Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 24 - VEDA

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 24 - VEDA

Katya uyandığında Mert mutfaktaydı.

Sobayı yakmamıştı.

Bunun yerine masanın başında oturmuş, matarının deri kayışını onarıyordu. Kayışın kopmaya yüz tutmuş kenarını ince bir iplikle birkaç kez dolamış, düğümü dişiyle sıkıştırıyordu.

Katya arka odanın eşiğinde durdu.

Mert başını kaldırdı.

"Günaydın."

"Günaydın."

Hepsi buydu.

Katya mutfağa geçti. Sobanın kapağını açtı, iki parça çıra yerleştirdi. Mert normalde ikinci oduna uzandığında aralarında küçük bir tartışma çıkardı.

Bu sabah oduna bakmadı bile.

Katya ateşi yaktı.

Sonra mutfağın içinde yapacak bir şey aradı.

Her şey yapılmıştı.

Dün akşam Mert odunları kesmişti. Çit onarılmıştı. Su fıçısında yeterince su vardı. Un sandığının kapağı kapanıyordu. Sandalye sallanmıyordu.

Katya bir an kendi evinden rahatsız oldu.

Mert'in elleri gideceğini bilen bir adamın telaşıyla geride bozuk bir şey bırakmamıştı.

"Kayış kötü," dedi Mert.

Katya dönüp baktı.

"Görüyorum."

"Yolda koparsa kötü."

"Onu da tahmin edebiliyorum."

Mert düğümü yeniden kontrol etti.

"Bıçak iyi."

Katya kaşlarını kaldırdı.

"Bunu da mı denetledin?"

"Evet."

"Başka?"

Mert ciddi biçimde düşündü.

"Bot iyi."

Katya ellerini beline koydu.

"Mert."

"Ne?"

"Sen mi gidiyorsun, ben mi?"

Mert'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Ben."

"Öyleyse neden evdeki her şeyi bana rapor ediyorsun?"

Mert cevap vermedi.

Kayışın ucunu parmağıyla düzeltti.

Katya onun da ne yaptığını anladığını gördü.

Mataradan konuşmak kolaydı.

Başka şeylerden değil.

Katya dolabı açtı.

Bir parça kara ekmek çıkardı. Ardından küçük bir bez torbaya birkaç haşlanmış patates koydu. Dün Vera'nın verdiği son kuru elmaları da torbanın dibine yerleştirdi.

Mert hemen itiraz etti.

"Çok."

"Değil."

"Taşımak lazım."

"Şaşırtıcı. Yiyecekler kendi başlarına yürümüyor demek."

Mert torbayı aldı, tarttı.

"Gerçek çok."

Katya elinden geri çekti.

"Bana aylarca ne kadar yiyeceğini söylettin. Son gün de söyleteceksin."

"Son gün" ağzından çıktığı anda ikisi de sustu.

Katya gözlerini torbaya indirdi.

Mert artık tartışmadı.

Katya yiyecekleri yeniden sardı. Küçük bir temiz bez tomarı, biraz iplik ve yarayı temizlemek için sakladığı bezlerden ikisini de yanına koydu.

Mert bunlara bakınca kaşlarını çattı.

"Yara yok."

"Şimdilik."

"Katya."

"Ormana gidiyorsun. Dallar var. Taş var. Asker var. Sen varsın. Yara ihtimali oldukça yüksek."

Mert burnundan kısa bir nefes verdi.

"Ben tehlike?"

"En çok sen."

Mert başını salladı.

"Katya çok kötü."

"Bunu özlersin."

Cümle düşünmeden çıkmıştı.

Katya'nın eli bezin üzerinde durdu.

Mert de kıpırdamadı.

Katya başını kaldırmadı.

Bir süre sonra Mert çok sakin bir sesle,

"Evet," dedi.

Katya bez torbanın ağzını gereğinden sert bağladı.

Öğleye doğru gökyüzü kapandı.

Yağmur yağmadı ama güneş kaybolunca evin içi olduğundan daha serin göründü. Köy yolunda iki kez asker geçti. Bir araba güney yönüne doğru ilerledi. Ardından uzun süre kimse görünmedi.

Mert pencereye yaklaşmadı.

Katya da onu uyarmadı.

Öğleden sonra Mert arka kapının sürgüsünü kontrol etti.

Bir kez açtı.

Kapattı.

Tekrar açtı.

Katya masada patates soyuyordu.

"Kapı senden önce de çalışıyordu."

Mert sürgüyü kaldırdı.

"Takılıyor."

"Üç yıldır."

Mert ona döndü.

"Niye yapmadın?"

"Çünkü üç yıldır açılıyor."

"Zor açılıyor."

"Açılıyor."

Mert başını iki yana salladı.

Katya bıçağı masaya bıraktı.

"Sen gidince evin kendi üzerine çökeceğini mi düşünüyorsun?"

Mert'in eli sürgünün üzerinde kaldı.

Soru şakaya yakın çıkmıştı.

Cevap gelmedi.

Katya'nın yüzündeki ifade yavaşça değişti.

Mert gözlerini kapıya çevirdi.

"Hayır."

"Öyleyse bırak."

Mert bir süre daha sürgüye baktı.

Sonra elini çekti.

"Gece sert kapat."

Katya gözlerini devirdi.

"Ben kırk altı yıldır kapı kapatıyorum."

"Bu kapı kırk altı değil."

Katya ona baktı.

Mert son derece ciddi görünüyordu.

Katya istemeden güldü.

"Gitmeden önce beni sinirlendirmeye özellikle mi çalışıyorsun?"

Mert birkaç kelimeyi kaçırdı ama anlamın çoğunu çıkardı.

"Sen sinirli olunca..." Durdu. "Daha kolay."

Katya'nın gülümsemesi kayboldu.

Mert de söylediğini düzeltmeye çalışmadı.

Daha kolay.

Vedalaşmak.

Katya yeniden patatese döndü.

"Öyleyse sürgüyü bırak."

Mert bıraktı.

Günün geri kalanı inatla sıradan geçti.

Katya keçiyi sağdı.

Mert içeride ekmek kesti.

Katya kümesten üç yumurta topladı.

Mert bir tanesini görünce,

"Bunu öldürme," dedi.

Katya yumurtayı ona fırlatmayı ciddi biçimde düşündü.

Akşam yemeğini erken yediler.

Mert tabağındaki son patatesi ekmekle sıyırdı. Katya su içti. Sobanın içindeki odun yavaşça çöktü.

Dışarı kararmaya başladığında Mert'in bakışları ilk kez açıkça pencereye gitti.

Katya gördü.

Bu kez bir şey söylemedi.

Mert de hemen kalkmadı.

Bir süre daha oturdu.

Sanki karanlığın biraz daha koyulaşması bir şeyleri değiştirebilirmiş gibi.

Sonunda sandalyesini geriye itti.

Tahtanın yerde çıkardığı ses ikisine de fazla yüksek geldi.

Mert ayağa kalktı.

"Hazırım."

Katya başını salladı.

"Önce yaran."

Mert'in kaşları çatıldı.

"Katya."

"Yaran."

"İyi."

"Bunu duydum."

"Gerçek iyi."

"Onu da duydum."

Mert ellerini iki yana açtı.

"Dün baktın."

"Dün gitmiyordun."

Mert birkaç saniye ona baktı.

Sonra itiraz etmekten vazgeçti.

