Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 1 - KAR ÜZERİNDEKİ KAN

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 1 - KAR ÜZERİNDEKİ KAN

Savaşın sesi, Katya'nın köyüne toplardan önce söylentilerle ulaşmıştı.

Önce postacı haftada iki kez gelmemeye başladı. Sonra köyün bakkalındaki un çuvalları seyrekleşti. Erkeklerin konuşmaları kısaldı; kadınlarınki ise fısıltıya dönüştü. Akşamları evlerin pencereleri daha erken kararıyor, uzaktan duyulan her gürültüde insanlar istemsizce başlarını kaldırıyordu.

Cephe henüz köye ulaşmamıştı.

Ama savaş, insanlardan önce gölgelerini gönderirdi.

Katya bunu biliyordu.

Kırk altı yaşındaydı ve köyde herkes ona "doktor" diyordu. Gerçekte doktor değildi. Yıllar önce bir kasaba hastanesinde hemşirelik yapmış, yaraları temizlemeyi, ateş düşürmeyi, kırık bir kemiği geçici olarak sabitlemeyi öğrenmişti. Köye döndüğünde bunlar yeterli olmuştu.

Bir çocuğun ateşi çıktığında Katya çağrılırdı.

Bir oduncu baltayı ayağına indirdiğinde Katya çağrılırdı.

Bir kadın doğum sancıları başladığında da.

Hatta bazen hiçbir şey yapamayacağı durumlarda bile çağırırlardı. İnsanlar çaresiz kaldıklarında, tıbbın kendisinden çok tıbbı temsil eden bir yüz görmek istiyordu.

Katya'nın yüzü de güven veriyordu.

Ya da köylüler öyle söylüyordu.

O sabah erkenden ahırın arkasındaki küçük kümesten yumurtaları toplamış, keçisine yem vermiş ve evin önündeki odunları içeri taşımıştı. Kocası yaşarken bunları çoğunlukla o yapardı.

Artık kocası yoktu.

Yedi yıl olmuştu.

Köyde dul bir kadının yalnızlığı hiçbir zaman gerçekten yalnızlık sayılmazdı. Çünkü herkes onun hayatıyla ilgilenirdi.

Katya'nın kiminle konuştuğu, pazardan ne aldığı, hangi saatte eve döndüğü, neden yeniden evlenmediği...

Özellikle neden yeniden evlenmediği.

Köyde bununla ilgili neredeyse herkesin bir fikri vardı. Katya'nın kendisi hariç herkesin.

O ise zamanla cevap vermemeyi öğrenmişti.

O sabah sobaya iki odun attıktan sonra başına kalın şalını geçirdi. Küçük deri çantasını aldı. İçinde birkaç temiz bez, makas, tentürdiyot, iplik, iğne ve çok az miktarda ağrı kesici vardı.

Kasabanın sağlık görevlisinin verdiği malzemeleri dikkatli kullanmak zorundaydı.

Savaş yüzünden yenileri artık eskisi kadar kolay gelmiyordu.

Kapıyı açtığında soğuk yüzüne çarptı.

Kış erken davranmıştı.

Toprağın üzerini ince bir kırağı kaplamış, çitlerin sivri uçları beyazlaşmıştı. Katya nefes verdiğinde önünde küçük bir bulut oluştu.

Tam kapıyı kapatacaktı ki uzaklardan bir ses geldi.

Tok.

Derin.

Ardından birkaç saniye sonra bir tane daha.

Katya donup kaldı.

Top.

Cephe.

Daha önce de duymuştu ama hiç bu kadar yakın değildi.

Köyün öteki ucundaki birkaç köpek havlamaya başladı.

Katya çantasını daha sıkı kavradı.

O gün komşu köydeki yaşlı bir kadına bakması gerekiyordu. Kadının bacağı günlerdir şişiyordu. Normalde orman yolundan giderdi ama askerler iki gün önce o yolu kullanmamalarını söylemişti.

Bu yüzden dere boyunca uzanan eski patikayı seçti.

Yaklaşık yarım saat yürüdü.

Sonra kanı gördü.

İlk başta ne olduğunu anlayamadı.

Karın üzerinde koyu renkli birkaç damla vardı.

Katya durdu.

Damlanın biraz ilerisinde bir tane daha.

Sonra bir tane daha.

Bir hayvan olabileceğini düşündü.

Yaralı bir geyik belki.

Fakat birkaç adım sonra karın üzerinde yarım bir ayak izi gördü.

İnsan.

Katya'nın kalbi hızlandı.

Başını kaldırıp çevresine baktı.

Sessizlik.

Uzaktaki topların boğuk sesi dışında hiçbir şey yoktu.

Geri dönmesi gerektiğini düşündü.

Sonra ağaçların arasından bir inilti duyuldu.

Katya olduğu yerde kaldı.

Bir saniye.

İki.

Sonunda çantasından küçük makasını çıkardı.

Bunun bir askere karşı hiçbir işe yaramayacağını kendisi de biliyordu. Yine de elinde bir şey bulunması hiç bulunmamasından iyiydi.

Sesin geldiği tarafa doğru yürüdü.

Çalıların arkasına geçtiğinde onu gördü.

Genç bir adam, büyük bir ağacın dibine çökmüştü. Sırtı gövdeye dayanıyordu. Başındaki asker başlığı birkaç adım ötede kara düşmüş, koyu renk saçları alnına yapışmıştı.

Üniforması çamur içindeydi.

Sol tarafında, kaburgalarının altında büyük ve koyu bir kan lekesi vardı.

Katya'nın ilk gördüğü şey yara oldu.

İkincisi üniforma.

Üçüncüsü ise adamın yüzü.

