BÖLÜM 21 - GİTMEK
Gece boyunca toplar üç kez daha duyuldu.
İlkinde Katya sobaya odun attı.
İkincisinde pencerenin camı hafifçe titredi.
Üçüncüsünde arka odadan tahta sürtünmesine benzeyen bir ses geldi.
Katya başını kaldırdı.
"Mert?"
Cevap gelmedi.
Elindeki maşayı bıraktı, arka odaya geçti.
Mert divanın yanında çömelmişti.
Katya önce ne yaptığını anlamadı. Sonra divanın altından çıkardığı bez bohçayı gördü.
Haftalardır oradaydı.
Yusuf'un bıraktığı matara.
Yün çoraplar.
Katya'nın ödünç verdiği eldivenler.
Mert bohçayı açmış, eşyaları önüne dizmişti.
Katya kapının eşiğinde durdu.
"Ne yapıyorsun?"
Mert başını kaldırdı.
"Bakıyorum."
Katya'nın yüzü sertleşti.
"Senin 'bakıyorum' kelimene güvenmiyorum."
Mert bu kez gülmedi.
Matarayı eline aldı. Kapağını açtı, içine baktı. Sonra yeniden kapattı.
Katya birkaç saniye onu izledi.
"Şimdi mi?"
Mert ne demek istediğini anlamıştı.
Başını iki yana salladı.
"Şimdi değil."
"Öyleyse neden çıkarıyorsun?"
Mert eldivenlerden birini çevirdi.
Doğru kelimeleri aradığı yüzünden belliydi.
"Hazır."
Katya'nın çenesi gerildi.
"Hazır ne?"
Mert gözlerini ona kaldırdı.
"Ben."
Dışarıdan başka bir top sesi gelmedi.
Bu kez sessizlik daha kötüydü.
Katya odaya girdi.
"Bahar gelince demiştin."
Mert başını salladı.
"Evet."
Katya pencereye baktı.
Kar neredeyse tamamen gitmişti. Bahçenin kenarlarında yalnızca kirli beyaz parçalar kalmış, yollar günlerdir çamura dönmüştü. Yağmurdan sonra toprak yumuşamış, ağaçların dallarında ilk tomurcuklar belirmişti.
Katya tekrar ona döndü.
"Bahar geldi."
Mert cevap vermedi.
Buna gerek yoktu.
Katya bohçaya baktı.
Sonra arkasını dönüp odadan çıktı.
"Uyu."
Mert arkasından seslenmedi.
Katya da o gece bir daha uyumadı.
Sabah köy yolunda iki askerî araba daha geçti.
İkisinde de yaralı yoktu. Kasalar, battaniyeler ve çuvallar taşınıyordu. Askerlerden biri Mihail'in evinin önünde durmuş, yaşlı adamla uzun süre konuşmuştu. Ardından ahırını, arabasını ve atlarını göstererek bir şeyler sormuştu.
Katya bütün bunları kümese yem bırakırken gördü.
Eve döndüğünde Mert su fıçısının yanında duruyordu.
Büyük kovayı kaldırmıştı.
Katya kapıda durdu.
Mert onu gördü ama kovayı bırakmadı.
Suyu mutfağın öteki tarafındaki leğenin yanına kadar taşıdı.
Adımları düzgündü.
Yüzü gerilmedi.
Nefesi değişmedi.
Kovayı yere bıraktıktan sonra doğruldu.
Katya'nın bakışını yakaladı.
Bir zamanlar aynı kovayı kaldırmasına izin vermediği günleri ikisi de hatırlıyordu.
Mert hiçbir şey söylemedi.
Katya da.
Bu, tartışmayı daha başlamadan Mert'in lehine çevirmişti.
Katya paltosunu çıkarıp sandalyeye astı.
"Yaran?"
"İyi."
Katya otomatik olarak kaşını kaldırdı.
Mert düzeltti.
"Gerçek iyi."
"Dün de gerçek iyiydi."
"Bugün de."
Katya ekmeği masaya koydu.
Mert oturmadı.
Katya bunu fark etti.
"Ne?"
Mert birkaç saniye sustu.
Sonra,
"Ben gideceğim," dedi.
Katya elindeki bıçağı masaya bıraktı.