Gömleğinin alt düğmelerini açtı.

Katya'nın bakışları istemsizce ellerine takıldı.

İlk haftalarda bunu kendisi yapmıştı.

Mert'in parmakları düğmeleri tutamayacak kadar güçsüz olduğunda gömleğini açmış, yarayı temizlemiş, sargıyı değiştirmiş, ateşli bedenini bir hastanın bedeni olarak görmüştü.

Şimdi Mert gömleğini kendi elleriyle kaldırdı.

"Bak."

Katya yaklaşmadı.

Bir anlığına bunu yapmaması gerektiğini düşündü.

Sonra kendisine kızdı.

Yol boyunca yeniden kanayacak bir yaranın romantizmle ilgisi yoktu.

Yanına geçti.

Sol kaburgalarının altında kalan iz artık ince, koyu bir çizgiydi. Çevresindeki deri tamamen kapanmıştı. Yangın gecesinden ve ormandaki uzun yürüyüşten kalan son hassasiyet de büyük ölçüde geçmiş görünüyordu.

Katya iki parmağını izin altına bastırdı.

"Acı?"

"Yok."

Biraz daha yukarı çıktı.

"Burada?"

"Yok."

Katya parmaklarını izin çevresinde gezdirdi.

Mert'in karnındaki kaslar dokunuşunun altında hafifçe gerildi.

Katya durdu.

Bu, acıyla oluşan bir kasılma değildi.

Mert'in nefesi değişmişti.

Çok az.

Ama Katya onun nefesini aylardır tanıyordu.

Ateşli olduğunda nasıl nefes aldığını biliyordu.

Acıdığında.

Uyuduğunda.

Korktuğunda.

Bu başka bir şeydi.

Katya elini çekmedi.

Başını kaldırdı.

Mert ona bakıyordu.

Aralarındaki mesafe birden fazla yakın geldi.

Katya'nın parmakları hâlâ çıplak tenindeydi.

Bir zamanlar bu yakınlıkta yalnızca yara görmüştü.

Şimdi Mert'in teninin sıcaklığını fark ediyordu. Kaburgalarının altında aldığı nefesi. Gömleğinin açık kenarını. Boynuna doğru uzanan deriyi.

Katya elini yavaşça çekti.

"Dayanır."

Sesi beklediğinden daha düşük çıktı.

Mert gömleğini hemen indirmedi.

"Emin?"

Katya gözlerini yüzüne kaldırdı.

"Yol uzun olursa ağrıyabilir. Dinlenirsin. Çok hızlı yürümezsin. Bir şey ters giderse geri dönersin."

Mert'in ağzının kenarı kıpırdadı.

"Yavaş?"

Katya ona sertçe baktı.

"Bunu şakaya çevirirsen seni ben yaralarım."

Mert güldü.

Fakat gülüşü de uzun sürmedi.

Gömleğini kapattı.

Katya arkasını döndü.

Masadaki bez torbayı aldı.

Elleri sakindi.

Bununla gurur duymadı.

Gece tam çöktüğünde Mert paltosunu giydi.

Matarayı omzuna geçirdi. Yiyecek torbasını aldı. Küçük bıçağı kemerine yerleştirdi.

Katya karşısında durup onu izledi.

Aylar önce evine getirdiği adamdan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamış gibiydi.

Aynı saçlar.

Aynı yüz.

Aynı yara izi.

Ama ağırlığını kendi ayaklarında taşıyordu artık.

Kapıya yürürken Katya'nın yardımına ihtiyacı yoktu.

Belki en zor olan buydu.

Mert arka kapının yanında durdu.

"Sürgü."

Katya ona baktı.

Mert kapıyı gösterdi.

"Gece sert kapat."

Katya birkaç saniye gözlerini kıstı.

"Git."

Mert'in yüzünde kısa bir gülümseme oluştu.

"Keçi..."

"Git, Mert."

"Sabah çok erken..."

"Keçiyi yedi yıldır tanıyorum."

Mert sustu.

Katya'nın sesi de yumuşadı.

"Gitmeden önce bana kendi evimi öğretme."

Mert başını eğdi.

"Tamam."

Katya kapının sürgüsünü kaldırdı.

Soğuk gece havası içeri doldu.

Toprak kokusu vardı.

Uzakta, köyün öteki ucunda bir köpek havladı. Karargâh tarafında soluk bir ışık yanıyordu ama yol sessizdi.

Mert dışarı çıktı.

Katya eşiğe kadar geldi.

Mert döndü.

İkisi birbirlerine baktılar.

Katya bütün gün söylememek için uğraştığı şeylerin şimdi boğazına toplandığını hissetti.

Kal.

Gitme.

Beni unutma.

Bunların hiçbirini söylemeye hakkı olmadığını düşünüyordu.

Hiçbirini söylemedi.

"Dikkat," dedi.

Mert başını salladı.

"Sen de."

Katya dudaklarını bastırdı.

Mert birkaç saniye daha durdu.

Sonra döndü.

Bahçenin karanlığına doğru yürümeye başladı.

Bir adım.

İki.

Çitin yanından geçti.

Katya kapının kenarını tuttu.

Bakmaması gerekiyordu.

Baktı.

Mert odunluğun gölgesine ulaştı.

Sonra durdu.

Katya kaşlarını çattı.

Mert kıpırdamadı.

Birkaç saniye öyle kaldı.

Ardından arkasını döndü.

Katya'nın kalbi hızlandı.

Mert geri geliyordu.

Hızlı değil.

Kararlı.

Katya eşikten çekilmedi.

Mert kapının önüne ulaştığında aralarında yalnızca bir adım kaldı.

"Neyi unuttun?" diye sordu Katya.

Mert cevap vermedi.

"Matara sende."

Mert başını salladı.

"Biliyorum."

"Bıçak?"

"Bende."

"Öyleyse?"

Mert sustu.

Katya onun doğru kelimeyi aradığını düşündü.

Sonra fark etti.

Bu kez kelime aramıyordu.

Mert yalnızca ona bakıyordu.

Katya'nın nefesi yavaşladı.

"Mert?"

Mert elini kaldırdı.

Hareketi o kadar yavaştı ki Katya isterse geri çekilebilirdi.

Çekilmedi.

Parmaklarının dışıyla Katya'nın yanağına dokundu.

Katya'nın bütün bedeni o küçük teması fark etti.

Mert'in eli biraz daha açıldı.

Avucu yanağının kenarına yerleşti. Başparmağı kulağının önündeki kıvırcık sarı saçlara değdi.

Katya onun gözlerinden ayrılmadı.

"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadı.

Mert'in ağzının kenarında acı bir gülümseme belirdi.

"Bilmiyorum."

Katya'nın dudakları istemsizce kıpırdadı.

"Çok güven verici."

Mert cümlenin tamamını anlayamadı.

Ama Katya geri çekilmemişti.

Bu kadarını anladı.

Biraz eğildi.

Aralarında hâlâ birkaç santim vardı.

Durdu.

Katya onun nefesini dudaklarının üzerinde hissetti.

Aylar önce mahzenin kapağını açtığında duyulmaması için korktuğu nefesi.

Ateşini ölçerken yüzüne vuran nefesi.

Gece arka odadan gelip gelmediğini dinlediği nefesi.

Şimdi önündeydi.

Ve Mert bekliyordu.

