BÖLÜM 23 - İKİ GÜN
Mert o sabah öğlene kadar uyudu.
Katya onu uyandırmadı.
Bunu iyilik olsun diye yapmadığını kendisine iki kez söyledi. Gece saatlerce yürümüş, eve döndüğünde eski yaranın çevresi yeniden kızarmıştı. Dinlenmesi gerekiyordu.
Hepsi buydu.
Katya sabah işlerini sessiz yaptı. Sobayı yaktı, keçiyi sağdı, kümesteki yumurtaları topladı. Bir önceki gecenin çamurunu arka kapının önünden kazıyıp attı. Mert'in botlarını sobaya fazla yaklaştırmadan kurumaları için duvarın dibine bıraktı.
Her zamanki şeyler.
Yalnızca hiçbirinin her zamanki gibi gelmediği bir sabah.
Mert'in botlarından biri yana doğru devrilmişti. Katya doğrulttu.
Sonra yaptığına sinirlendi.
İki gün.
Kelimeyi düşünmemeye çalıştıkça evin içinde daha çok karşısına çıkıyordu.
İki kâse.
Masada iki sandalye.
Kapının yanında iki çift bot.
Katya, yumurtalardan birini gereğinden sert kırdı. Kabuğun küçük bir parçası tavaya düştü.
"Harika."
Kaşığın ucuyla kabuğu çıkardı.
Arka odadan ses gelmedi.
Normalde Mert bu saate kadar çoktan uyanmış olurdu. Sobanın kapağını açar, odun atmaya kalkar, Katya bir tane dediği için ikinci odunu elinde tutup onun görüp görmediğini kontrol ederdi.
Bugün hiçbirini yapmıyordu.
Katya bir an arka odanın kapısına baktı.
İki gün sonra da yapmayacaktı.
Tavadaki yumurtayı çevirdi.
Bu kez fazla pişirdi.
Mert uyandığında güneş pencerenin üst yarısına ulaşmıştı.
Arka odadan çıktığında saçlarının bir tarafı ezilmişti. Üzerinde gömleği vardı ama düğmelerinden ikisini yanlış iliklemişti.
Katya onu görünce istemeden durdu.
Mert gözlerini ovuşturdu.
"Geç."
"Oldukça."
Pencereye baktı.
"Niye uyandırmadın?"
"Gece ormanda dolaşan insanları sabah erken kaldırmıyorum."
Mert sandalyeye oturdu.
"Yeni kural?"
Katya önüne ekmek koydu.
"Evet."
"Çok kural var."
"İşe yarıyorlar. Hâlâ hayattasın."
Mert ekmeği aldı.
Normalde bu cevaba gülümserdi.
Bu kez yalnızca başını salladı.
Katya yumurtayı tabağına bıraktı.
Mert baktı.
"Bu öldü."
Katya kaşlarını çattı.
"Ne?"
Mert çatalıyla fazla pişmiş yumurtanın kenarına dokundu.
"Çok öldü."
Katya birkaç saniye ona baktı.
Sonra burnundan kısa bir gülüş çıktı.
"Gece yarısı ormanda Osmanlı işareti bulan adamın en büyük sorunu yumurtam demek."
Mert cümlenin tamamını anlayamadı ama yumurtayı işaret etti.
"Ben savaş gördüm. Bu daha kötü."
Katya bu kez gerçekten güldü.
Kısa sürdü.
Mert de güldü.
Sonra ikisi aynı anda sustular.
Sessizlik, birkaç saniye önce orada değilmiş gibi aralarına yeniden oturdu.
Mert ekmeğinden bir parça kopardı.
Katya ayağa kalkıp tavadaki yağı temizlemeye başladı.
Hiçbiri "iki gün" demedi.
Öğleden sonra Mert odun kesti.
Katya başlangıçta izin vermek istemedi.
"Gece yeterince yürüdün."
"Uyudum."
"Uyumak seni yeni adam yapmıyor."
Mert baltayı eline aldı.
"Ben yeni değil. Eski iyi."
Katya ona baktı.
"Bu cümlenin hiçbir yeri güven vermiyor."
Mert anlamadı.
Anlamasına da gerek kalmadı.
İlk odunu kütüğün üzerine koydu ve baltayı indirdi.
Tahta tek darbede ikiye ayrıldı.
Katya istemeden sustu.
