BÖLÜM 17 - BORÇ
Mert o akşam "az" kelimesini bir daha kullanmadı.
Katya da kaç gün kaldığını söylemeye çalışmadı.
Söyleyemezdi zaten.
Aleksey birkaç gün demişti. Sonra bunun birkaç gün olup olmadığını kendisinin de bilmediğini kabul etmişti. Sokolov bir daha soru sorana kadar sürecek bir sessizlikti bu. Bir gün olabilirdi. Bir hafta da.
Sobanın yanındaki odun çöktü. Mert ateşe baktı, sonra ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
"Aleksey..." dedi.
Katya başını kaldırdı.
Mert bir süre doğru kelimeyi aradı.
"Niye?"
Katya soruyu anlamıştı.
Aleksey neden susuyordu?
Mert kapıyı işaret etti. Asker selamı verdi. Sonra sanki birini ihbar ediyormuş gibi dışarıyı gösterdi.
"Aleksey... Sokolov söylemek... hayır. Niye?"
Katya cevap vermeden önce önündeki boş tabağı aldı.
Bunu ona anlatması gerekiyordu.
Ama ortak dillerinde vicdan yoktu.
Borç yoktu.
Bir insanın görevini yapmamasının bazen korkaklık değil, başka bir doğruya sadakat olabileceğini anlatacak kelimeleri hiç yoktu.
Katya tabağı su leğeninin yanına bıraktı.
"Saşa."
Mert'in yüzü değişti.
"Çocuk?"
"Evet. Çocuk."
Katya pencereyi gösterdi. Ellerini dumanı dağıtır gibi salladı. Sonra Saşa'yı kucağına alıyormuş gibi yaptı.
"Sen Saşa... kurtardın."
Mert onu dikkatle izledi.
Katya bu kez Aleksey'i anlatmaya çalıştı. Asker selamı verdi. Ardından gözlerini işaret etti.
"Aleksey gördü."
"Biliyorum."
"Sen Türk."
Mert başını salladı.
"Ben Türk."
"Aleksey Rus asker."
"Evet."
Katya parmağını kaldırdı.
"Ama..."
Devamı gelmedi.
Mert bekledi.
Katya dudaklarını sıktı. Sonunda iki elini birbirine açtı.
"Saşa."
Mert'in kaşları yavaşça çatıldı.
Katya tekrar etti.
"Sen Saşa kurtardın. Aleksey..." Dudaklarına parmağını götürdü. "Sessiz."
Mert uzun süre kıpırdamadı.
Sonra çok yavaş sordu:
"Çocuk için?"
"Evet."
Mert bakışlarını masaya indirdi.
Katya onun yüzündeki değişimi izledi.
Şaşkınlık değildi yalnızca.
Yangından sonra Saşa'nın iyi olup olmadığını sorduğunda yüzünde gördüğü rahatlamadan da farklıydı. Sanki şimdiye kadar ayrı tuttuğu iki şeyi aynı yere koymaya çalışıyordu.
Rus asker.
Düşman.
Ve kendisini ihbar etmeyen adam.
Mert başını kaldırdı.
"Aleksey beni sevmiyor."
Katya istemeden kısa bir gülüş çıkardı.
"Hayır. Bundan oldukça eminim."
Mert cümlenin tamamını anlamadı ama "hayır" yeterliydi.
"Aleksey... ben arkadaş?"
"Hayır."
Bu kez Mert de belli belirsiz güldü.
Katya sandalyesine oturdu.
"Arkadaş değil."
Mert başını salladı.
"Düşman?"
Soru odada kaldı.
Katya hemen cevap vermedi.
Bir ay önce olsa belki kolaydı.
Rus.
Türk.
İki kelime.
İki taraf.
Fakat Yusuf'u ahırında saklamıştı. Mert, Marina'nın torununu ateşten çıkarmıştı. Aleksey bir Osmanlı askerini gördüğü hâlde teğmenine yalan söylemişti.
Dışarıdaki savaşın çizgileri haritalarda düzgün olabilirdi.
İnsanların arasında değildi.
Katya sonunda,
"Asker," dedi.
Mert onu anlamadı.