Katya yirmi yılı düşündü.

Bir saniyeden az sürdü.

Sonra elini Mert'in paltosunun yakasına koydu ve kalan mesafeyi kendisi kapattı.

İlk temas neredeyse ürkekti.

Dudakları birbirine değdiğinde ikisi de kıpırdamadı.

Sanki aylar boyunca yaklaşmalarına rağmen hiç düşünmedikleri bir sınırı gerçekten geçtiklerine ikisinin de inanması gerekiyordu.

Mert'in eli yanağında kaldı.

Katya geri çekilmedi.

Mert yeniden öptü.

Bu kez daha emin.

Katya'nın parmakları paltosunun yakasında sıkıldı.

Öpüşmenin içinde acele yoktu fakat çekingenlik hızla eridi. Mert'in dudakları onun dudaklarında biraz daha uzun kaldı; Katya başını hafifçe yana çevirdiğinde Mert bunu izledi. Ağzı yeniden onunkini buldu.

Katya'nın göğsünde aylardır bastırdığı şey bir anda adını istemeden yükseldi.

Arzu.

Yeni değildi.

Yalnızca ilk kez saklanacak yer bulamıyordu.

Mert'in diğer eli beline gitmedi.

Onu kendisine çekmedi.

Yalnızca yanağını tuttu.

Bu ölçülü hâli, Katya'nın içindeki kontrolü daha çok bozdu.

Katya elini paltosunun yakasından boynuna çıkardı.

Parmakları saçlarının ensesinde bittiği yere değdi.

Mert nefesini içine çekti.

Öpüşme bir anlığına derinleşti.

Katya onun sıcaklığını, ağzındaki belli belirsiz ekmek tadını, yanağındaki gün boyu uzamış sakalın tenine sürtünmesini fark etti.

Bunların hiçbirinde hasta bir adam yoktu.

Hiçbirinde hemşire yoktu.

Bir kadın vardı.

Bir erkek.

Ve birkaç dakika sonra birbirlerinden uzaklaşmak zorunda olan iki insan.

Bu düşünce Katya'yı geri getirdi.

Dudaklarını ayırdı.

Mert de onu bırakmadı ama peşinden gitmedi.

Alınları neredeyse birbirine değiyordu.

İkisinin de nefesi biraz hızlanmıştı.

Katya gözlerini açtı.

Mert zaten ona bakıyordu.

Söylenecek bir şey yoktu.

Belki çok fazla şey vardı.

Aynı anlama geliyordu.

Mert'in başparmağı yanağında bir kez hareket etti.

Sonra elini indirdi.

Katya'nın parmakları da ensesinden ayrıldı.

Mert çok alçak sesle,

"Katya," dedi.

Katya yutkundu.

"Git."

Kelime sert çıkmadı.

Mert bunu anladı.

Bir an daha durdu.

Sonra başını salladı.

Döndü.

Bu kez geri bakmadan yürüdü.

Katya kapının önünde kaldı.

Çiti geçtiğini gördü.

Odunluğun gölgesine karıştı.

Ağaçlara doğru ilerleyen koyu silueti küçüldü.

Sonunda gece onu tamamen aldı.

Katya yine de kapıyı hemen kapatmadı.

Dudaklarında hâlâ Mert'in sıcaklığı vardı.

Katya kapıyı kapatmadı.

Bir süre daha açık tuttu.

Mert'in ayak sesleri önce bahçenin ıslak toprağında duyuldu. Sonra odunluğun arkasına geçtiğinde zayıfladı. Ağaçlara yaklaştıkça sesler birbirinden ayrılmaz hâle geldi; rüzgârın dallarda çıkardığı hışırtı, uzaktaki bir köpeğin havlaması, gece toprağının altında ezilen kuru yapraklar.

Sonra hiçbir şey kalmadı.

Katya hâlâ kapının önündeydi.

Soğuk içeri doluyordu.

Sobanın ısısı arkasından sırtına vuruyor, bahar gecesinin serinliği yüzünde kalıyordu. İki mevsimin arasında duruyormuş gibi hissetti.

Elini dudaklarına götürmedi.

Bunu yapmak istediğini fark edince özellikle yapmadı.

Kırk altı yaşındaydı.

Bir adam onu ilk kez öpmüyordu.

Bir erkeğin ağzının nasıl hissettirdiğini unutmuş değildi. Grigori'yle geçirdiği yıllar bir rüya değildi. O da bir zamanlar kapının önünde onu öpmüş, Katya çalışmaya geç kalacağını söyleyerek söylenmiş, sonra bir kez daha öpülmek için gitmemişti.

Yedi yıl geçmişti.

Ama yedi yıl insanı on yedi yaşına döndürmezdi.

Katya bunun neden bu kadar farklı hissettirdiğini anlayacak kadar kendisini tanıyordu.

Sorun öpüşmek değildi.

Sorun Mert'ti.

Kapıyı kapattı.

Sürgüyü çekti.

Metal parça yerine otururken tok bir ses çıkardı.

Mert birkaç dakika önce sürgünün geceleri sert kapatılmasını söylemişti.

Katya sürgüye baktı.

"Budala."

Kime söylediğini bilmiyordu.

Mert'e.

Kendisine.

Belki ikisine de.

Sobanın yanına yürüdü.

Masada Mert'in kullandığı kupa duruyordu.

Katya onu aldı.

Yıkamak için su leğenine götürdü.

Sonra durdu.

Kupada yalnızca dibine yapışmış birkaç ekmek kırıntısı vardı. Her akşam yaptığı gibi suya sokup bezle silmesi gerekiyordu.

Yapmadı.

Masaya geri bıraktı.

Bu daha da saçmaydı.

Kupayı orada bırakmak Mert'i geri getirmeyecekti.

Katya yeniden aldı.

Bu kez leğene bıraktı.

Suya değdiğinde çıkan küçük şıpırtı evin içinde gereğinden yüksek duyuldu.

Katya ellerini masanın kenarına dayadı.

Sessizlik.

Bu ev sessizliğe yabancı değildi.

Yedi yıldır sessizlik burada onunla yaşamıştı.

Sabahları sobanın kapağının sesi olurdu.

Keçinin böğürmesi.

Tavukların eşelenmesi.

Çatıda yağmur.

Kış gecelerinde rüzgâr.

Bunların arasındaki boşluklarda ise sessizlik vardı.

Katya onu hiç düşman saymamıştı.

Bazen istemişti bile.

Hastaların, köylülerin, askerlerin ardından kapıyı kapatır; nihayet kimsenin ona bir şey sormadığı, kimsenin bir yerinin kanamadığı, kimsenin ateşinin çıkmadığı evine dönerdi.

Bu gece aynı ev ona fazla büyük geldi.

Arka odanın kapısı açıktı.

Katya bakmamak istedi.

Baktı.

Divan boştu.

Battaniye katlanmıştı.

Mert onu sabah kendisi katlamıştı.

Katya birkaç adım attı.

Arka odanın eşiğine geldi.

Mert'in burada kaldığını göstermeye yetecek kadar çok şey vardı.

Pencerenin altındaki küçük tahta parçaları.

Duvarın dibinde bıçakla kazınmış ince talaş.

Divanın ayağına yakın yerde, botunun aylar boyunca sürttüğü tahtadaki koyu iz.

Fakat aynı zamanda hiçbir şey yoktu.

