BÖLÜM 18 - BAHARIN KOKUSU
Aleksey ertesi sabah çağrıldığında Sokolov'un masasında yangın gecesine ait kâğıtlar yoktu.
Bu, genç askeri rahatlatmadı.
Teğmen pencerenin önünde durmuş, dışarıda bir kızağa yüklenen erzak sandıklarını izliyordu. Aleksey kapının yanında selam verdi.
"Emretmiştiniz, yoldaş Teğmen."
Sokolov dönmedi.
"Yarın kuzey ikmal grubuna katılacaksın."
Aleksey bir an cevap vermedi.
"Kuzey mi?"
"Kuzey, evet."
"Ne kadar süreyle?"
"İki hafta. Belki üç."
Sokolov sonunda ona döndü.
"Yolun durumuna bağlı."
Aleksey'in yüzündeki şaşkınlık saklanamayacak kadar belirgindi.
"Bir şey mi yaptım?"
"Her asker görev almak için önce bir şey yapmak zorunda olsaydı ordunun yarısı yerinde otururdu."
"Onu kastetmedim efendim."
"Ne kastettiğini biliyorum."
Aleksey sustu.
Sokolov masaya yaklaştı. Önündeki defteri kapattı.
"Kuzey yolundaki birliklere güvenilir bir adam lazım. Sandık saymayı biliyorsun. Atlarla aran da kötü değil."
"Emredersiniz."
Aleksey selam vermek üzereydi ki Sokolov devam etti.
"Üstelik yol uzun."
Genç adam bekledi.
"İnsanın bazı şeyleri hatırlaması için vakti oluyor."
Aleksey'in çenesi belli belirsiz gerildi.
Sokolov bunu gördü.
Başka hiçbir şey söylemedi.
"Yarın şafakta."
"Emredersiniz."
Aleksey kapıdan çıktığında bunun bir ceza mı, sınama mı yoksa gerçekten sıradan bir görevlendirme mi olduğuna karar verememişti.
Sokolov da karar vermesine yardım etmemişti.
Katya haberi aynı gün öğleden sonra öğrendi.
Aleksey'i evinin önünden geçen yolun kenarında gördüğünde genç asker yalnız değildi. İki adam kızaklardan birine un çuvalları yüklüyor, bir başkası deri kayışları kontrol ediyordu. Kızağın arkasına iki tüfek, birkaç kürek ve üzerleri muşambayla örtülmüş sandıklar bağlanmıştı.
Katya yürümeyi sürdürdü.
Aleksey onu görünce kısa bir an durdu.
"Yekaterina Andreyevna."
"Aleksey."
Katya kızağa baktı.
"Bir yere mi gidiyorsun?"
"Kuzey yoluna."
"Ne kadar?"
"İki hafta."
Bir an durdu.
"Belki daha fazla."
Katya yüzündeki ifadeyi değiştirmedi.
"Teğmen mi gönderiyor?"
"Evet."
Cevabın ardından ikisi de sustu.
Katya'nın aklına bir önceki gün Sokolov'un Aleksey'i karargâha çağırması geldi.
Aleksey bunu yüzünden anlamış olacak ki sesini alçalttı.
"Bunun sizinle ilgisi olduğunu söylemedim."
"Ben de sormadım."
"Yüzünüz sordu."
Katya ona baktı.
Aleksey'in ağzının kenarında gülümseme yoktu.
"Benim gitmem hiçbir şeyi çözmüyor," dedi. "Bunu bilin."
Katya'nın bakışları sertleşti.
"Biliyorum."
"Teğmen unutmadı."
"Onu da biliyorum."
Aleksey başını salladı.
Arkasındaki asker seslendi.
"Aleksey!"
"Geliyorum."
Genç adam dönmeden önce Katya'ya son kez baktı.
"Ben yokken daha rahat davranmayın."
Katya kuru bir sesle karşılık verdi.
"Bana nasıl yaşayacağımı söyleyen erkek sayısı son zamanlarda fazlasıyla arttı."
Aleksey ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Öyleyse bir kişi azalıyor."
Kızağa doğru yürüdü.
Katya arkasından bakmadı.
Ama eve dönerken ilk kez birkaç günün önünde açık bir kapı gibi durduğunu hissediyordu.