Katya Aleksey'i işaret ediyormuş gibi kapıya baktı.
"Asker."
Sonra Mert'i gösterdi.
"Asker."
Mert'in yüzündeki ifade sertleşti.
"İki asker."
Katya iki parmağını kaldırdı.
"İki."
Mert kendi göğsüne dokundu.
"Türk asker."
Sonra kapıyı gösterdi.
"Rus asker."
"Evet."
Mert birkaç saniye sustu.
Ardından parmaklarını tabancayla ateş eder gibi uzattı. Önce kendisini, sonra hayali Aleksey'i gösterdi.
"Düşman."
Katya başını sallamadı.
Mert bunu fark etti.
"Değil?"
"Bilmiyorum."
Bu kelimeyi Mert artık tanıyordu.
Katya ellerini açtı.
"Bilmiyorum."
Mert geriye yaslandı.
Bir süre sonra alçak sesle,
"Ben de," dedi.
Katya ona baktı.
Mert pencereden dışarı çevirdi başını.
"Ben de bilmiyorum."
Bu cümleyi neredeyse düzgün kurmuştu.
Katya düzeltmedi.
Ertesi sabah köyün üzerinde ince bir kar başladı.
Büyük taneler değildi. Havada savrulup yere değdiklerinde hemen eriyen, kışın artık bütün gücüyle tutunamadığını belli eden sulu bir kardı.
Katya ekmek almak ve Marina'nın gelininin yanığını yeniden görmek için dışarı çıktı.
Yangın yerinde çalışmalar sürüyordu.
Marina'nın evine geçici bir çatı örtülmüş, yanmış kerestelerin bir kısmı yol kenarına yığılmıştı. Mihail ile oğulları sağlam tahtaları ayırıyordu. Dün eğri çivileri toplayan çocuk bugün aynı çivileri taşın üzerinde düzeltmeye çalışıyordu.
Katya yanından geçerken çocuk başını kaldırdı.
"Bunlar yine kullanılır mı?"
Katya avucundaki kararmış çivilere baktı.
"Düzeltirsen bazıları."
Çocuk elindeki taşı kaldırdı.
"Ben de düzeltiyorum."
"Parmaklarını düzeltmek zorunda kalmayayım yeter."
Çocuk güldü ve yeniden işine döndü.
Katya birkaç adım sonra Aleksey'i gördü.
Karargâhın önündeydi.
İki asker bir kızağın üzerindeki sandıkları indirirken o elindeki deftere bir şeyler yazıyordu. İlk bakışta olağandışı hiçbir şey yoktu.
Sonra Sokolov binadan çıktı.
Katya istemsizce yavaşladı.
Teğmen önce sandıklara baktı. Bir askere kısa bir emir verdi. Ardından Aleksey'e bir şey sordu.
Katya uzaktaydı. Kelimeleri duyamıyordu.
Aleksey cevap vermedi.
Sokolov başını çevirdi.
Bir şey daha söyledi.
Bu kez Aleksey irkilir gibi oldu ve hemen karşılık verdi.
Sokolov'un yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Ama bakışı değişti.
Katya bunu tanıyordu.
Aynı bakış, aylar önce evindeki mahzenin kapağının çevresinde dolaşmıştı. Aynı bakış tamir edilmiş sandalyenin üzerinde bir saniye fazla durmuştu.
Bir insanın söylediğinden çok, söylemeden önce ne kadar beklediğine bakan bir adamın bakışıydı.
Sokolov birkaç saniye Aleksey'in yüzünü inceledi.
Sonra defteri elinden aldı.
Bir satıra baktı.
Bir şey söyledi.
Aleksey başını salladı.
Teğmen uzaklaştı.
Katya ancak o zaman yürümeye devam etti.
Aleksey onu gördü.
Bakışları karşılaştı.
Genç adam hemen başka tarafa bakmadı.
Ama selam da vermedi.
Katya onun yüzünde dünkü kararlılığı göremedi.
Yerine uykusuzluğa benzeyen bir gerginlik yerleşmişti.
Aleksey'in sessizliği yalnızca Mert'e birkaç gün kazandırmıyordu.