Mert paltosunu götürmüştü.

Matarasını.

Bıçağını.

Torbasını.

Birkaç saat sonra bu odada onun olan hiçbir eşya kalmayacaktı.

Katya divana yaklaştı.

Oturmadı.

Battaniyenin kenarını düzeltti.

Zaten düzgündü.

Elini çekti.

"Yeter."

Kendi sesini duymak istemediği için mutfağa döndü.

Sobaya odun atmak üzere kapağı açtı.

İçerideki ateş hâlâ güçlüydü.

Oduna ihtiyacı yoktu.

Kapağı yeniden kapattı.

Mert'in öğleden sonra kestiği parçalar sandığın içinde düzgünce dizilmişti.

Dört günlük.

Belki beş.

Katya onlara uzun süre baktı.

Gitmek için hazırlanırken yaptığı her şey şimdi evin içinde kalmıştı.

Sürgü.

Odun.

Su.

Tamir edilmiş sandalye.

Un sandığı.

Çit.

Mert gitmişti ama elleri evden henüz çıkmamıştı.

Katya sandalyeye oturdu.

Bir süre sonra ellerini yüzüne götürdü.

Öpüşmeyi düşünmemesi gerekiyordu.

Düşündü.

Mert geri dönmüştü.

Asıl mesele buydu.

Kapıdan çıkmıştı.

Gitmişti.

Sonra kendi isteğiyle geri dönmüştü.

Katya onu çağırmamıştı.

Bir şey istememişti.

Mert dönmüş, yüzüne dokunmuş ve durmuştu.

Beklemişti.

Katya da onu öpmüştü.

Bu kısmı başka türlü hatırlamanın hiçbir yolu yoktu.

Onu Mert öpmemişti yalnızca.

Katya da Mert'i öpmüştü.

Üstelik yalnızca karşılık vermemişti.

Elini ensesine götürmüş, onu kendisine yaklaştırmıştı.

Katya gözlerini kapadı.

"Tanrım."

Bu kez kelime ağzından sessiz çıktı.

Yirmi yıl.

Savaş.

Rus.

Türk.

Bütün mantıklı şeyler yeniden yerlerine dönüyordu.

Fakat birkaç dakika geç kalmışlardı.

Katya gözlerini açtı.

Kapıya baktı.

Dışarı çıkıp ardından gitmeyecekti.

Bunu aklından bile geçirmemeliydi.

Mert'in dönmesi gerekiyorsa dönecekti.

Dönmemesi gerekiyorsa...

Katya bu cümlenin sonunu düşünmedi.

Tam o sırada uzaktan bir ses geldi.

İlk anda Mert sandı.

Bedeni sandalyeden kalkmadan önce zihni yetişemedi.

Sonra sesi tanıdı.

Tekerlek değil.

Kızak kızağı da değildi artık; kar kalmamıştı.

Ama askerlerin kış boyunca kullandığı uzun yük kızağının altına baharla birlikte dar tekerlekler geçirilmişti ve bozuk köy yolunda ilerlerken kendine özgü bir gıcırtı çıkarıyordu.

Atların nal sesleri ona eşlik ediyordu.

Katya ayağa kalktı.

Ses kuzey yolundan geliyordu.

Gece vakti gelen askerî bir araba iyi haber değildi.

Perdeye yaklaştı.

Önce yalnızca karanlık gördü.

Sonra yolun kıvrımında sallanan bir fener belirdi.

Bir tane.

Arkasında ikinci bir ışık.

Katya perdeyi biraz daha araladı.

İki atın çektiği askerî araba köye giriyordu.

Üzerinde dört, belki beş adam vardı. Birinin omzunda tüfek, diğerinin dizlerinin arasında uzun bir sandık duruyordu. Çamur tekerleklerden yolun kenarına sıçrıyordu.

Karargâhın önündeki nöbetçi seslendi.

Araba yavaşladı.

Askerlerden biri cevap verdi.

Katya kelimeleri duyamadı.

Fakat seslerin tonu sıradandı.

Birlik dönüyordu.

Bir görev bitmişti.

Katya perdeyi bırakmak üzereydi.

Sonra arabanın arkasındaki adam hareket etti.

Ayağa kalktı.

Önce çantasını omzuna geçirdi.

Ardından araba tamamen durmadan yere atlamaya kalkınca yanındaki asker kolundan tutup bir şey söyledi.

Adam bekledi.

Tekerlekler durdu.

Yere indi.

Katya'nın eli perdenin üzerinde kaldı.

Yüzünü henüz seçemiyordu.

Ama yürüyüşünü tanımıştı.

Bir an bunun mümkün olmadığını düşündü.

On sekiz gün.

Sonra daha fazlası.

İki hafta denmişti.

Belki üç.

Zaman uzamış, Aleksey'den haber gelmemişti.

Katya onu neredeyse kuzey yolunun içinde kaybolmuş bir isim gibi düşünmeye başlamıştı.

Adam fener ışığının önünden geçti.

Yüzü göründü.

Aleksey.

Katya'nın midesinin altında soğuk bir kasılma oluştu.

Genç asker ilk ayrıldığı zamankinden daha zayıf görünüyordu. Paltosunun etekleri çamur içindeydi. Sakalı uzamış, yüzünün bir tarafına koyu bir kir izi yerleşmişti.

Ama yürüyordu.

Sağlamdı.

Ve dönmüştü.

Karargâhın önünde bir asker ona yaklaştı. Bir şey söyledi.

Aleksey cevap verdi.

Çantasını yere bıraktı.

Sonra başını kaldırdı.

Katya perdeyi kapatabilirdi.

Kapatmadı.

Aleksey önce köy yoluna baktı.

Marina'nın evine.

Mihail'in ahırına.

Sonra başını yavaşça çevirdi.

Katya'nın evine.

Aralarında yol, birkaç çit ve gecenin karanlığı vardı.

Katya içerideydi.

Lamba sönüktü.

Normalde onu görmesi mümkün değildi.

Yine de Aleksey'in bakışı doğrudan pencereye geldi.

Katya kıpırdamadı.

Genç asker birkaç saniye öyle baktı.

Yüzünde şaşkınlık yoktu.

Şüphe de değildi yalnızca.

Sanki gitmeden önce bıraktığı bir sorunun hâlâ aynı yerde durup durmadığını kontrol ediyordu.

Karargâhın kapısı açıldı.

İçeriden biri Aleksey'in adını seslendi.

Aleksey bakışını çekti.

Çantasını aldı.

Binaya doğru yürüdü.

Katya perdeyi bıraktı.

Evin içi yeniden karardı.

Kalbi az önce Mert kapıdan döndüğünde attığından başka türlü atıyordu şimdi.

Birkaç dakika.

Yalnızca birkaç dakika.

Aleksey biraz daha erken dönseydi Mert arka kapıdan çıkarken görülebilirdi.

Mert birkaç dakika daha geç kalsaydı Aleksey'in geldiğini öğrenebilirdi.

İkisi de olmamıştı.

Katya arka kapıya baktı.

Sürgü yerindeydi.

Ötesinde Mert çoktan ormana ulaşmış olmalıydı.

Kuzey yolunda ise Aleksey geri dönmüştü.

Katya uzun süre olduğu yerde kaldı.

Aleksey dönmüştü.

Mert ise birkaç dakika önce gitmişti.

