Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 22 - ORMANDAKİ İŞARET

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 22 - ORMANDAKİ İŞARET

Ertesi gün hava açtı.

Katya buna sevinmedi.

Gece yağmur yağsaydı Mert'in ormana çıkmak için en azından bir bahanesi daha olmayacaktı. Sabah olduğunda ise gökyüzü soluk ama temizdi. Rüzgâr kuzeyden esmiyor, ağaçların tepelerini yalnızca hafifçe oynatıyordu. Önceki günün çamuru da gece ayazında yer yer sertleşmişti.

Yürümek için kötü bir gece olmayacaktı.

Katya bunu Mert'ten önce fark etmişti.

Mert ise fark ettiğini belli etmemeye çalışıyordu.

Kahvaltı boyunca masadaki ekmeğe gereğinden fazla dikkat etti. Bıçağın ağzını bezle sildi. Mataranın kapağını iki kez kontrol etti. Sonra pencereye bakmadan oturmaya devam etti.

Katya sonunda dayanamadı.

"Bakabilirsin."

Mert başını kaldırdı.

"Neye?"

"Gökyüzüne."

Mert birkaç saniye yüzüne baktı.

"Ben bakmıyorum."

"Onu görüyorum zaten."

Mert ağzının kenarını kıpırdattı ama gülmedi.

Dünkü tartışma bütünüyle geçmemişti.

Sesleri yükselmiyordu artık. Katya da Mert de öfkelerini sofraya taşımamıştı. Fakat bazı cümleler bir kez söylendikten sonra odanın içinde kalıyordu.

Gitmeni istemiyorum.

Yine gideceksin.

Evet.

Katya ekmeğin son dilimini kesti.

"Akşam."

Mert'in eli durdu.

"Ne?"

"Akşam bakarsın."

Mert hemen başını sallamadı.

Katya bundan rahatsız oldu.

"Dün ne konuştuk?"

"Aynı gece dönerim."

"Başka?"

"Eski kömürcü yolu."

"Başka?"

Mert düşünüyormuş gibi yaptı.

Katya gözlerini kıstı.

"Beni sinirlendirmeye çalışma."

"Bu da kural mı?"

Katya istemeden ona baktı.

Rusçası ilerledikçe tartışmaları da ilerliyordu.

"Evet," dedi. "En önemli kural."

Bu kez Mert güldü.

Katya da neredeyse gülümsedi. Sonra kendisini tuttu ve masadan kalktı.

"Yolu göstereceğim."

Katya'nın eski kömürcü yolu dediği şey artık gerçek bir yol sayılmazdı.

Mutfak masasının üzerine bir bez serdi. Parmak ucunu una batırıp bezin üzerinde kaba bir çizgi çekti.

Mert karşısında ayakta duruyordu.

"Bu ev."

Katya küçük bir nokta yaptı.

"Ahır."

Bir tane daha.

"Orman."

Çizgiyi güneye doğru uzattı.

Mert dikkatle izliyordu.

"Yusuf'u burada buldum."

Katya çizginin yanında küçük bir çarpı yaptı.

Mert hemen tanıdı.

"Kulübe."

"Evet."

Katya çizgiyi biraz daha uzattı.

"Buradan sonra yol ikiye ayrılır. Sol taraf dereye iner."

Mert kaşlarını çattı.

"Sağ?"

"Eskiden kömür arabaları kullanırdı. Yıllardır kimse kullanmıyor."

"Nereye gider?"

Katya omuz silkti.

"Daha güneydeki ormana. Sonra bilmiyorum."

Mert parmağını bezin üzerinde ilerletti.

"Bu dere büyük?"

"Şimdi olabilir."

"Geçmek?"

"Bilmiyorum."

Mert başını salladı.

Katya parmağını sertçe bezin üzerine koydu.

"Ve burası."

Mert ona baktı.

"Ne?"

"Buradan sonrası benim bilmediğim yer."

"Anladım."

"Hayır."

Mert'in kaşları çatıldı.

Katya doğru kelimeleri aradı.

"Demek istediğim... yolu biliyormuş gibi davranma."

Mert'in yüzünde hafif bir sabırsızlık belirdi.

"Davranmam."

"Ormanda karanlık başka."

"Biliyorum."

"Bunu söylemeyi bırak."

Mert sustu.

Katya da sustu.

Sonra bezin üzerindeki un çizgisine baktı.

Aylar önce Mert'in yarasının çevresindeki kızarıklığı ölçmüş, ateşinin düşüp düşmediğini izlemişti. Şimdi önüne bir yol çiziyordu.

İnsan bazen kendi ellerinin ne zaman başka bir işe başladığını geç fark ediyordu.

Mert masanın öteki tarafından konuştu.

"Katya."

"Ne?"

"Dönerim."

Katya başını kaldırmadı.

"Dönüş yolunu bulursan."

"Bulurum."

Katya bu kez gözlerini ona kaldırdı.

Mert cümlesini düzeltti.

"Bulmaya çalışırım."

"Daha iyi."

Mert bezdeki çizgiyi ezberler gibi yeniden baktı.

Katya unu eliyle dağıttı.

Yol kayboldu.

İkisinin de aklında kalmıştı.

Akşamüstü köy yolundan on iki asker geçti.

Katya saymadığını iddia edebilirdi.

On ikiydiler.

İkisinin sırtında kürek, birinin omzunda sarılı bir battaniye vardı. Çamura bulanmış botlarla kuzeyden gelip güneye doğru yürüdüler. Arkalarından küçük bir erzak arabası geçti.

Mert perdeye yaklaşmadı.

Mutfak masasının başında botunun tabanını kontrol ediyordu.

Katya onu izledi.

Mert başını kaldırmadan "Ne?" dedi.

"Hiç."

"Yüzün konuşuyor."

Katya'nın kaşları kalktı.

Kendi sözünü ona karşı kullanan ikinci adam olmuştu.

İlki Grigori'ydi.

Bunu düşününce içinde tuhaf bir şey kıpırdadı.

"Botun iyi mi?"

"İyi."

Katya kaşını kaldırdı.

Mert iç çekti.

"Gerçek iyi."

Katya önüne eğildi. Derinin kenarında açılmış küçük bir yeri gördü.

"Bu iyi değil."

"Yürür."

"Sen de aylar önce yürüdüğünü söylüyordun."

Mert cevap vermedi.

Katya raftan kalın ipliği aldı.

"Ver."

"Ben yaparım."

"Elbette yaparsın."

Elini uzattı.

"Ver."

Mert birkaç saniye direndi.

Sonunda botu bıraktı.

Katya sökülen yeri geçici olarak sıkıştırdı, ardından derinin çevresine kalın bir bez parçası sardı.

"Su alırsa geri dön."

Mert başını salladı.

"Dereyi geçemezsen geri dön."

"Evet."

"Devriye görürsen..."

"Geri dön."

Katya ipi gereğinden sert çekti.

Mert yüzüne baktı.

"Başka?"

Katya botu dizine bıraktı.

"Var."

Mert bekledi.

Katya söylemedi.

Ormanda bir şey bulsan da geri dön.

Kendi askerlerini görsen de geri dön.

Bir yolun açıldığını anlarsan bile bu gece dön.

Bunların ilkini söylemek mümkündü.

Sonuncusunu söylemek değildi.

