iki ok gördü.

Biri doğudaki sırtı geçiyordu.

Diğeri doğrudan köyün kuzey yoluna yöneliyordu.

Mert'in bakışları orada kaldı.

"Bu ne?"

Nihat cevap vermedi.

Mert başını kaldırdı.

"Yüzbaşım."

Nihat kalemi bıraktı.

"Yarın."

Mert'in midesi sıkıştı.

"Ne yarın?"

"İleri harekât."

Mert haritaya yeniden baktı.

"Buradan mı?"

"Doğu sırtından topçu ateşi. Ardından kuzey yoluna ilerleyeceğiz."

Mert'in parmağı köyün işaretine gitti.

"Burada siviller var."

Nihat'ın yüzünde şaşkınlık olmadı.

"Biliyorum."

"Kadınlar. Çocuklar. Yaşlılar."

"Bütün köylerde var."

Mert çenesini sıktı.

"Ruslar köyün çevresinde."

"Bu yüzden o yol önemli."

"Topçu düşerse evlere de düşer."

Nihat'ın sesi sertleşmedi.

Bu, Mert'i daha fazla öfkelendirdi.

"Topçu ev seçmez."

"Bunu ben de biliyorum."

"Öyleyse sorunu da biliyorsunuz."

Mert birkaç saniye sustu.

Sonra haritaya eğildi.

"Köy tahliyeye hazırlanıyor ama daha çıkmadılar."

Nihat ona baktı.

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Oradaydım."

"Ne zamana kadar?"

Mert'in cevabı gecikti.

"Dün geceye kadar."

Yüzbaşının bakışında ilk kez dikkat değişti.

"Dün gece?"

"Evet."

"Rusların arasında aylarca kaldın ve dün gece çıktın."

Mert onun ne düşündüğünü anladı.

"Esir değildim."

"Belli oluyor."

"Bir evde saklandım."

"Kimin evinde?"

Mert cevap vermedi.

Nihat'ın yüzü sertleşti.

"Bu bilgi askerî açıdan önemli olabilir."

"Değil."

"Buna ben karar veririm."

Mert gözlerini ondan ayırmadı.

"Bir kadının adı operasyonunuzu değiştirmez."

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

Nihat sonunda sandalyeye yaslandı.

"Mert."

İlk kez adını rütbesiz, sorgusuz söyledi.

"Bu harekât sen buraya gelmeden önce planlandı."

"Ama değiştirilebilir."

"Hayır."

"Bir saat geciktirin. Haber gönderin. Siviller çıksın."

"Ve Ruslar da hazırlansın."

"Zaten hazırlanıyorlar."

"Hazırlanmakla saldırının zamanını bilmek aynı şey değil."

Mert ellerini masanın kenarına koydu.

"Orada çocuklar var."

"Burada da askerler var."

"Çocuk değiller."

Nihat'ın çenesi gerildi.

"Ben de köylere ateş açmaktan zevk almıyorum."

"Öyleyse..."

"Yeter!"

Ses ilk kez sert çıktı.

Mert sustu.

Nihat ayağa kalktı.

"Topçu hedefleri Rus mevzileri ve kuzey yolu. Köyün kendisi değil. Ama merminin nereye düşeceğini sana kimse garanti edemez."

Mert başını çevirdi.

Bunu zaten biliyordu.

Yangında görmüştü.

Bir merminin niyeti yoktu.

Düştüğü yerde yalnızca sonuç vardı.

Nihat devam etti.

"Bu yol açılmazsa kuzeydeki adamlarımız sıkışacak. Yarınki harekât bir köyden ibaret değil."

Mert haritaya baktı.

Küçük işaret.

Katya'nın evi haritada yoktu.

Marina'nınki de.

Vera.

Pavel.

Saşa.

Hiçbiri yoktu.

Yalnızca köyü temsil eden küçük siyah bir nokta vardı.

Nihat daha sakin konuştu.

"Dinlen. Akşam seni gerideki birliğe göndereceğiz. Kimliğin doğrulanır. Sonra hangi birliğe verileceğine karar edilir."

Mert başını kaldırdı.

"Yarınki saldırı ne zaman?"