End of chapter

BÖLÜM 24 - VEDA

Katya uyandığında Mert mutfaktaydı.

Sobayı yakmamıştı.

Bunun yerine masanın başında oturmuş, matarının deri kayışını onarıyordu. Kayışın kopmaya yüz tutmuş kenarını ince bir iplikle birkaç kez dolamış, düğümü dişiyle sıkıştırıyordu.

Katya arka odanın eşiğinde durdu.

Mert başını kaldırdı.

"Günaydın."

"Günaydın."

Hepsi buydu.

Katya mutfağa geçti. Sobanın kapağını açtı, iki parça çıra yerleştirdi. Mert normalde ikinci oduna uzandığında aralarında küçük bir tartışma çıkardı.

Bu sabah oduna bakmadı bile.

Katya ateşi yaktı.

Sonra mutfağın içinde yapacak bir şey aradı.

Her şey yapılmıştı.

Dün akşam Mert odunları kesmişti. Çit onarılmıştı. Su fıçısında yeterince su vardı. Un sandığının kapağı kapanıyordu. Sandalye sallanmıyordu.

Katya bir an kendi evinden rahatsız oldu.

Mert'in elleri gideceğini bilen bir adamın telaşıyla geride bozuk bir şey bırakmamıştı.

"Kayış kötü," dedi Mert.

Katya dönüp baktı.

"Görüyorum."

"Yolda koparsa kötü."

"Onu da tahmin edebiliyorum."

Mert düğümü yeniden kontrol etti.

"Bıçak iyi."

Katya kaşlarını kaldırdı.

"Bunu da mı denetledin?"

"Evet."

"Başka?"

Mert ciddi biçimde düşündü.

"Bot iyi."

Katya ellerini beline koydu.

"Mert."

"Ne?"

"Sen mi gidiyorsun, ben mi?"

Mert'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Ben."

"Öyleyse neden evdeki her şeyi bana rapor ediyorsun?"

Mert cevap vermedi.

Kayışın ucunu parmağıyla düzeltti.

Katya onun da ne yaptığını anladığını gördü.

Mataradan konuşmak kolaydı.

Başka şeylerden değil.

Katya dolabı açtı.

Bir parça kara ekmek çıkardı. Ardından küçük bir bez torbaya birkaç haşlanmış patates koydu. Dün Vera'nın verdiği son kuru elmaları da torbanın dibine yerleştirdi.

Mert hemen itiraz etti.

"Çok."

"Değil."

"Taşımak lazım."

"Şaşırtıcı. Yiyecekler kendi başlarına yürümüyor demek."

Mert torbayı aldı, tarttı.

"Gerçek çok."

Katya elinden geri çekti.

"Bana aylarca ne kadar yiyeceğini söylettin. Son gün de söyleteceksin."

"Son gün" ağzından çıktığı anda ikisi de sustu.

Katya gözlerini torbaya indirdi.

Mert artık tartışmadı.

Katya yiyecekleri yeniden sardı. Küçük bir temiz bez tomarı, biraz iplik ve yarayı temizlemek için sakladığı bezlerden ikisini de yanına koydu.

Mert bunlara bakınca kaşlarını çattı.

"Yara yok."

"Şimdilik."

"Katya."

"Ormana gidiyorsun. Dallar var. Taş var. Asker var. Sen varsın. Yara ihtimali oldukça yüksek."

Mert burnundan kısa bir nefes verdi.

"Ben tehlike?"

"En çok sen."

Mert başını salladı.

"Katya çok kötü."

"Bunu özlersin."

Cümle düşünmeden çıkmıştı.

Katya'nın eli bezin üzerinde durdu.

Mert de kıpırdamadı.

Katya başını kaldırmadı.

Bir süre sonra Mert çok sakin bir sesle,

"Evet," dedi.

Katya bez torbanın ağzını gereğinden sert bağladı.

Öğleye doğru gökyüzü kapandı.

Yağmur yağmadı ama güneş kaybolunca evin içi olduğundan daha serin göründü. Köy yolunda iki kez asker geçti. Bir araba güney yönüne doğru ilerledi. Ardından uzun süre kimse görünmedi.

Mert pencereye yaklaşmadı.

Katya da onu uyarmadı.

Öğleden sonra Mert arka kapının sürgüsünü kontrol etti.

Bir kez açtı.

Kapattı.

Tekrar açtı.

Katya masada patates soyuyordu.

"Kapı senden önce de çalışıyordu."

Mert sürgüyü kaldırdı.

"Takılıyor."

"Üç yıldır."

Mert ona döndü.

"Niye yapmadın?"

"Çünkü üç yıldır açılıyor."

"Zor açılıyor."

"Açılıyor."

Mert başını iki yana salladı.

Katya bıçağı masaya bıraktı.

"Sen gidince evin kendi üzerine çökeceğini mi düşünüyorsun?"

Mert'in eli sürgünün üzerinde kaldı.

Soru şakaya yakın çıkmıştı.

Cevap gelmedi.

Katya'nın yüzündeki ifade yavaşça değişti.

Mert gözlerini kapıya çevirdi.

"Hayır."

"Öyleyse bırak."

Mert bir süre daha sürgüye baktı.

Sonra elini çekti.

"Gece sert kapat."

Katya gözlerini devirdi.

"Ben kırk altı yıldır kapı kapatıyorum."

"Bu kapı kırk altı değil."

Katya ona baktı.

Mert son derece ciddi görünüyordu.

Katya istemeden güldü.

"Gitmeden önce beni sinirlendirmeye özellikle mi çalışıyorsun?"

Mert birkaç kelimeyi kaçırdı ama anlamın çoğunu çıkardı.

"Sen sinirli olunca..." Durdu. "Daha kolay."

Katya'nın gülümsemesi kayboldu.

Mert de söylediğini düzeltmeye çalışmadı.

Daha kolay.

Vedalaşmak.

Katya yeniden patatese döndü.

"Öyleyse sürgüyü bırak."

Mert bıraktı.

Günün geri kalanı inatla sıradan geçti.

Katya keçiyi sağdı.

Mert içeride ekmek kesti.

Katya kümesten üç yumurta topladı.

Mert bir tanesini görünce,

"Bunu öldürme," dedi.

Katya yumurtayı ona fırlatmayı ciddi biçimde düşündü.

Akşam yemeğini erken yediler.

Mert tabağındaki son patatesi ekmekle sıyırdı. Katya su içti. Sobanın içindeki odun yavaşça çöktü.

Dışarı kararmaya başladığında Mert'in bakışları ilk kez açıkça pencereye gitti.

Katya gördü.

Bu kez bir şey söylemedi.

Mert de hemen kalkmadı.

Bir süre daha oturdu.

Sanki karanlığın biraz daha koyulaşması bir şeyleri değiştirebilirmiş gibi.

Sonunda sandalyesini geriye itti.

Tahtanın yerde çıkardığı ses ikisine de fazla yüksek geldi.

Mert ayağa kalktı.

"Hazırım."

Katya başını salladı.

"Önce yaran."

Mert'in kaşları çatıldı.

"Katya."

"Yaran."

"İyi."

"Bunu duydum."

"Gerçek iyi."

"Onu da duydum."

Mert ellerini iki yana açtı.

"Dün baktın."

"Dün gitmiyordun."

Mert birkaç saniye ona baktı.

Sonra itiraz etmekten vazgeçti.

