Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 19 - KOCASININ SANDIĞI

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 19 - KOCASININ SANDIĞI

Ertesi gün yağmur başladı.

Kışın yağmuru gibi değildi. Karın üstüne düşüp hemen donan ince damlalar yerine, toprağın kokusunu kaldıran ağır bir bahar yağmuruydu. Çatıdan akan su oluğun kenarından taşıyor, evin arkasındaki çamuru koyulaştırıyordu.

Katya sabah boyunca dışarı çıkmadı.

Bunun asıl sebebi yağmurdu.

En azından kendisine öyle söyledi.

Mert arka kapının yanında çömelmiş, bir önceki gün odunluğun dibinde fark ettiği çürük tahtayı inceliyordu. Parmaklarını tahtanın kenarına bastırınca odun yumuşak bir sesle içeri göçtü.

"Bu kötü."

Katya masada kuru fasulyeleri ayıklıyordu.

"Biliyorum."

"Sen her kötü şeyi biliyor."

"Bu evde yedi yıldır tek başıma yaşıyorum. Bilmem gerekiyor."

Mert tahtayı yeniden yokladı.

"Yağmur daha çok olursa kırılır."

"İlk kuru günde değiştiririm."

Mert ona baktı.

Katya bakışın ne anlama geldiğini biliyordu.

"Hayır."

Mert henüz bir şey söylememişti.

"Ben konuşmadım."

"Yüzün konuşuyor."

Mert dudaklarını bastırdı. Sonra çürümüş tahtayı gösterdi.

"Ben yaparım."

Katya fasulyelerin arasından taş ayıklayıp kenara bıraktı.

"Yaparsın."

Mert bu kadar kolay kabul beklemiyordu. Kaşlarını kaldırdı.

"Ama bugün değil."

Yüzü eski hâline döndü.

"Yağmur dışarı. Ben içeride yaparım."

"Tahtayı içeride nasıl değiştireceksin?"

Mert bir an düşündü.

Sonra son derece ciddi biçimde,

"Önce dışarıdan alırım," dedi.

Katya ona baktı.

Mert gülmemeye çalışıyordu.

"Rusçan ilerledikçe daha sinir bozucu oldun."

Mert yalnızca son kelimeyi anlamadı.

"Ne?"

"Hiç."

Katya fasulyelere döndü.

Bir süre sonra tahtanın sürtünme sesi geldi.

Başını kaldırdığında Mert çürümüş parçanın gevşek ucunu sökmüştü.

"Mert."

"Bakıyorum."

"Elinde tahta var."

"Evet."

"Buna bakmak denmiyor."

Mert tahtayı yere bıraktı.

"Şimdi bakıyorum."

Katya derin bir nefes aldı.

Birkaç ay önce su içmek için doğrulmasına bile yardım ettiği adamla tartışıyordu. Üstelik artık Mert'in bazı tartışmaları bilerek uzattığını da biliyordu.

Bu, iyileştiğinin belki en yorucu kanıtıydı.

Mert tahtanın arkasındaki bağlantıya baktı.

"Çivi yetmez."

"Neden?"

"Yeni tahta burada çatlar."

Elini uzattı.

"Matkap gibi..."

Kelimeyi bulamadı. Parmaklarını döndürerek tahtada delik açıyormuş gibi yaptı.

Katya anladı.

"El burgusu."

Mert hareketi tekrarladı.

"Var?"

Katya'nın eli fasulyelerin üzerinde durdu.

Vardı.

Bu kadar basit bir sorunun cevabını vermesinin neden birkaç saniye sürdüğünü kendisi de biliyordu.

Mert bekledi.

Katya sonunda,

"Belki," dedi.

Mert hemen gülümsedi.

"Sen benim 'belki' sevmiyorsun."

Katya ona sertçe baktı.

"Benim belkimle seninki aynı değil."

"Niye?"

"Çünkü benimki akıllı."

Mert başını iki yana salladı.

Katya sandalyesinden kalktı.

Arka odaya geçtiğinde Mert peşinden gelmedi. Kapının eşiğinde kaldı.

Katya bunu fark etti.

Odanın içindeki eşyalara Mert çoktan alışmıştı. Aylar boyunca aynı divanda uyumuş, aynı küçük masayı kullanmış, pencerenin önünde oturmuştu.

Sandık da hep oradaydı.

Duvarın dibinde.

Üzerine kış boyunca katlanmış battaniyeler, eski bezler ve zaman zaman Mert'in temiz gömlekleri bırakılmıştı. Koyu renk tahtası yıllar içinde neredeyse siyaha dönmüş, demir köşelerinde pas lekeleri oluşmuştu.

Mert sandığı yüzlerce kez görmüştü.

Ama hiç sormamıştı.

Katya battaniyeleri kaldırdı.

Mert kapının yanından baktı.

"Orada mı?"

Katya cevap vermedi.

Sandığın önünde çömeldi.

Kapağın küçük kilidine dokundu.

Yedi yıldır onu yalnızca birkaç kez açmıştı. İlk yıl daha fazla. Sonra giderek daha az.

Bir ara içindekileri dağıtmayı düşünmüştü. İşe yarayan giysileri Mihail'in ailesine, aletleri başka birine vermeyi.

Yapmamıştı.

Bunun sevgi mi, tembellik mi, yoksa bazı şeylerin yerini değiştirdiğinde geçmişin de gerçekten biteceğine dair saçma bir inanç mı olduğunu hiç düşünmemişti.

Anahtar mutfaktaydı.

Hâlâ aynı yerde.

Mert sessizce,

"Gerek yok," dedi.

Katya başını kaldırdı.

Mert el hareketiyle sandığı gösterdi.

"Başka türlü yaparım."

Katya onun yüzüne baktı.

Merak vardı.

Ama ısrar yoktu.

Bir şeyi sakladığını anlamıştı ve geri çekiliyordu.

Nedense bu, Katya'nın sandığı açmasını daha da zorlaştırdı.

Ayağa kalktı.

"Bekle."

Mutfağa geçti.

Küçük anahtar, rafın en üstündeki mavi fincanın içinde duruyordu. Katya onu eline alınca metal soğukluğunu hissetti.

Arka odaya döndü.

Mert bu kez içeri girmişti fakat sandıktan uzakta duruyordu.

Katya kilidi açtı.

İlk denemede dönmedi.

Biraz zorladı.

Metal kuru bir ses çıkardı.

İkinci denemede kilit açıldı.

Katya ellerini kapağın üzerinde birkaç saniye tuttu.

Sonra kaldırdı.

İçeriden eski yün, tahta ve uzun süredir kapalı kalmış kumaşların ağır kokusu yayıldı.

Üstte koyu kahverengi bir erkek ceketi vardı.

Katya onu görür görmez nefesini fark etmeden tuttu.

Ceketin bir kolu düzgün biçimde ötekinin üzerine katlanmıştı. Yakası yıllar önce temizlendiği hâlde hâlâ kullanılmış görünüyordu. Kumaşın sağ dirseğinde Katya'nın kendi eliyle yaptığı küçük bir yama vardı.

Onu unutmuştu.

Yamayı değil.

Unuttuğunu.

Mert hiçbir şey söylemedi.

Katya ceketi kenara kaldırdı.