Kapının arkasında ne olduğunu bilmiyordu.
Yalnızca hemen kapanmayacağını biliyordu.
Mert haberi duyunca Katya'nın beklediği tepkiyi vermedi.
Masada hâlâ yol için ayırdığı matara, yün çoraplar ve Katya'nın ödünç verdiği eldivenler duruyordu.
Katya Aleksey'i anlatmayı bitirince Mert bir süre düşünerek pencereye baktı.
"Aleksey gidiyor."
"Evet."
"İki hafta?"
"Belki üç."
Mert parmaklarını masaya vurdu.
Katya onun hemen "ben de giderim" demesini bekledi.
Demedi.
"Yol kuzey," dedi Mert.
Katya başını salladı.
"Kuzey."
Mert eliyle güneyi gösterdi.
"Ben güney."
"Evet."
Sonra dışarıdaki kara baktı.
Son günlerde kar yumuşamıştı. Öğle vakti üst tabaka çözüyor, akşam olduğunda yeniden donuyordu. Ormanda yürüyen bir insan bazı yerlerde dizine kadar batabilir, bazı yerlerde buzun üzerinde kayabilirdi.
Mert bunu biliyordu.
Üstelik Yusuf'un anlattığı güzergâhın ne kadarının hâlâ güvenli olduğunu bilmiyordu.
"Şimdi gitmek..." dedi.
Cümleyi tamamlamak için kelime aradı.
Sonunda başını iki yana salladı.
"Kötü."
Katya şaşırdı.
Mert parmağıyla karı gösterdi.
"İz çok görünür. Yol asker. Gece soğuk."
Sonra kendisini gösterdi.
"Ben yürürüm."
Katya kaşını kaldırdı.
Mert hemen ekledi:
"Ama ne kadar... bilmiyorum."
Bu itiraf, Katya'nın söyleyebileceği bütün itirazlardan daha etkiliydi.
Mert masadaki matarayı eline aldı.
"Kar azalınca."
Katya sessiz kaldı.
"Bahar?"
Mert kelimeyi bilmiyordu.
Katya pencerenin dışındaki eriyen saçağı gösterdi. Sonra ellerini açarak toprağın ortaya çıkmasını anlatmaya çalıştı.
"Vesna. Bahar."
Mert dikkatle tekrarladı.
"Vesna."
Katya Türkçesini söyledi.
"Bahar."
Mert başını salladı.
"Bahar. Sonra gitmek daha iyi."
Katya'nın boğazında küçük bir düğüm oluştu.
Bahar.
Yıllardır bu kelime ona donmuş toprağın açılmasını, bahçeye ilk tohumların atılmasını, odun tüketiminin azalmasını anlatırdı.
Şimdi başka bir şey demekti.
Yol.
Mert matarayı yeniden masaya bıraktı.
Eşyaları dağıtmadı.
Yalnızca hepsini bir bezin içine sardı, bohçayı arka odaya götürüp divanın altına koydu.
Hazırlık ortadan kalkmamıştı.
Sadece beklemeye başlamıştı.
Aleksey'in kuzey yoluna çıkmasının üzerinden on sekiz gün geçti.
Sokolov o süre boyunca Katya'nın kapısını çalmadı.
Katya buna güvenmedi.
Yine de günler geçti.
Kar önce çitlerin diplerinden çekildi. Sonra güneş gören yamaçlarda kahverengi toprak ortaya çıktı. Damların altından gündüz boyunca su damlıyor, geceleri hâlâ ince bir buz tabakası oluşuyordu.
Köyün yolu artık beyaz değil, çamurluydu.
Yangında zarar gören evlerin çatıları geçici olarak kapatılmıştı. Marina'nın evinin önünde yeniden odun birikmeye başlamış, Saşa öksürmeyi bırakmıştı. Vera, Katya'nın bütün itirazlarına rağmen bahçesine çıkıyor, Pavel her fırsatta çamurun içinde dizlerine kadar kirleniyordu.
Mert'in bedeni de mevsimle birlikte değişmişti.
Artık odun keserken yarıda oturmuyordu.