Botu ona uzattı.

"Aynı gece."

Mert aldı.

"Aynı gece."

Hava tamamen karardığında köy henüz uyumamıştı.

Marina'nın evinin önünde bir lamba yanıyordu. Ahırlardan hayvan sesleri geliyor, karargâh tarafında birkaç asker konuşuyordu. Mert'in hemen çıkması mümkün değildi.

Beklediler.

Bu, Katya'nın tahmin ettiğinden daha kötüydü.

Mert mutfakta oturdu. Matarasını doldurdu. Bir parça ekmeği beze sardı. Küçük bıçağı kemerine geçirdi.

Katya sobanın başında hiçbir ihtiyacı olmadığı hâlde aynı tencereyi iki kez yer değiştirdi.

Sonunda dışarıdaki sesler azaldı.

Mert ayağa kalktı.

Katya da kalktı.

İkisi de bunun yalnızca birkaç saatlik bir keşif olduğunu biliyordu.

Yine de kapının önünde birkaç saniye gereğinden uzun durdular.

Katya sürgüyü kaldırdı.

"Dikkat."

Mert kelimeyi biliyordu.

"Evet."

Kapı açıldı.

Bahar gecesinin soğuğu kışınki kadar keskin değildi ama hâlâ insanın yüzünü hemen serinletiyordu. Toprak ve ıslak ağaç kokusu eve doldu.

Mert dışarı çıktı.

Katya ardından fısıldadı.

"Mert."

Mert döndü.

Katya ne söyleyeceğini unuttu.

Hayır.

Unutmamıştı.

Söylemek istemiyordu.

"Aynı gece."

Mert başını salladı.

"Dönerim."

Sonra karanlığa karıştı.

Mert ilk yarım saat boyunca hızlı yürümedi.

Köyün arkasındaki ağaçlara ulaştıktan sonra birkaç kez durup dinledi. Arka taraftan köpek sesi geliyordu. Daha uzakta, yol yönünde metal bir şeyin taşınırken çıkardığı düzensiz ses duyuldu.

Asker arabası olabilirdi.

Bekledi.

Ses uzaklaştı.

Sonra ilerledi.

Ay bulutların arasından zaman zaman çıkıyor, ağaçların arasını yeterince aydınlatıyordu. Kış boyunca karın altında kalan toprak yumuşamıştı. Bazı yerlerde botu çamura gömülüyor, ayağını çekerken hafif bir emiş sesi çıkıyordu.

Mert bundan nefret etti.

Kar ayak izini belli ederdi.

Çamur ise bazen daha kötüydü.

Kömürcü kulübesini bulduğunda durdu.

Yusuf'u düşündü.

Katya'nın onu buradan aldığını biliyordu. Kulübenin yanında hâlâ eski ateşin kararmış taşları vardı ama çevrede yeni iz görünmüyordu.

Mert kulübeyi arkasında bırakıp güneye devam etti.

Yol gerçekten ikiye ayrılıyordu.

Sol taraf aşağı iniyordu.

Suyun sesi gecenin içinde bile duyulabiliyordu.

Mert dereye kadar gitti.

Katya haklıydı.

Kışın dar olması gereken su şimdi genişlemişti. Erimiş kar ve yağmur dereyi kahverengi, hızlı akan bir çizgiye çevirmişti.

Buradan geçmek aptallık olurdu.

Mert kıyıda birkaç dakika durdu.

Sonra geriye çıktı ve sağdaki eski yolu seçti.

Orman burada sıklaşıyordu.

Yolun kendisi neredeyse kaybolmuştu. Yalnızca ağaçların arasındaki genişlik ve toprağa gömülmüş eski tekerlek izleri, bir zamanlar buradan arabaların geçtiğini gösteriyordu.

Mert yaklaşık yirmi dakika daha yürüdü.

Sol tarafındaki eski yara ilk kez kendisini hafifçe hatırlattı.

Acı değildi.

Derinde bir çekilme.

Mert durdu.

Elini kaburgalarının altına koydu.

Nefesi düzgündü.

Katya burada olsaydı yüzüne bakar, tek kelime sorardı.

Acı?

Mert istemeden gülümsedi.

"Az," diye mırıldandı.

Sonra yürümeye devam etti.

Birkaç yüz adım sonra yol yeniden belirsizleşti.

Mert bir huş ağacının yanında durdu.

İlk anda ağacın gövdesindeki izi eski bir balta yarası sandı.

Sonra geri döndü.

Ay yeniden bulutların arasından çıkmıştı.

Mert elini gövdeye götürdü.

Kabuk yıllar önce kesilmişti.

Ama rastgele değil.

Birbirine yakın iki eğik çizgi.

Altlarında daha kısa, yatay bir kesik.

Mert'in parmakları ağacın kabuğunda kaldı.

Nefesi değişti.

Bu işareti biliyordu.

Kışladan değil.

Savaşa geldikten sonra öğrenmişti.

Keşif birliklerinin, ana yoldan ayrılan askerlerin ya da geride kalan küçük grupların kullandığı basit yönlendirme işaretlerinden biriydi. Her yerde aynı biçimde kullanılmazdı. Bazen taşa çizilir, bazen dallarla yapılır, bazen de ağacın kabuğuna kesilirdi.

Eskiydi.

Ama Rus değildi.

Mert başını kaldırıp işaretin gösterdiği yöne baktı.

Ormanın daha derinine.

Sonra yeniden kabuğa dokundu.

Çiziklerin kenarındaki kararma uzun zamandır orada olduğunu gösteriyordu.

Haftalar mı?

Aylar mı?

Bunu anlamak zordu.

Fakat bir şey açıktı.

Bu ormandan Osmanlı askerleri geçmişti.

Ve geçerken arkalarından gelecek birilerinin yolu bulmasını istemişlerdi.

Mert uzun süre elini ağaçtan çekmedi.

Aylar sonra ilk kez kendi tarafına ait bir şey görüyordu.

Bir üniforma değildi.

Bir bayrak değildi.

Bir insan sesi hiç değildi.

Ağaç kabuğuna açılmış üç küçük çizikten ibaretti.

Yine de Mert'in kalbi, sanki karanlığın içinden biri ona adıyla seslenmiş gibi hızlandı.

İşaretin gösterdiği yöne döndü.

Katya'ya verdiği söz aklına geldi.

Aynı gece.

Mert gökyüzüne baktı.

Sonra ormanın karanlığına.

İşaret burada bitmiyor olmalıydı.

Mert işaretin gösterdiği yöne doğru birkaç adım attı.

Sonra durdu.

Katya'ya verdiği söz onu geri çağırmıyordu henüz. Aynı gece dönecekti. Gece bitmemişti.

Kendisine bunu söyledi.

İşareti takip etmek, gitmek değildi.

Yalnızca bakmaktı.

Bu düşüncenin ne kadar kolay bir bahaneye dönüşebileceğini anlayacak kadar kendisini tanıyordu. Yine de bıçağının sapını kontrol etti, matarayı omzunda düzeltti ve ağaçların arasına girdi.

Eski yol burada bütünüyle kayboldu.