Altından iki gömlek, yün bir kazak ve kalın bir deri kemer çıktı. Kemerin tokasında koyu lekeler vardı. Yan tarafta küçük bir bez kesenin içinde birkaç alet bulunuyordu.

Katya keseyi aldı.

"Burada olmalı."

Mert yaklaştı ama diz çökmeden önce ona baktı.

Katya başıyla izin verdi.

Mert keseyi açtı.

Küçük bir keski.

Bir biz.

İki eğe.

Ve aradığı el burgusu.

Mert aleti eline aldı. Ahşap sapını çevirdi, ucunu kontrol etti.

"İyi."

Katya istemeden söyledi:

"Çünkü az kullanıldı."

Mert başını kaldırdı.

Katya sandığın içindeki gömleklere baktı.

"Alet almayı severdi. Kullanmayı daha az."

Mert'in ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Usta değil?"

"Kesinlikle değil."

Katya bunun gülünç olduğunu yıllardır ilk kez hatırladı.

Kocası bir şeyi tamir etmeye karar verdiğinde işin sonunda çoğu zaman Katya'nın da yardım etmesi gerekirdi. Bir keresinde ahır kapısının menteşesini değiştirmek istemiş, kapıyı öyle eğri asmıştı ki üç gün boyunca keçiyi içeri sokabilmek için kapıyı omuzla kaldırmaları gerekmişti.

Katya'nın yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu.

Mert bunu gördü.

"Ne?"

"Bir şey yok."

"Var."

Katya ona baktı.

Mert artık bunu söyleyebiliyordu.

Yüzündeki bir şeyin değiştiğini görüp sebebini soracak kadar çok şey biliyordu.

Katya elindeki ceketi gösterdi.

"Ahır kapısını tamir etmişti."

Mert bekledi.

"Kapı sonra açılmadı."

Mert birkaç saniye anlamaya çalıştı.

Sonra güldü.

Katya da gülümsedi.

"Üç gün."

Üç parmağını kaldırdı.

"Üç gün keçiyi içeri sokmak için kapıyı kaldırdık."

Mert gülmeye devam etti.

"Çok usta."

"Senin kadar."

Mert hemen itiraz etti.

"Hayır. Ben gerçek usta."

Katya gözlerini devirdi.

Elindeki ceketi yeniden sandığa bırakacaktı ki altından bir kâğıt düştü.

İkisi de sustu.

Kâğıt yere yüzü kapalı düşmüştü.

Katya eğildi.

Mektup.

Kenarları sararmıştı. Katlandığı çizgiler iyice incelmiş, bir köşesi neredeyse kopacak hâle gelmişti.

Katya onu eline alınca odanın havası bir anda değişti.

Sandığın dibinde daha fazlası vardı.

İnce bir iplikle birbirine bağlanmış belki on, belki on iki mektup.

Mert el burgusunu yavaşça yere bıraktı.

Katya mektubu yerine koymadı.

Parmaklarının arasında tuttu.

Mert sandıktaki cekete baktı.

Sonra mektuplara.

Sonra Katya'ya.

"Kocan?"

Katya başını salladı.

"Evet."

Mert'in gözleri yeniden eşyalara indi.

"Onun?"

"Hepsi."

Mert elini cekete doğru uzatacak gibi oldu.

Sonra durdu.

Katya bunu fark etti.

"Dokunabilirsin."

Mert yine de cekete dokunmadı.

Yalnızca elindeki burguyu gösterdi.

"Bunu alıyorum. Sonra geri."

Katya'nın boğazında beklemediği bir sıkılık oluştu.

"Geri koymak zorunda değilsin. Alet."

Mert başını iki yana salladı.

"Onun."

"Öldü, Mert."

Cümle ağzından beklediğinden daha sert çıktı.

Mert'in yüzünde en küçük bir alınma olmadı.

Sakin biçimde cevap verdi.

"Biliyorum."

Katya sustu.

Mert doğru kelimeleri aradı.

"Öldü... diye onun şeyleri yok değil."

Cümlesi kusurluydu.

Ama Katya anlamıştı.

Bakışlarını mektuba indirdi.

Yedi yıldır sandığın kapağını her açtığında karşısına çıkan şeyler aynıydı.

Ceket.

Gömlekler.

Mektuplar.

Kemer.

Küçük tıraş bıçağı.

Kırık saplı tarak.

Hiçbiri değerli değildi.

Fakat hepsi bir adamın bu evde bir zamanlar yer kapladığının kanıtıydı.

Mert sessizce sandığın önüne çömeldi.

Bir süre sonra,

"Adı ne?" diye sordu.

Katya mektubun köşesini başparmağıyla düzeltti.

İlk kez o adı Mert'in yanında söyledi.

"Grigori."

Mert yavaşça tekrarladı.

"Grigori."

Katya başını salladı.

Mert sandığa bakmayı bıraktı.

Bu kez yalnızca Katya'ya baktı.

Bir süre sustu.

Sonra dikkatle sordu:

"Nasıl öldü?"

Katya'nın ilk düşüncesi soruyu geçiştirmek oldu.

Grigori'nin ölümü köyde sır değildi. Anna biliyordu. Vera biliyordu. O yıllarda burada yaşayan herkes biliyordu.

Fakat Mert bilmiyordu.

Bu, tuhaf biçimde farklıydı.

Katya sandığın kapağına yaslandı.

"Hasta oldu."

Mert bekledi.

Katya göğsünü gösterdi.

"Akciğer."

Mert anlamadı.

Katya derin nefes aldı, ardından öksürüğü taklit etti.

"Çok öksürük. Ateş."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

"Ateş."

"Evet."

Bu kelimeyi ikisi de fazlasıyla iyi biliyordu.

Katya mektupları yeniden sandığın içine bıraktı.

"Kıştı. Çok soğuk. Önce öksürük. Sonra ateş."

Mert dizlerinin üzerinde biraz geriye çekildi.

"Sen baktın?"

Katya'nın eli durdu.

"Evet."

Cevap kısa çıktı.

Mert başka bir şey sormadı.

Katya nedense devam etti.

"Kasabadan doktor çağırdık. Yol kapalıydı. Kar çok."

Elini pencereye doğru kaldırdı.

"Üç gün gelmedi."

Mert sessizce dinliyordu.

"Ben ilaç verdim. Bildiğim şeyleri yaptım."

Katya'nın sesi değişmemişti. Yıllardır aynı olayı anlatırken kullandığı ses buydu. Bir hastanın nasıl öldüğünü başka birine açıklayan eski hemşirenin sesi.

Temiz.

Düz.

Fazlalıksız.

"Sonra?"

Katya, Mert'in sorduğu kelimeyi duydu.

Parmakları Grigori'nin ceketinin kolundaki eski yamaya gitti.

"Sonra öldü."

Mert gözlerini indirdi.

Katya bir an sandığın içindeki eşyaları gördü ama odayı görmedi.

Yedi yıl önceki kışı hatırladı.

Pencerelerin buz tuttuğu geceyi.

Grigori'nin nefesinin sabaha karşı değişmesini.

Onu yan yatırışını.

Göğsünü dinleyişini.

Bir hemşirenin hangi sesin iyi olmadığını anlayabilecek kadar bilgili, o sesi durduramayacak kadar çaresiz olmasının ne demek olduğunu.