Nihat'ın bakışları daraldı.

"Bunu bilmen gerekmiyor."

Mert cevap vermedi.

Ama haritanın kenarında gördüğü notu çoktan okumuştu.

Topçu hazırlığı.

Şafaktan kısa süre önce.

Aynı saatlerde Katya'nın köyünde Aleksey, Sokolov'un karşısında ayakta duruyordu.

Kuzey yolu onu zayıflatmıştı.

Yüzü daha ince, paltosu eskiye göre daha yıpranmıştı. Sağ elinin iki parmağındaki deriler çatlamıştı. Fakat Sokolov'un karşısında duruşu değişmemişti.

Teğmenin masasındaki kâğıtların arasında yangın gecesine ait eski rapor vardı.

Aleksey onu görür görmez tanıdı.

Sokolov oturmadı.

"Yol nasıldı?"

"Kötü."

"İki araba kaybettiniz."

"Biri dingil kırdı. Diğeri çamura gömüldü."

"Üç sandık da eksik."

"İkisi kuzey karakolunda bırakıldı. Biri yolda parçalandı."

Sokolov başını salladı.

"Demek sandık saymayı hâlâ biliyorsun."

Aleksey cevap vermedi.

Teğmen kâğıdı masanın üzerinde çevirdi.

"Kuzeye seni göndermek gerekliydi."

"Emir emirdir."

"Evet."

Sokolov bakışlarını kaldırdı.

"Ama seni göndermemin tek nedeni sandık sayman değildi."

Aleksey'in yüzü değişmedi.

Yalnızca omuzları biraz sertleşti.

Sokolov bunu gördü.

"Yangın gecesi."

Aleksey sessiz kaldı.

"Hatırlıyor musun?"

"Evet."

"Şimdi daha iyi hatırlıyor musun?"

Aleksey gözlerini teğmenden kaçırmadı.

Bu kez cevap vermesi uzun sürmedi.

"Evet."

Sokolov bekledi.

Aleksey nefes aldı.

"Bir adam gördüm."

Odadaki sessizlik bir anda biçim değiştirdi.

Sokolov'un yüzünde zafer yoktu.

Yalnızca aylardır beklediği bir parçanın yerine oturması vardı.

"Devam et."

"Köyden değildi."

"Bunu biliyorum."

"Saşa'yı evden çıkardı."

"Onu da biliyorum."

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Peşinden gitmedim."

"Neden?"

Aleksey cevap vermeden önce düşündü.

"Saşa nefes alamıyordu. Bir duvar çökmüştü. İnsanlar yaralıydı."

Sokolov'un bakışları sert kaldı.

"Sonra?"

"Sonra adamı kaybettim."

"Yalan söyledin."

Aleksey başını eğmedi.

"Evet."

"Bana."

"Evet."

"Bir üst subayına."

"Evet."

Sokolov masanın çevresinden çıktı.

"Kimdi?"

Aleksey'in yüzünde ilk kez küçük bir değişiklik oldu.

Katya'nın patikadaki yüzü geldi aklına.

Onu ormanda buldum.

Yaralıydı.

Ölüyordu.

Aleksey bunların hiçbirini söylemedi.

"Bilmiyorum."

Sokolov birkaç saniye yüzüne baktı.

"Adını bilmiyorsun."

"Bilmiyorum."

"Kim olduğunu da mı?"

Aleksey sustu.

Sokolov cevabı sessizlikten aldı.

"Rus değildi."

Aleksey yine cevap vermedi.

"Katya onu tanıyordu."

Bu kez Aleksey'in bakışları çok az değişti.

Yeterince.

Sokolov bunu gördü.

Teğmen arkasını döndü.

Pencereye yürüdü.

Dışarıda köy yolu çamur içindeydi. Bir kadın iki kova su taşıyor, çocuklardan biri kırık bir tekerleği çubukla sürüyordu.

Sokolov bir süre dışarı baktı.

Sonra yalnızca,

"Çık," dedi.

Aleksey şaşırdı.

"Yoldaş Teğmen?"

"Çık."

Aleksey selam verdi.

Kapıya yöneldi.

Eli kapı koluna geldiğinde Sokolov konuştu.