Su kovasını mutfağın bir ucundan diğerine taşıyabiliyor, eğilip kalkarken yüzü her defasında gerilmiyordu. Uzun süre çalıştığında sol kaburgalarının altında hâlâ donuk bir ağrı beliriyor ama bunun için Katya'nın yardımına ihtiyaç duymuyordu.
Konuşmaları da ilerlemişti.
Cümleler hâlâ bazen iki dil arasında dağılıyor, bir kelime bulunamadığında eller devreye giriyordu. Fakat artık yalnızca su, ekmek, asker ve yara hakkında konuşmuyorlardı.
Mert bir sabah havanın "kış değil ama bahar da değil" olduğunu anlatmayı başarmıştı.
Katya bunun için ona fazlasıyla gururlu göründüğünü söylemişti.
Mert cümlenin yarısını anlamış, yine de gururlu görünmeye devam etmişti.
Değişen başka şeyler de vardı.
Bunlardan biri yıkanmaktı.
İlk haftalarda Mert'in bu konuda söyleyecek sözü olmamıştı.
Ateş içindeyken Katya onu sıcak suya batırılmış bezlerle temizlemiş, terini, kurumuş kanı ve günlerce yatmaktan cildine sinen ağır kokuyu silmişti. O zaman Mert bir erkekten çok hastaydı. Katya için çıplak bir omuz, göğüs ya da karın yalnızca kontrol edilmesi gereken bir beden parçasıydı.
Mert biraz güçlendikten sonra işler değişmişti.
Katya arka odaya büyük yıkama leğenini, bir ibrik sıcak suyu ve sabunu bırakıyor, kapıyı çekip çıkıyordu. Mert önce oturarak, sonra ayakta kendi kendine yıkanmaya başlamıştı.
Evin arkasında, odunluğun ötesinde küçük bir banya vardı.
Katya kocası öldükten sonra da kullanmaya devam etmişti. Fakat Mert geldiğinden beri onu yalnızca birkaç kez kendisi için ısıtmıştı. Bir banyayı yakmak odun, su ve duman demekti. Üstelik karın üzerinde eve gidip gelen yeni ayak izleri bırakmak demekti.
Evinde kimsenin olmaması gereken dul bir kadının banyasını gereğinden sık ısıtması, köyde açıklama isteyebilecek kadar küçük bir ayrıntıydı.
Şimdi durum biraz farklıydı.
O akşam köyde üç ayrı evin arkasından banya dumanı yükseldiğini görünce Katya kendi küçük sobasını da yaktı.
Mert kapıda durmuş onu izliyordu.
Katya kovayı içeri taşıdı.
"Banya."
Mert yapıya baktı.
"Hamam?"
Katya anlamadı.
Mert yıkanma hareketi yaptı.
"Hamam."
Katya başını salladı.
"Banya."
Mert gülümsedi.
"Banya."
Katya sobanın kapağını kontrol etti.
"Çok sıcak yapma."
Mert kaşlarını kaldırdı.
"Ben yapmıyorum. Sen yaptın."
Katya ona baktı.
Artık şaka yapacak kadar Rusça biliyordu.
Bu bazen yorucuydu.
"İçeride fazla kalma."
Mert ciddi bir yüzle başını salladı.
"Evet, doktor."
Katya'nın gözleri daraldı.
"Bir daha söyle."
Mert kapıyı kapattı.
Katya dışarıda kaldı.
Yirmi dakika sonra Katya mutfakta temiz çamaşırları katlarken Mert'in gömleğini sandalyenin üzerinde gördü.
Unutmuştu.
Temiz havluyla birlikte aldı.
Banyanın kapısına geldiğinde içeriden su sesi duyuluyordu.
Kapıya iki kez vurdu.
"Mert?"
Cevap yoktu.
Bir kez daha vurdu.
"Mert."
İçeriden bir şey devrildi.
Katya'nın bütün mesleki içgüdüsü aynı anda harekete geçti.
Kapıyı açtı.
"Mert?"
Sıcak buhar yüzüne vurdu.
Mert ahşap oturağın yanında duruyordu.
Düşmemişti.
Yalnızca su kovasını ayağıyla devirmişti.
Katya'nın rahatlaması bir saniye sürdü.
Sonra gözleri gerçekten onu gördü.
Belinin çevresinde aceleyle sardığı keten bez dışında üzerinde hiçbir şey yoktu. Saçları ıslak, geriye yatmıştı. Omuzlarından aşağı su damlıyordu.