Her saat, kendi boynuna biraz daha sıkı bağlanan bir düğüme dönüşüyordu.
Katya yürümeye devam etti.
İlk kez ona kızamadı.
Eve döndüğünde Mert masanın üzerinde bir şeyler dizmişti.
Katya kapıda durdu.
Bir parça kara ekmek.
Küçük bıçak.
Kalın yün çorap.
Yusuf'un giderken bıraktığı, Mert'in haftalardır kullandığı eski su matarası.
Katya'nın yüzü sertleşti.
"Mert."
Mert başını kaldırdı.
Masadakileri saklamaya çalışmadı.
"Bakıyorum."
Katya paltosunu çıkarmadı.
"Neye?"
Mert matarayı kaldırdı.
"Yol."
Katya'nın eli şalının ucunda kaldı.
O ana kadar gitmek hâlâ bir kelimeydi.
Kapıyı gösterirken söylenen bir ihtimal.
Aleksey'in ağzından çıkmış bir uyarı.
Şimdi masanın üzerinde ekmek, çorap ve su hâline gelmişti.
Mert devam etti.
"Çok değil."
Matarayı bıraktı.
"Taşımak az."
Katya masaya yaklaştı.
"Sen hiçbir yere bugün gitmiyorsun."
Mert başını salladı.
"Bugün değil."
Bu cevap onu rahatlatmadı.
Katya ekmeğe baktı.
"Yol bilmiyorsun."
"Biraz."
"Biraz yol diye bir şey yok."
Mert anlamadı.
Katya ormanı gösterdi.
"Yusuf?"
Mert başını salladı.
"Yusuf yol söyledi."
Katya bunu ilk kez duyuyordu.
Yusuf'un o gece Mert'e ne kadar şey anlattığını hiçbir zaman tam öğrenememişti.
"Nereye?"
Mert eliyle güneyi gösterdi.
Sonra omuzlarını kaldırdı.
"Belki."
Katya bu kelimeyi duyunca gözlerini kapattı.
Yine belki.
Mert onu izledi.
Katya bir süre masadaki eşyalara baktı.
Sonra bir karar vermiş gibi ekmeği eline aldı.
Mert kaşlarını çattı.
Katya ekmeği geri koydu.
Yanına bir parça daha ekledi.
Mert'in yüzündeki ifade değişti.
Katya bu kez ona baktı.
"Eğer gideceksen," dedi yavaşça, kelimeleri onun anlayabileceği kadar küçülterek, "aç gitmeyeceksin."
Mert kıpırdamadı.
Katya masadaki küçük bıçağı kenara aldı.
Yerine kalın eldivenlerini bıraktı.
Sonra ilk kez gitme ihtimalini reddetmeden sordu:
"Yol... ne kadar?"
Mert'in cevabı gecikti.
"Bilmiyorum."
Katya başını eğdi.
İşte sorun buydu.
Artık kalmasının tehlikeli olduğunu biliyorlardı.
Gitmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu ise bilmiyorlardı.
Ve ilk kez, ikisinin arasında daha güvenli olanı seçmek mümkün görünmüyordu.
Mert masadaki eldivenlere uzun süre baktı.
Sonra Katya'ya.
"Sen veriyor?"
"Ödünç."
Mert kaşlarını çattı.
Katya eldivenleri aldı, kendi ellerine geçirecekmiş gibi yaptı. Ardından yeniden masaya bıraktı.
"Benim. Sonra sen. Sonra benim."
Mert anlamış gibi başını salladı.
"Ödünç."
"Evet."
Mert eldivenlerden birini eline aldı. Parmaklarını kalın yünün üzerinde gezdirdi.
Sonra birden başka bir kelime söyledi.
"Borç."
Katya baktı.
"Ne?"
Mert eldiveni bıraktı. Kendisini gösterdi, ardından Katya'yı.
"Ben... Katya borç."
Katya'nın yüzü değişti.
Kelimenin anlamını henüz bilmiyordu fakat Mert'in ne anlatmaya çalıştığını sezmişti.
Mert eliyle sol kaburgalarının altındaki izi gösterdi.