Sabah olduğunda sobayı yakmayı unutmuştu.

Anna gelip kapıyı açana kadar ev soğumuştu.

Katya yavaşça nefes verdi.

"Doktor geldiğinde geç olmuştu."

Mert'in bakışı ona döndü.

"Sen..."

Durdu.

Doğru kelimeyi bulmaya çalıştı.

"Sen kendine kızdın?"

Katya başını kaldırdı.

Soru beklemediği kadar doğruydu.

"Uzun süre."

"Neden?"

Katya'nın ağzından kısa, tatsız bir gülüş çıktı.

"Çünkü insan bazen aptaldır."

Mert anlamadı.

Katya kendi göğsünü gösterdi.

"Ben hemşire."

Mert başını salladı.

"Sen doktor."

"Hayır."

Katya bunu her zamankinden daha sert söyledi.

Mert sustu.

"Doktor değil."

Elini başına götürdü.

"Ben biliyordum... bazı şeyler. Yara. Ateş. İlaç. Ama her şey değil."

Mert sandığın yanında kıpırdamadan duruyordu.

Katya devam etti.

"Grigori öldü. Ben düşündüm, belki başka bir şey yapabilirdim."

Mert'in kaşları hafifçe çatıldı.

"Yapabilir miydin?"

Katya cevap vermedi.

Yedi yıl boyunca bu soruya onlarca cevap vermişti.

Evet.

Hayır.

Belki.

Doktor daha erken gelseydi.

Hava daha iyi olsaydı.

Grigori ilk öksürük başladığında yatakta kalsaydı.

Daha fazla ilaç olsaydı.

Daha az inatçı olsaydı.

Katya daha bilgili olsaydı.

Bunların hiçbiri ölüyü geri getirmemişti.

"Bilmiyorum," dedi sonunda.

Mert başını salladı.

"Bilmiyorsan... senin suç değil."

Cümlesi dilbilgisi bakımından kötüydü.

Katya yine de her kelimesini anladı.

Yüzünü ona çevirdi.

Mert'in ifadesinde onu teselli etmeye çalışan o rahatsız edici şefkat yoktu. Acısını çözmeye çalışmıyordu. Grigori hakkında hiçbir hüküm vermiyordu.

Yalnızca söylediği şeyi olduğu yerde bırakmıştı.

Katya bundan memnun olması gerektiğini düşündü.

Onun yerine gözleri dolacakmış gibi oldu.

Bu daha sinir bozucuydu.

Ayağa kalktı.

"Tahtan bekliyor."

Mert, konuşmanın bittiğini anladı.

El burgusunu aldı.

"Bunu sonra geri koyarım."

"İstediğin kadar kullan."

Mert sandığı gösterdi.

"Sonra geri."

Katya onunla tartışmadı.

Yağmur öğleden sonra da sürdü.

Mert çürümüş tahtayı bütünüyle sökmek yerine sağlam kısmını destekleyecek yeni parçayı hazırladı. Dışarı çıkmadan yapılabilecek kadarını mutfakta yaptı; ölçtü, kenarlarını düzeltti, burguyla iki delik açtı.

Katya fasulyeleri tencereye koymuştu.

Bir ara dönüp baktığında Grigori'nin el burgusunun Mert'in ellerinde farklı göründüğünü düşündü.

Alet aynıydı.

El başkaydı.

Bu düşünceden hoşlanmadı.

Sonra neden hoşlanmadığını sorgulamaktan daha da az hoşlandı.

Mert burguyu masaya bıraktı.

"Grigori bunu kötü kullanıyor?"

Katya başını çevirdi.

Bir an sonra neyi kastettiğini anlayınca burnundan kısa bir ses çıktı.

"Kötü değil. Az."

Mert hemen gülümsedi.

"Az usta."

Katya kahkahayı engelleyemedi.

"Bunu ona söyleseydin senden hoşlanmazdı."

Mert cümlenin yarısını anladı.

"Grigori kızar?"

"Kesinlikle."

"Ben hızlı koşarım."

Katya ona baktı.

"Grigori senden yirmi yaş büyüktü."

Mert'in yüzü değişti.

Katya da söylediği şeyin farkına ancak çıktıktan sonra vardı.

Odanın içindeki hafiflik bir an bozuldu.

Mert gözlerini tahtaya indirdi.

Katya tencerenin kapağını kapattı.

Yirmi yaş.

İki rakam yan yana geldiğinde gereğinden fazla şey söylüyordu.

Katya arkasını döndü.

"Çivileri ver."

Mert hiçbir şey söylemeden çivileri uzattı.

Parmakları birbirine değmedi.

Akşam yağmur hafifledi.

Çatıdan gelen düzenli damlama sesi yavaşlamış, sobanın içindeki ateş evin geri kalan seslerini bastırmaya başlamıştı.

Yemekten sonra Katya sandığı kapatmaya gitti.

Mert aleti çoktan temizlemişti.

Ahşap sapın üzerindeki talaşı silmiş, metal ucunu kuru bezle ovmuştu. Sandığın yanında bekliyordu.

Katya kapağı yeniden açtı.

Mert burguyu aldığı yere bıraktı.

Tam ayağa kalkacakken sandığın dibindeki mektuplara baktı.

"Sen okuyor musun?"

Katya da baktı.

"Artık pek değil."

"Eskiden?"

"İlk yıllar."

Bir mektubu eline aldı.

"Bazılarını o hastanedeyken yazmıştı. Ben kasabada çalışıyordum. O burada."

Mert başını salladı.

"Özlemek."

Katya ona baktı.

Türkçe kelimeydi ama artık biliyordu.

"Evet."

Mert sandığın kenarına oturmadı. Yere, biraz uzağına çöktü.

Katya mektubu açmadı.

"Yedi yıl uzun," dedi Mert.

Katya bu cümlenin doğru kurulmasına şaşırmadı artık.

"Uzun."

"Tek başına?"

Katya başını salladı.

Mert etrafına baktı.

Mutfaktan burası görünüyordu. Sobanın ışığı kapının eşiğine kadar ulaşıyor, odanın köşelerinde gölgeler bırakıyordu.

"Her zaman?"

"Her zaman."

"Kimse..."

Mert kelimeyi aradı.

Katya onun ne sormak istediğini anladı.

"Evlenmek isteyen oldu mu?"

Mert yüzüne baktı.

Sonra biraz mahcup biçimde başını salladı.

Katya mektubu katladı.

"Oldu."

"Sen hayır."

"Ben hayır."

"Neden?"

Katya ona uzun süre baktı.

Bu soruyu Sokolov da sormuştu.

Aynı kelime.

Tamamen başka bir ağırlık.

Sokolov'un sorusunda kendisine açılan bir kapı vardı.

Mert'in sorusunda yalnızca merak.

Katya omuz silkti.

"Bir süre Grigori yüzünden."

Mektubu sandığa koydu.

"Sonra... alıştım."

"Neye?"

"Yalnız olmaya."

Mert'in bakışı mutfağa kaydı.

Tamir edilmiş sandalyeye.

Odunların dizildiği köşeye.

Yarım kalan tahta işine.

Sonra yeniden Katya'ya.