Cümle o kadar sade söylenmişti ki ilk anda öfke gelmedi.
Yalnızca boşluk geldi.
"Ne zaman?"
"Bilmiyorum."
"Çok güzel plan."
Mert yüzünü buruşturdu.
"İki gün. Üç gün. Önce düşünmek."
Katya ekmeği kesmeye devam etti.
Bıçağın tahtaya her inişi gereğinden sertti.
"Nereye?"
"Güney."
"Güney büyük bir yer."
Mert bunu tam anlamadı.
"Yusuf yol söyledi."
"Yusuf haftalar önce gitti."
"Biliyorum."
"O yol şimdi asker dolu olabilir."
"Biliyorum."
"Cephe hareket ediyor."
"Biliyorum."
Katya bıçağı bıraktı.
"Her şeyi biliyorsan bana niye anlatıyorsun?"
Mert'in yüzü değişti.
"Çünkü gitmek zorundayım."
"Zorunda değilsin."
Bu kez cevap hemen geldi.
"Evet."
Katya ona baktı.
Mert pencereyi işaret etti.
"Asker daha çok. Top daha yakın. Köy belki tahliye."
Kelimeyi bu kez doğruya yakın söylemişti.
Katya'nın yüzü sertleşti.
"Sokolov'dan öğrendiğin kelimeleri bana karşı kullanma."
Mert kaşlarını çattı.
"Bu Sokolov değil."
"Dün gece başka türlü görünüyordu."
Mert'in çenesi gerildi.
Katya söylediği anda konuyu neden oraya çektiğine kızdı.
Mert birkaç saniye sustu.
Sonra daha sakin konuştu.
"Sokolov önemli değil."
Katya istemeden güldü.
"Dün önemliydi ama."
Mert gözlerini kıstı.
"Dün ben aptaldım."
Bu cevap Katya'yı susturdu.
Mert devam etti.
"Sokolov sana bakıyor. Evet. Ben sevmedim."
Bir an durdu.
"Bu başka."
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Başka olan ne?"
Mert evi gösterdi.
Duvarları.
Kapıyı.
Sonra Katya'yı.
"Sen burada kalırsan tehlike."
"Ben aylardır burada tehlikedeyim."
"Şimdi daha çok."
"Buna sen mi karar verdin?"
"Hayır. Top karar verdi."
Katya'nın yüzünde istemsiz bir hareket oldu.
Mert pencerenin dışını gösterdi.
"Sokolov söyledi. Köy gidebilir. Asker gelecek. Evler bakacak."
"Arayacak."
"Evet. Arayacak."
Mert kendisini gösterdi.
"Ben burada."
Sonra Katya'yı.
"Sen ne yapacaksın?"
Katya cevap vermedi.
Mert bekledi.
"Kasabaya giderim."
"Ben?"
Katya'nın ağzı açıldı.
Cevap gelmedi.
Mert başını hafifçe salladı.
"İşte."
Bu tek kelime Katya'yı öfkelendirdi.
"Ne 'işte'?"
"Sen gidemezsin ben burada."
"Bunu sen bilmiyorsun."
"Biliyorum."
"Bilmiyorsun."
Mert ilk kez sesini yükseltti.
"Biliyorum!"
Evin içinde kelime sert biçimde yankılandı.
İkisi de sustu.
Mert aylardır Katya'ya böyle bağırmamıştı.
Katya'nın yüzündeki ifade tamamen değişti.
"Sesini alçalt."
Mert hemen pencereye baktı.
Dışarıdan geçen kimse yoktu.
Yine de sesi düştü.
"Biliyorum," dedi tekrar. "Sen beni bırakmazsın."
Katya'nın boğazında bir şey sıkıştı.
"Buna da sen mi karar verdin?"
Mert ona uzun süre baktı.
"Yangında sen bana 'burada kal' dedin."
Katya sustu.
"Ben kalmadım."
"Bunu hatırlatman iyi fikir değil."
"Saşa."
"Saşa'yı kurtardın, biliyorum."
"Aleksey gördü."
"Biliyorum."
"Aleksey sustu."
"Bunu da biliyorum."
"Aleksey hep susacak?"
Katya cevap vermedi.
Mert ellerini iki yana açtı.
"Sokolov aptal değil."