Yabancıydı.

Katya bunu hemen anladı.

Adam da onu gördü.

Bir anda doğrulmaya çalıştı.

Eli beline gitti.

Katya geriye sıçradı.

"Dur!"

Adam elini çekmedi.

Katya makası ona doğrulttu. Bunun ne kadar saçma göründüğünü düşünmeye zamanı yoktu.

"Dur dedim!"

Genç adam muhtemelen tek kelimesini bile anlamıyordu.

Nitekim kaşlarını çattı.

Sonra ağzından Katya'nın anlamadığı birkaç kelime çıktı.

Katya'nın midesine soğuk bir taş oturdu.

Rusça değildi.

Adam yeniden hareket etmeye çalışınca yüzü acıyla buruştu. Eli beline ulaşamadan gücü tükendi ve yana doğru devrildi.

Katya birkaç saniye ona baktı.

Sonra yavaşça yaklaştı.

Adamın belindeki tabancayı gördü.

Silahı hızla aldı.

Adam buna karşı koyamadı.

Katya silahı birkaç metre uzağa, karların içine fırlattı.

Şimdi üniformayı daha iyi görebiliyordu.

İşaretleri tanıyordu.

Köye gelen askerlerin tariflerinden.

Osmanlı.

Katya'nın nefesi kesildi.

Karşısındaki adam düşman askeriydi.

Bir Osmanlı askeri.

Rus devriyesine haber vermesi gerekiyordu.

Yapması gereken buydu.

Hiç düşünmeden köye dönmeli, gördüklerini söylemeliydi.

Katya ayağa kalktı.

Genç adam gözlerini açtı.

Bakışları karşılaştı.

Katya hayatında çok sayıda yaralı görmüştü. Acı içindeki insanların gözlerinin nasıl baktığını biliyordu. Korkuyu da biliyordu.

Ama bu farklıydı.

Adamın bakışında savaş yoktu artık.

Ne imparatorluk vardı ne üniforma ne cephe.

Sadece ölmek istemeyen bir insanın sessiz korkusu.

Dudakları kıpırdadı.

Katya eğilmedi.

Adam güçlükle bir kelime söyledi.

"Su..."

Katya kelimeyi anlamadı.

Fakat adamın çatlamış dudaklarına bakınca ne istediğini anladı.

Çantasındaki matarayı çıkardı.

Bir an tereddüt etti.

Sonra diz çöktü.

Adamın başını eliyle hafifçe kaldırdı ve matarayı dudaklarına yaklaştırdı.

"Yavaş."

Adam suyu aceleyle içmeye çalışınca Katya matarayı geri çekti.

"Yavaş dedim. Aptal çocuk."

Elbette anlamadı.

Ama ses tonunu anlamış olacak ki ikinci seferde daha sakin içti.

Katya suyu kaldırdıktan sonra yaraya baktı.

Kötüydü.

Çok kötü.

Üstelik adam ateşlenmeye başlamıştı.

Onu burada bırakırsa muhtemelen geceyi çıkaramayacaktı.

Köye götürürse?

Katya başını kaldırdı.

Kendi evinin bulunduğu yönü düşündü.

Sonra askerlerin kaldığı binayı.

Tek yapması gereken haber vermekti.

Doğru olan buydu.

Genç adamın gözleri yeniden kapanıyordu.

Katya dişlerini sıktı.

"Başımı belaya sokacaksın."

Adam cevap vermedi.

"Üstelik adını bile bilmiyorum."

Bu kez genç adamın dudakları kıpırdadı.

Katya anlamadığını göstermek için başını eğdi.

Adam göğsüne güçlükle dokundu.

"Mert."

Katya sustu.

Sonra istemeden tekrarladı.

"Mert?"

Adam çok hafif başını salladı.

Katya uzun süre yüzüne baktı.

Uzaklarda bir top daha patladı.

Köyün üzerinden kuşlar havalandı.

Ve Katya, hayatının geri kalanını değiştirecek kararı verirken bunun büyük bir karar olduğunu henüz bilmiyordu.

Sadece karların üzerinde kan kaybeden yirmi altı yaşında bir adam görüyordu.

Bir düşman değil.

Henüz değil.

Katya ayağa kalktı, çevresine baktı ve kimsenin onları görmediğinden emin oldu.

Sonra şalını omuzlarından çıkarıp Mert'in üzerine örttü.

"Ölmek yok," diye mırıldandı.

Mert onu anlamadı.

Ama Katya'nın kolunu omuzlarının altına soktuğunu anlayınca kalan son gücüyle doğrulmaya çalıştı.

Katya yüzünü buruşturdu.

"Tanrım... Bir de ağırmışsın."

Ormanın içinden, köyün ters yönünden sesler geldi.

Erkek sesleri.

Rusça.

Katya'nın bütün vücudu gerildi.

Askerlerdi.

Ve yaklaşıyorlardı.

Sesler giderek yaklaşıyordu.

Katya, Mert'in kolunu omzundan indirdi.

"Bekle."

Mert'in bunu anlayıp anlamadığını bilmiyordu. Zaten anlayacak durumda da görünmüyordu. Ağacın gövdesine yaslandığında başı yana düştü. Şalın arasından görünen yüzü neredeyse kar kadar solgundu.

Katya birkaç adım ilerledi.

Ağaçların arasında iki asker belirdi.

Rus üniformaları.

Birinin omzunda tüfek vardı. Diğeri yürürken eldivenli ellerini birbirine vuruyor, soğuktan yakınarak bir şeyler söylüyordu.

Katya'yı görünce sustular.

"Yekaterina Andreyevna?"