"Şimdi?"

Katya'nın eli sandığın kapağında kaldı.

Mert soruyu söyler söylemez ne yaptığını fark etmiş gibiydi.

Bakışlarını başka tarafa çevirdi.

Katya kapağı kapatmadı.

"Şimdi ne?"

Mert bir süre cevap vermedi.

Sonra ellerini açtı.

"Şimdi yalnız... değil."

Odanın sessizliği büyüdü.

Katya ona baktı.

Mert'in söylediği cümlede teklif yoktu.

İma yoktu.

Romantik bir beklenti hiç yoktu.

Yalnızca bir gerçek vardı.

Katya artık bu evde tek başına yaşamıyordu.

Bu gerçek kalıcı olmayabilirdi.

Bahar geliyordu.

Yollar açılacaktı.

Mert gidecekti.

Belki birkaç hafta sonra bu odada yine yalnız nefes alacaktı.

Katya sandığın kapağını kapattı.

Kilidi çevirmedi.

Bir süre sonra Mert mutfakta pencerenin yanında otururken konuştu.

"Benim de biri var."

Katya tabağı kurularken döndü.

"Ne?"

Mert parmaklarını düşünerek masaya vurdu.

"Arkadaş."

Katya sandalyeye oturdu.

Mert biraz sustu.

"Hasan."

Katya bu ismi hatırladı.

Yusuf'un geldiği gece birkaç kez duymuştu.

"Hasan."

Mert başını salladı.

"Birlikte asker."

Sonra hemen düzeltti.

"Önce arkadaş değil. Askerde arkadaş."

Katya bekledi.

Mert artık bazı hikâyeleri anlatabilecek kadar Rusça biliyordu.

Yine de bu hikâye kolay gelmiyordu.

"İlk zaman... ben çok korktum."

Eliyle uzak bir patlamayı gösterdi.

Katya Yusuf'un anlattığı geceyi hatırladı.

Mert'in ilk büyük bombardımanda siperin dibinde kaldığını.

"Mert korktu," dedi.

Mert kısa bir gülümsemeyle başını salladı.

"Çok."

Sonra eliyle birinin omzunu çektiğini gösterdi.

"Hasan beni kaldırdı."

Katya sessiz kaldı.

"Sonra ben ona kızdım."

"Neden?"

"Çünkü o güldü."

Mert'in yüzünde eski bir hatıranın küçük sıcaklığı belirdi.

"Dedi..."

Türkçe söyledi önce.

"'Top seni beklemiyor oğlum.'"

Katya anlamadı.

Mert anlatmaya çalıştı. Eliyle top ateşi yaptı, sonra kendisini gösterip bekliyormuş gibi yaptı.

Katya sonunda kavradı.

"Sen korkarken sana şaka yaptı."

"Evet."

"Ben onu severdim."

Geçmiş zaman, Katya'nın kulağına diğer her şeyden önce ulaştı.

"Öldü mü?"

Mert'in gülümsemesi söndü.

"Bilmiyorum."

Katya kaşlarını çattı.

"Yusuf?"

"Görmedi."

Mert parmağını masanın üzerinde yürüttü. Sonra iki yana ayırdı.

"Geri çekilme. Herkes ayrı."

Başını iki yana salladı.

"Hasan yok."

Katya onun yüzüne baktı.

"Belki yaşıyor."

Mert uzun süre cevap vermedi.

Sonunda,

"Belki," dedi.

Bu kez kelimeye ikisi de kızmadı.

Mert ellerini birbirine geçirdi.

"Ölü mü, canlı mı bilmiyorum. Kötü."

Katya bunu anlıyordu.

Ölümün acımasızlığında en azından bir son vardı.

Belirsizlikte yoktu.

Mert başını kaldırdı.

"Grigori'nin mezarı var."

Katya başını salladı.

"Köyün doğusunda."

Mert sustu.

Sonra,

"Hasan'ın yok," dedi.

Katya elini masanın üzerinde bıraktı.

Mert'in eli birkaç karış ötedeydi.

Ona dokunmadı.

Bunun yerine,

"Umarım gerekmez," dedi.

Mert cümleyi tam anlamadı.

Katya daha basit söyledi.

"Umarım Hasan yaşıyor."

Mert yüzüne baktı.

Sonra yavaşça başını salladı.

"Ben de."

Dışarıda yağmur yeniden hızlandı.

Bir süre konuşmadılar.

Mert sandığın bulunduğu arka odaya baktı.

"Grigori iyi adam?"

Katya düşündü.

İlk kez cevabı güzelleştirme ihtiyacı duymadı.

"Bazen."

Mert kaşlarını kaldırdı.

Katya gülümsedi.

"İnatçıydı. Dağınıktı. Kötü tamir yapardı."

Mert'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

"Ama iyi adamdı."

Mert başını salladı.

"Güzel."

Katya ona baktı.

"Kıskanmadın mı?"

Soruyu söyledikten sonra neden sorduğunu kendisi de anlayamadı.

Belki Mert de anlayamadı.

"Kıskanmak?"

Katya kelimeyi anlatmaya çalışmadı.

Başını iki yana salladı.

"Boş ver."

Mert birkaç saniye yüzüne baktı.

Sonra sandığı gösterdi.

"Grigori senden önce."

Kendisini işaret etti.

"Ben sonra."

Katya'nın nefesi hafifçe değişti.

Mert devam etti.

"Onun yeri onun."

Sonra masaya dokundu.

Eve baktı.

"Ben onun yerini almıyorum."

Katya kıpırdamadı.

Mert bunu söylerken yüzünde kırgınlık da yoktu, beklenti de.

Sanki dünyadaki en basit şeyi söylüyordu.

Ölmüş bir adamın varlığının, yaşayan bir adam için tehdit olmadığını.

Katya gözlerini masaya indirdi.

Yedi yıl boyunca Grigori hakkında konuşan herkes aynı iki şeyden birini yapmıştı.

Ya onu kutsallaştırmışlardı.

Ya da Katya'ya artık unutması gerektiğini söylemişlerdi.

Mert ikisini de yapmamıştı.

Grigori'nin sandığını açmış, aletini ödünç almış, sonra aldığı yere geri koymuştu.

Hepsi buydu.

Katya'nın boğazındaki sıkılık yeniden geldi.

Bu kez ayağa kalkmadı.

"Teşekkür ederim," dedi.

Mert gözlerini kıstı.

"Doğru söyledin."

Katya bir an ona baktı.

Sonra ikisi de güldü.

Gülüş kısa sürdü.

Ama ardından gelen sessizlik rahatsız edici değildi.

Katya o gece yatmadan önce arka odaya girdiğinde sandığın kilidinin açık olduğunu fark etti.

Anahtar hâlâ üzerindeydi.

Elini uzattı.

Kilitlemek için.

Sonra vazgeçti.

Battaniyeyi sandığın üzerine geri koymadı.

Mert divanın öteki ucunda yatağını hazırlıyordu. Katya'ya bakmadı.

Katya da ona bir şey söylemedi.

Yedi yıldır kapalı duran sandık o gece ilk kez açık değildi.

Sadece kilitli değildi.

Katya bunun aynı şey olmadığını biliyordu.