Katya onun bedenini daha önce sayısız kez görmüştü.
Fakat o beden o zaman başka bir şeydi.
Kaburgaları belirgin, teni ateşten solgun, sol tarafı kanlı bezlerin ve sargıların altındaydı.
Şimdi karşısında duran adam hasta değildi.
En azından yalnızca hasta değildi.
Omuzları yeniden dolmuştu. Kollarındaki güç geri gelmişti. Göğsünün sol altında kalan koyu yara izi, artık bedeninin tamamını tanımlayan şey olmaktan çıkmıştı.
Mert'in bakışları Katya'nın elindeki gömleğe indi.
Sonra yüzüne çıktı.
"Katya?"
Katya havluyu ona uzattı.
"Gömleğini unuttun."
Mert elini uzattı.
Katya tam geri çekilecekken gözleri yara izine takıldı.
Çevresindeki deri, sıcaktan hafifçe kızarmıştı.
Eski alışkanlık galip geldi.
"Bekle."
Mert durdu.
Katya yaklaştı.
Parmaklarının ucuyla izin kenarına dokundu.
"Acı?"
"Yok."
Katya biraz bastırdı.
Mert'in nefesi değişmedi.
"Burada?"
"Yok."
Katya başını kaldırdığında aralarındaki mesafeyi ancak o zaman fark etti.
Çok yakındı.
Banyanın küçük odasında buhar ikisinin arasında asılı kalıyor, Mert'in teninden yükselen sıcaklık Katya'nın eline vuruyordu.
Mert ona bakıyordu.
Katya elini çekmedi.
Bir saniye.
Belki iki.
Sonra Mert'in eli kalktı.
Parmakları Katya'nın bileğini tuttu.
Katya'nın bedeni bir an bütünüyle hareketsiz kaldı.
Aylar önce aynı bileği başka türlü tutmuştu.
Bir yaranın içinden metal çıkarılırken.
Acıdan.
Bayılmamak için.
Şimdi Mert'in eli sıkmıyordu.
Yalnızca oradaydı.
Katya gözlerini onun eline indirdi.
Mert de sanki ne yaptığını yeni fark etmiş gibi parmaklarını gevşetti.
Ama hemen bırakmadı.
İkisi de konuşmadı.
Katya sonunda elini yavaşça geri çekti.
Mert'in parmakları ayrıldı.
Katya havluyu oturağın üzerine bıraktı.
"Üşütmeden çık."
Sesi istediğinden daha düz çıkmıştı.
Kapıya yöneldi.
Arkasından Mert'in sesi geldi.
"Katya."
Durdu ama dönmedi.
Mert birkaç saniye sustu.
Sonunda yalnızca,
"Tamam," dedi.
Katya kapıyı kapatıp dışarı çıktı.
Soğuk hava yüzüne vurdu.
Bir süre odunluğun yanında durdu.
Sonra elindeki boş kovayı aldı ve hiçbir sebep yokken evin öteki tarafına taşıdı.
Katya ertesi sabah Mert'in yüzüne gereğinden az baktı.
Bunun farkına varması, gereğinden fazla baktığını fark etmekten daha sinir bozucuydu.
Mert banyodan çıktıktan sonra hiçbir şey söylememişti. Saçları hâlâ nemliyken sobanın yanında oturmuş, akşam yemeğini yemiş, sonra her zamanki gibi arka odaya çekilmişti.
Katya da hiçbir şey söylememişti.
Söylenecek bir şey yoktu zaten.
Bir yara kontrol etmişti.
Mert bileğini tutmuştu.
Hepsi buydu.
Sabah olduğunda bu kadar basit olması gerekirdi.
Mert masaya oturdu.
Katya önüne ekmek bıraktı.
"Bugün bahçe," dedi.
Mert pencereye baktı.
"Çamur."
"Bahar."
Mert dudaklarının kenarıyla gülümsedi.
"Bahar çamur."
Katya istemeden ona baktı.
"Rusya'da çoğu zaman aynı şey."
Mert cümlenin tamamını anlamadı. Fakat Katya'nın yüzünden yeterince anlam çıkarmış olacak ki başını salladı.