Katya askerlerden birini tanıyordu. Aleksey. Birkaç hafta önce köydeki boş evlerden birine yerleştirilen birlikten genç bir askerdi. Ayağındaki su toplamış yarayı iki kez Katya temizlemişti.

Katya elindeki çantayı kaldırdı.

"Vera Mihaylovna'ya gidiyorum."

Aleksey arkasındaki ormana baktı.

"Bu taraftan mı?"

"Orman yolunu kullanmamamızı siz söylediniz."

"Doğru."

Diğer asker sabırsızca etrafına bakıyordu.

Katya, kalbinin göğsündeki her vuruşunun dışarıdan duyulduğuna emindi.

Mert yalnızca on beş, belki yirmi adım gerideydi.

Ağaçların arasında.

Bir inilti.

Tek bir dalın kırılması.

Hatta yanlış zamanda alınmış derin bir nefes bile yeterli olabilirdi.

Aleksey tüfeğinin kayışını düzeltti.

"Bu civarda yabancı askerler görülmüş."

Katya'nın yüzündeki ifade değişmedi.

"Buraya kadar mı geldiler?"

"Gece çatışma olmuş. Birkaç kişi ormana kaçmış olabilir."

Diğer asker ilk kez konuştu.

"Birini gördünüz mü?"

Katya cevap vermeden önce yalnızca bir saniye bekledi.

Ama o bir saniye ona çok uzun geldi.

"Hayır."

Kelime ağzından çıktıktan sonra artık geri dönüşü yoktu.

Hayatında ilk kez yaralı bir düşman askerini saklıyordu.

Ve ilk kez kendi askerlerine yalan söylüyordu.

Aleksey başını salladı.

"Birini görürseniz yaklaşmayın. Bize haber verin."

"Veririm."

Askerler yürümeye devam etti.

Katya bekledi.

Sesleri tamamen kaybolana kadar.

Sonra hızla geri döndü.

Mert hâlâ ağacın dibindeydi.

Gözleri kapalıydı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü ve yüzüne hafifçe vurdu.

"Hey."

Tepki yoktu.

Biraz daha sert vurdu.

"Mert."

Bu kez gözkapakları aralandı.

Katya istemeden rahatladı.

"Ben senin için az önce yalan söyledim."

Mert boş gözlerle ona baktı.

"Bir de anlamıyorsun."

Katya iç çekti.

"Belki böylesi daha iyi."

Onu köyün içinden geçirmek mümkün değildi. Ana yoldan giderlerse görülmeleri kesindi.

Katya başka bir yol biliyordu.

Kocasının hayattayken odun taşımak için kullandığı eski patika.

Ormanın aşağısından dolaşıyor, evinin arkasındaki küçük ahıra çıkıyordu. Daha uzun ve daha zordu ama köy meydanına girmeden eve ulaşabilirdi.

Mert'i kaldırmak ise başka meseleydi.

Katya kolunu yeniden omzuna aldı.

"Hadi."

Mert bu kez ne istediğini anladı. Sağlam tarafına ağırlık vererek doğrulmaya çalıştı.

Ayağa kalktığında Katya ilk kez onun ne kadar genç olduğunu düşündü.

Yüzündeki kir ve birkaç günlük sakal onu olduğundan büyük gösteriyordu. Fakat yakından bakınca çizgileri gençti. Saçları başındaki ter ve eriyen kar yüzünden birbirine yapışmıştı. Katya ilk bakışta koyu sandığı saçların aslında sarıya çalan açık kumral olduğunu şimdi fark etti.

Yabancı bir askere yakışmayacak kadar tanıdık bir renkti.

Köydeki birçok erkeğin saçına benziyordu.

Katya bu düşünceden rahatsız oldu.

Düşmanların farklı görünmesi daha kolay olurdu.

Mert ilk adımda sendeledi.

Katya belinden tuttu.

"Yavaş."

Mert'in yüzü acıyla gerildi.

"Acıyor."

Katya kelimeyi anlamadı ama anlamasına gerek yoktu.

"Biliyorum."

Yürümeye başladılar.

Normalde yirmi dakika sürecek yol neredeyse bir saat sürdü.

Mert birkaç kez durmak zorunda kaldı.

Sonuncusunda dizlerinin üzerine çöktü ve bir süre kalkamadı.

Katya yarasına baktığında kanın yeniden bezin dışına sızdığını gördü.

"Hayır, hayır..."

Çantasından temiz bir bez çıkarıp eskisinin üzerine bastırdı.

Mert aniden Katya'nın bileğini tuttu.

Katya irkildi.

Güçsüzdü ama eli büyüktü. Parmakları soğuktu.

Mert başını kaldırdı.

Gözleri açık renkliydi. Katya ilk kez bunu fark etti.

Adam birkaç kelime söyledi.

Türkçe.

Katya anlamadı.

"Ne?"

Mert tekrar etti.

Sonra başıyla ilerideki köyü işaret etti.

Katya bir süre baktı.

"Oraya mı?"

Mert başını salladı.

Sonra kendisini gösterdi.

Ardından asker selamına benzeyen küçük bir hareket yaptı.

Katya ne demek istediğini anladı.

"Beni askerlere mi götüreceksin diye soruyorsun?"

Elbette cevap alamadı.

Katya ayağa kalktı.

"Henüz ben de bilmiyorum."

Evin arkasına ulaştıklarında öğle vakti geçmişti.

Katya önce Mert'i ahıra soktu.

"Burada kal."

Mert duvara yaslandı.

Katya evin çevresini kontrol etti.

Komşusunun bacasından duman çıkıyordu. Yolun ilerisinde iki kadın konuşuyordu. Bir çocuk tahta bir çemberi sopayla yuvarlayarak koştu.