End of chapter

BÖLÜM 19 - KOCASININ SANDIĞI

Ertesi gün yağmur başladı.

Kışın yağmuru gibi değildi. Karın üstüne düşüp hemen donan ince damlalar yerine, toprağın kokusunu kaldıran ağır bir bahar yağmuruydu. Çatıdan akan su oluğun kenarından taşıyor, evin arkasındaki çamuru koyulaştırıyordu.

Katya sabah boyunca dışarı çıkmadı.

Bunun asıl sebebi yağmurdu.

En azından kendisine öyle söyledi.

Mert arka kapının yanında çömelmiş, bir önceki gün odunluğun dibinde fark ettiği çürük tahtayı inceliyordu. Parmaklarını tahtanın kenarına bastırınca odun yumuşak bir sesle içeri göçtü.

"Bu kötü."

Katya masada kuru fasulyeleri ayıklıyordu.

"Biliyorum."

"Sen her kötü şeyi biliyor."

"Bu evde yedi yıldır tek başıma yaşıyorum. Bilmem gerekiyor."

Mert tahtayı yeniden yokladı.

"Yağmur daha çok olursa kırılır."

"İlk kuru günde değiştiririm."

Mert ona baktı.

Katya bakışın ne anlama geldiğini biliyordu.

"Hayır."

Mert henüz bir şey söylememişti.

"Ben konuşmadım."

"Yüzün konuşuyor."

Mert dudaklarını bastırdı. Sonra çürümüş tahtayı gösterdi.

"Ben yaparım."

Katya fasulyelerin arasından taş ayıklayıp kenara bıraktı.

"Yaparsın."

Mert bu kadar kolay kabul beklemiyordu. Kaşlarını kaldırdı.

"Ama bugün değil."

Yüzü eski hâline döndü.

"Yağmur dışarı. Ben içeride yaparım."

"Tahtayı içeride nasıl değiştireceksin?"

Mert bir an düşündü.

Sonra son derece ciddi biçimde,

"Önce dışarıdan alırım," dedi.

Katya ona baktı.

Mert gülmemeye çalışıyordu.

"Rusçan ilerledikçe daha sinir bozucu oldun."

Mert yalnızca son kelimeyi anlamadı.

"Ne?"

"Hiç."

Katya fasulyelere döndü.

Bir süre sonra tahtanın sürtünme sesi geldi.

Başını kaldırdığında Mert çürümüş parçanın gevşek ucunu sökmüştü.

"Mert."

"Bakıyorum."

"Elinde tahta var."

"Evet."

"Buna bakmak denmiyor."

Mert tahtayı yere bıraktı.

"Şimdi bakıyorum."

Katya derin bir nefes aldı.

Birkaç ay önce su içmek için doğrulmasına bile yardım ettiği adamla tartışıyordu. Üstelik artık Mert'in bazı tartışmaları bilerek uzattığını da biliyordu.

Bu, iyileştiğinin belki en yorucu kanıtıydı.

Mert tahtanın arkasındaki bağlantıya baktı.

"Çivi yetmez."

"Neden?"

"Yeni tahta burada çatlar."

Elini uzattı.

"Matkap gibi..."

Kelimeyi bulamadı. Parmaklarını döndürerek tahtada delik açıyormuş gibi yaptı.

Katya anladı.

"El burgusu."

Mert hareketi tekrarladı.

"Var?"

Katya'nın eli fasulyelerin üzerinde durdu.

Vardı.

Bu kadar basit bir sorunun cevabını vermesinin neden birkaç saniye sürdüğünü kendisi de biliyordu.

Mert bekledi.

Katya sonunda,

"Belki," dedi.

Mert hemen gülümsedi.

"Sen benim 'belki' sevmiyorsun."

Katya ona sertçe baktı.

"Benim belkimle seninki aynı değil."

"Niye?"

"Çünkü benimki akıllı."

Mert başını iki yana salladı.

Katya sandalyesinden kalktı.

Arka odaya geçtiğinde Mert peşinden gelmedi. Kapının eşiğinde kaldı.

Katya bunu fark etti.

Odanın içindeki eşyalara Mert çoktan alışmıştı. Aylar boyunca aynı divanda uyumuş, aynı küçük masayı kullanmış, pencerenin önünde oturmuştu.

Sandık da hep oradaydı.

Duvarın dibinde.

Üzerine kış boyunca katlanmış battaniyeler, eski bezler ve zaman zaman Mert'in temiz gömlekleri bırakılmıştı. Koyu renk tahtası yıllar içinde neredeyse siyaha dönmüş, demir köşelerinde pas lekeleri oluşmuştu.

Mert sandığı yüzlerce kez görmüştü.

Ama hiç sormamıştı.

Katya battaniyeleri kaldırdı.

Mert kapının yanından baktı.

"Orada mı?"

Katya cevap vermedi.

Sandığın önünde çömeldi.

Kapağın küçük kilidine dokundu.

Yedi yıldır onu yalnızca birkaç kez açmıştı. İlk yıl daha fazla. Sonra giderek daha az.

Bir ara içindekileri dağıtmayı düşünmüştü. İşe yarayan giysileri Mihail'in ailesine, aletleri başka birine vermeyi.

Yapmamıştı.

Bunun sevgi mi, tembellik mi, yoksa bazı şeylerin yerini değiştirdiğinde geçmişin de gerçekten biteceğine dair saçma bir inanç mı olduğunu hiç düşünmemişti.

Anahtar mutfaktaydı.

Hâlâ aynı yerde.

Mert sessizce,

"Gerek yok," dedi.

Katya başını kaldırdı.

Mert el hareketiyle sandığı gösterdi.

"Başka türlü yaparım."

Katya onun yüzüne baktı.

Merak vardı.

Ama ısrar yoktu.

Bir şeyi sakladığını anlamıştı ve geri çekiliyordu.

Nedense bu, Katya'nın sandığı açmasını daha da zorlaştırdı.

Ayağa kalktı.

"Bekle."

Mutfağa geçti.

Küçük anahtar, rafın en üstündeki mavi fincanın içinde duruyordu. Katya onu eline alınca metal soğukluğunu hissetti.

Arka odaya döndü.

Mert bu kez içeri girmişti fakat sandıktan uzakta duruyordu.

Katya kilidi açtı.

İlk denemede dönmedi.

Biraz zorladı.

Metal kuru bir ses çıkardı.

İkinci denemede kilit açıldı.

Katya ellerini kapağın üzerinde birkaç saniye tuttu.

Sonra kaldırdı.

İçeriden eski yün, tahta ve uzun süredir kapalı kalmış kumaşların ağır kokusu yayıldı.

Üstte koyu kahverengi bir erkek ceketi vardı.

Katya onu görür görmez nefesini fark etmeden tuttu.

Ceketin bir kolu düzgün biçimde ötekinin üzerine katlanmıştı. Yakası yıllar önce temizlendiği hâlde hâlâ kullanılmış görünüyordu. Kumaşın sağ dirseğinde Katya'nın kendi eliyle yaptığı küçük bir yama vardı.

Onu unutmuştu.

Yamayı değil.

Unuttuğunu.

Mert hiçbir şey söylemedi.

Katya ceketi kenara kaldırdı.