Aylar önce aynı adamın bir bardak suyu iki eliyle tuttuğu hâli gözünün önüne geldi. Sonra ilk kez odun kesmeye kalkıp bir buçuk saatin sonunda yüzünün rengini kaybetmesi.
Şimdi balta yeniden kalktı.
İkinci odun da ayrıldı.
Mert hareketlerini aceleye getirmiyordu. Nefesini biliyor, gücünü ölçüyordu. Katya'nın aylar boyunca ona zorla öğretmeye çalıştığı şeyi sonunda kendi bedeniyle öğrenmişti.
Ne zaman duracağını.
Katya mutfak kapısının eşiğinde kaldı.
Mert üçüncü parçayı aldı.
Kollarındaki kaslar baltayı kaldırırken gerildi. Gömleğinin sırtı omuzlarında çekildi. Sarıya yakın kumral saçları alnına düşmüş, terledikçe koyulaşmıştı.
Katya bakışını başka tarafa çevirdi.
Bahçede yapılacak yeterince iş vardı.
Kümesin yanında kırılmış ince bir çit parçası.
Toprakta biriken su.
Bahar ekimi için ayrılacak yataklar.
Hepsini görüyordu.
Hiçbirine bakmıyordu.
Baltanın sesi bir kez daha geldi.
Yirmi altı.
Katya sayıyı daha önce de düşünmüştü. Mert'in Sokolov yüzünden yüzünü asması hoşuna gittiğinde, bu düşüncenin ne kadar saçma olduğunu kendisine hatırlatmıştı.
Kırk altı.
Yirmi altı.
O zaman rakamlar yalnızca utanılacak küçük bir hevesin üzerine dökülen soğuk su gibiydi.
Şimdi değildi.
Şimdi Mert gerçekten gidiyordu.
Ve Katya ilk kez yirmi yılın yalnızca iki sayı arasındaki boşluk olmadığını düşündü.
Mert'in önünde başka bir hayat olabilirdi.
Savaş biterse.
Hayatta kalırsa.
Evine dönerse.
Tahta kokan bir atölye yeniden kurulabilirdi. Annesinin mutfağında yine kirli elleriyle sofraya oturabilirdi. Babası fazla konuşmadan karşısında oturabilirdi. Hasan yaşıyorsa onu bulabilirdi.
Bir gün bir kadınla evlenebilirdi.
Bu düşünce Katya'nın içine beklediğinden daha keskin girdi.
Yüzünü hemen başka tarafa çevirdi.
Saçmalık.
Mert yirmi altı yaşındaydı.
Yirmi yıl önce Katya da yirmi altı yaşındaydı.
O yaşta hayatının hangi biçime gireceğini bildiğini sanmıştı. Grigori vardı. Hastane vardı. Önlerinde yıllar olduğunu düşünmüşlerdi.
Sonra yıllar, kimsenin izin istemediği yerlerden eksilmişti.
Katya ellerini önlüğüne sildi.
Mert'in geleceğini kendi evinin dört duvarına sığdırmaya hakkı yoktu.
Bunu ona zaten söylemişti.
Sen bana ait değilsin.
Şimdi o cümlenin doğru olduğunu kabul etmek, söylemekten daha zordu.
Baltanın sesi kesildi.
Katya dönüp baktı.
Mert odunları kucağına topluyordu.
"Bırak," dedi.
Mert başını kaldırdı.
"Niye?"
"Yeter."
"Daha var."
"Görüyorum."
Mert kucağındaki odunlarla eve doğru yürüdü. Sobanın yanındaki sandığa bıraktı.
Sonra yeniden dışarı çıktı.
Katya onu takip etti.
"Mert."
"Ne?"
"Yeter dedim."
Mert odun yığınına baktı.
"Bu az."
Katya da baktı.
Az değildi.
Sobanın yanında zaten iki günlük odun vardı. Mert'in kestiği yeni parçalarla birlikte dört, belki beş gün rahatlıkla yeterdi.
Katya'nın yüzü yavaşça değişti.
Mert bunu fark etti.
"Yağmur gelir," dedi.
Gökyüzünü gösterdi.
"Sonra odun ıslak."
Katya cevap vermedi.
Mert'in açıklaması doğruydu.
Bahar yağmuru bir gecede yığını ıslatabilirdi.
Ama ikisi de bunun tamamı olmadığını biliyordu.