Mert artık tekerlek izlerini değil, işaretin gösterdiği yönü takip ediyordu. Önündeki zeminde kıştan kalma çürümüş yapraklar, ince dallar ve yağmurun doldurduğu küçük çukurlar vardı. İki kez durup geri baktı. Dönüşte aynı ağaçları bulabilmek için kırık bir gövdeyi, ikiye ayrılmış büyük bir ladini ve yosun tutmuş bir kayayı aklına yazdı.

On dakika kadar sonra hiçbir şey bulamayınca ilk heyecanı azaldı.

İşaret eski olabilirdi.

Aylar önce bırakılmış olabilirdi.

Belki onu bırakan askerlerin hiçbiri artık bölgede değildi.

Belki Yusuf'un birliğinden bile daha eskiydi.

Mert ilerlemeyi sürdürdü.

Bir süre sonra önündeki arazi yükselmeye başladı. Eğim fazla değildi ama yarasının bulunduğu taraf yeniden gerildi. Bu kez durup daha uzun dinlendi.

Eli istemsizce kaburgalarının altına gitti.

Katya'nın sesi zihninde değildi artık.

Yüzü vardı.

Botunu onarırken ipliği fazla sert çekmesi.

Dereyi geçemezsen geri dön.

Devriye görürsen geri dön.

Aynı gece.

Mert elini çekti.

"Döneceğim," dedi alçak sesle.

Ormanda onu duyacak kimse yoktu.

Birkaç adım sonra ikinci işareti buldu.

Bu kez bir huş ağacında değildi.

Yolun kenarına devrilmiş çam gövdesinin kabuğu bıçakla kaldırılmış, altındaki açık renkli odunun üzerine iki kısa çizgi atılmıştı.

Mert çömeldi.

İlk işaret kadar kararmamıştı.

Parmağını kesilmiş yere sürdü.

Odun hâlâ açık renkteydi. Yağmur kenarlarını koyulaştırmıştı ama kabuk bütünüyle kapanmamıştı.

Bu daha yeniydi.

Ne kadar yeni olduğunu söyleyemezdi.

Fakat kıştan önce yapılmış değildi.

Mert'in kalbi yeniden hızlandı.

Çevreyi incelemeye başladı.

Toprak yumuşaktı. Yağmur eski izlerin çoğunu bozmuştu fakat çamurun sertleştiği bir yerde geniş bir bot tabanının yarısı görünüyordu.

Bir tane.

Biraz ilerisinde bir tane daha.

Mert diz çöktü.

Rus botuyla Türk botunu yalnız bir izden ayıracak kadar aptal değildi. Köylü de olabilirdi. Asker de.

Fakat iz, işaretin gösterdiği yönde ilerliyordu.

Mert doğruldu.

Daha fazla gitmedi.

Bunu yapmak için bütün bedeni ileriye çekiliyordu.

Belki birkaç yüz adım sonra üçüncü işaret vardı.

Belki bir ateş kalıntısı.

Belki bir adam.

Belki kendi dilinde söylenecek tek bir "dur" kelimesi.

Aylar boyunca başka birinin evinde kendi adını fısıltıyla söylemişti. Şimdi karanlığın birkaç yüz adım ötesinde onu gerçek adıyla çağırabilecek insanlar olabileceğini bilmek, bacaklarını geri çevirmeyi zorlaştırıyordu.

Ama Katya'ya söz vermişti.

Üstelik bu gece öğrenmek istediği şeyi öğrenmişti.

Yol vardı.

Daha önemlisi, yol yalnızca geçmişe ait görünmüyordu.

Mert ikinci işarete son kez baktı.

Sonra geri döndü.

Katya üçüncü kez sobaya odun atmayacağına karar verdi.

Ev zaten sıcaktı.

Dördüncü kez pencereye de bakmayacaktı.

Baktı.

Karanlıkta hiçbir şey yoktu.

Marina'nın evindeki lamba çoktan sönmüştü. Karargâh tarafında bir süre önce iki adam konuşmuş, ardından sesler kesilmişti. Ahırdaki keçi de sessizdi.

Katya mutfağın ortasında durdu.

Saat yoktu.

Yıllardır buna ihtiyaç duymadan gecenin ilerleyişini anlayabiliyordu. Sobanın ne kadar odun yaktığından, dışarıdaki sessizlikten, kendi uykusunun ağırlığından.

Şimdi hiçbirine güvenemiyordu.

Mert gideli ona göre iki gün olmuştu.

Gerçekte birkaç saat.

Katya masaya oturdu.

Bir süre sonra yeniden kalktı.

Arka odaya gitti.

Divanın üzerine baktı.

Battaniye düzgünce katlanmıştı.

İlk haftalarda aynı battaniyeyi Mert'in üzerine kaç kez çektiğini düşündü.

Düşünmemesi gerekiyordu.

Mutfakta yapılacak bir şey buldu.

Bir kâseyi yıkadı.

Zaten temizdi.

Kuruladı.

Rafa koydu.

Sonra kendi yaptığının farkına varıp sinirlendi.

"Saçmalık."

Kendi sesini duymak daha da sinir bozucuydu.

Arka kapının yanına gidip dinledi.

Hiçbir şey düşünmemeye çalıştı.

Mert dönmeyebilirdi.

Bu düşünce ilk kez açık biçimde aklına geldiğinde Katya kapının sürgüsüne uzandı.

Sonra elini çekti.

Ormana gidemezdi.

Hangi yolu tuttuğunu biliyordu ama karanlıkta peşinden çıkmak onu bulmak değil, aptallık olurdu.

Beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

Katya'nın en nefret ettiği şeylerden biri buydu.

Mert kömürcü kulübesini yeniden gördüğünde rahatladı.

Yolun geri kalanını biliyordu.

Yine de hızlanmadı.

Yarasındaki donuk çekilme artık biraz daha belirgindi. Günlük işlerde unuttuğu eski sınır, uzun yürüyüşte kendisini yeniden göstermişti.

Bu onu korkutmadı.

Ama düşündürdü.

Bu gece birkaç saat yürümüştü.

Gerçek yolculuk daha uzun olacaktı.

Belki bir gece değil, iki gece.

Belki daha fazla.

Yine de aylar önce Yusuf'la birlikte evin arkasından birkaç düzine adım attığında dizlerinin üzerine çöken adam değildi artık.

Yürüyebilirdi.

Dinlenerek, yolu seçerek, yükünü az tutarak.

Yürüyebilirdi.

Bu bilgi, ağaçlardaki işaretlerden bile daha önemliydi.

Köyün ilk çitleri göründüğünde gökyüzünün doğu tarafı henüz açılmamıştı.

Mert ağaçların arasında durup uzun süre yolu dinledi.

Kimse yoktu.

Bahçelerin arkasından ilerledi.

Katya'nın ahırına ulaştığında ev karanlık görünüyordu.

Mert istemeden gülümsedi.

Demek uyumuştu.

Arka kapıya yaklaştı.

Elini kaldırmasına fırsat kalmadan sürgü içeriden çekildi.

Kapı açıldı.

Katya karşısındaydı.

Üzerinde hâlâ gündüz giydiği elbise vardı.

Saçlarının bir kısmı çözülmüş, kıvırcık sarı tutamlar yüzünün iki yanına düşmüştü.

Mert'in gülümsemesi kayboldu.

"Uyumadın."

Katya onu baştan aşağı süzdü.

Önce yüzüne.

Sonra paltosuna.

Botlarına.

En son sol tarafına.