Sonra Katya'yı.
"Hayat."
Katya sustu.
Mert kapıyı işaret etti.
"Aleksey."
Ardından göğsüne dokundu.
"Ben... Aleksey borç."
Katya artık kelimeyi anladı.
"Borç."
Mert başını salladı.
"Borç."
Katya sandalyesini çekip oturdu.
Birkaç saniye ne söyleyeceğini düşündü. Sonra Mert'i gösterdi.
"Sen Saşa kurtardın."
Mert başını salladı.
"Aleksey sessiz."
Bir kez daha başını salladı.
Katya ellerini iki yana açtı.
"Bitti."
Mert kaşlarını çattı.
"Bitti?"
"Evet. Sen çocuk kurtardın. Aleksey sessiz. Bitti."
Mert'in yüzündeki ifade bunun yeterli olmadığını söylüyordu.
"Hayat..." dedi. Doğru kelimeyi bulamadı. "Çok."
Katya onu anladı.
Bir insanın hayatını kurtarmanın karşılığı bir sessizlikle ödenebilir miydi?
Kendisinin Mert'ten alması gereken neydi o zaman?
Üç ay boyunca verdiği yemek mi?
İlaç mı?
Yalanlar mı?
Askerlerin karşısında taşıdığı korku mu?
Mert bunların hesabını yapmaya başlarsa bu evde hiçbir şeyin sonu gelmezdi.
Katya parmağını masaya vurdu.
"Hayır."
Mert hafifçe irkildi.
Katya bu kez yavaş konuştu.
"Ben seni kurtardım."
Kendisini, sonra onu gösterdi.
Mert başını salladı.
"Evet."
"Sen bana yardım."
Mert odun sandığına, tamir ettiği sandalyeye bakıp belli belirsiz gülümsedi.
Katya devam etti.
"Sen beni yangın..." Kelimeyi bulamadı. Kirişin düştüğünü eliyle gösterdi, sonra Mert'in kendisini çekişini taklit etti. "Kurtardın."
Mert'in gülümsemesi kayboldu.
Katya Saşa'yı işaret eder gibi küçük bir çocuğun boyunu gösterdi.
"Saşa."
Ardından Aleksey'i işaret etti.
"Şimdi Aleksey."
Bir süre sustu.
"Her şey borç olursa..." dedi kendi dilinde. "Kim kime ne kadar borçlu, Tanrı bile hesaplayamaz."
Mert elbette son cümleyi anlamadı.
Ama Katya'nın yüzüne baktıktan sonra,
"Borç değil?" diye sordu.
Katya başını salladı.
"Değil."
Mert düşünceli biçimde masaya baktı.
"Ama Aleksey risk."
Katya bu kelimeyi anlamadı.
Mert asker selamı verdi. Sonra boğazının önünden parmağını geçirdi.
Katya'nın yüzü sertleşti.
"Evet."
Bunu ikisi de anlayabiliyordu.
Aleksey'in yaptığı şeyin bedeli henüz ödenmemişti.
Belki de sorun buydu.
Ortada borç yoktu.
Ama bedel vardı.
Öğleden sonra kar yağışı durdu.
Katya, Mert'in masaya koyduğu eşyaları kaldırmadı.
Bu, kendisini rahatsız etti.
Daha birkaç gün önce aynı şeyleri görse hepsini yerlerine geri koyar, Mert'in yüzüne bakıp "hayır" derdi. Şimdi ekmek masadaydı. Matara da.
Yalnızca küçük bıçağı kaldırmıştı.
Mert bunu fark etmişti.
Konuşmadı.
Sobanın yanında oturup eski çorabındaki küçük söküğü dikmeye çalışıyordu. İğneyi tutuşundan bu işi pek bilmediği anlaşılıyordu. İpliği iki kez yanlış yerden geçirdi. Üçüncüsünde Katya dayanamadı.
"Ver."
Mert çorabı kendine çekti.
"Ben."
"Görüyorum. Çorabı öldürüyorsun."
Mert yalnızca "çorap" kelimesini yakaladı.
"Evet. Çorap."
Katya elini uzattı.
Mert birkaç saniye direndi, sonra verdi.