Mert bir parça daha aldı.
Katya bu kez engellemedi.
Baltanın sesi yeniden bahçeye yayıldı.
Katya kapının eşiğine yaslandı.
Mert gidince odun kesmek zorunda kalmasın diye yapıyordu.
Bunu söylemiyordu.
Katya da anladığını söylemedi.
Bir süre sonra Mert durdu. Elinin tersiyle alnını sildi.
Katya su kupasını ona uzattı.
Mert aldı.
"Teşekkür ederim."
Artık kelimeyi Katya'dan çok daha düzgün söylüyordu.
Suyu içerken Katya onun yüzüne baktığını fark etti ve gözlerini hemen odunlara indirdi.
"Bu kadar yeter."
Mert kupayı geri verdi.
Bu kez itiraz etmedi.
Akşam yemeğinde patates, ekşi lahana ve Vera'nın birkaç gün önce verdiği kuru fasulyeden kalan son kısmı yediler.
Mert tabağına baktı.
"Yumurta yok."
Katya kaşığını kaldırdı.
"Şikâyet edersen yarın sana yalnız yumurta veririm."
Mert gülümsedi.
"Ölü yumurta?"
"Özellikle."
Mert başını iki yana salladı.
Birkaç dakika gerçekten sıradan bir akşam yemeği yediler.
Mert ekmeğin kabuğunu tabağın kenarına ayırdı.
Katya bunu aylardır yaptığını biliyordu.
Katya yemeğini bitirince kupasının dibinde kalan suyu tek seferde içti.
Mert de bunu biliyordu.
Bir insanı tanımak bazen büyük sırlarını öğrenmek değildi.
Ekmeğin hangi tarafını önce yediğini bilmekti.
Sobaya ne zaman odun atacağını.
Uyurken battaniyeyi ayağıyla ne zaman ittiğini.
Bir şey söylemeyeceği zaman kaşığını nasıl tuttuğunu.
Katya önündeki tabağa baktı.
İki gün sonra bunların hiçbirine ihtiyacı olmayacaktı.
Bu düşünceyi daha tamamlamadan Mert konuştu.
"Yarın bahçe?"
Katya başını kaldırdı.
Mert pencerenin dışını gösterdi.
"Toprak iyi olursa. Çit de kötü."
Katya bir an ne cevap vereceğini bilemedi.
Yarın.
Sanki yalnızca ertesi günmüş gibi söylemişti.
Sanki ardından başka bir gece gelmeyecekmiş gibi.
Katya kaşığını tabağına bıraktı.
"Önce çit."
Mert başını salladı.
"Sonra bahçe."
"Belki."
Mert hemen gözlerini kıstı.
"Senin belki."
Katya'nın ağzının kenarı kıvrıldı.
"Benimki akıllı."
Mert güldü.
Katya da.
Ve o gece ikisi de, ertesi gün yapacakları işleri konuşarak vedadan söz etmemeyi başardılar.
Ertesi sabah Katya bahçeye tek başına çıktı.
Mert çıkmadı.
Bunun üzerine konuşmaları bile gerekmedi.
Güneş doğduktan kısa süre sonra köy yolundan iki asker geçmişti. Birinin sırtında tüfek, diğerinin elinde içi boş bir bez çuval vardı. Kuzeye doğru yürümüşler, yarım saat sonra aynı yoldan dönmemişlerdi.
Nereye gittiklerini Katya bilmiyordu.
Bilmemesi yeterliydi.
Arka bahçe yoldan doğrudan görünmüyordu. Evin kendisiyle odunluk görüşün büyük kısmını kesiyor, yaşlı çit de kalan tarafı kapatıyordu. Yine de bir insan ahırların arasından geçerken başını doğru anda çevirirse içerideki birini görebilirdi.
Mert aylardır köyde yaşamıştı.
Köy ise Mert'in varlığından hâlâ habersizdi.
Bu dengeyi gitmesine bir gün kala bozmak aptallık olurdu.
Katya çit kapısını kapattı ve toprağa çömeldi.
Kış boyunca sertleşen küçük sebze yatağının üzerini çapayla gevşetmeye başladı. Toprak üstten kurumuş görünüyordu ama birkaç parmak aşağıda hâlâ ağır ve ıslaktı. Her darbede koyu kahverengi parçalar ayrılıyor, aralarından geçen yıldan kalma ince kökler çıkıyordu.