"İçeri."

Mert girdi.

Katya kapıyı kapattı, sürgüyü çekti.

"Ne kadar yürüdün?"

"Bilmiyorum."

"Harika."

"Katya..."

"Botunu çıkar."

Mert ona baktı.

"Niye?"

"Çünkü ayağın kanıyorsa bunu sen söylemeden görmek istiyorum."

Mert istemeden aşağı baktı.

"Kan yok."

"Bot."

Mert itiraz etmedi.

Katya bunu küçük bir zafer sayacak durumda değildi.

Mert sandalyeye oturdu. Botlarını çıkardı. Sardıkları bez ıslanmıştı ama deri tamamen açılmamıştı. Ayağında yalnızca topuğa yakın kızarmış bir bölge vardı.

Katya ardından gömleğini gösterdi.

Mert gözlerini kapattı.

"Katya."

"Yara."

"İyi."

Katya öylece baktı.

Mert iç çekip gömleğinin kenarını kaldırdı.

Eski izin çevresi biraz kızarmıştı. Şişlik yoktu. Deri açılmamıştı.

Katya parmaklarını izin altına bastırdı.

Mert'in yüzü hafifçe gerildi.

"Az," dedi.

Katya başını kaldırdı.

"Bunu diyeceğini biliyordum."

"Gerçek az."

Katya elini çekti.

"Yarın daha çok olabilir."

Mert gömleğini indirdi.

"Olabilir."

Katya bu kadar kolay kabul etmesini beklemiyordu.

Bir şey bulmuştu.

Bunu yüzünden anladı.

Az önceki öfkesi bir anda başka bir şeye dönüştü.

"Ne gördün?"

Mert birkaç saniye sustu.

Sonra ayağa kalktı ve masaya gitti.

Katya onu izledi.

Mert masanın üzerine iki parmağıyla kısa çizgiler çizdi.

"İşaret."

Katya'nın yüzü değişti.

"Türk?"

"Evet."

Mert ilk ağacı anlattı. Tam cümleler kullanamıyordu. Bazı yerlerde Türkçe kelimeler giriyor, eliyle ağacın gövdesini, kesikleri ve yönü gösteriyordu.

Katya yine de anladı.

"Eski mi?"

"İlki eski."

Mert ikinci bir işaret çizdi.

"Bu daha yeni."

"Ne kadar?"

"Bilmiyorum. Ama kıştan önce değil."

Katya'nın bakışları masadaki görünmez çizgilerde kaldı.

Mert devam etti.

"İz de vardı."

"Asker?"

"Belki."

Katya hemen başını kaldırdı.

Mert düzeltti.

"Bilmiyorum. İnsan."

Katya sessiz kaldı.

Mert parmağını masanın üzerinde güneye doğru ilerletti.

"İşaretler bu tarafa gidiyor."

"Sonuna kadar gittin mi?"

"Hayır."

Katya'nın yüzünde küçücük bir rahatlama belirdi.

Mert bunu gördü.

"Ben söz verdim."

Katya gözlerini ona kaldırdı.

Bir an cevap vermedi.

Sonra yalnızca,

"Şaşırtıcı," dedi.

Mert kelimeyi anlamadı.

Katya başını iki yana salladı.

"Boş ver."

Mert sandalyeye oturdu.

Masadaki parmağını yeniden ilerletti.

"Yusuf'un anlattığı yer de güney."

Katya karşısına geçti.

"Ne demek bu?"

Mert düşünmek için birkaç saniye istedi.

"Bu gece daha ileri gitsem... bilmiyorum ne var."

Katya kaşlarını çattı.

"Gitmedin."

"Hayır."

"Güzel."

"Ama işaret devam ediyor."

Mert iki parmağını masanın üzerinde birkaç kez ilerletti.

"Bir gece daha bakarım. Belki iki."

Katya'nın yüzündeki rahatlama kayboldu.

Mert bunu fark etti ama durmadı.

"Eğer aynı yol devam ederse, eski oduncu sırtına çıkar."

Katya o bölgeyi biliyordu.

Köyün güneyindeki geniş ormanın ardından arazi alçalıyor, daha eski bir askerî yola bağlanıyordu.

"Oradan sonra?"

"Yusuf söyledi. Güney yoluna yakın küçük tepeler."

Mert doğru kelimeyi aradı.

"Keşif askerleri için iyi yer. Yol görür. Orman saklar."

Katya ne demek istediğini anladı.

"Senin askerlerin orada olabilir."

Mert hemen başını sallamadı.

Bu önemliydi.

"Olabilir."

Katya bir süre ona baktı.

"Ne kadar emin?"

Mert eliyle yarıyı gösterdi.

"Çok değil."

Sonra düşündü.

"Ama ilk kez bir şey var."

Katya cevap veremedi.

Mert'in sesinde aylardır duymadığı bir şey vardı.

Umut.

Saf değildi. Sevinç de değildi.

Ama gerçekti.

İlk kez "kendi tarafı" yalnızca Yusuf'un haftalar önce anlattığı yön, unutulmuş asker arkadaşlarının isimleri ya da pencereden bakarken düşündüğü uzak bir yer değildi.

Ormanın içinde iz vardı.

Bir yol vardı.

Belki yolun sonunda insanlar vardı.

Katya dudaklarını zorlayarak gülümsedi.

"Bu... iyi haber."

Mert yüzüne baktı.

Katya gülümsemesini korudu.

"Tebrik ederim."

Kelimeyi Türkçe söylemeye çalışırken vurguyu yanlış yere koydu.

Mert normalde düzeltirdi.

Bu kez düzeltmedi.

"Teşekkür ederim."

Katya başını salladı.

İkisi de sustu.

Odanın içinde hiçbir şey değişmemişti.

Soba aynı sobaydı.

Mert'in tamir ettiği sandalye aynı yerdeydi.

Rafın üzerindeki kupalar, pencerenin altındaki tahta parçaları, duvarın dibindeki sandık.

Fakat Katya, eve girerken Mert'in getirdiği şeyin yalnızca ormandaki bir haber olmadığını anladı.

Kapı artık gerçekten açılabiliyordu.

Mert uzun süre ellerine baktı.

Sonra başını kaldırdı.

"Yarın dinlenirim."

Katya hiçbir şey söylemedi.

"Sonra bir kez daha giderim. Gündüz değil. Gece."

"Biliyorum."

"Yolu tamamlarım."

Katya bu kez de başını salladı.

Mert'in sesi yavaşladı.

"Sonra..."

Devam etmedi.

Katya onun yerine söyleyebilirdi.

Söylemedi.

Mert birkaç saniye daha yüzüne baktı.

Aralarındaki ortak dil artık bu sessizliği anlamaya yetecek kadar büyümüştü.

Sonunda Mert alçak sesle,

"İki gün," dedi.

Katya kıpırdamadı.

Mert başka bir açıklama yapmadı.

Gerek yoktu.

İki gün sonra yeniden ormana bakmayacaktı.

İki gün sonra yol aramayacaktı.

İki gün sonra gidecekti.

Katya gözlerini masaya indirdi.

Orada hiçbir çizgi yoktu.

Un yoktu.

Harita yoktu.

Yalnızca Mert'in eli vardı.

Ve artık vedalarının ne kadar süreceğini biliyordu.

İki gün.