Altından iki gömlek, yün bir kazak ve kalın bir deri kemer çıktı. Kemerin tokasında koyu lekeler vardı. Yan tarafta küçük bir bez kesenin içinde birkaç alet bulunuyordu.

Katya keseyi aldı.

"Burada olmalı."

Mert yaklaştı ama diz çökmeden önce ona baktı.

Katya başıyla izin verdi.

Mert keseyi açtı.

Küçük bir keski.

Bir biz.

İki eğe.

Ve aradığı el burgusu.

Mert aleti eline aldı. Ahşap sapını çevirdi, ucunu kontrol etti.

"İyi."

Katya istemeden söyledi:

"Çünkü az kullanıldı."

Mert başını kaldırdı.

Katya sandığın içindeki gömleklere baktı.

"Alet almayı severdi. Kullanmayı daha az."

Mert'in ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Usta değil?"

"Kesinlikle değil."

Katya bunun gülünç olduğunu yıllardır ilk kez hatırladı.

Kocası bir şeyi tamir etmeye karar verdiğinde işin sonunda çoğu zaman Katya'nın da yardım etmesi gerekirdi. Bir keresinde ahır kapısının menteşesini değiştirmek istemiş, kapıyı öyle eğri asmıştı ki üç gün boyunca keçiyi içeri sokabilmek için kapıyı omuzla kaldırmaları gerekmişti.

Katya'nın yüzünde istemsiz bir gülümseme oluştu.

Mert bunu gördü.

"Ne?"

"Bir şey yok."

"Var."

Katya ona baktı.

Mert artık bunu söyleyebiliyordu.

Yüzündeki bir şeyin değiştiğini görüp sebebini soracak kadar çok şey biliyordu.

Katya elindeki ceketi gösterdi.

"Ahır kapısını tamir etmişti."

Mert bekledi.

"Kapı sonra açılmadı."

Mert birkaç saniye anlamaya çalıştı.

Sonra güldü.

Katya da gülümsedi.

"Üç gün."

Üç parmağını kaldırdı.

"Üç gün keçiyi içeri sokmak için kapıyı kaldırdık."

Mert gülmeye devam etti.

"Çok usta."

"Senin kadar."

Mert hemen itiraz etti.

"Hayır. Ben gerçek usta."

Katya gözlerini devirdi.

Elindeki ceketi yeniden sandığa bırakacaktı ki altından bir kâğıt düştü.

İkisi de sustu.

Kâğıt yere yüzü kapalı düşmüştü.

Katya eğildi.

Mektup.

Kenarları sararmıştı. Katlandığı çizgiler iyice incelmiş, bir köşesi neredeyse kopacak hâle gelmişti.

Katya onu eline alınca odanın havası bir anda değişti.

Sandığın dibinde daha fazlası vardı.

İnce bir iplikle birbirine bağlanmış belki on, belki on iki mektup.

Mert el burgusunu yavaşça yere bıraktı.

Katya mektubu yerine koymadı.

Parmaklarının arasında tuttu.

Mert sandıktaki cekete baktı.

Sonra mektuplara.

Sonra Katya'ya.

"Kocan?"

Katya başını salladı.

"Evet."

Mert'in gözleri yeniden eşyalara indi.

"Onun?"

"Hepsi."

Mert elini cekete doğru uzatacak gibi oldu.

Sonra durdu.

Katya bunu fark etti.

"Dokunabilirsin."

Mert yine de cekete dokunmadı.

Yalnızca elindeki burguyu gösterdi.

"Bunu alıyorum. Sonra geri."

Katya'nın boğazında beklemediği bir sıkılık oluştu.

"Geri koymak zorunda değilsin. Alet."

Mert başını iki yana salladı.

"Onun."

"Öldü, Mert."

Cümle ağzından beklediğinden daha sert çıktı.

Mert'in yüzünde en küçük bir alınma olmadı.

Sakin biçimde cevap verdi.

"Biliyorum."

Katya sustu.

Mert doğru kelimeleri aradı.

"Öldü... diye onun şeyleri yok değil."

Cümlesi kusurluydu.

Ama Katya anlamıştı.

Bakışlarını mektuba indirdi.

Yedi yıldır sandığın kapağını her açtığında karşısına çıkan şeyler aynıydı.

Ceket.

Gömlekler.

Mektuplar.

Kemer.

Küçük tıraş bıçağı.

Kırık saplı tarak.

Hiçbiri değerli değildi.

Fakat hepsi bir adamın bu evde bir zamanlar yer kapladığının kanıtıydı.

Mert sessizce sandığın önüne çömeldi.

Bir süre sonra,

"Adı ne?" diye sordu.

Katya mektubun köşesini başparmağıyla düzeltti.

İlk kez o adı Mert'in yanında söyledi.

"Grigori."

Mert yavaşça tekrarladı.

"Grigori."

Katya başını salladı.

Mert sandığa bakmayı bıraktı.

Bu kez yalnızca Katya'ya baktı.

Bir süre sustu.

Sonra dikkatle sordu:

"Nasıl öldü?"

Katya'nın ilk düşüncesi soruyu geçiştirmek oldu.

Grigori'nin ölümü köyde sır değildi. Anna biliyordu. Vera biliyordu. O yıllarda burada yaşayan herkes biliyordu.

Fakat Mert bilmiyordu.

Bu, tuhaf biçimde farklıydı.

Katya sandığın kapağına yaslandı.

"Hasta oldu."

Mert bekledi.

Katya göğsünü gösterdi.

"Akciğer."

Mert anlamadı.

Katya derin nefes aldı, ardından öksürüğü taklit etti.

"Çok öksürük. Ateş."

Mert'in yüzündeki ifade değişti.

"Ateş."

"Evet."

Bu kelimeyi ikisi de fazlasıyla iyi biliyordu.

Katya mektupları yeniden sandığın içine bıraktı.

"Kıştı. Çok soğuk. Önce öksürük. Sonra ateş."

Mert dizlerinin üzerinde biraz geriye çekildi.

"Sen baktın?"

Katya'nın eli durdu.

"Evet."

Cevap kısa çıktı.

Mert başka bir şey sormadı.

Katya nedense devam etti.

"Kasabadan doktor çağırdık. Yol kapalıydı. Kar çok."

Elini pencereye doğru kaldırdı.

"Üç gün gelmedi."

Mert sessizce dinliyordu.

"Ben ilaç verdim. Bildiğim şeyleri yaptım."

Katya'nın sesi değişmemişti. Yıllardır aynı olayı anlatırken kullandığı ses buydu. Bir hastanın nasıl öldüğünü başka birine açıklayan eski hemşirenin sesi.

Temiz.

Düz.

Fazlalıksız.

"Sonra?"

Katya, Mert'in sorduğu kelimeyi duydu.

Parmakları Grigori'nin ceketinin kolundaki eski yamaya gitti.

"Sonra öldü."

Mert gözlerini indirdi.

Katya bir an sandığın içindeki eşyaları gördü ama odayı görmedi.

Yedi yıl önceki kışı hatırladı.

Pencerelerin buz tuttuğu geceyi.

Grigori'nin nefesinin sabaha karşı değişmesini.

Onu yan yatırışını.

Göğsünü dinleyişini.