Katya söküğü düzgünce kapatmaya başladı.
Mert onun ellerine baktı.
Bir süre sonra,
"Sen... ben gitmek istiyor?" diye sordu.
Katya'nın iğnesi kumaşın içinde durdu.
Başını kaldırmadı.
Soru yanlış kurulmuştu.
Anlamı değildi.
Mert bekledi.
Katya dikişi tamamladı, ipliği dişiyle kopardı.
Çorabı masaya bıraktı.
"Güvenli," dedi.
Mert anlamadı.
Katya bir süre düşündü.
Sonra kapıyı gösterdi.
"Sen gitmek. Tehlike."
Evi gösterdi.
"Sen kalmak. Tehlike."
Mert başını salladı.
Bunu zaten biliyordu.
"Katya," dedi. "Sen ne istiyor?"
Bu kez kaçacak yer bırakmamıştı.
Katya gözlerini ona çevirdi.
Mert'in yüzünde ısrar yoktu.
Kararını ona yüklemek isteyen bir adam gibi de görünmüyordu.
Yalnızca soruyordu.
Katya bakışını sobaya çevirdi.
Dışarıdan baltanın düzenli sesi geliyordu.
Bir.
İki.
Üç.
Köyde hayat yine tamir edilmeye çalışılıyordu.
Katya ellerini önlüğünün üzerinde sildi.
"Gitmeni istemiyorum."
Mert kıpırdamadı.
Katya cümlenin ne kadarını anladığını bilmiyordu. Bu yüzden eliyle onu, ardından kapıyı gösterip başını iki yana salladı.
"Sen gitmek... ben istemiyorum."
Mert'in bakışları yüzünde kaldı.
Katya hemen devam etti.
"Ama..."
Bu kelimeyi ikisi de çok iyi biliyordu artık.
Katya pencereyi gösterdi.
"Aleksey."
Sonra uzak taraftaki karargâhı.
"Sokolov."
Son olarak Mert'i gösterdi.
"Burada... belki olmaz."
Mert'in yüzünde beliren şeyi Katya adlandıramadı.
Rahatlık değildi.
Üzüntü de değildi.
Belki yalnızca duymayı beklemediği bir cevabın ağırlığıydı.
"Sen istemiyor," dedi Mert.
Katya kaşlarını çattı.
Mert düzeltti.
"Sen... benim gitmek istemiyor."
"Evet."
Mert başını eğdi.
Çorabı eline aldı.
Katya onun bir şey söylemesini bekledi.
Söylemedi.
Sonunda dayanamadı.
"Ama sen?"
Mert gözlerini kaldırdı.
"Ben ne?"
"Gitmek istiyor?"
Mert bir süre cevap vermedi.
Sonra masadaki mataraya baktı.
"Ben asker."
Katya'nın yüzü kapandı.
Mert bunu görüp devam etti.
"Yusuf. Arkadaşlar. Ev."
Son kelimede sesi biraz değişti.
Katya bunu fark etti.
Mert göğsüne dokundu.
"Anne."
Katya bakışını indirdi.
Mert'in gitmek istemesinin yalnızca askerlik olmadığını bazen unutuyordu.
Bir yerde onu bekleyen bir ev vardı.
Belki bir anne.
Belki savaşın başından beri oğlunun öldüğünü düşünen insanlar.
Katya'nın ona verdiği bu küçük ev, ötekini yok etmiyordu.
Mert bir süre sonra ekledi:
"Ama..."
Katya baktı.
Mert odanın çevresini gösterdi.
Mutfak.
Soba.
Tamir ettiği sandalye.
Sonra Katya.
"Burada da..."
Kelimeyi bulamadı.
Yüzünde öfkeye yakın bir çaresizlik belirdi.
Katya bekledi.
Mert sonunda vazgeçti.
"Bilmiyorum."
Katya başını salladı.
"Ben de."
Bu kez ikisi de neyi bilmediklerini açıklamaya çalışmadı.
Akşamüstü Katya, Vera'nın evinden gönderilen boş kavanozu geri götürmek için dışarı çıktığında karargâhın önünde olağandan fazla asker yoktu.