End of chapter

BÖLÜM 22 - ORMANDAKİ İŞARET

Ertesi gün hava açtı.

Katya buna sevinmedi.

Gece yağmur yağsaydı Mert'in ormana çıkmak için en azından bir bahanesi daha olmayacaktı. Sabah olduğunda ise gökyüzü soluk ama temizdi. Rüzgâr kuzeyden esmiyor, ağaçların tepelerini yalnızca hafifçe oynatıyordu. Önceki günün çamuru da gece ayazında yer yer sertleşmişti.

Yürümek için kötü bir gece olmayacaktı.

Katya bunu Mert'ten önce fark etmişti.

Mert ise fark ettiğini belli etmemeye çalışıyordu.

Kahvaltı boyunca masadaki ekmeğe gereğinden fazla dikkat etti. Bıçağın ağzını bezle sildi. Mataranın kapağını iki kez kontrol etti. Sonra pencereye bakmadan oturmaya devam etti.

Katya sonunda dayanamadı.

"Bakabilirsin."

Mert başını kaldırdı.

"Neye?"

"Gökyüzüne."

Mert birkaç saniye yüzüne baktı.

"Ben bakmıyorum."

"Onu görüyorum zaten."

Mert ağzının kenarını kıpırdattı ama gülmedi.

Dünkü tartışma bütünüyle geçmemişti.

Sesleri yükselmiyordu artık. Katya da Mert de öfkelerini sofraya taşımamıştı. Fakat bazı cümleler bir kez söylendikten sonra odanın içinde kalıyordu.

Gitmeni istemiyorum.

Yine gideceksin.

Evet.

Katya ekmeğin son dilimini kesti.

"Akşam."

Mert'in eli durdu.

"Ne?"

"Akşam bakarsın."

Mert hemen başını sallamadı.

Katya bundan rahatsız oldu.

"Dün ne konuştuk?"

"Aynı gece dönerim."

"Başka?"

"Eski kömürcü yolu."

"Başka?"

Mert düşünüyormuş gibi yaptı.

Katya gözlerini kıstı.

"Beni sinirlendirmeye çalışma."

"Bu da kural mı?"

Katya istemeden ona baktı.

Rusçası ilerledikçe tartışmaları da ilerliyordu.

"Evet," dedi. "En önemli kural."

Bu kez Mert güldü.

Katya da neredeyse gülümsedi. Sonra kendisini tuttu ve masadan kalktı.

"Yolu göstereceğim."

Katya'nın eski kömürcü yolu dediği şey artık gerçek bir yol sayılmazdı.

Mutfak masasının üzerine bir bez serdi. Parmak ucunu una batırıp bezin üzerinde kaba bir çizgi çekti.

Mert karşısında ayakta duruyordu.

"Bu ev."

Katya küçük bir nokta yaptı.

"Ahır."

Bir tane daha.

"Orman."

Çizgiyi güneye doğru uzattı.

Mert dikkatle izliyordu.

"Yusuf'u burada buldum."

Katya çizginin yanında küçük bir çarpı yaptı.

Mert hemen tanıdı.

"Kulübe."

"Evet."

Katya çizgiyi biraz daha uzattı.

"Buradan sonra yol ikiye ayrılır. Sol taraf dereye iner."

Mert kaşlarını çattı.

"Sağ?"

"Eskiden kömür arabaları kullanırdı. Yıllardır kimse kullanmıyor."

"Nereye gider?"

Katya omuz silkti.

"Daha güneydeki ormana. Sonra bilmiyorum."

Mert parmağını bezin üzerinde ilerletti.

"Bu dere büyük?"

"Şimdi olabilir."

"Geçmek?"

"Bilmiyorum."

Mert başını salladı.

Katya parmağını sertçe bezin üzerine koydu.

"Ve burası."

Mert ona baktı.

"Ne?"

"Buradan sonrası benim bilmediğim yer."

"Anladım."

"Hayır."

Mert'in kaşları çatıldı.

Katya doğru kelimeleri aradı.

"Demek istediğim... yolu biliyormuş gibi davranma."

Mert'in yüzünde hafif bir sabırsızlık belirdi.

"Davranmam."

"Ormanda karanlık başka."

"Biliyorum."

"Bunu söylemeyi bırak."

Mert sustu.

Katya da sustu.

Sonra bezin üzerindeki un çizgisine baktı.

Aylar önce Mert'in yarasının çevresindeki kızarıklığı ölçmüş, ateşinin düşüp düşmediğini izlemişti. Şimdi önüne bir yol çiziyordu.

İnsan bazen kendi ellerinin ne zaman başka bir işe başladığını geç fark ediyordu.

Mert masanın öteki tarafından konuştu.

"Katya."

"Ne?"

"Dönerim."

Katya başını kaldırmadı.

"Dönüş yolunu bulursan."

"Bulurum."

Katya bu kez gözlerini ona kaldırdı.

Mert cümlesini düzeltti.

"Bulmaya çalışırım."

"Daha iyi."

Mert bezdeki çizgiyi ezberler gibi yeniden baktı.

Katya unu eliyle dağıttı.

Yol kayboldu.

İkisinin de aklında kalmıştı.

Akşamüstü köy yolundan on iki asker geçti.

Katya saymadığını iddia edebilirdi.

On ikiydiler.

İkisinin sırtında kürek, birinin omzunda sarılı bir battaniye vardı. Çamura bulanmış botlarla kuzeyden gelip güneye doğru yürüdüler. Arkalarından küçük bir erzak arabası geçti.

Mert perdeye yaklaşmadı.

Mutfak masasının başında botunun tabanını kontrol ediyordu.

Katya onu izledi.

Mert başını kaldırmadan "Ne?" dedi.

"Hiç."

"Yüzün konuşuyor."

Katya'nın kaşları kalktı.

Kendi sözünü ona karşı kullanan ikinci adam olmuştu.

İlki Grigori'ydi.

Bunu düşününce içinde tuhaf bir şey kıpırdadı.

"Botun iyi mi?"

"İyi."

Katya kaşını kaldırdı.

Mert iç çekti.

"Gerçek iyi."

Katya önüne eğildi. Derinin kenarında açılmış küçük bir yeri gördü.

"Bu iyi değil."

"Yürür."

"Sen de aylar önce yürüdüğünü söylüyordun."

Mert cevap vermedi.

Katya raftan kalın ipliği aldı.

"Ver."

"Ben yaparım."

"Elbette yaparsın."

Elini uzattı.

"Ver."

Mert birkaç saniye direndi.

Sonunda botu bıraktı.

Katya sökülen yeri geçici olarak sıkıştırdı, ardından derinin çevresine kalın bir bez parçası sardı.

"Su alırsa geri dön."

Mert başını salladı.

"Dereyi geçemezsen geri dön."

"Evet."

"Devriye görürsen..."

"Geri dön."

Katya ipi gereğinden sert çekti.

Mert yüzüne baktı.

"Başka?"

Katya botu dizine bıraktı.

"Var."

Mert bekledi.

Katya söylemedi.

Ormanda bir şey bulsan da geri dön.

Kendi askerlerini görsen de geri dön.

Bir yolun açıldığını anlarsan bile bu gece dön.

Bunların ilkini söylemek mümkündü.

Sonuncusunu söylemek değildi.

Botu ona uzattı.