"Türk bahar daha iyi."
"Tabii."
Katya kupasını kaldırdı.
"Türk baharı da herhâlde padişah emriyle çamursuz geliyor."
Mert yalnızca "Türk" ve "bahar" kelimelerini yakaladı.
Gururla,
"Evet," dedi.
Katya ilk kez o sabah rahatça güldü.
Öğleye doğru güneş evin arkasındaki karı iyice inceltmişti.
Katya mutfak penceresinden dışarı bakıp bir süre bekledi.
Yolun bu tarafından kimse geçmiyordu. Köyün aşağısından çekiç sesleri geliyor, yangında zarar gören evlerde çalışan adamların sesleri rüzgârla birlikte zaman zaman yükselip kayboluyordu.
Katya arka kapıyı açtı.
"Gel."
Mert dışarı çıktığında çevresine bakması artık düşünmeden yaptığı bir alışkanlıktı.
Katya'nın asıl bahçesi evin yanından çite doğru uzanıyordu. Orası köy yolundan görülebilirdi ve Mert'in gündüz vakti oraya çıkması söz konusu değildi.
Fakat evin arkasında, mutfak duvarıyla odunluğun arasında kalan dar bir toprak şeridi vardı. Yazın burada soğan, dereotu ve birkaç sıra pancar yetiştirirdi. Yol tarafından ev, öteki taraftan üst üste dizilmiş odunlar görüşü kesiyordu. Arkasıysa ormana bakıyordu.
Tam anlamıyla güvenli değildi.
Yalnızca köyün ortasında görünmekten daha az aptalcaydı.
Katya kapıyı açık bıraktı.
Bir ses duyarlarsa Mert birkaç adımda içeride olabilirdi.
Eski küreği ona vermedi.
Kısa saplı çapayı uzattı.
Mert alete baktı.
Sonra Katya'nın elindeki küreğe.
"Ben güçlü."
"Biliyorum."
Mert küreği gösterdi.
"O zaman?"
Katya sol kaburgalarının altını işaret etti.
Mert'in yüzü anında sıkıldı.
"Yara iyi."
"İyi. Ölümsüz değil."
Mert son kelimeyi anlamadı ama itiraz edildiğini anladı.
Çapayı aldı.
Katya geçen yıldan kalan kuru sapları temizliyor, Mert toprağın üstündeki sert kabuğu kırıyordu. Birkaç dakikada bir ikisinden biri başını kaldırıp çevreyi dinliyordu.
Başlangıçta bunu daha çok Katya yapıyordu.
Bir süre sonra Mert de yapmaya başladı.
Hareketleri kendiliğinden bir düzene oturdu.
Mert artık yardım edilen kişi değildi.
Katya'nın çıkardığı sert toprak parçalarını kenara taşıyor, ağırlaşan küçük kovayı elinden alıyor, odunluğun dibindeki çürümüş bir tahtayı fark ettiğinde durup parmaklarıyla kontrol ediyordu.
"Bu kötü."
Katya başını çevirdi.
"Biliyorum."
Mert tahtayı salladı.
"Ben yaparım."
"Sonra."
"Bugün."
"Bahçe."
Mert çapayı kaldırdı.
"Ben iki iş."
Katya kaşını kaldırdı.
"Sen bir buçuk iş."
Mert birkaç saniye düşündü.
Sonra yarasını gösterdi.
"Bu yarım?"
Katya güldü.
"Akıllanmaya başladın."
Mert bu cümleyi anlamadı.
Ama Katya'nın güldüğünü görünce o da gülümsedi.
Tam o sırada yol tarafından bir kadın sesi duyuldu.
Katya'nın yüzündeki gülümseme anında kayboldu.
Mert'in de.
Katya bir şey söylemeye fırsat bulamadan Mert çapayı odunluğun duvarına bıraktı ve açık kapıya yöneldi.
Birkaç saniye sonra evin içindeydi.
Katya eğilip kuru kökleri toplamaya devam etti.
Az sonra Vera yolun kenarında göründü. Kolunda boş bir sepet vardı. Katya'yı görünce adımlarını yavaşlattı.
"Toprak açılmış mı?"
"Biraz."
Vera bahçeye doğru baktı.
"Benimki hâlâ bataklık."