Her şey normal görünüyordu.

Bu normal görüntünün ortasında Katya'nın ahırında yaralı bir Osmanlı askeri vardı.

Düşününce delilikti.

Katya eve girdi.

Perdeleri kapattı.

Sobaya odun attı.

Sonra yatak odasına baktı.

Hayır.

Onu oraya götüremezdi.

Mutfak?

Penceresi yola bakıyordu.

Sonunda kocasının eskiden aletlerini sakladığı arka odayı hazırladı. Küçük bir divan, tahta bir masa ve sandık vardı. Penceresi evin arkasına bakıyordu.

Katya divanın üzerine eski bir çarşaf serdi.

Sonra ahıra döndü.

Mert ayakta değildi artık.

Duvarın dibine oturmuştu.

"Mert."

Genç adam başını kaldırdı.

Katya eliyle kalkmasını işaret etti.

Mert birkaç saniye ona baktı.

Sonra elini uzattı.

Katya tuttu.

Bu kez birbirlerine yaslanarak eve girdiler.

Kapı kapandığında Katya sürgüyü çekti.

Sürgünün yerine otururken çıkardığı küçük metal sesi ikisi de dinledi.

Artık Mert dışarıdaki savaştan ayrılmıştı.

Katya ise farkında olmadan savaşı evinin içine almıştı.

"Çıkar."

Mert divanın üzerinde oturuyordu.

Katya karşısında durup üniformasının ceketini gösterdi.

"Çıkar."

Mert anlamadı.

Katya kendi hırkasının düğmelerinden birini açıp tekrar kapattı ve onun ceketini işaret etti.

Mert sonunda anladı.

Sağ eliyle ilk düğmeye uzandı.

Parmakları titriyordu.

Bir düğme.

Sonra ikincisi.

Üçüncüye geldiğinde eli durdu.

Katya sabırsızlandı.

"Ver."

Mert'in ellerini itti ve düğmeleri kendisi açmaya başladı.

Birinci.

İkinci.

Üçüncü.

Sonra durdu.

Bir an yaptığının farkına varmıştı.

Evinde yabancı bir erkek vardı.

Genç bir erkek.

Üstelik düşman askeri.

Ve Katya onun kıyafetlerini çıkarıyordu.

Köydeki kadınlardan biri şu anda kapıyı açsa, bu görüntünün açıklaması olmayacağını düşündü.

Mert'in yüzüne baktı.

Adamın gözleri yarı kapalıydı.

Katya kendi düşüncesine kızdı.

"Sen ölmemeye çalış. Ben de namusumu sonra düşünürüm."

Ceketi çıkardı.

Gömleğinin sol tarafı tamamen kana bulanmıştı.

Katya'nın yüzündeki bütün tereddüt kayboldu.

Artık karşısında bir erkek yoktu.

Bir hasta vardı.

Makasını aldı ve kumaşı kesmeye başladı.

Gömlek açıldıkça yara ortaya çıktı.

Katya kaşlarını çattı.

Kurşun yarası değildi.

Muhtemelen şarapnel.

Sol kaburgaların altında derin bir kesik vardı. Çevresi morarmış, deri şişmeye başlamıştı.

Katya parmaklarını dikkatlice yaranın çevresine bastırdı.

Mert'in bütün vücudu gerildi.

"Dayan."

Bir noktaya bastığında Mert dişlerini sıktı ve Katya'nın kolunu yakaladı.

"Tamam."

Katya elini çekti.

Yaranın içinde bir şey olabilirdi.

Bu kötüydü.

Çok kötü.

Katya kaynar su hazırladı. Bezleri çıkardı. Aletlerini masanın üzerine dizdi.

Mert onu izliyordu.

Katya ellerini yıkarken arkasını dönmeden konuştu.

"Bunu yaparsam yaşayabilirsin."

Suyun içine sabun sürdü.

"Yapmazsam muhtemelen ölürsün."

Ellerini kuruladı.

"Yaparken de ölebilirsin."

Mert tek kelime anlamıyordu.

Katya dönüp ona baktı.

Sonra masadaki küçük şişeyi aldı.

Elinde kalan ağrı kesici çok azdı.

Normalde köylüler için saklaması gerekiyordu.

Şişeye baktı.

Mert'e baktı.

"Sen gerçekten pahalı bir misafirsin."

Mert'in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.

Katya durdu.

"Sen..."

Bir an gözlerini kıstı.

"Gülümsedin mi?"

Mert'in yüzünde yeniden o küçük ifade belirdi.

Gerçekten gülümsemişti.

Yorgun, acılı, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir gülümsemeydi.

Katya istemeden karşılık verdi.

Sadece bir saniyeliğine.

Sonra yüzünü ciddileştirdi.

"Şimdiden şımarma."

Kıvırcık sarı saçlarının yüzüne düşen bir tutamını kulağının arkasına itti ve tabureyi divanın yanına çekti.

Mert'in yüzündeki gülümseme kayboldu.

Katya aletlerden birini eline aldı.

Şimdi asıl zor kısım başlıyordu.

Dışarıda kar yeniden yağmaya başlamıştı.

Ve köyün öteki ucunda bir Rus devriyesi, ormanda kaybolan Osmanlı askerlerini arıyordu.

İçlerinden birinin Katya'nın evinde olduğunu henüz kimse bilmiyordu.

Katya dahil hiç kimse, bu sırrın kaç gün saklanması gerekeceğini de bilmiyordu.

Mert gözlerini kapattı.

Katya elini yaranın üzerine koydu.

"Bak bakalım, Osmanlı," diye fısıldadı. "Bakalım seni ölümden alabilecek miyim?"