"Aynı gece."

Mert aldı.

"Aynı gece."

Hava tamamen karardığında köy henüz uyumamıştı.

Marina'nın evinin önünde bir lamba yanıyordu. Ahırlardan hayvan sesleri geliyor, karargâh tarafında birkaç asker konuşuyordu. Mert'in hemen çıkması mümkün değildi.

Beklediler.

Bu, Katya'nın tahmin ettiğinden daha kötüydü.

Mert mutfakta oturdu. Matarasını doldurdu. Bir parça ekmeği beze sardı. Küçük bıçağı kemerine geçirdi.

Katya sobanın başında hiçbir ihtiyacı olmadığı hâlde aynı tencereyi iki kez yer değiştirdi.

Sonunda dışarıdaki sesler azaldı.

Mert ayağa kalktı.

Katya da kalktı.

İkisi de bunun yalnızca birkaç saatlik bir keşif olduğunu biliyordu.

Yine de kapının önünde birkaç saniye gereğinden uzun durdular.

Katya sürgüyü kaldırdı.

"Dikkat."

Mert kelimeyi biliyordu.

"Evet."

Kapı açıldı.

Bahar gecesinin soğuğu kışınki kadar keskin değildi ama hâlâ insanın yüzünü hemen serinletiyordu. Toprak ve ıslak ağaç kokusu eve doldu.

Mert dışarı çıktı.

Katya ardından fısıldadı.

"Mert."

Mert döndü.

Katya ne söyleyeceğini unuttu.

Hayır.

Unutmamıştı.

Söylemek istemiyordu.

"Aynı gece."

Mert başını salladı.

"Dönerim."

Sonra karanlığa karıştı.

Mert ilk yarım saat boyunca hızlı yürümedi.

Köyün arkasındaki ağaçlara ulaştıktan sonra birkaç kez durup dinledi. Arka taraftan köpek sesi geliyordu. Daha uzakta, yol yönünde metal bir şeyin taşınırken çıkardığı düzensiz ses duyuldu.

Asker arabası olabilirdi.

Bekledi.

Ses uzaklaştı.

Sonra ilerledi.

Ay bulutların arasından zaman zaman çıkıyor, ağaçların arasını yeterince aydınlatıyordu. Kış boyunca karın altında kalan toprak yumuşamıştı. Bazı yerlerde botu çamura gömülüyor, ayağını çekerken hafif bir emiş sesi çıkıyordu.

Mert bundan nefret etti.

Kar ayak izini belli ederdi.

Çamur ise bazen daha kötüydü.

Kömürcü kulübesini bulduğunda durdu.

Yusuf'u düşündü.

Katya'nın onu buradan aldığını biliyordu. Kulübenin yanında hâlâ eski ateşin kararmış taşları vardı ama çevrede yeni iz görünmüyordu.

Mert kulübeyi arkasında bırakıp güneye devam etti.

Yol gerçekten ikiye ayrılıyordu.

Sol taraf aşağı iniyordu.

Suyun sesi gecenin içinde bile duyulabiliyordu.

Mert dereye kadar gitti.

Katya haklıydı.

Kışın dar olması gereken su şimdi genişlemişti. Erimiş kar ve yağmur dereyi kahverengi, hızlı akan bir çizgiye çevirmişti.

Buradan geçmek aptallık olurdu.

Mert kıyıda birkaç dakika durdu.

Sonra geriye çıktı ve sağdaki eski yolu seçti.

Orman burada sıklaşıyordu.

Yolun kendisi neredeyse kaybolmuştu. Yalnızca ağaçların arasındaki genişlik ve toprağa gömülmüş eski tekerlek izleri, bir zamanlar buradan arabaların geçtiğini gösteriyordu.

Mert yaklaşık yirmi dakika daha yürüdü.

Sol tarafındaki eski yara ilk kez kendisini hafifçe hatırlattı.

Acı değildi.

Derinde bir çekilme.

Mert durdu.

Elini kaburgalarının altına koydu.

Nefesi düzgündü.

Katya burada olsaydı yüzüne bakar, tek kelime sorardı.

Acı?

Mert istemeden gülümsedi.

"Az," diye mırıldandı.

Sonra yürümeye devam etti.

Birkaç yüz adım sonra yol yeniden belirsizleşti.

Mert bir huş ağacının yanında durdu.

İlk anda ağacın gövdesindeki izi eski bir balta yarası sandı.

Sonra geri döndü.

Ay yeniden bulutların arasından çıkmıştı.

Mert elini gövdeye götürdü.

Kabuk yıllar önce kesilmişti.

Ama rastgele değil.

Birbirine yakın iki eğik çizgi.

Altlarında daha kısa, yatay bir kesik.

Mert'in parmakları ağacın kabuğunda kaldı.

Nefesi değişti.

Bu işareti biliyordu.

Kışladan değil.

Savaşa geldikten sonra öğrenmişti.

Keşif birliklerinin, ana yoldan ayrılan askerlerin ya da geride kalan küçük grupların kullandığı basit yönlendirme işaretlerinden biriydi. Her yerde aynı biçimde kullanılmazdı. Bazen taşa çizilir, bazen dallarla yapılır, bazen de ağacın kabuğuna kesilirdi.

Eskiydi.

Ama Rus değildi.

Mert başını kaldırıp işaretin gösterdiği yöne baktı.

Ormanın daha derinine.

Sonra yeniden kabuğa dokundu.

Çiziklerin kenarındaki kararma uzun zamandır orada olduğunu gösteriyordu.

Haftalar mı?

Aylar mı?

Bunu anlamak zordu.

Fakat bir şey açıktı.

Bu ormandan Osmanlı askerleri geçmişti.

Ve geçerken arkalarından gelecek birilerinin yolu bulmasını istemişlerdi.

Mert uzun süre elini ağaçtan çekmedi.

Aylar sonra ilk kez kendi tarafına ait bir şey görüyordu.

Bir üniforma değildi.

Bir bayrak değildi.

Bir insan sesi hiç değildi.

Ağaç kabuğuna açılmış üç küçük çizikten ibaretti.

Yine de Mert'in kalbi, sanki karanlığın içinden biri ona adıyla seslenmiş gibi hızlandı.

İşaretin gösterdiği yöne döndü.

Katya'ya verdiği söz aklına geldi.

Aynı gece.

Mert gökyüzüne baktı.

Sonra ormanın karanlığına.

İşaret burada bitmiyor olmalıydı.

Mert işaretin gösterdiği yöne doğru birkaç adım attı.

Sonra durdu.

Katya'ya verdiği söz onu geri çağırmıyordu henüz. Aynı gece dönecekti. Gece bitmemişti.

Kendisine bunu söyledi.

İşareti takip etmek, gitmek değildi.

Yalnızca bakmaktı.

Bu düşüncenin ne kadar kolay bir bahaneye dönüşebileceğini anlayacak kadar kendisini tanıyordu. Yine de bıçağının sapını kontrol etti, matarayı omzunda düzeltti ve ağaçların arasına girdi.

Eski yol burada bütünüyle kayboldu.

Mert artık tekerlek izlerini değil, işaretin gösterdiği yönü takip ediyordu. Önündeki zeminde kıştan kalma çürümüş yapraklar, ince dallar ve yağmurun doldurduğu küçük çukurlar vardı. İki kez durup geri baktı. Dönüşte aynı ağaçları bulabilmek için kırık bir gövdeyi, ikiye ayrılmış büyük bir ladini ve yosun tutmuş bir kayayı aklına yazdı.