Mutfak penceresinin perdesi kapalıydı.
Katya yine de Mert'in içeride olduğunu biliyordu.
Bir süre sonra arka kapı bir parmak kadar açıldı.
Katya doğruldu.
Mert kapının gerisindeydi. Yalnızca yüzünün yarısı görünüyordu.
"Ne?"
Mert çitin sağ tarafını gösterdi.
Kışın ağırlığıyla gevşeyen iki tahta yana eğilmişti.
"Dün söyledin."
"Söyledim."
"Ben yaparım."
Katya çapaya yaslandı.
"Gündüz değil."
Mert başını dışarı uzatmadan yola doğru baktı.
"Kimse yok."
"Şu anda."
Mert'in yüzünde tanıdık sabırsızlık belirdi.
Katya daha o konuşmadan elini kaldırdı.
"Hayır. Dün yeterince dışarıdaydın."
Aslında dün de bütün köyün görebileceği bir yerde çalışmamıştı. Odunlukla evin arasında kalan dar bölümde durmuş, Katya yola iki kez baktıktan sonra odunları orada kesmişti.
Yine de uzun sürmüştü.
Bir köylünün kayıp keçisini araması bile yeterdi.
Mert kapının arkasından çite baktı.
"Tahtayı ver."
Katya kaşlarını çattı.
"Ne yapacaksın?"
"İçeride hazırlarım."
Katya çite baktı.
Sonra Mert'e.
Bu, itiraz edecek kadar kötü bir fikir değildi.
Ve bundan hoşlanmadı.
Çünkü son aylarda Mert'in bazı fikirlerinin kendisininkilerden daha mantıklı çıkmasına hâlâ alışamamıştı.
"Kapıyı kapat."
Mert gülümsedi.
"Bu evet mi?"
"Kapıyı kapat."
"Bu evet."
Kapı kapandı.
Katya başını iki yana salladı.
Tahtaları yarım saat sonra mutfağa taşıdı.
İkisini de çitten bütünüyle sökmemişti. Kırılan bağlantıyı ve gevşemiş parçayı çıkarmış, sağlam direkleri yerinde bırakmıştı.
Mert masanın başında bekliyordu.
Tahtaları görünce eline aldı.
Birini çevirdi.
"Bu çürük."
"Biliyorum."
"Değişmeli."
"Yeni tahta yok."
Mert odunluğun yönünü gösterdi.
"Var."
"O çatı için."
"Az alırım."
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
Mert ona baktı.
Sonra tahtaya.
Sonra yeniden Katya'ya.
"Sen ben gidince çit yapacak."
Katya'nın yüzündeki ifade değişti.
Mert bunu söylediği anda fark etti.
Cümleyi geri alamazdı.
Katya masaya yaklaştı.
"Ben senden önce de çit tamir ediyordum."
"Biliyorum."
"Odun da kesiyordum."
"Biliyorum."
"Su da taşıyordum."
"Biliyorum."
Mert'in her cevabı Katya'nın sesini biraz daha sertleştiriyordu.
"Öyleyse sorun ne?"
Mert birkaç saniye sustu.
"Yok."
Katya ona baktı.
Mert tahta parçasını masaya yatırdı.
"Ben varken ben yapıyorum."
Katya cevap vermedi.
Cümlenin içinde gösterişli hiçbir şey yoktu.
Tam da bu yüzden kötüydü.
Mert düzgün kesik atmak için düz bir tahta parçası kullandı. Kesilecek yeri bıçağın ucuyla işaretledi, sonra küçük testereyi aldı.
Katya yeniden dışarı çıktı.
Onu çalışırken duymamak için.
Testerenin sesi yine de mutfaktan bahçeye ulaşıyordu.
Yavaş.
Düzenli.
Katya çapayı toprağa sapladı.
Bir gün sonra bu ses olmayacaktı.
Bunu da düşünmedi.
Öğleden sonra Vera uğradı.
Mert onu daha çit kapısından seslenirken duymuştu.
Katya eve girdiğinde mutfak boştu.
Testere masanın altında, tahta parçaları sobanın yanındaki bezin üzerine toplanmıştı. Arka odanın kapısı kapalıydı.
Katya bir an etrafa baktı.
Artık ona hiçbir şey söylemesine gerek kalmıyordu.
Bu da geçen ayların başka bir ölçüsüydü.