End of chapter

BÖLÜM 1 - KAR ÜZERİNDEKİ KAN

Savaşın sesi, Katya'nın köyüne toplardan önce söylentilerle ulaşmıştı.

Önce postacı haftada iki kez gelmemeye başladı. Sonra köyün bakkalındaki un çuvalları seyrekleşti. Erkeklerin konuşmaları kısaldı; kadınlarınki ise fısıltıya dönüştü. Akşamları evlerin pencereleri daha erken kararıyor, uzaktan duyulan her gürültüde insanlar istemsizce başlarını kaldırıyordu.

Cephe henüz köye ulaşmamıştı.

Ama savaş, insanlardan önce gölgelerini gönderirdi.

Katya bunu biliyordu.

Kırk altı yaşındaydı ve köyde herkes ona "doktor" diyordu. Gerçekte doktor değildi. Yıllar önce bir kasaba hastanesinde hemşirelik yapmış, yaraları temizlemeyi, ateş düşürmeyi, kırık bir kemiği geçici olarak sabitlemeyi öğrenmişti. Köye döndüğünde bunlar yeterli olmuştu.

Bir çocuğun ateşi çıktığında Katya çağrılırdı.

Bir oduncu baltayı ayağına indirdiğinde Katya çağrılırdı.

Bir kadın doğum sancıları başladığında da.

Hatta bazen hiçbir şey yapamayacağı durumlarda bile çağırırlardı. İnsanlar çaresiz kaldıklarında, tıbbın kendisinden çok tıbbı temsil eden bir yüz görmek istiyordu.

Katya'nın yüzü de güven veriyordu.

Ya da köylüler öyle söylüyordu.

O sabah erkenden ahırın arkasındaki küçük kümesten yumurtaları toplamış, keçisine yem vermiş ve evin önündeki odunları içeri taşımıştı. Kocası yaşarken bunları çoğunlukla o yapardı.

Artık kocası yoktu.

Yedi yıl olmuştu.

Köyde dul bir kadının yalnızlığı hiçbir zaman gerçekten yalnızlık sayılmazdı. Çünkü herkes onun hayatıyla ilgilenirdi.

Katya'nın kiminle konuştuğu, pazardan ne aldığı, hangi saatte eve döndüğü, neden yeniden evlenmediği...

Özellikle neden yeniden evlenmediği.

Köyde bununla ilgili neredeyse herkesin bir fikri vardı. Katya'nın kendisi hariç herkesin.

O ise zamanla cevap vermemeyi öğrenmişti.

O sabah sobaya iki odun attıktan sonra başına kalın şalını geçirdi. Küçük deri çantasını aldı. İçinde birkaç temiz bez, makas, tentürdiyot, iplik, iğne ve çok az miktarda ağrı kesici vardı.

Kasabanın sağlık görevlisinin verdiği malzemeleri dikkatli kullanmak zorundaydı.

Savaş yüzünden yenileri artık eskisi kadar kolay gelmiyordu.

Kapıyı açtığında soğuk yüzüne çarptı.

Kış erken davranmıştı.

Toprağın üzerini ince bir kırağı kaplamış, çitlerin sivri uçları beyazlaşmıştı. Katya nefes verdiğinde önünde küçük bir bulut oluştu.

Tam kapıyı kapatacaktı ki uzaklardan bir ses geldi.

Tok.

Derin.

Ardından birkaç saniye sonra bir tane daha.

Katya donup kaldı.

Top.

Cephe.

Daha önce de duymuştu ama hiç bu kadar yakın değildi.

Köyün öteki ucundaki birkaç köpek havlamaya başladı.

Katya çantasını daha sıkı kavradı.

O gün komşu köydeki yaşlı bir kadına bakması gerekiyordu. Kadının bacağı günlerdir şişiyordu. Normalde orman yolundan giderdi ama askerler iki gün önce o yolu kullanmamalarını söylemişti.

Bu yüzden dere boyunca uzanan eski patikayı seçti.

Yaklaşık yarım saat yürüdü.

Sonra kanı gördü.

İlk başta ne olduğunu anlayamadı.

Karın üzerinde koyu renkli birkaç damla vardı.

Katya durdu.

Damlanın biraz ilerisinde bir tane daha.

Sonra bir tane daha.

Bir hayvan olabileceğini düşündü.

Yaralı bir geyik belki.

Fakat birkaç adım sonra karın üzerinde yarım bir ayak izi gördü.

İnsan.

Katya'nın kalbi hızlandı.

Başını kaldırıp çevresine baktı.

Sessizlik.

Uzaktaki topların boğuk sesi dışında hiçbir şey yoktu.

Geri dönmesi gerektiğini düşündü.

Sonra ağaçların arasından bir inilti duyuldu.

Katya olduğu yerde kaldı.

Bir saniye.

İki.

Sonunda çantasından küçük makasını çıkardı.

Bunun bir askere karşı hiçbir işe yaramayacağını kendisi de biliyordu. Yine de elinde bir şey bulunması hiç bulunmamasından iyiydi.

Sesin geldiği tarafa doğru yürüdü.

Çalıların arkasına geçtiğinde onu gördü.

Genç bir adam, büyük bir ağacın dibine çökmüştü. Sırtı gövdeye dayanıyordu. Başındaki asker başlığı birkaç adım ötede kara düşmüş, koyu renk saçları alnına yapışmıştı.

Üniforması çamur içindeydi.

Sol tarafında, kaburgalarının altında büyük ve koyu bir kan lekesi vardı.

Katya'nın ilk gördüğü şey yara oldu.

İkincisi üniforma.

Üçüncüsü ise adamın yüzü.

Yabancıydı.

Katya bunu hemen anladı.