On dakika kadar sonra hiçbir şey bulamayınca ilk heyecanı azaldı.

İşaret eski olabilirdi.

Aylar önce bırakılmış olabilirdi.

Belki onu bırakan askerlerin hiçbiri artık bölgede değildi.

Belki Yusuf'un birliğinden bile daha eskiydi.

Mert ilerlemeyi sürdürdü.

Bir süre sonra önündeki arazi yükselmeye başladı. Eğim fazla değildi ama yarasının bulunduğu taraf yeniden gerildi. Bu kez durup daha uzun dinlendi.

Eli istemsizce kaburgalarının altına gitti.

Katya'nın sesi zihninde değildi artık.

Yüzü vardı.

Botunu onarırken ipliği fazla sert çekmesi.

Dereyi geçemezsen geri dön.

Devriye görürsen geri dön.

Aynı gece.

Mert elini çekti.

"Döneceğim," dedi alçak sesle.

Ormanda onu duyacak kimse yoktu.

Birkaç adım sonra ikinci işareti buldu.

Bu kez bir huş ağacında değildi.

Yolun kenarına devrilmiş çam gövdesinin kabuğu bıçakla kaldırılmış, altındaki açık renkli odunun üzerine iki kısa çizgi atılmıştı.

Mert çömeldi.

İlk işaret kadar kararmamıştı.

Parmağını kesilmiş yere sürdü.

Odun hâlâ açık renkteydi. Yağmur kenarlarını koyulaştırmıştı ama kabuk bütünüyle kapanmamıştı.

Bu daha yeniydi.

Ne kadar yeni olduğunu söyleyemezdi.

Fakat kıştan önce yapılmış değildi.

Mert'in kalbi yeniden hızlandı.

Çevreyi incelemeye başladı.

Toprak yumuşaktı. Yağmur eski izlerin çoğunu bozmuştu fakat çamurun sertleştiği bir yerde geniş bir bot tabanının yarısı görünüyordu.

Bir tane.

Biraz ilerisinde bir tane daha.

Mert diz çöktü.

Rus botuyla Türk botunu yalnız bir izden ayıracak kadar aptal değildi. Köylü de olabilirdi. Asker de.

Fakat iz, işaretin gösterdiği yönde ilerliyordu.

Mert doğruldu.

Daha fazla gitmedi.

Bunu yapmak için bütün bedeni ileriye çekiliyordu.

Belki birkaç yüz adım sonra üçüncü işaret vardı.

Belki bir ateş kalıntısı.

Belki bir adam.

Belki kendi dilinde söylenecek tek bir "dur" kelimesi.

Aylar boyunca başka birinin evinde kendi adını fısıltıyla söylemişti. Şimdi karanlığın birkaç yüz adım ötesinde onu gerçek adıyla çağırabilecek insanlar olabileceğini bilmek, bacaklarını geri çevirmeyi zorlaştırıyordu.

Ama Katya'ya söz vermişti.

Üstelik bu gece öğrenmek istediği şeyi öğrenmişti.

Yol vardı.

Daha önemlisi, yol yalnızca geçmişe ait görünmüyordu.

Mert ikinci işarete son kez baktı.

Sonra geri döndü.

Katya üçüncü kez sobaya odun atmayacağına karar verdi.

Ev zaten sıcaktı.

Dördüncü kez pencereye de bakmayacaktı.

Baktı.

Karanlıkta hiçbir şey yoktu.

Marina'nın evindeki lamba çoktan sönmüştü. Karargâh tarafında bir süre önce iki adam konuşmuş, ardından sesler kesilmişti. Ahırdaki keçi de sessizdi.

Katya mutfağın ortasında durdu.

Saat yoktu.

Yıllardır buna ihtiyaç duymadan gecenin ilerleyişini anlayabiliyordu. Sobanın ne kadar odun yaktığından, dışarıdaki sessizlikten, kendi uykusunun ağırlığından.

Şimdi hiçbirine güvenemiyordu.

Mert gideli ona göre iki gün olmuştu.

Gerçekte birkaç saat.

Katya masaya oturdu.

Bir süre sonra yeniden kalktı.

Arka odaya gitti.

Divanın üzerine baktı.

Battaniye düzgünce katlanmıştı.

İlk haftalarda aynı battaniyeyi Mert'in üzerine kaç kez çektiğini düşündü.

Düşünmemesi gerekiyordu.

Mutfakta yapılacak bir şey buldu.

Bir kâseyi yıkadı.

Zaten temizdi.

Kuruladı.

Rafa koydu.

Sonra kendi yaptığının farkına varıp sinirlendi.

"Saçmalık."

Kendi sesini duymak daha da sinir bozucuydu.

Arka kapının yanına gidip dinledi.

Hiçbir şey düşünmemeye çalıştı.

Mert dönmeyebilirdi.

Bu düşünce ilk kez açık biçimde aklına geldiğinde Katya kapının sürgüsüne uzandı.

Sonra elini çekti.

Ormana gidemezdi.

Hangi yolu tuttuğunu biliyordu ama karanlıkta peşinden çıkmak onu bulmak değil, aptallık olurdu.

Beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

Katya'nın en nefret ettiği şeylerden biri buydu.

Mert kömürcü kulübesini yeniden gördüğünde rahatladı.

Yolun geri kalanını biliyordu.

Yine de hızlanmadı.

Yarasındaki donuk çekilme artık biraz daha belirgindi. Günlük işlerde unuttuğu eski sınır, uzun yürüyüşte kendisini yeniden göstermişti.

Bu onu korkutmadı.

Ama düşündürdü.

Bu gece birkaç saat yürümüştü.

Gerçek yolculuk daha uzun olacaktı.

Belki bir gece değil, iki gece.

Belki daha fazla.

Yine de aylar önce Yusuf'la birlikte evin arkasından birkaç düzine adım attığında dizlerinin üzerine çöken adam değildi artık.

Yürüyebilirdi.

Dinlenerek, yolu seçerek, yükünü az tutarak.

Yürüyebilirdi.

Bu bilgi, ağaçlardaki işaretlerden bile daha önemliydi.

Köyün ilk çitleri göründüğünde gökyüzünün doğu tarafı henüz açılmamıştı.

Mert ağaçların arasında durup uzun süre yolu dinledi.

Kimse yoktu.

Bahçelerin arkasından ilerledi.

Katya'nın ahırına ulaştığında ev karanlık görünüyordu.

Mert istemeden gülümsedi.

Demek uyumuştu.

Arka kapıya yaklaştı.

Elini kaldırmasına fırsat kalmadan sürgü içeriden çekildi.

Kapı açıldı.

Katya karşısındaydı.

Üzerinde hâlâ gündüz giydiği elbise vardı.

Saçlarının bir kısmı çözülmüş, kıvırcık sarı tutamlar yüzünün iki yanına düşmüştü.

Mert'in gülümsemesi kayboldu.

"Uyumadın."

Katya onu baştan aşağı süzdü.

Önce yüzüne.

Sonra paltosuna.

Botlarına.

En son sol tarafına.

"İçeri."

Mert girdi.