"Çünkü sabırsızsın."
"Sen değilsin sanki."
Katya doğruldu.
"Ben en azından çamura kızmıyorum."
Vera homurdandı.
"Bir hafta sonra görürüz."
Elini kaldırıp yürümeye devam etti.
Katya onun ayak seslerini dinledi.
Sesler uzaklaşana kadar bekledi.
Sonra arka kapıya baktı.
Mert içeride, duvarın yanında durmuş onu izliyordu.
"Gitti," dedi Katya.
Mert dışarı çıkmadı.
Başını iki yana salladı.
"Yeter."
Katya şaşırdı.
Mert sol tarafını hafifçe ovuşturdu.
"Acı?" diye sordu Katya.
Mert birkaç saniye düşündü.
"Az. Yorgun daha çok."
Katya başını salladı.
Bu cevap hoşuna gitti.
Bir ay önce aynı durumda "iyi" derdi.
Şimdi hem bedeninin söylediğini dinliyor hem de dışarıda gereğinden fazla kalmanın cesaret değil aptallık olduğunu biliyordu.
Katya çapayı alıp odunluğun duvarına dayadı.
"İçeri."
Mert bu kez itiraz etmedi.
Akşam Katya büyük tencereyi sobanın üzerine koydu.
Mert masanın yanında oturmuş patates soyuyordu.
Katya lahanayı doğradı.
"Şçi."
Mert tencereye baktı.
"Şçi?"
"Evet."
Mert kelimeyi bir kez daha söyledi.
"Şçi."
Sonra başını iki yana salladı.
"Bu kelime değil. Ses."
Katya bıçağı masaya bıraktı.
"Polotentse diyemeyen adam Rusçayı eleştiriyor."
Mert kelimeyi tanıdı.
Yüzü anında asıldı.
Katya memnuniyetle lahanaya döndü.
Bir süre sonra Mert tencereyi işaret etti.
"İçinde ne?"
Katya tek tek gösterdi.
"Lahana. Patates. Soğan."
Mert başını salladı.
"Et?"
Katya ona baktı.
"Sen et bulursan koyarım."
Mert tencerenin içine yeniden baktı.
"Türk yemek daha iyi."
"Henüz yemedin."
"Biliyorum."
Katya şaşkınlıkla döndü.
Mert'in yüzü son derece ciddiydi.
Katya bir an dayanmayı denedi.
Başaramadı.
"Peki. Türkiye'de ne yiyorsunuz, Majesteleri?"
Mert yalnızca sorunun anlamını yakaladı.
Bir süre düşündü.
"Çorba. Mercimek."
Katya kaşlarını çattı.
"Mercimek?"
Mert parmaklarıyla küçük taneleri gösterdi.
Sonra,
"Pilav," dedi. "Bulgur."
Katya anlamadı.
Mert anlatmaya çalıştı. Tane, su, tencere, karıştırmak.
Katya sonunda,
"Kaşa gibi?"
dedi.
Mert'in yüzü anında bozuldu.
"Hayır."
"Öyle anlattın."
"Hayır. Çok farklı."
Katya omuz silkti.
"Demek kötü anlattın."
Mert başını iki yana salladı.
Sonra birden gülümsedi.
"Annem iyi yapar."
Katya'nın eli tencerenin kapağında durdu.
Bu kez konuşmanın yönü kendiliğinden değişti.
"Annen yemek yapıyor?"
Mert başını salladı.
"Çok."
Bir an düşündü.
"Ben çocukken... hep mutfak."
Katya karşısındaki sandalyeye oturdu.
Mert doğru kelimeleri arıyordu.
"Babam kızar. Annem kızar daha çok."
Katya gülümsedi.
"Sen ne yapardın?"
Mert eliyle tencereden bir şey çalıyormuş gibi yaptı.
Katya güldü.
"Demek hırsızdın."
Mert "hırsız" kelimesini anlamadı.
Katya hareketi tekrar etti.
Mert hemen başını salladı.
"Evet. Çok."
Sonra ellerine baktı.
"Sonra iş."
Hayali bir tahtayı tuttu. Rende hareketi yaptı.
Katya onu artık hemen anlıyordu.
"Marangozluk."
Mert başını salladı.
"Atölye."
Katya kelimeyi tekrar etti.