Gömleğinin alt düğmelerini açtı.

Katya'nın bakışları istemsizce ellerine takıldı.

İlk haftalarda bunu kendisi yapmıştı.

Mert'in parmakları düğmeleri tutamayacak kadar güçsüz olduğunda gömleğini açmış, yarayı temizlemiş, sargıyı değiştirmiş, ateşli bedenini bir hastanın bedeni olarak görmüştü.

Şimdi Mert gömleğini kendi elleriyle kaldırdı.

"Bak."

Katya yaklaşmadı.

Bir anlığına bunu yapmaması gerektiğini düşündü.

Sonra kendisine kızdı.

Yol boyunca yeniden kanayacak bir yaranın romantizmle ilgisi yoktu.

Yanına geçti.

Sol kaburgalarının altında kalan iz artık ince, koyu bir çizgiydi. Çevresindeki deri tamamen kapanmıştı. Yangın gecesinden ve ormandaki uzun yürüyüşten kalan son hassasiyet de büyük ölçüde geçmiş görünüyordu.

Katya iki parmağını izin altına bastırdı.

"Acı?"

"Yok."

Biraz daha yukarı çıktı.

"Burada?"

"Yok."

Katya parmaklarını izin çevresinde gezdirdi.

Mert'in karnındaki kaslar dokunuşunun altında hafifçe gerildi.

Katya durdu.

Bu, acıyla oluşan bir kasılma değildi.

Mert'in nefesi değişmişti.

Çok az.

Ama Katya onun nefesini aylardır tanıyordu.

Ateşli olduğunda nasıl nefes aldığını biliyordu.

Acıdığında.

Uyuduğunda.

Korktuğunda.

Bu başka bir şeydi.

Katya elini çekmedi.

Başını kaldırdı.

Mert ona bakıyordu.

Aralarındaki mesafe birden fazla yakın geldi.

Katya'nın parmakları hâlâ çıplak tenindeydi.

Bir zamanlar bu yakınlıkta yalnızca yara görmüştü.

Şimdi Mert'in teninin sıcaklığını fark ediyordu. Kaburgalarının altında aldığı nefesi. Gömleğinin açık kenarını. Boynuna doğru uzanan deriyi.

Katya elini yavaşça çekti.

"Dayanır."

Sesi beklediğinden daha düşük çıktı.

Mert gömleğini hemen indirmedi.

"Emin?"

Katya gözlerini yüzüne kaldırdı.

"Yol uzun olursa ağrıyabilir. Dinlenirsin. Çok hızlı yürümezsin. Bir şey ters giderse geri dönersin."

Mert'in ağzının kenarı kıpırdadı.

"Yavaş?"

Katya ona sertçe baktı.

"Bunu şakaya çevirirsen seni ben yaralarım."

Mert güldü.

Fakat gülüşü de uzun sürmedi.

Gömleğini kapattı.

Katya arkasını döndü.

Masadaki bez torbayı aldı.

Elleri sakindi.

Bununla gurur duymadı.

Gece tam çöktüğünde Mert paltosunu giydi.

Matarayı omzuna geçirdi. Yiyecek torbasını aldı. Küçük bıçağı kemerine yerleştirdi.

Katya karşısında durup onu izledi.

Aylar önce evine getirdiği adamdan geriye neredeyse hiçbir şey kalmamış gibiydi.

Aynı saçlar.

Aynı yüz.

Aynı yara izi.

Ama ağırlığını kendi ayaklarında taşıyordu artık.

Kapıya yürürken Katya'nın yardımına ihtiyacı yoktu.

Belki en zor olan buydu.

Mert arka kapının yanında durdu.

"Sürgü."

Katya ona baktı.

Mert kapıyı gösterdi.

"Gece sert kapat."

Katya birkaç saniye gözlerini kıstı.

"Git."

Mert'in yüzünde kısa bir gülümseme oluştu.

"Keçi..."

"Git, Mert."

"Sabah çok erken..."

"Keçiyi yedi yıldır tanıyorum."

Mert sustu.

Katya'nın sesi de yumuşadı.

"Gitmeden önce bana kendi evimi öğretme."

Mert başını eğdi.

"Tamam."

Katya kapının sürgüsünü kaldırdı.

Soğuk gece havası içeri doldu.

Toprak kokusu vardı.

Uzakta, köyün öteki ucunda bir köpek havladı. Karargâh tarafında soluk bir ışık yanıyordu ama yol sessizdi.

Mert dışarı çıktı.

Katya eşiğe kadar geldi.

Mert döndü.

İkisi birbirlerine baktılar.

Katya bütün gün söylememek için uğraştığı şeylerin şimdi boğazına toplandığını hissetti.

Kal.

Gitme.

Beni unutma.

Bunların hiçbirini söylemeye hakkı olmadığını düşünüyordu.

Hiçbirini söylemedi.

"Dikkat," dedi.

Mert başını salladı.

"Sen de."

Katya dudaklarını bastırdı.

Mert birkaç saniye daha durdu.

Sonra döndü.

Bahçenin karanlığına doğru yürümeye başladı.

Bir adım.

İki.

Çitin yanından geçti.

Katya kapının kenarını tuttu.

Bakmaması gerekiyordu.

Baktı.

Mert odunluğun gölgesine ulaştı.

Sonra durdu.

Katya kaşlarını çattı.

Mert kıpırdamadı.

Birkaç saniye öyle kaldı.

Ardından arkasını döndü.

Katya'nın kalbi hızlandı.

Mert geri geliyordu.

Hızlı değil.

Kararlı.

Katya eşikten çekilmedi.

Mert kapının önüne ulaştığında aralarında yalnızca bir adım kaldı.

"Neyi unuttun?" diye sordu Katya.

Mert cevap vermedi.

"Matara sende."

Mert başını salladı.

"Biliyorum."

"Bıçak?"

"Bende."

"Öyleyse?"

Mert sustu.

Katya onun doğru kelimeyi aradığını düşündü.

Sonra fark etti.

Bu kez kelime aramıyordu.

Mert yalnızca ona bakıyordu.

Katya'nın nefesi yavaşladı.

"Mert?"

Mert elini kaldırdı.

Hareketi o kadar yavaştı ki Katya isterse geri çekilebilirdi.

Çekilmedi.

Parmaklarının dışıyla Katya'nın yanağına dokundu.

Katya'nın bütün bedeni o küçük teması fark etti.

Mert'in eli biraz daha açıldı.

Avucu yanağının kenarına yerleşti. Başparmağı kulağının önündeki kıvırcık sarı saçlara değdi.

Katya onun gözlerinden ayrılmadı.

"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadı.

Mert'in ağzının kenarında acı bir gülümseme belirdi.

"Bilmiyorum."

Katya'nın dudakları istemsizce kıpırdadı.

"Çok güven verici."

Mert cümlenin tamamını anlayamadı.

Ama Katya geri çekilmemişti.

Bu kadarını anladı.

Biraz eğildi.

Aralarında hâlâ birkaç santim vardı.

Durdu.

Katya onun nefesini dudaklarının üzerinde hissetti.

Aylar önce mahzenin kapağını açtığında duyulmaması için korktuğu nefesi.

Ateşini ölçerken yüzüne vuran nefesi.

Gece arka odadan gelip gelmediğini dinlediği nefesi.

Şimdi önündeydi.

Ve Mert bekliyordu.