Vera içeri girdi.
Elinde küçük bir bez torba vardı.
"Tohum."
Katya torbayı aldı.
"Ne tohumu?"
"Şalgam."
"Senin şalgamların geçen yıl taş gibiydi."
Vera suratını astı.
"Çünkü yağmur yağmadı."
"Yağmurun suçlayacak dili yok tabii."
"Senin var. Hem de fazlasıyla."
Katya istemeden güldü.
Vera sandalyeye oturdu.
Mert'in tamir ettiği sandalyeye.
Katya'nın bakışı bir an sandalyenin ayağına indi.
Vera bunu fark etmedi.
"Marina'nın çatısına yine adam lazım," dedi. "Mihail'in oğlanlardan küçüğü kuzeye çağrılmış."
Katya'nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
"Ne zaman?"
"Yarın."
"Niye?"
Vera omuz silkti.
"Asker niye adam çağırır? Kazmak için, taşımak için, ölmek için. Bize soran mı var?"
Katya torbanın ağzını bağladı.
"Sokolov bir şey söyledi mi?"
"Teğmen benimle oturup savaş planı paylaşmıyor."
"Ne büyük kayıp."
Vera gözlerini kıstı.
"Seninle paylaşıyor ama."
Katya'nın eli durdu.
"Ne?"
"Geçenlerde buradaydı."
"Haftalar önce."
"Bu köyde haftalar önce dün sayılır."
Katya ona sertçe baktı.
Vera güldü.
"Bakma öyle. Adam yakışıklı."
"Vera."
"Ne?"
"Şalgamlarını alıp gidebilirsin."
"Tohumları sana getirdim."
"Fikrini de yanında götür."
Vera homurdanarak ayağa kalktı.
Kapıya yürüdü.
Sonra dönüp Katya'ya baktı.
"İnsan kırk altı yaşında diye kör olmuyor."
Katya'nın yüzü dondu.
Vera başka bir şey söylemeden çıktı.
Kapı kapandı.
Katya sürgüyü çekti.
Bir süre olduğu yerde kaldı.
Arka odanın kapısı açıldı.
Mert çıktı.
Yüzünde çok belirgin olmayan bir ifade vardı.
Katya onu görünce daha da sinirlendi.
"Ne kadarını duydun?"
Mert omuz silkti.
"Şalgam kötü."
Katya birkaç saniye yüzüne baktı.
Sonra güldü.
İstemeden.
Mert de gülümsedi.
"Sokolov da duydun mu?" diye sordu Katya.
Mert'in gülümsemesi biraz azaldı.
"Biraz."
"Tabii."
Katya torbayı rafa koydu.
Mert masadaki tahtayı aldı.
Bu kez Sokolov hakkında hiçbir şey söylemedi.
Katya da söylemedi.
Artık bazı kıskançlıkların adını koymaya ihtiyaçları kalmamıştı.
Çiti ancak hava karardıktan sonra tamamlayabildiler.
Katya bunu bile hemen yapmalarına izin vermedi.
Önce karşı evin ışığının sönmesini bekledi.
Sonra arka kapıdan tek başına çıktı.
Ahırın yanından yol tarafına kadar yürüdü.
Karargâh yönünde iki soluk ışık vardı fakat yolda kimse görünmüyordu. Uzakta bir at kişnedi. Bir köpek bir kez havlayıp sustu.
Katya eve döndü.
Mert kapının arkasında paltosunu giymiş bekliyordu.
"Beş dakika."
Mert başını salladı.
"Beş."
"Ses yok."
"Çekiç yok."
Katya ona baktı.
Mert elindeki ahşap kamayı gösterdi.
Çivi yerine hazırlamıştı.
"Usta," dedi.
Katya gözlerini devirdi.
"Çık."
İkisi arka kapıdan geçip evle odunluk arasındaki karanlık bölüme girdiler.
Mert doğrudan çite gitmedi.
Önce köşede durup dinledi.
Katya bunu fark etti.
Aylar önce dışarı çıktığı ilk gece çevreyi dinlemeyi ona Katya öğretmişti.
Şimdi buna gerek yoktu.
Mert zaten yapıyordu.
Birlikte çitin dibine çömeldiler.
Katya lambayı getirmemişti. Işık uzaktan görülebilirdi. Pencereden sızan soluk aydınlık ve gecenin kendisi yeterli olmak zorundaydı.