"Atölye."
Mert masanın kenarına dokundu.
"Sabah erken. Tahta kokusu."
Burnunu gösterdi.
Katya başını salladı.
Mert devam etti.
"Akşam eve. Eller..." Avuçlarını gösterdi. "Toz. Annem kızar. Önce yıka."
Katya onun ellerine baktı.
Nasırlar hâlâ oradaydı.
Silah taşımadan önce tahta tutmuş eller.
Karın içinde kan kaybederken bulduğu askerin, bir zamanlar akşam eve döndüğünde annesi kirli elleriyle sofraya oturmasına kızan bir oğlu olduğunu düşünmek garipti.
"Baban?"
Mert birkaç saniye durdu.
"Evde."
Sonra daha dikkatli ekledi:
"Çok konuşmaz."
Katya gülümsedi.
"Sen ona çekmemişsin."
Mert kaşlarını çattı.
Katya eliyle ağzını gösterdi.
"Sen çok konuşuyorsun."
Mert anladı.
"Şimdi."
"Şimdi mi?"
Mert başını salladı.
"Eskiden az."
Katya buna inanmadığını belli eden bir yüz yaptı.
Mert güldü.
Sonra sordu:
"Sen?"
Katya'nın gülümsemesi hafifçe azaldı.
"Ben ne?"
"Genç Katya."
Katya bir an sustu.
Bu ifade onu hazırlıksız yakalamıştı.
Mert eliyle daha kısa bir boy gösterdi.
"Çocuk Katya."
"Çocukken daha kısaydım, evet. Büyük keşif."
Mert bekledi.
Katya tencereye baktı.
Sonra omuz silkti.
"Kasabaya yakın büyüdüm. Babam sertti. Annem benden daha sertti."
Mert gülümsedi.
"Sen gibi?"
Katya gözlerini kıstı.
"Daha sert."
Mert'in yüzünde gerçek bir korku taklidi belirdi.
Katya devam etti.
"On altı yaşımda hastanede çalışmak istediğimi söyledim. Annem bir hafta benimle konuşmadı."
Mert'in gülümsemesi kayboldu.
"Niye?"
Katya düşünerek kelimelerini sadeleştirdi.
"Zor iş. Kan. Hastalık. Erkekler, askerler, yabancılar."
Kendisini gösterdi.
"Ama ben gittim."
Mert başını salladı.
Buna şaşırmamıştı.
"Tabii gittin."
Katya cümlenin Türkçe kısmını tam anlamasa da ses tonundan anladı.
"Ne demek o?"
Mert gülümsedi.
"Katya..."
Bir an düşündü.
"Katya istediği zaman, yapar."
Katya cevap vermedi.
Tencerenin kapağını kaldırdı.
Buhar yükseldi.
Bir süre ikisi de sessiz kaldı.
Sonra Katya çorbayı iki kâseye paylaştırdı.
Mert ilk kaşığı içti.
Katya onu izledi.
"Nasıl?"
Mert ciddi biçimde düşündü.
"Türk yemek daha iyi."
Katya kaşığını masaya bıraktı.
Mert güldü.
Bu kez Katya da.
Dışarıda damlardan eriyen son karların suyu damlıyordu.
Pencerenin ötesinde çamurun arasından küçük yeşil uçlar görünmeye başlamıştı.
Katya bir süre Mert'in anlattığı evi düşündü.
Annesini.
Sessiz babasını.
Tahta kokan atölyeyi.
Mert de belki on altı yaşındaki, annesine karşı çıkıp hastaneye giden Katya'yı düşünüyordu.
O akşam ilk kez birbirlerini yalnızca savaşın onlara bıraktığı hâlleriyle tanımadılar.
Mert her zaman yaralı bir asker olmamıştı.
Katya da her zaman yalnız yaşayan dul bir kadın değildi.
Bir zamanlar ikisinin de başka evleri, başka sabahları, başka hayatları vardı.
Katya masanın altından görünen divanın karanlık boşluğuna baktı.
Mert'in yol bohçası oradaydı.
Bahar geliyordu.
Ve ilk kez, Mert'in gidebilecek kadar iyileşmesi Katya'ya bütünüyle iyi bir haber gibi gelmedi.
READER NOTES
Comments