Bir hemşirenin hangi sesin iyi olmadığını anlayabilecek kadar bilgili, o sesi durduramayacak kadar çaresiz olmasının ne demek olduğunu.

Sabah olduğunda sobayı yakmayı unutmuştu.

Anna gelip kapıyı açana kadar ev soğumuştu.

Katya yavaşça nefes verdi.

"Doktor geldiğinde geç olmuştu."

Mert'in bakışı ona döndü.

"Sen..."

Durdu.

Doğru kelimeyi bulmaya çalıştı.

"Sen kendine kızdın?"

Katya başını kaldırdı.

Soru beklemediği kadar doğruydu.

"Uzun süre."

"Neden?"

Katya'nın ağzından kısa, tatsız bir gülüş çıktı.

"Çünkü insan bazen aptaldır."

Mert anlamadı.

Katya kendi göğsünü gösterdi.

"Ben hemşire."

Mert başını salladı.

"Sen doktor."

"Hayır."

Katya bunu her zamankinden daha sert söyledi.

Mert sustu.

"Doktor değil."

Elini başına götürdü.

"Ben biliyordum... bazı şeyler. Yara. Ateş. İlaç. Ama her şey değil."

Mert sandığın yanında kıpırdamadan duruyordu.

Katya devam etti.

"Grigori öldü. Ben düşündüm, belki başka bir şey yapabilirdim."

Mert'in kaşları hafifçe çatıldı.

"Yapabilir miydin?"

Katya cevap vermedi.

Yedi yıl boyunca bu soruya onlarca cevap vermişti.

Evet.

Hayır.

Belki.

Doktor daha erken gelseydi.

Hava daha iyi olsaydı.

Grigori ilk öksürük başladığında yatakta kalsaydı.

Daha fazla ilaç olsaydı.

Daha az inatçı olsaydı.

Katya daha bilgili olsaydı.

Bunların hiçbiri ölüyü geri getirmemişti.

"Bilmiyorum," dedi sonunda.

Mert başını salladı.

"Bilmiyorsan... senin suç değil."

Cümlesi dilbilgisi bakımından kötüydü.

Katya yine de her kelimesini anladı.

Yüzünü ona çevirdi.

Mert'in ifadesinde onu teselli etmeye çalışan o rahatsız edici şefkat yoktu. Acısını çözmeye çalışmıyordu. Grigori hakkında hiçbir hüküm vermiyordu.

Yalnızca söylediği şeyi olduğu yerde bırakmıştı.

Katya bundan memnun olması gerektiğini düşündü.

Onun yerine gözleri dolacakmış gibi oldu.

Bu daha sinir bozucuydu.

Ayağa kalktı.

"Tahtan bekliyor."

Mert, konuşmanın bittiğini anladı.

El burgusunu aldı.

"Bunu sonra geri koyarım."

"İstediğin kadar kullan."

Mert sandığı gösterdi.

"Sonra geri."

Katya onunla tartışmadı.

Yağmur öğleden sonra da sürdü.

Mert çürümüş tahtayı bütünüyle sökmek yerine sağlam kısmını destekleyecek yeni parçayı hazırladı. Dışarı çıkmadan yapılabilecek kadarını mutfakta yaptı; ölçtü, kenarlarını düzeltti, burguyla iki delik açtı.

Katya fasulyeleri tencereye koymuştu.

Bir ara dönüp baktığında Grigori'nin el burgusunun Mert'in ellerinde farklı göründüğünü düşündü.

Alet aynıydı.

El başkaydı.

Bu düşünceden hoşlanmadı.

Sonra neden hoşlanmadığını sorgulamaktan daha da az hoşlandı.

Mert burguyu masaya bıraktı.

"Grigori bunu kötü kullanıyor?"

Katya başını çevirdi.

Bir an sonra neyi kastettiğini anlayınca burnundan kısa bir ses çıktı.

"Kötü değil. Az."

Mert hemen gülümsedi.

"Az usta."

Katya kahkahayı engelleyemedi.

"Bunu ona söyleseydin senden hoşlanmazdı."

Mert cümlenin yarısını anladı.

"Grigori kızar?"

"Kesinlikle."

"Ben hızlı koşarım."

Katya ona baktı.

"Grigori senden yirmi yaş büyüktü."

Mert'in yüzü değişti.

Katya da söylediği şeyin farkına ancak çıktıktan sonra vardı.

Odanın içindeki hafiflik bir an bozuldu.

Mert gözlerini tahtaya indirdi.

Katya tencerenin kapağını kapattı.

Yirmi yaş.

İki rakam yan yana geldiğinde gereğinden fazla şey söylüyordu.

Katya arkasını döndü.

"Çivileri ver."

Mert hiçbir şey söylemeden çivileri uzattı.

Parmakları birbirine değmedi.

Akşam yağmur hafifledi.

Çatıdan gelen düzenli damlama sesi yavaşlamış, sobanın içindeki ateş evin geri kalan seslerini bastırmaya başlamıştı.

Yemekten sonra Katya sandığı kapatmaya gitti.

Mert aleti çoktan temizlemişti.

Ahşap sapın üzerindeki talaşı silmiş, metal ucunu kuru bezle ovmuştu. Sandığın yanında bekliyordu.

Katya kapağı yeniden açtı.

Mert burguyu aldığı yere bıraktı.

Tam ayağa kalkacakken sandığın dibindeki mektuplara baktı.

"Sen okuyor musun?"

Katya da baktı.

"Artık pek değil."

"Eskiden?"

"İlk yıllar."

Bir mektubu eline aldı.

"Bazılarını o hastanedeyken yazmıştı. Ben kasabada çalışıyordum. O burada."

Mert başını salladı.

"Özlemek."

Katya ona baktı.

Türkçe kelimeydi ama artık biliyordu.

"Evet."

Mert sandığın kenarına oturmadı. Yere, biraz uzağına çöktü.

Katya mektubu açmadı.

"Yedi yıl uzun," dedi Mert.

Katya bu cümlenin doğru kurulmasına şaşırmadı artık.

"Uzun."

"Tek başına?"

Katya başını salladı.

Mert etrafına baktı.

Mutfaktan burası görünüyordu. Sobanın ışığı kapının eşiğine kadar ulaşıyor, odanın köşelerinde gölgeler bırakıyordu.

"Her zaman?"

"Her zaman."

"Kimse..."

Mert kelimeyi aradı.

Katya onun ne sormak istediğini anladı.

"Evlenmek isteyen oldu mu?"

Mert yüzüne baktı.

Sonra biraz mahcup biçimde başını salladı.

Katya mektubu katladı.

"Oldu."

"Sen hayır."

"Ben hayır."

"Neden?"

Katya ona uzun süre baktı.

Bu soruyu Sokolov da sormuştu.

Aynı kelime.

Tamamen başka bir ağırlık.

Sokolov'un sorusunda kendisine açılan bir kapı vardı.

Mert'in sorusunda yalnızca merak.

Katya omuz silkti.

"Bir süre Grigori yüzünden."

Mektubu sandığa koydu.

"Sonra... alıştım."

"Neye?"

"Yalnız olmaya."

Mert'in bakışı mutfağa kaydı.

Tamir edilmiş sandalyeye.

Odunların dizildiği köşeye.

Yarım kalan tahta işine.

Sonra yeniden Katya'ya.