Adam da onu gördü.

Bir anda doğrulmaya çalıştı.

Eli beline gitti.

Katya geriye sıçradı.

"Dur!"

Adam elini çekmedi.

Katya makası ona doğrulttu. Bunun ne kadar saçma göründüğünü düşünmeye zamanı yoktu.

"Dur dedim!"

Genç adam muhtemelen tek kelimesini bile anlamıyordu.

Nitekim kaşlarını çattı.

Sonra ağzından Katya'nın anlamadığı birkaç kelime çıktı.

Katya'nın midesine soğuk bir taş oturdu.

Rusça değildi.

Adam yeniden hareket etmeye çalışınca yüzü acıyla buruştu. Eli beline ulaşamadan gücü tükendi ve yana doğru devrildi.

Katya birkaç saniye ona baktı.

Sonra yavaşça yaklaştı.

Adamın belindeki tabancayı gördü.

Silahı hızla aldı.

Adam buna karşı koyamadı.

Katya silahı birkaç metre uzağa, karların içine fırlattı.

Şimdi üniformayı daha iyi görebiliyordu.

İşaretleri tanıyordu.

Köye gelen askerlerin tariflerinden.

Osmanlı.

Katya'nın nefesi kesildi.

Karşısındaki adam düşman askeriydi.

Bir Osmanlı askeri.

Rus devriyesine haber vermesi gerekiyordu.

Yapması gereken buydu.

Hiç düşünmeden köye dönmeli, gördüklerini söylemeliydi.

Katya ayağa kalktı.

Genç adam gözlerini açtı.

Bakışları karşılaştı.

Katya hayatında çok sayıda yaralı görmüştü. Acı içindeki insanların gözlerinin nasıl baktığını biliyordu. Korkuyu da biliyordu.

Ama bu farklıydı.

Adamın bakışında savaş yoktu artık.

Ne imparatorluk vardı ne üniforma ne cephe.

Sadece ölmek istemeyen bir insanın sessiz korkusu.

Dudakları kıpırdadı.

Katya eğilmedi.

Adam güçlükle bir kelime söyledi.

"Su..."

Katya kelimeyi anlamadı.

Fakat adamın çatlamış dudaklarına bakınca ne istediğini anladı.

Çantasındaki matarayı çıkardı.

Bir an tereddüt etti.

Sonra diz çöktü.

Adamın başını eliyle hafifçe kaldırdı ve matarayı dudaklarına yaklaştırdı.

"Yavaş."

Adam suyu aceleyle içmeye çalışınca Katya matarayı geri çekti.

"Yavaş dedim. Aptal çocuk."

Elbette anlamadı.

Ama ses tonunu anlamış olacak ki ikinci seferde daha sakin içti.

Katya suyu kaldırdıktan sonra yaraya baktı.

Kötüydü.

Çok kötü.

Üstelik adam ateşlenmeye başlamıştı.

Onu burada bırakırsa muhtemelen geceyi çıkaramayacaktı.

Köye götürürse?

Katya başını kaldırdı.

Kendi evinin bulunduğu yönü düşündü.

Sonra askerlerin kaldığı binayı.

Tek yapması gereken haber vermekti.

Doğru olan buydu.

Genç adamın gözleri yeniden kapanıyordu.

Katya dişlerini sıktı.

"Başımı belaya sokacaksın."

Adam cevap vermedi.

"Üstelik adını bile bilmiyorum."

Bu kez genç adamın dudakları kıpırdadı.

Katya anlamadığını göstermek için başını eğdi.

Adam göğsüne güçlükle dokundu.

"Mert."

Katya sustu.

Sonra istemeden tekrarladı.

"Mert?"

Adam çok hafif başını salladı.

Katya uzun süre yüzüne baktı.

Uzaklarda bir top daha patladı.

Köyün üzerinden kuşlar havalandı.

Ve Katya, hayatının geri kalanını değiştirecek kararı verirken bunun büyük bir karar olduğunu henüz bilmiyordu.

Sadece karların üzerinde kan kaybeden yirmi altı yaşında bir adam görüyordu.

Bir düşman değil.

Henüz değil.

Katya ayağa kalktı, çevresine baktı ve kimsenin onları görmediğinden emin oldu.

Sonra şalını omuzlarından çıkarıp Mert'in üzerine örttü.

"Ölmek yok," diye mırıldandı.

Mert onu anlamadı.

Ama Katya'nın kolunu omuzlarının altına soktuğunu anlayınca kalan son gücüyle doğrulmaya çalıştı.

Katya yüzünü buruşturdu.

"Tanrım... Bir de ağırmışsın."

Ormanın içinden, köyün ters yönünden sesler geldi.

Erkek sesleri.

Rusça.

Katya'nın bütün vücudu gerildi.

Askerlerdi.

Ve yaklaşıyorlardı.

Sesler giderek yaklaşıyordu.

Katya, Mert'in kolunu omzundan indirdi.

"Bekle."

Mert'in bunu anlayıp anlamadığını bilmiyordu. Zaten anlayacak durumda da görünmüyordu. Ağacın gövdesine yaslandığında başı yana düştü. Şalın arasından görünen yüzü neredeyse kar kadar solgundu.

Katya birkaç adım ilerledi.

Ağaçların arasında iki asker belirdi.

Rus üniformaları.

Birinin omzunda tüfek vardı. Diğeri yürürken eldivenli ellerini birbirine vuruyor, soğuktan yakınarak bir şeyler söylüyordu.

Katya'yı görünce sustular.

"Yekaterina Andreyevna?"

Katya askerlerden birini tanıyordu. Aleksey. Birkaç hafta önce köydeki boş evlerden birine yerleştirilen birlikten genç bir askerdi. Ayağındaki su toplamış yarayı iki kez Katya temizlemişti.