Katya kapıyı kapattı, sürgüyü çekti.

"Ne kadar yürüdün?"

"Bilmiyorum."

"Harika."

"Katya..."

"Botunu çıkar."

Mert ona baktı.

"Niye?"

"Çünkü ayağın kanıyorsa bunu sen söylemeden görmek istiyorum."

Mert istemeden aşağı baktı.

"Kan yok."

"Bot."

Mert itiraz etmedi.

Katya bunu küçük bir zafer sayacak durumda değildi.

Mert sandalyeye oturdu. Botlarını çıkardı. Sardıkları bez ıslanmıştı ama deri tamamen açılmamıştı. Ayağında yalnızca topuğa yakın kızarmış bir bölge vardı.

Katya ardından gömleğini gösterdi.

Mert gözlerini kapattı.

"Katya."

"Yara."

"İyi."

Katya öylece baktı.

Mert iç çekip gömleğinin kenarını kaldırdı.

Eski izin çevresi biraz kızarmıştı. Şişlik yoktu. Deri açılmamıştı.

Katya parmaklarını izin altına bastırdı.

Mert'in yüzü hafifçe gerildi.

"Az," dedi.

Katya başını kaldırdı.

"Bunu diyeceğini biliyordum."

"Gerçek az."

Katya elini çekti.

"Yarın daha çok olabilir."

Mert gömleğini indirdi.

"Olabilir."

Katya bu kadar kolay kabul etmesini beklemiyordu.

Bir şey bulmuştu.

Bunu yüzünden anladı.

Az önceki öfkesi bir anda başka bir şeye dönüştü.

"Ne gördün?"

Mert birkaç saniye sustu.

Sonra ayağa kalktı ve masaya gitti.

Katya onu izledi.

Mert masanın üzerine iki parmağıyla kısa çizgiler çizdi.

"İşaret."

Katya'nın yüzü değişti.

"Türk?"

"Evet."

Mert ilk ağacı anlattı. Tam cümleler kullanamıyordu. Bazı yerlerde Türkçe kelimeler giriyor, eliyle ağacın gövdesini, kesikleri ve yönü gösteriyordu.

Katya yine de anladı.

"Eski mi?"

"İlki eski."

Mert ikinci bir işaret çizdi.

"Bu daha yeni."

"Ne kadar?"

"Bilmiyorum. Ama kıştan önce değil."

Katya'nın bakışları masadaki görünmez çizgilerde kaldı.

Mert devam etti.

"İz de vardı."

"Asker?"

"Belki."

Katya hemen başını kaldırdı.

Mert düzeltti.

"Bilmiyorum. İnsan."

Katya sessiz kaldı.

Mert parmağını masanın üzerinde güneye doğru ilerletti.

"İşaretler bu tarafa gidiyor."

"Sonuna kadar gittin mi?"

"Hayır."

Katya'nın yüzünde küçücük bir rahatlama belirdi.

Mert bunu gördü.

"Ben söz verdim."

Katya gözlerini ona kaldırdı.

Bir an cevap vermedi.

Sonra yalnızca,

"Şaşırtıcı," dedi.

Mert kelimeyi anlamadı.

Katya başını iki yana salladı.

"Boş ver."

Mert sandalyeye oturdu.

Masadaki parmağını yeniden ilerletti.

"Yusuf'un anlattığı yer de güney."

Katya karşısına geçti.

"Ne demek bu?"

Mert düşünmek için birkaç saniye istedi.

"Bu gece daha ileri gitsem... bilmiyorum ne var."

Katya kaşlarını çattı.

"Gitmedin."

"Hayır."

"Güzel."

"Ama işaret devam ediyor."

Mert iki parmağını masanın üzerinde birkaç kez ilerletti.

"Bir gece daha bakarım. Belki iki."

Katya'nın yüzündeki rahatlama kayboldu.

Mert bunu fark etti ama durmadı.

"Eğer aynı yol devam ederse, eski oduncu sırtına çıkar."

Katya o bölgeyi biliyordu.

Köyün güneyindeki geniş ormanın ardından arazi alçalıyor, daha eski bir askerî yola bağlanıyordu.

"Oradan sonra?"

"Yusuf söyledi. Güney yoluna yakın küçük tepeler."

Mert doğru kelimeyi aradı.

"Keşif askerleri için iyi yer. Yol görür. Orman saklar."

Katya ne demek istediğini anladı.

"Senin askerlerin orada olabilir."

Mert hemen başını sallamadı.

Bu önemliydi.

"Olabilir."

Katya bir süre ona baktı.

"Ne kadar emin?"

Mert eliyle yarıyı gösterdi.

"Çok değil."

Sonra düşündü.

"Ama ilk kez bir şey var."

Katya cevap veremedi.

Mert'in sesinde aylardır duymadığı bir şey vardı.

Umut.

Saf değildi. Sevinç de değildi.

Ama gerçekti.

İlk kez "kendi tarafı" yalnızca Yusuf'un haftalar önce anlattığı yön, unutulmuş asker arkadaşlarının isimleri ya da pencereden bakarken düşündüğü uzak bir yer değildi.

Ormanın içinde iz vardı.

Bir yol vardı.

Belki yolun sonunda insanlar vardı.

Katya dudaklarını zorlayarak gülümsedi.

"Bu... iyi haber."

Mert yüzüne baktı.

Katya gülümsemesini korudu.

"Tebrik ederim."

Kelimeyi Türkçe söylemeye çalışırken vurguyu yanlış yere koydu.

Mert normalde düzeltirdi.

Bu kez düzeltmedi.

"Teşekkür ederim."

Katya başını salladı.

İkisi de sustu.

Odanın içinde hiçbir şey değişmemişti.

Soba aynı sobaydı.

Mert'in tamir ettiği sandalye aynı yerdeydi.

Rafın üzerindeki kupalar, pencerenin altındaki tahta parçaları, duvarın dibindeki sandık.

Fakat Katya, eve girerken Mert'in getirdiği şeyin yalnızca ormandaki bir haber olmadığını anladı.

Kapı artık gerçekten açılabiliyordu.

Mert uzun süre ellerine baktı.

Sonra başını kaldırdı.

"Yarın dinlenirim."

Katya hiçbir şey söylemedi.

"Sonra bir kez daha giderim. Gündüz değil. Gece."

"Biliyorum."

"Yolu tamamlarım."

Katya bu kez de başını salladı.

Mert'in sesi yavaşladı.

"Sonra..."

Devam etmedi.

Katya onun yerine söyleyebilirdi.

Söylemedi.

Mert birkaç saniye daha yüzüne baktı.

Aralarındaki ortak dil artık bu sessizliği anlamaya yetecek kadar büyümüştü.

Sonunda Mert alçak sesle,

"İki gün," dedi.

Katya kıpırdamadı.

Mert başka bir açıklama yapmadı.

Gerek yoktu.

İki gün sonra yeniden ormana bakmayacaktı.

İki gün sonra yol aramayacaktı.

İki gün sonra gidecekti.

Katya gözlerini masaya indirdi.

Orada hiçbir çizgi yoktu.

Un yoktu.

Harita yoktu.

Yalnızca Mert'in eli vardı.

Ve artık vedalarının ne kadar süreceğini biliyordu.

İki gün.

End of chapter

Page 1 of 99Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.