Yine de Sokolov'u gördüğü anda adımları yavaşladı.
Teğmen merdivenlerin başında durmuş, iki askerle konuşuyordu. Birkaç metre ötede Aleksey bir atın kayışını kontrol ediyordu.
Sokolov askerleri gönderdi.
Sonra başını Aleksey'e çevirdi.
"Aleksey."
Genç adam doğruldu.
"Yoldaş Teğmen."
Katya yolun karşı tarafındaydı. Konuşmayı duyacak kadar yakın değildi.
Duramazdı da.
Durursa bakıyor olurdu.
Bu yüzden yürüdü.
Fakat Vera'nın evine girerken arkasına baktı.
Sokolov hâlâ Aleksey'le konuşuyordu.
Aleksey'in omuzları, birkaç saniye önce olduğundan daha gergindi.
Katya kavanozu bırakıp çıktığında ikisi görünmüyordu.
Karargâhın kapısı kapalıydı.
Katya bakışını orada tutmadı.
Eve döndü.
O sırada eski idare binasının içindeki küçük odada Sokolov masanın başında ayakta duruyordu.
Aleksey kapının yanında bekliyordu.
Teğmenin önünde yangın gecesiyle ilgili kısa notların bulunduğu birkaç kâğıt vardı.
Sokolov onlara bakmıyordu.
"Fyodor bir yabancıdan söz etti."
Aleksey'in yüzü değişmedi.
"Evet, yoldaş Teğmen."
"Sen de oradaydın."
"Evet."
"Onu gördün mü?"
Aleksey cevap vermeden önce çok kısa bir süre bekledi.
"Hayır."
Sokolov'un bakışları yüzünde kaldı.
"Hiç mi?"
"Çok duman vardı."
"Bunu daha önce de söyledin."
Aleksey sustu.
Sokolov masanın üzerindeki kâğıtlardan birini çevirdi.
"Fyodor adamın Saşa'yı çıkarmasına yardım ettiğini söylüyor."
"Olabilir."
"Olabilir mi?"
Aleksey'in çenesi gerildi.
"Ben o sırada diğer taraftaydım."
Sokolov başını kaldırdı.
"İlginç."
Aleksey hiçbir şey söylemedi.
"Dün sana yabancı birini görüp görmediğini sorduğumda da hemen hayır dedin."
"Çünkü görmedim."
Sokolov ağır ağır masanın çevresinden yürüdü.
"Bugün soruyu bitirmeden önce düşünmek için zamana ihtiyacın oldu."
Aleksey'in parmakları pantolonunun yanında kapandı.
"Hatırlamaya çalıştım."
Sokolov durdu.
"Hatırladın mı?"
"Evet."
"Ve?"
Aleksey gözlerini teğmenin gözlerinden kaçırmadı.
"Kimseyi görmedim."
Odada birkaç saniye yalnızca duvardaki küçük saatin sesi duyuldu.
Sokolov'un yüzünde öfke yoktu.
Şüpheyi daha tehlikeli yapan da buydu.
Sonunda masaya geri döndü.
"Pekâlâ."
Aleksey'in omuzları gevşemedi.
Sokolov kâğıtlardan birini eline aldı.
"Gidebilirsin."
Aleksey selam verdi.
Kapıya ulaştığında Sokolov yeniden konuştu.
"Bir şey daha."
Aleksey durdu.
"Yoldaş Teğmen?"
Sokolov bu kez kâğıda bakıyordu.
"Bir dahaki sefere cevabını hatırlamak için bu kadar uzun düşünme."
Aleksey'in yüzündeki renk çok az çekildi.
"Emredersiniz."
Kapıyı açtı ve çıktı.
Sokolov arkasından bakmadı.
Ama kâğıdın üzerine de hiçbir şey yazmadı.
Bir süre öylece durdu.
Sonra yangın gecesine ait notu öteki kâğıtlardan ayırıp masanın kenarına koydu.
Aleksey'in yalanı Mert'e biraz daha zaman kazandırmıştı.
Aynı anda, o zamandan biraz daha götürmüştü.
OKUR NOTLARI
Yorumlar