Katya elindeki çantayı kaldırdı.

"Vera Mihaylovna'ya gidiyorum."

Aleksey arkasındaki ormana baktı.

"Bu taraftan mı?"

"Orman yolunu kullanmamamızı siz söylediniz."

"Doğru."

Diğer asker sabırsızca etrafına bakıyordu.

Katya, kalbinin göğsündeki her vuruşunun dışarıdan duyulduğuna emindi.

Mert yalnızca on beş, belki yirmi adım gerideydi.

Ağaçların arasında.

Bir inilti.

Tek bir dalın kırılması.

Hatta yanlış zamanda alınmış derin bir nefes bile yeterli olabilirdi.

Aleksey tüfeğinin kayışını düzeltti.

"Bu civarda yabancı askerler görülmüş."

Katya'nın yüzündeki ifade değişmedi.

"Buraya kadar mı geldiler?"

"Gece çatışma olmuş. Birkaç kişi ormana kaçmış olabilir."

Diğer asker ilk kez konuştu.

"Birini gördünüz mü?"

Katya cevap vermeden önce yalnızca bir saniye bekledi.

Ama o bir saniye ona çok uzun geldi.

"Hayır."

Kelime ağzından çıktıktan sonra artık geri dönüşü yoktu.

Hayatında ilk kez yaralı bir düşman askerini saklıyordu.

Ve ilk kez kendi askerlerine yalan söylüyordu.

Aleksey başını salladı.

"Birini görürseniz yaklaşmayın. Bize haber verin."

"Veririm."

Askerler yürümeye devam etti.

Katya bekledi.

Sesleri tamamen kaybolana kadar.

Sonra hızla geri döndü.

Mert hâlâ ağacın dibindeydi.

Gözleri kapalıydı.

Katya dizlerinin üzerine çöktü ve yüzüne hafifçe vurdu.

"Hey."

Tepki yoktu.

Biraz daha sert vurdu.

"Mert."

Bu kez gözkapakları aralandı.

Katya istemeden rahatladı.

"Ben senin için az önce yalan söyledim."

Mert boş gözlerle ona baktı.

"Bir de anlamıyorsun."

Katya iç çekti.

"Belki böylesi daha iyi."

Onu köyün içinden geçirmek mümkün değildi. Ana yoldan giderlerse görülmeleri kesindi.

Katya başka bir yol biliyordu.

Kocasının hayattayken odun taşımak için kullandığı eski patika.

Ormanın aşağısından dolaşıyor, evinin arkasındaki küçük ahıra çıkıyordu. Daha uzun ve daha zordu ama köy meydanına girmeden eve ulaşabilirdi.

Mert'i kaldırmak ise başka meseleydi.

Katya kolunu yeniden omzuna aldı.

"Hadi."

Mert bu kez ne istediğini anladı. Sağlam tarafına ağırlık vererek doğrulmaya çalıştı.

Ayağa kalktığında Katya ilk kez onun ne kadar genç olduğunu düşündü.

Yüzündeki kir ve birkaç günlük sakal onu olduğundan büyük gösteriyordu. Fakat yakından bakınca çizgileri gençti. Saçları başındaki ter ve eriyen kar yüzünden birbirine yapışmıştı. Katya ilk bakışta koyu sandığı saçların aslında sarıya çalan açık kumral olduğunu şimdi fark etti.

Yabancı bir askere yakışmayacak kadar tanıdık bir renkti.

Köydeki birçok erkeğin saçına benziyordu.

Katya bu düşünceden rahatsız oldu.

Düşmanların farklı görünmesi daha kolay olurdu.

Mert ilk adımda sendeledi.

Katya belinden tuttu.

"Yavaş."

Mert'in yüzü acıyla gerildi.

"Acıyor."

Katya kelimeyi anlamadı ama anlamasına gerek yoktu.

"Biliyorum."

Yürümeye başladılar.

Normalde yirmi dakika sürecek yol neredeyse bir saat sürdü.

Mert birkaç kez durmak zorunda kaldı.

Sonuncusunda dizlerinin üzerine çöktü ve bir süre kalkamadı.

Katya yarasına baktığında kanın yeniden bezin dışına sızdığını gördü.

"Hayır, hayır..."

Çantasından temiz bir bez çıkarıp eskisinin üzerine bastırdı.

Mert aniden Katya'nın bileğini tuttu.

Katya irkildi.

Güçsüzdü ama eli büyüktü. Parmakları soğuktu.

Mert başını kaldırdı.

Gözleri açık renkliydi. Katya ilk kez bunu fark etti.

Adam birkaç kelime söyledi.

Türkçe.

Katya anlamadı.

"Ne?"

Mert tekrar etti.

Sonra başıyla ilerideki köyü işaret etti.

Katya bir süre baktı.

"Oraya mı?"

Mert başını salladı.

Sonra kendisini gösterdi.

Ardından asker selamına benzeyen küçük bir hareket yaptı.

Katya ne demek istediğini anladı.

"Beni askerlere mi götüreceksin diye soruyorsun?"

Elbette cevap alamadı.

Katya ayağa kalktı.

"Henüz ben de bilmiyorum."

Evin arkasına ulaştıklarında öğle vakti geçmişti.

Katya önce Mert'i ahıra soktu.

"Burada kal."

Mert duvara yaslandı.

Katya evin çevresini kontrol etti.

Komşusunun bacasından duman çıkıyordu. Yolun ilerisinde iki kadın konuşuyordu. Bir çocuk tahta bir çemberi sopayla yuvarlayarak koştu.