Katya yirmi yılı düşündü.

Bir saniyeden az sürdü.

Sonra elini Mert'in paltosunun yakasına koydu ve kalan mesafeyi kendisi kapattı.

İlk temas neredeyse ürkekti.

Dudakları birbirine değdiğinde ikisi de kıpırdamadı.

Sanki aylar boyunca yaklaşmalarına rağmen hiç düşünmedikleri bir sınırı gerçekten geçtiklerine ikisinin de inanması gerekiyordu.

Mert'in eli yanağında kaldı.

Katya geri çekilmedi.

Mert yeniden öptü.

Bu kez daha emin.

Katya'nın parmakları paltosunun yakasında sıkıldı.

Öpüşmenin içinde acele yoktu fakat çekingenlik hızla eridi. Mert'in dudakları onun dudaklarında biraz daha uzun kaldı; Katya başını hafifçe yana çevirdiğinde Mert bunu izledi. Ağzı yeniden onunkini buldu.

Katya'nın göğsünde aylardır bastırdığı şey bir anda adını istemeden yükseldi.

Arzu.

Yeni değildi.

Yalnızca ilk kez saklanacak yer bulamıyordu.

Mert'in diğer eli beline gitmedi.

Onu kendisine çekmedi.

Yalnızca yanağını tuttu.

Bu ölçülü hâli, Katya'nın içindeki kontrolü daha çok bozdu.

Katya elini paltosunun yakasından boynuna çıkardı.

Parmakları saçlarının ensesinde bittiği yere değdi.

Mert nefesini içine çekti.

Öpüşme bir anlığına derinleşti.

Katya onun sıcaklığını, ağzındaki belli belirsiz ekmek tadını, yanağındaki gün boyu uzamış sakalın tenine sürtünmesini fark etti.

Bunların hiçbirinde hasta bir adam yoktu.

Hiçbirinde hemşire yoktu.

Bir kadın vardı.

Bir erkek.

Ve birkaç dakika sonra birbirlerinden uzaklaşmak zorunda olan iki insan.

Bu düşünce Katya'yı geri getirdi.

Dudaklarını ayırdı.

Mert de onu bırakmadı ama peşinden gitmedi.

Alınları neredeyse birbirine değiyordu.

İkisinin de nefesi biraz hızlanmıştı.

Katya gözlerini açtı.

Mert zaten ona bakıyordu.

Söylenecek bir şey yoktu.

Belki çok fazla şey vardı.

Aynı anlama geliyordu.

Mert'in başparmağı yanağında bir kez hareket etti.

Sonra elini indirdi.

Katya'nın parmakları da ensesinden ayrıldı.

Mert çok alçak sesle,

"Katya," dedi.

Katya yutkundu.

"Git."

Kelime sert çıkmadı.

Mert bunu anladı.

Bir an daha durdu.

Sonra başını salladı.

Döndü.

Bu kez geri bakmadan yürüdü.

Katya kapının önünde kaldı.

Çiti geçtiğini gördü.

Odunluğun gölgesine karıştı.

Ağaçlara doğru ilerleyen koyu silueti küçüldü.

Sonunda gece onu tamamen aldı.

Katya yine de kapıyı hemen kapatmadı.

Dudaklarında hâlâ Mert'in sıcaklığı vardı.

Katya kapıyı kapatmadı.

Bir süre daha açık tuttu.

Mert'in ayak sesleri önce bahçenin ıslak toprağında duyuldu. Sonra odunluğun arkasına geçtiğinde zayıfladı. Ağaçlara yaklaştıkça sesler birbirinden ayrılmaz hâle geldi; rüzgârın dallarda çıkardığı hışırtı, uzaktaki bir köpeğin havlaması, gece toprağının altında ezilen kuru yapraklar.

Sonra hiçbir şey kalmadı.

Katya hâlâ kapının önündeydi.

Soğuk içeri doluyordu.

Sobanın ısısı arkasından sırtına vuruyor, bahar gecesinin serinliği yüzünde kalıyordu. İki mevsimin arasında duruyormuş gibi hissetti.

Elini dudaklarına götürmedi.

Bunu yapmak istediğini fark edince özellikle yapmadı.

Kırk altı yaşındaydı.

Bir adam onu ilk kez öpmüyordu.

Bir erkeğin ağzının nasıl hissettirdiğini unutmuş değildi. Grigori'yle geçirdiği yıllar bir rüya değildi. O da bir zamanlar kapının önünde onu öpmüş, Katya çalışmaya geç kalacağını söyleyerek söylenmiş, sonra bir kez daha öpülmek için gitmemişti.

Yedi yıl geçmişti.

Ama yedi yıl insanı on yedi yaşına döndürmezdi.

Katya bunun neden bu kadar farklı hissettirdiğini anlayacak kadar kendisini tanıyordu.

Sorun öpüşmek değildi.

Sorun Mert'ti.

Kapıyı kapattı.

Sürgüyü çekti.

Metal parça yerine otururken tok bir ses çıkardı.

Mert birkaç dakika önce sürgünün geceleri sert kapatılmasını söylemişti.

Katya sürgüye baktı.

"Budala."

Kime söylediğini bilmiyordu.

Mert'e.

Kendisine.

Belki ikisine de.

Sobanın yanına yürüdü.

Masada Mert'in kullandığı kupa duruyordu.

Katya onu aldı.

Yıkamak için su leğenine götürdü.

Sonra durdu.

Kupada yalnızca dibine yapışmış birkaç ekmek kırıntısı vardı. Her akşam yaptığı gibi suya sokup bezle silmesi gerekiyordu.

Yapmadı.

Masaya geri bıraktı.

Bu daha da saçmaydı.

Kupayı orada bırakmak Mert'i geri getirmeyecekti.

Katya yeniden aldı.

Bu kez leğene bıraktı.

Suya değdiğinde çıkan küçük şıpırtı evin içinde gereğinden yüksek duyuldu.

Katya ellerini masanın kenarına dayadı.

Sessizlik.

Bu ev sessizliğe yabancı değildi.

Yedi yıldır sessizlik burada onunla yaşamıştı.

Sabahları sobanın kapağının sesi olurdu.

Keçinin böğürmesi.

Tavukların eşelenmesi.

Çatıda yağmur.

Kış gecelerinde rüzgâr.

Bunların arasındaki boşluklarda ise sessizlik vardı.

Katya onu hiç düşman saymamıştı.

Bazen istemişti bile.

Hastaların, köylülerin, askerlerin ardından kapıyı kapatır; nihayet kimsenin ona bir şey sormadığı, kimsenin bir yerinin kanamadığı, kimsenin ateşinin çıkmadığı evine dönerdi.

Bu gece aynı ev ona fazla büyük geldi.

Arka odanın kapısı açıktı.

Katya bakmamak istedi.

Baktı.

Divan boştu.

Battaniye katlanmıştı.

Mert onu sabah kendisi katlamıştı.

Katya birkaç adım attı.

Arka odanın eşiğine geldi.

Mert'in burada kaldığını göstermeye yetecek kadar çok şey vardı.

Pencerenin altındaki küçük tahta parçaları.

Duvarın dibinde bıçakla kazınmış ince talaş.

Divanın ayağına yakın yerde, botunun aylar boyunca sürttüğü tahtadaki koyu iz.

Fakat aynı zamanda hiçbir şey yoktu.