"Şimdi?"

Katya'nın eli sandığın kapağında kaldı.

Mert soruyu söyler söylemez ne yaptığını fark etmiş gibiydi.

Bakışlarını başka tarafa çevirdi.

Katya kapağı kapatmadı.

"Şimdi ne?"

Mert bir süre cevap vermedi.

Sonra ellerini açtı.

"Şimdi yalnız... değil."

Odanın sessizliği büyüdü.

Katya ona baktı.

Mert'in söylediği cümlede teklif yoktu.

İma yoktu.

Romantik bir beklenti hiç yoktu.

Yalnızca bir gerçek vardı.

Katya artık bu evde tek başına yaşamıyordu.

Bu gerçek kalıcı olmayabilirdi.

Bahar geliyordu.

Yollar açılacaktı.

Mert gidecekti.

Belki birkaç hafta sonra bu odada yine yalnız nefes alacaktı.

Katya sandığın kapağını kapattı.

Kilidi çevirmedi.

Bir süre sonra Mert mutfakta pencerenin yanında otururken konuştu.

"Benim de biri var."

Katya tabağı kurularken döndü.

"Ne?"

Mert parmaklarını düşünerek masaya vurdu.

"Arkadaş."

Katya sandalyeye oturdu.

Mert biraz sustu.

"Hasan."

Katya bu ismi hatırladı.

Yusuf'un geldiği gece birkaç kez duymuştu.

"Hasan."

Mert başını salladı.

"Birlikte asker."

Sonra hemen düzeltti.

"Önce arkadaş değil. Askerde arkadaş."

Katya bekledi.

Mert artık bazı hikâyeleri anlatabilecek kadar Rusça biliyordu.

Yine de bu hikâye kolay gelmiyordu.

"İlk zaman... ben çok korktum."

Eliyle uzak bir patlamayı gösterdi.

Katya Yusuf'un anlattığı geceyi hatırladı.

Mert'in ilk büyük bombardımanda siperin dibinde kaldığını.

"Mert korktu," dedi.

Mert kısa bir gülümsemeyle başını salladı.

"Çok."

Sonra eliyle birinin omzunu çektiğini gösterdi.

"Hasan beni kaldırdı."

Katya sessiz kaldı.

"Sonra ben ona kızdım."

"Neden?"

"Çünkü o güldü."

Mert'in yüzünde eski bir hatıranın küçük sıcaklığı belirdi.

"Dedi..."

Türkçe söyledi önce.

"'Top seni beklemiyor oğlum.'"

Katya anlamadı.

Mert anlatmaya çalıştı. Eliyle top ateşi yaptı, sonra kendisini gösterip bekliyormuş gibi yaptı.

Katya sonunda kavradı.

"Sen korkarken sana şaka yaptı."

"Evet."

"Ben onu severdim."

Geçmiş zaman, Katya'nın kulağına diğer her şeyden önce ulaştı.

"Öldü mü?"

Mert'in gülümsemesi söndü.

"Bilmiyorum."

Katya kaşlarını çattı.

"Yusuf?"

"Görmedi."

Mert parmağını masanın üzerinde yürüttü. Sonra iki yana ayırdı.

"Geri çekilme. Herkes ayrı."

Başını iki yana salladı.

"Hasan yok."

Katya onun yüzüne baktı.

"Belki yaşıyor."

Mert uzun süre cevap vermedi.

Sonunda,

"Belki," dedi.

Bu kez kelimeye ikisi de kızmadı.

Mert ellerini birbirine geçirdi.

"Ölü mü, canlı mı bilmiyorum. Kötü."

Katya bunu anlıyordu.

Ölümün acımasızlığında en azından bir son vardı.

Belirsizlikte yoktu.

Mert başını kaldırdı.

"Grigori'nin mezarı var."

Katya başını salladı.

"Köyün doğusunda."

Mert sustu.

Sonra,

"Hasan'ın yok," dedi.

Katya elini masanın üzerinde bıraktı.

Mert'in eli birkaç karış ötedeydi.

Ona dokunmadı.

Bunun yerine,

"Umarım gerekmez," dedi.

Mert cümleyi tam anlamadı.

Katya daha basit söyledi.

"Umarım Hasan yaşıyor."

Mert yüzüne baktı.

Sonra yavaşça başını salladı.

"Ben de."

Dışarıda yağmur yeniden hızlandı.

Bir süre konuşmadılar.

Mert sandığın bulunduğu arka odaya baktı.

"Grigori iyi adam?"

Katya düşündü.

İlk kez cevabı güzelleştirme ihtiyacı duymadı.

"Bazen."

Mert kaşlarını kaldırdı.

Katya gülümsedi.

"İnatçıydı. Dağınıktı. Kötü tamir yapardı."

Mert'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

"Ama iyi adamdı."

Mert başını salladı.

"Güzel."

Katya ona baktı.

"Kıskanmadın mı?"

Soruyu söyledikten sonra neden sorduğunu kendisi de anlayamadı.

Belki Mert de anlayamadı.

"Kıskanmak?"

Katya kelimeyi anlatmaya çalışmadı.

Başını iki yana salladı.

"Boş ver."

Mert birkaç saniye yüzüne baktı.

Sonra sandığı gösterdi.

"Grigori senden önce."

Kendisini işaret etti.

"Ben sonra."

Katya'nın nefesi hafifçe değişti.

Mert devam etti.

"Onun yeri onun."

Sonra masaya dokundu.

Eve baktı.

"Ben onun yerini almıyorum."

Katya kıpırdamadı.

Mert bunu söylerken yüzünde kırgınlık da yoktu, beklenti de.

Sanki dünyadaki en basit şeyi söylüyordu.

Ölmüş bir adamın varlığının, yaşayan bir adam için tehdit olmadığını.

Katya gözlerini masaya indirdi.

Yedi yıl boyunca Grigori hakkında konuşan herkes aynı iki şeyden birini yapmıştı.

Ya onu kutsallaştırmışlardı.

Ya da Katya'ya artık unutması gerektiğini söylemişlerdi.

Mert ikisini de yapmamıştı.

Grigori'nin sandığını açmış, aletini ödünç almış, sonra aldığı yere geri koymuştu.

Hepsi buydu.

Katya'nın boğazındaki sıkılık yeniden geldi.

Bu kez ayağa kalkmadı.

"Teşekkür ederim," dedi.

Mert gözlerini kıstı.

"Doğru söyledin."

Katya bir an ona baktı.

Sonra ikisi de güldü.

Gülüş kısa sürdü.

Ama ardından gelen sessizlik rahatsız edici değildi.

Katya o gece yatmadan önce arka odaya girdiğinde sandığın kilidinin açık olduğunu fark etti.

Anahtar hâlâ üzerindeydi.

Elini uzattı.

Kilitlemek için.

Sonra vazgeçti.

Battaniyeyi sandığın üzerine geri koymadı.

Mert divanın öteki ucunda yatağını hazırlıyordu. Katya'ya bakmadı.

Katya da ona bir şey söylemedi.

Yedi yıldır kapalı duran sandık o gece ilk kez açık değildi.

Sadece kilitli değildi.

Katya bunun aynı şey olmadığını biliyordu.

End of chapter

Page 1 of 102Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.