Katya'nın yüzü sertleşti.
"Hayır."
"Bir gün soracak. Aleksey dönecek. Köy tahliye olacak. Asker eve gelecek."
Her cümleyle Rusçası biraz daha dağılıyordu. Bazı kelimeleri Türkçe söylüyor, sonra Katya'nın yüzünden anlayıp anlamadığını kontrol ediyordu.
Katya hepsini anlıyordu.
Keşke anlamasaydı.
Mert göğsüne dokundu.
"Ben bulunursa askerim. Beni öldürürler belki."
Katya'nın çenesi gerildi.
Mert parmağını ona çevirdi.
"Ama sen?"
Katya konuşmadı.
"Seni ne yaparlar?"
"Bilmiyorum."
"Ben biliyorum."
"Hayır, bilmiyorsun."
"Beni sakladın."
Mert bu kez kelimeleri yavaş seçti.
"Düşman asker. Aylar."
Katya masanın kenarına tutundu.
Mert devam etti.
"Seni hapse koyarlar. Belki..."
Kelimeyi bulamadı.
Elini boğazına götürmedi.
Tüfek hareketi de yapmadı.
Yalnızca başını iki yana salladı.
Katya ne demek istediğini zaten anlamıştı.
"Yeter."
Mert susmadı.
"Ben bunu kabul etmem."
Katya'nın gözleri daraldı.
"Ne dedin?"
Mert bu kez Türkçe söyledi.
"Kabul etmem."
Sonra daha basit Rusçayla devam etti.
"Benim yüzümden sen ölmek yok."
Katya birkaç saniye kıpırdamadı.
Ardından çok sakin bir sesle,
"Benim ne yapacağıma sen karar veremezsin," dedi.
Mert'in yüzü sertleşti.
"Sen de benim ne yapacağıma karar veremezsin."
Katya'nın eli masadan çekildi.
"Yolun nasıl olduğunu bilmiyorsun."
"Öğrenirim."
"Birliğinin nerede olduğunu bilmiyorsun."
"Ararım."
"Geceleri hâlâ soğuk."
"Biliyorum."
"Orman çamur. Nehirler kabarıyor. Devriyeler var."
"Biliyorum."
Katya'nın sabrı koptu.
"Öyleyse bildiğin hâlde niye ölmek için dışarı çıkmakta bu kadar ısrar ediyorsun?"
Mert de artık sakin değildi.
"Çünkü burada kalırsam sen ölebilirsin!"
Sessizlik bir anda bütün evi doldurdu.
Mert'in göğsü hızlı inip kalkıyordu.
Katya onun sol tarafına baktı.
Eski alışkanlık.
Ağrı işareti aradı.
Yoktu.
Mert bunu fark etti.
Bakışları bir an Katya'nın gözlerinden kaburgalarının altına indi.
Sonra yeniden yüzüne çıktı.
Sesi bu kez daha alçaktı.
"Beni artık yara ile durduramazsın, Katya."
Katya'nın yüzündeki öfke bir an için yerini başka bir şeye bıraktı.
Çünkü doğruydu.
Ve ikisi de bunu biliyordu.
Katya bakışını ondan ayırdı.
"Bu beni ikna etmiyor."
Mert'in omuzları çok az gevşedi.
"Ben ikna etmek istemiyorum."
Katya yeniden ona döndü.
Cümle düzgün değildi belki. Ama taşıdığı anlam yeterince açıktı.
"Öyleyse ne yapıyorsun?"
Mert bir süre cevap vermedi.
Sonra sandalyeyi çekip oturdu.
Az önceki öfkesinden geriye hâlâ sertleşmiş bir çene, alnının arasında ince bir çizgi kalmıştı. Fakat sesi yeniden sakindi.
"Karar söylüyorum."
Katya'nın içindeki öfke yeniden kabardı.
"Sen karar veriyorsun, ben dinliyorum. Çok güzel."
Mert başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Ne hayır?"
"Sen dinlemiyorsun."
Katya'nın ağzı açıldı.
Mert devam etti.
"Sen hep yol kötü söylüyor. Asker söylüyor. Soğuk söylüyor. Yara söylüyor."
Parmağıyla kendi sol tarafını gösterdi.
"Ben hepsini biliyorum."