"Bir daha bana yalan söyleme."

Aleksey arkasını dönmedi.

"Emredersiniz."

Kapı kapandı.

Sokolov yalnız kaldı.

Masadaki yangın raporuna baktı.

Artık bir yabancının gerçekten var olduğunu biliyordu.

Aleksey onu görmüştü.

Katya tanıyordu.

Ve ikisi de kendisine yalan söylemişti.

Eksik olan tek şey adamın kendisiydi.

Mert akşama doğru Osmanlı birliğinin bulunduğu çöküntünün kenarında oturuyordu.

Önünde kendi askerleri vardı.

Kendi dili.

Kendi tarafı.

Bir asker ateşin başında memleketinden söz ediyordu. Başkası sökük çorabını dikiyor, Yusuf bir tüfeğin mekanizmasını temizliyordu.

Kimse Mert'e saklanmasını söylemiyordu.

Kapı sesi yoktu.

Mahzen yoktu.

Perde yoktu.

Rusça konuşmak zorunda değildi.

İlk kez aylar sonra ait olması gereken yerdeydi.

Fakat içindeki huzursuzluk geçmiyordu.

Yusuf yanına geldi.

"Yüzbaşıyla ne konuştun?"

Mert cevap vermedi.

Yusuf oturdu.

"Beni ilgilendirmiyorsa sormam."

"Yarın saldıracaklar."

Yusuf'un yüzü değişmedi.

"Biliyorum."

Mert başını çevirdi.

"Sen biliyor muydun?"

"Keşif birliğindeyim, Mert."

"Niye söylemedin?"

"Daha gelir gelmez mi? 'Hoş geldin, yarın saldırıyoruz' mu diyeyim?"

Mert ayağa kalktı.

Yusuf da kalkmadı.

"Nereye?"

Mert matarayı omzuna geçirdi.

Yiyecek torbasını kontrol etti.

Yusuf'un bakışları yavaşça yüzünde toplandı.

"Mert."

Mert eğilip yerdeki paltosunu aldı.

"Köy saldırı hattında."

"Rus köyü."

Mert ona baktı.

Yusuf söylediği şeyin yüzüne nasıl çarptığını gördü.

Bir süre sonra daha sakin konuştu.

"Biliyorum."

"Hayır."

Mert paltosunu giydi.

"Orada çocuk var."

Yusuf cevap vermedi.

"Saşa."

İsmi Yusuf tanımıyordu.

"Yangında çıkardığım çocuk."

Yusuf'un yüzü değişti.

Mert devam etti.

"Vera var. Yaşlı kadın. Pavel var. Marina. Mihail."

"Katya."

Mert sustu.

Yusuf ayağa kalktı.

"En başta onu söyle."

Mert'in çenesi gerildi.

"Yalnız o değil."

"Biliyorum."

Yusuf tüfeğini kenara bıraktı.

"Ne yapacaksın?"

Mert kuzeye baktı.

Ağaçların ardında hiçbir şey görünmüyordu.

Köy çok uzaktaydı.

Ama yolu biliyordu.

Bu kez geri dönerken işaret aramasına bile gerek kalmayacaktı.

Yusuf birkaç saniye onu izledi.

"Nereye gidiyorsun?"

Mert'in cevabı gecikmedi.

"Geri."

Yusuf gözlerini kapatıp başını iki yana salladı.

"Sen gerçekten akıllanmadın."

Mert'in ağzının kenarı çok hafif kıvrıldı.

"Katya da öyle söylüyor."

Yusuf gülmedi.

Mert de.

Bir süre birbirlerine baktılar.

Sonra Yusuf elini uzattı.

Mert tuttu.

"Dikkat et."

Mert başını salladı.

Arkasını döndü.

Ormana girdi.

Aylar boyunca kendi tarafına ulaşmaya çalışmıştı.

Şimdi ulaşmıştı.

Kimse onu kovalamıyordu.

Kimse onu esir almamıştı.

Kimse ona kuzeye dönmesini emretmemişti.

Bu kez düşman toprağına kaçmıyordu.

Kendi isteğiyle dönüyordu.

End of chapter

Page 1 of 112Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.