Mert onardığı tahta parçasını yerine oturttu.
"Burayı tut."
Katya tahtanın üst kısmını kavradı.
Mert aşağıdaki bağlantıyı yerleştirdi.
"Biraz bana."
Katya çekti.
"Çok."
"Sen biraz dedin."
"Senin birazın kötü."
Katya ona bakmadan,
"Benim belkim gibi mi?" dedi.
Mert sessizce güldü.
Tahtayı yeniden ayarladı.
Bir süre sonra,
"Şimdi," dedi.
Katya eğilip alt kısmı tuttu.
Mert de aynı anda elini uzattı.
Parmakları Katya'nın elinin üzerine geldi.
İkisi de durdu.
Kazara olmuştu.
Katya bunu biliyordu.
Mert de.
Çitin tahtası artık hareket etmiyordu.
Mert'in elini orada tutması için hiçbir sebep kalmamıştı.
Katya'nın da kendi elini çekmemesi için.
Yine de hiçbiri kıpırdamadı.
Mert'in avucu sıcaktı.
Katya ilk haftalarda bu eli başka türlü tanımıştı.
Ateşli.
Güçsüz.
Bileğine tutunurken parmaklarını kapatmakta zorlanan bir hastanın eli.
Sonra marangozun eli olmuştu.
Nasırları geri gelmiş, kesikler oluşmuş, tahta tozu tırnaklarının arasına dolmuştu.
Şimdi Katya'nın elinin üzerindeydi.
Hasta değildi.
Yardıma ihtiyacı yoktu.
Gitmek için yeterince güçlüydü.
Katya başını kaldırdı.
Mert de ona bakıyordu.
Aralarında yalnızca birkaç karış vardı.
Karanlık, yüzünün bazı çizgilerini saklıyor ama gözlerini saklamıyordu.
Katya ilk kez bunun yaş farkıyla susturulabilecek kadar basit olmadığını düşündü.
Ve hemen ardından bunu düşündüğü için kendisine kızdı.
Mert yirmi altı yaşındaydı.
Katya kırk altı.
Mert'in önünde, savaş izin verirse, uzun bir hayat olabilirdi.
Kendi memleketi.
Kendi dili.
Kendi insanları.
Belki bir ev.
Belki bir kadın.
Katya'nın boğazı sıkıştı.
Elini çekmesi gerekiyordu.
Çekmedi.
Mert çok alçak sesle konuştu.
"Katya."
"Ne?"
Mert cevap vermedi.
Bakışı bir an Katya'nın yüzünden ellerine indi.
Sonra yeniden gözlerine çıktı.
Katya onun ne söylemek istediğini bilmedi.
Belki Mert de bilmiyordu.
Bir köpek uzakta yeniden havladı.
İkisi aynı anda başlarını çevirdi.
Ses köyün öteki ucundaydı.
Tehlike yoktu.
Yine de o küçük an parçalanmıştı.
Mert elini yavaşça çekti.
Katya da.
Mert çitin bağlantısını kontrol etti.
"Oldu."
Katya ayağa kalktı.
"Oldu."
Eve döndüler.
Mert o gece arka odaya geçmeden önce kapının eşiğinde durdu.
Katya sobanın önünde çömelmişti.
"Katya."
Katya arkasına baktı.
Mert birkaç saniye sustu.
Sonunda,
"Sen beni ilk bulunca," dedi. "Ben askerdim."
Katya doğruldu.
"Evet."
"Türk asker."
"Evet."
Mert kapının kenarına elini koydu.
"Sonra?"
Katya kaşlarını çattı.
"Sonra ne?"
Mert doğru kelimeleri aradı.
"Sen beni... hep asker görmedin."
Katya'nın yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Mert devam etmedi.
Katya da hemen cevap vermedi.
Sonunda, "Çünkü hep asker değildin," dedi.
Mert onu uzun süre izledi.
Sonra başını hafifçe salladı.
"İyi geceler, Katya."
"İyi geceler."
Mert arka odaya geçti.
Kapıyı kapatmadı.
Katya bir süre sobanın önünde kaldı.
Çitteki birkaç saniyeyi düşünmemeye çalıştı.
Başaramadı.
Elinin üzerinde Mert'in avucunun ağırlığını hâlâ hissediyordu.
READER NOTES
Comments