"Demek daha çok söylemem gerekiyor."
Mert'in yüzünde yorgun bir ifade belirdi.
"Katya."
"Ne?"
"Ben korkuyorum."
Bu kez Katya sustu.
Mert kelimeyi doğru söylemişti.
Korkuyorum.
Aylar önce bunu anlatabilmek için ellerini titreterek korkmuş bir yüz yapmıştı. Şimdi tek başına söyleyebiliyordu.
"Yol için," dedi Mert. "Asker için. Belki benimkiler yok. Belki bulamam."
Bir an durdu.
"Belki ölürüm."
Katya'nın yüzü anında kapandı.
"Bunu söyleme."
"Gerçek."
"Gerçek olması söylemen gerektiği anlamına gelmiyor."
Mert cümlenin tamamını anlamadı. Fakat Katya'nın sesindeki sertliği anladı.
Başını eğdi.
"Ben korkuyorum," dedi yeniden. "Ama burada kalmaktan da korkuyorum."
Katya sandalyenin arkalığına elini koydu.
"Kendin için mi?"
Mert başını kaldırdı.
Sonra çok yavaş iki yana salladı.
"Senin için."
Katya'nın parmakları tahtanın üzerinde sıkıldı.
Söylenecek birçok şey vardı.
Hiçbiri ağzına gelmedi.
Mert pencerenin ötesindeki yolu gösterdi.
"Bir gün asker kapı."
Ardından eliyle evi arıyormuş gibi yaptı.
"Bir gün Sokolov bilir."
"Aleksey henüz bir şey söylemedi."
"Henüz."
Kelimeyi Katya'dan öğrenmişti.
Şimdi ona geri veriyordu.
Katya bundan hoşlanmadı.
Mert devam etti.
"Sen bana hayat verdin."
Katya hemen başını kaldırdı.
Bu cümleyi daha önce de kurmaya çalışmıştı.
Borç.
Hayat.
Katya.
O zaman ortak dilleri bunu taşımaya yetmemişti.
Şimdi daha çok kelimeleri vardı.
Belki sorun buydu.
"Bana borçlu değilsin," dedi Katya.
Mert kaşlarını çattı.
"Borç..."
"Hayır."
Katya masanın öteki tarafına geçti.
"Beni dinle. Seni ormanda bırakmadım diye bana hayatını vermek zorunda değilsin."
Mert anlamak için yüzüne baktı.
Katya daha basit konuştu.
"Ben seni kurtardım. Evet."
Kendisini gösterdi.
Sonra Mert'i.
"Ama sen bana ait değil."
Cümle çıktıktan sonra odada kaldı.
Mert kıpırdamadı.
Katya da.
Bir an için yalnızca sobanın içindeki odunun hafif çıtırtısı duyuldu.
Mert sonunda,
"Biliyorum," dedi.
Katya'nın boğazı sıkıştı.
Mert başını biraz yana eğdi.
"Sen de."
Katya kaşlarını çattı.
"Ne?"
Mert bu kez kendisini gösterdi.
"Ben sana ait değil."
Sonra parmağını Katya'ya çevirdi.
"Sen de bana ait değil."
Katya'nın yüzündeki ifade değişti.
Mert bakışını kaçırmadı.
"Ama..."
Kelimeyi söyledi ve sustu.
Katya bekledi.
Devamı gelmedi.
Mert yüzünü pencereye çevirdi.
Katya o yarım kalan cümlenin devamını istemediğini düşündü.
Sonra istediğini fark etti.
Buna daha çok kızdı.
"Senin bir evin var," dedi.
Mert yeniden ona baktı.
"Türkiye'de."
Mert'in yüzü yumuşadı.
"Evet."
"Annen var."
"Evet."
"Arkadaşların."
Mert'in bakışları bir an masaya indi.
"Varsa."
Katya hemen pişman oldu.
"Onu demek istemedim."
"Biliyorum."
Mert parmaklarını masanın kenarında gezdirdi.
"Annem beni ölü biliyor belki."
Katya cevap veremedi.
"Ben burada sıcak ev. Yemek. Sen."
Son kelimede çok kısa durdu.
"Onlar bilmiyor."
Katya'nın gözleri yere indi.