Her şey normal görünüyordu.

Bu normal görüntünün ortasında Katya'nın ahırında yaralı bir Osmanlı askeri vardı.

Düşününce delilikti.

Katya eve girdi.

Perdeleri kapattı.

Sobaya odun attı.

Sonra yatak odasına baktı.

Hayır.

Onu oraya götüremezdi.

Mutfak?

Penceresi yola bakıyordu.

Sonunda kocasının eskiden aletlerini sakladığı arka odayı hazırladı. Küçük bir divan, tahta bir masa ve sandık vardı. Penceresi evin arkasına bakıyordu.

Katya divanın üzerine eski bir çarşaf serdi.

Sonra ahıra döndü.

Mert ayakta değildi artık.

Duvarın dibine oturmuştu.

"Mert."

Genç adam başını kaldırdı.

Katya eliyle kalkmasını işaret etti.

Mert birkaç saniye ona baktı.

Sonra elini uzattı.

Katya tuttu.

Bu kez birbirlerine yaslanarak eve girdiler.

Kapı kapandığında Katya sürgüyü çekti.

Sürgünün yerine otururken çıkardığı küçük metal sesi ikisi de dinledi.

Artık Mert dışarıdaki savaştan ayrılmıştı.

Katya ise farkında olmadan savaşı evinin içine almıştı.

"Çıkar."

Mert divanın üzerinde oturuyordu.

Katya karşısında durup üniformasının ceketini gösterdi.

"Çıkar."

Mert anlamadı.

Katya kendi hırkasının düğmelerinden birini açıp tekrar kapattı ve onun ceketini işaret etti.

Mert sonunda anladı.

Sağ eliyle ilk düğmeye uzandı.

Parmakları titriyordu.

Bir düğme.

Sonra ikincisi.

Üçüncüye geldiğinde eli durdu.

Katya sabırsızlandı.

"Ver."

Mert'in ellerini itti ve düğmeleri kendisi açmaya başladı.

Birinci.

İkinci.

Üçüncü.

Sonra durdu.

Bir an yaptığının farkına varmıştı.

Evinde yabancı bir erkek vardı.

Genç bir erkek.

Üstelik düşman askeri.

Ve Katya onun kıyafetlerini çıkarıyordu.

Köydeki kadınlardan biri şu anda kapıyı açsa, bu görüntünün açıklaması olmayacağını düşündü.

Mert'in yüzüne baktı.

Adamın gözleri yarı kapalıydı.

Katya kendi düşüncesine kızdı.

"Sen ölmemeye çalış. Ben de namusumu sonra düşünürüm."

Ceketi çıkardı.

Gömleğinin sol tarafı tamamen kana bulanmıştı.

Katya'nın yüzündeki bütün tereddüt kayboldu.

Artık karşısında bir erkek yoktu.

Bir hasta vardı.

Makasını aldı ve kumaşı kesmeye başladı.

Gömlek açıldıkça yara ortaya çıktı.

Katya kaşlarını çattı.

Kurşun yarası değildi.

Muhtemelen şarapnel.

Sol kaburgaların altında derin bir kesik vardı. Çevresi morarmış, deri şişmeye başlamıştı.

Katya parmaklarını dikkatlice yaranın çevresine bastırdı.

Mert'in bütün vücudu gerildi.

"Dayan."

Bir noktaya bastığında Mert dişlerini sıktı ve Katya'nın kolunu yakaladı.

"Tamam."

Katya elini çekti.

Yaranın içinde bir şey olabilirdi.

Bu kötüydü.

Çok kötü.

Katya kaynar su hazırladı. Bezleri çıkardı. Aletlerini masanın üzerine dizdi.

Mert onu izliyordu.

Katya ellerini yıkarken arkasını dönmeden konuştu.

"Bunu yaparsam yaşayabilirsin."

Suyun içine sabun sürdü.

"Yapmazsam muhtemelen ölürsün."

Ellerini kuruladı.

"Yaparken de ölebilirsin."

Mert tek kelime anlamıyordu.

Katya dönüp ona baktı.

Sonra masadaki küçük şişeyi aldı.

Elinde kalan ağrı kesici çok azdı.

Normalde köylüler için saklaması gerekiyordu.

Şişeye baktı.

Mert'e baktı.

"Sen gerçekten pahalı bir misafirsin."

Mert'in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.

Katya durdu.

"Sen..."

Bir an gözlerini kıstı.

"Gülümsedin mi?"

Mert'in yüzünde yeniden o küçük ifade belirdi.

Gerçekten gülümsemişti.

Yorgun, acılı, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir gülümsemeydi.

Katya istemeden karşılık verdi.

Sadece bir saniyeliğine.

Sonra yüzünü ciddileştirdi.

"Şimdiden şımarma."

Kıvırcık sarı saçlarının yüzüne düşen bir tutamını kulağının arkasına itti ve tabureyi divanın yanına çekti.

Mert'in yüzündeki gülümseme kayboldu.

Katya aletlerden birini eline aldı.

Şimdi asıl zor kısım başlıyordu.

Dışarıda kar yeniden yağmaya başlamıştı.

Ve köyün öteki ucunda bir Rus devriyesi, ormanda kaybolan Osmanlı askerlerini arıyordu.

İçlerinden birinin Katya'nın evinde olduğunu henüz kimse bilmiyordu.

Katya dahil hiç kimse, bu sırrın kaç gün saklanması gerekeceğini de bilmiyordu.

Mert gözlerini kapattı.

Katya elini yaranın üzerine koydu.

"Bak bakalım, Osmanlı," diye fısıldadı. "Bakalım seni ölümden alabilecek miyim?"

End of chapter

Page 1 of 72Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.