Mert paltosunu götürmüştü.

Matarasını.

Bıçağını.

Torbasını.

Birkaç saat sonra bu odada onun olan hiçbir eşya kalmayacaktı.

Katya divana yaklaştı.

Oturmadı.

Battaniyenin kenarını düzeltti.

Zaten düzgündü.

Elini çekti.

"Yeter."

Kendi sesini duymak istemediği için mutfağa döndü.

Sobaya odun atmak üzere kapağı açtı.

İçerideki ateş hâlâ güçlüydü.

Oduna ihtiyacı yoktu.

Kapağı yeniden kapattı.

Mert'in öğleden sonra kestiği parçalar sandığın içinde düzgünce dizilmişti.

Dört günlük.

Belki beş.

Katya onlara uzun süre baktı.

Gitmek için hazırlanırken yaptığı her şey şimdi evin içinde kalmıştı.

Sürgü.

Odun.

Su.

Tamir edilmiş sandalye.

Un sandığı.

Çit.

Mert gitmişti ama elleri evden henüz çıkmamıştı.

Katya sandalyeye oturdu.

Bir süre sonra ellerini yüzüne götürdü.

Öpüşmeyi düşünmemesi gerekiyordu.

Düşündü.

Mert geri dönmüştü.

Asıl mesele buydu.

Kapıdan çıkmıştı.

Gitmişti.

Sonra kendi isteğiyle geri dönmüştü.

Katya onu çağırmamıştı.

Bir şey istememişti.

Mert dönmüş, yüzüne dokunmuş ve durmuştu.

Beklemişti.

Katya da onu öpmüştü.

Bu kısmı başka türlü hatırlamanın hiçbir yolu yoktu.

Onu Mert öpmemişti yalnızca.

Katya da Mert'i öpmüştü.

Üstelik yalnızca karşılık vermemişti.

Elini ensesine götürmüş, onu kendisine yaklaştırmıştı.

Katya gözlerini kapadı.

"Tanrım."

Bu kez kelime ağzından sessiz çıktı.

Yirmi yıl.

Savaş.

Rus.

Türk.

Bütün mantıklı şeyler yeniden yerlerine dönüyordu.

Fakat birkaç dakika geç kalmışlardı.

Katya gözlerini açtı.

Kapıya baktı.

Dışarı çıkıp ardından gitmeyecekti.

Bunu aklından bile geçirmemeliydi.

Mert'in dönmesi gerekiyorsa dönecekti.

Dönmemesi gerekiyorsa...

Katya bu cümlenin sonunu düşünmedi.

Tam o sırada uzaktan bir ses geldi.

İlk anda Mert sandı.

Bedeni sandalyeden kalkmadan önce zihni yetişemedi.

Sonra sesi tanıdı.

Tekerlek değil.

Kızak kızağı da değildi artık; kar kalmamıştı.

Ama askerlerin kış boyunca kullandığı uzun yük kızağının altına baharla birlikte dar tekerlekler geçirilmişti ve bozuk köy yolunda ilerlerken kendine özgü bir gıcırtı çıkarıyordu.

Atların nal sesleri ona eşlik ediyordu.

Katya ayağa kalktı.

Ses kuzey yolundan geliyordu.

Gece vakti gelen askerî bir araba iyi haber değildi.

Perdeye yaklaştı.

Önce yalnızca karanlık gördü.

Sonra yolun kıvrımında sallanan bir fener belirdi.

Bir tane.

Arkasında ikinci bir ışık.

Katya perdeyi biraz daha araladı.

İki atın çektiği askerî araba köye giriyordu.

Üzerinde dört, belki beş adam vardı. Birinin omzunda tüfek, diğerinin dizlerinin arasında uzun bir sandık duruyordu. Çamur tekerleklerden yolun kenarına sıçrıyordu.

Karargâhın önündeki nöbetçi seslendi.

Araba yavaşladı.

Askerlerden biri cevap verdi.

Katya kelimeleri duyamadı.

Fakat seslerin tonu sıradandı.

Birlik dönüyordu.

Bir görev bitmişti.

Katya perdeyi bırakmak üzereydi.

Sonra arabanın arkasındaki adam hareket etti.

Ayağa kalktı.

Önce çantasını omzuna geçirdi.

Ardından araba tamamen durmadan yere atlamaya kalkınca yanındaki asker kolundan tutup bir şey söyledi.

Adam bekledi.

Tekerlekler durdu.

Yere indi.

Katya'nın eli perdenin üzerinde kaldı.

Yüzünü henüz seçemiyordu.

Ama yürüyüşünü tanımıştı.

Bir an bunun mümkün olmadığını düşündü.

On sekiz gün.

Sonra daha fazlası.

İki hafta denmişti.

Belki üç.

Zaman uzamış, Aleksey'den haber gelmemişti.

Katya onu neredeyse kuzey yolunun içinde kaybolmuş bir isim gibi düşünmeye başlamıştı.

Adam fener ışığının önünden geçti.

Yüzü göründü.

Aleksey.

Katya'nın midesinin altında soğuk bir kasılma oluştu.

Genç asker ilk ayrıldığı zamankinden daha zayıf görünüyordu. Paltosunun etekleri çamur içindeydi. Sakalı uzamış, yüzünün bir tarafına koyu bir kir izi yerleşmişti.

Ama yürüyordu.

Sağlamdı.

Ve dönmüştü.

Karargâhın önünde bir asker ona yaklaştı. Bir şey söyledi.

Aleksey cevap verdi.

Çantasını yere bıraktı.

Sonra başını kaldırdı.

Katya perdeyi kapatabilirdi.

Kapatmadı.

Aleksey önce köy yoluna baktı.

Marina'nın evine.

Mihail'in ahırına.

Sonra başını yavaşça çevirdi.

Katya'nın evine.

Aralarında yol, birkaç çit ve gecenin karanlığı vardı.

Katya içerideydi.

Lamba sönüktü.

Normalde onu görmesi mümkün değildi.

Yine de Aleksey'in bakışı doğrudan pencereye geldi.

Katya kıpırdamadı.

Genç asker birkaç saniye öyle baktı.

Yüzünde şaşkınlık yoktu.

Şüphe de değildi yalnızca.

Sanki gitmeden önce bıraktığı bir sorunun hâlâ aynı yerde durup durmadığını kontrol ediyordu.

Karargâhın kapısı açıldı.

İçeriden biri Aleksey'in adını seslendi.

Aleksey bakışını çekti.

Çantasını aldı.

Binaya doğru yürüdü.

Katya perdeyi bıraktı.

Evin içi yeniden karardı.

Kalbi az önce Mert kapıdan döndüğünde attığından başka türlü atıyordu şimdi.

Birkaç dakika.

Yalnızca birkaç dakika.

Aleksey biraz daha erken dönseydi Mert arka kapıdan çıkarken görülebilirdi.

Mert birkaç dakika daha geç kalsaydı Aleksey'in geldiğini öğrenebilirdi.

İkisi de olmamıştı.

Katya arka kapıya baktı.

Sürgü yerindeydi.

Ötesinde Mert çoktan ormana ulaşmış olmalıydı.

Kuzey yolunda ise Aleksey geri dönmüştü.

Katya uzun süre olduğu yerde kaldı.

Aleksey dönmüştü.

Mert ise birkaç dakika önce gitmişti.

End of chapter

Page 1 of 101Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.