Mert'in gitmek istemesinin yalnızca askerlik olduğunu düşünmek kolaydı.
Bir üniforma.
Bir görev.
Bir birlik.
Bunlara kızabilirdi.
Bir anneye kızamazdı.
Aylarca oğlunun nerede olduğunu bilmeden bekleyen bir kadına hiç kızamazdı.
Mert onun sessizliğini yanlış anlamış olacak ki devam etti.
"Ben savaşa dönmek için sadece gitmiyorum."
Katya başını kaldırdı.
Bu cümle biraz zor çıkmıştı. Mert kelimeleri seçmek için iki kez durmuştu.
Ama anlamı açıktı.
"Peki savaş?"
Mert uzun süre cevap vermedi.
Sonunda omuzlarını hafifçe kaldırdı.
"Ben askerim."
Katya'nın yüzü sertleşecekken Mert elini kaldırdı.
"Bekle."
Bu kez Katya gerçekten sustu.
Mert doğru kelimeleri bulmak için uğraştı.
"Ben askerim. Ama..."
Pencerenin dışını gösterdi.
Köyü.
"Marina Rus."
Sonra başka bir evi gösterdi.
"Vera Rus. Saşa Rus. Aleksey Rus asker."
Katya bekledi.
Mert göğsüne dokundu.
"Ben Türk asker."
Bir süre sustu.
"Eskiden kolay."
Katya'nın kaşları hafifçe çatıldı.
"Ne kolay?"
Mert iki elini karşı karşıya getirdi.
Bir tarafı sağ eliyle, diğerini sol eliyle gösterdi.
"Bu taraf. O taraf."
Sonra ellerini indirdi.
"Şimdi değil."
Katya ona baktı.
Mert'in yüzünde ne utanç ne de büyük bir aydınlanmanın gururu vardı.
Yalnızca yorgunluk.
Bir insanın aylar boyunca kendisine çok basit anlatılmış bir şeyin aslında basit olmadığını görmesinin yorgunluğu.
"Ben yine gitmek zorundayım," dedi.
Katya'nın içinde bir şey çöktü.
Fakat bu kez öfkelenmedi.
"Biliyorum."
Mert ona baktı.
Katya sandalyeye oturdu.
İlk kez tartışmanın başladığından beri aynı yükseklikteydiler.
"Gitmeni istemiyorum."
Mert'in yüzünde küçük bir değişiklik oldu.
Katya bunu daha önce söylemişti.
Yine de bu kez başka türlü duyuldu.
Katya devam etti.
"Bunu biliyorsun."
"Evet."
"Ve yine gideceksin."
Mert cevap vermeden önce birkaç saniye bekledi.
"Evet."
Katya gözlerini kapattı.
Sadece bir an.
Sonra açtı.
"Peki."
Mert'in kaşları çatıldı.
"Peki?"
"Sağır değilim."
Mert onu kuşkuyla izledi.
Katya masanın üzerindeki ekmeği aldı.
"Ama hiçbir planın yok."
"Var."
"Güney demek plan değil."
Mert ağzını açtı.
Katya eliyle susturdu.
"Yusuf'un haftalar önce söylediği yol da plan değil. Cephe değişti. Askerler değişti. Dereler taştı. Köprülerin hangisi duruyor bilmiyorsun."
Mert cevap vermedi.
Bu kez Katya'nın söylediklerine itiraz edemiyordu.
Katya ayağa kalkıp pencereye gitti.
Perdeyi açmadı.
"Doğrudan güney yolunu kullanamazsın."
Mert de ayağa kalktı.
"Neden?"
"Karargâhtan çıkan askerlerin yarısı o yolu kullanıyor."
Katya eliyle yönü gösterdi.
"Ormanın içinden eski kömürcü yolu var. Yusuf'u bulduğum kulübenin ilerisinden geçiyor."
Mert dikkat kesildi.
Katya bunu fark edince sinirlendi.
"Bana öyle bakma."
"Nasıl?"
"Sana yol gösterdiğim için gitmene sevindiğimi sanma."
Mert'in yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi.
Katya parmağını kaldırdı.
"Bir de gülme."
Gülümseme kayboldu.
Neredeyse.
Katya devam etti.
"Eski yol dereye iner. Ama bu mevsimde su yükselmiştir. Geçiliyor mu bilmiyorum."
Mert düşünerek başını salladı.
"Önce bakarım."
Katya'nın yüzü yeniden sertleşti.
"Nereye?"
"Yola."
"Ne zaman?"
Mert dışarı baktı.
"Gece."
"Tek başına."
Mert ona baktı.
Sonra evin içinde başka birini arıyormuş gibi çevresine göz gezdirdi.
Katya birkaç saniye sonra ne yaptığını anlayınca istemeden burnundan kısa bir nefes verdi.
"Çok komik."
Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.
"Başka Türk yok."
"Şimdilik bundan memnunum."
Mert sandalyesine yeniden oturdu.
Katya karşısında kaldı.
"Bu gece gitmeyeceksin."
Mert itiraz etmek üzereydi.
"Hayır. Dinle."
Katya pencerenin dışındaki bulutları gösterdi.
"Yağmur yeniden gelebilir. Ay da fazla açık. Yarın havaya bakarız."
Mert bir an düşündü.
Sonra başını salladı.
"Yarın."
"Yarın yalnızca bakacağız."
"Evet."
"Bir yol bulamazsan?"
Mert sustu.
Katya bekledi.
"Başka yol ararım."
Katya gözlerini kapattı.
"Tabii."
Mert bu kez gülmedi.
"Katya."
"Ne?"
"Ben kaybolmam."
Katya ona öyle bir baktı ki Mert söylediği şeyin ne kadar kötü seçilmiş olduğunu anladı.
"Ormanda seni ilk bulduğum günü gerçekten unuttun mu?"
Mert'in yüzü değişti.
Katya ellerini iki yana açtı.
"Kan içinde bir ağacın dibindeydin."
"Bu başka."
"Her şey sana göre başka."
Mert birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra masanın üzerindeki matarayı kendisine çekti.
"Gidersem önce yol bulacağım."
Katya düzeltti.
"Gitmeden önce."
Mert ona baktı.
"Ne?"
"Gidersem değil."
Katya kelimeleri dikkatle seçti.
"Gitmeden önce yol bulacaksın. Dönüş yolunu da bileceksin."
Mert'in bakışları yüzünde kaldı.
Katya devam etti.
"Ormana çıkarsan aynı gece buraya döneceksin."
Mert sessizdi.
"Bunu kabul etmezsen sana hiçbir şey anlatmam."
Mert'in ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Sen benim ne yapacağıma karar veremezsin."
Katya gözlerini kıstı.
Kendi cümlesiydi.
"Ben de sana eski kömürcü yolunu anlatmak zorunda değilim."
Mert bu kez gerçekten güldü.
Kısa sürdü.
Sonra başını eğdi.
"Tamam."
Katya hâlâ ciddi görünmeye çalışıyordu.
"Tamam ne?"
"Aynı gece dönerim."
Katya cevap vermedi.
Bunun geçici olduğunu biliyordu.
Bir gece ormana çıkacak.
Sonra dönecek.
Başka bir gece belki yine çıkacak.
Bir yol bulacak.
Ve günlerden birinde aynı kapıdan çıkıp dönmeyecekti.
Katya bakışını arka odaya çevirdi.
Divanın altında bez bohça duruyordu.
Haftalardır bir ihtimaldi.
Artık hazırlıktı.
Mert matarayı eline aldı.
"İki gün. Üç gün."
Katya başını ona çevirdi.
"Ne?"
"Yol bulmak."
Mert pencerenin ötesindeki güneyi işaret etti.
"Benim askerler... nerede, bilmiyorum. Ama önce nasıl gitmek, onu bulurum."
Katya birkaç saniye ona baktı.
Sonra yavaşça başını salladı.
İlk kez onu durdurmaya çalışmadı.
Bu, izin vermek değildi.
Kabul etmek de değildi.
Yalnızca gerçeğin önünden çekilmekti.
Mert birkaç gün içinde kendi tarafına ulaşmanın yolunu arayacaktı.
Ve Katya, aylar boyunca onu hayatta tutmak için yaptığı her şeyin sonunda onu kendisinden uzaklaştıracak kadar iyileştirdiğini ilk kez bütün ağırlığıyla anladı.
READER NOTES
Comments