Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 16 - ALEKSEY'İN SORUSU

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 16 - ALEKSEY'İN SORUSU

Katya cevap vermedi.

Patikanın iki yanında, yangından kalan is lekeleri karın üzerinde hâlâ seçiliyordu. Uzakta bir balta vuruyor, yıkılmış çatılardan kullanılabilir keresteleri ayıran insanların sesleri rüzgârla kesik kesik geliyordu.

Aleksey bekledi.

Katya onun acele etmesini isterdi. Genç adam sesini yükseltse, suçlayıcı konuşsa, öfkesini yüzüne taşısa karşılık vermek daha kolay olurdu. Fakat Aleksey yalnızca bakıyordu.

Sokolov gibi değil.

Teğmenin sessizliği insanı konuşturmak için kurulmuş bir tuzaktı. Aleksey'in sessizliğinde ise karar verememiş birinin ağırlığı vardı.

Katya sonunda kaşlarını çattı.

"Ne adamı?"

Aleksey'in yüzünde küçük bir hayal kırıklığı belirdi.

"Bunu yapmayın."

"Ne yapıyorum?"

"Beni gördüğüm şeyden şüphe ettirmeye çalışıyorsunuz."

Katya çantasının sapını omzunda düzeltti.

"Yangında yüze yakın kişi vardı. Köylüler, askerler, yoldan geçenler. Kimi kastettiğini nereden bileyim?"

"Pencerenin yanında duran adamı."

Katya'nın yüzü değişmedi.

Aleksey devam etti.

"Saşa çıkarıldıktan sonra oradaydı. Sizin yanınızda."

"Benim yanımda birçok insan vardı."

"Sonra siz ona gitmesini söylediniz."

Bu kez Katya'nın cevabı yarım nefes gecikti.

Aleksey bunu gördü.

"Duman vardı," dedi Katya. "Ne duyduğunu bilmiyorum."

"Rusça değildi."

Katya'nın gözleri sertleşti.

Aleksey başını hafifçe eğdi.

"Adam konuşmadı. Siz ona bir şey söylediniz. O da sizi anladı."

"Demek şimdi dil de tespit ediyorsun."

"Hayır." Aleksey'in sesi ilk kez sertleşti. "Ama o adam köyden değildi."

Katya çevreye baktı. Meydan tarafında iki kadın yanmış bir kapıyı birlikte taşıyordu. Bir çocuk ellerinde eğri çivilerle arkalarından yürüyordu. Kimse patikaya bakmıyordu.

Yine de burası konuşmak için fazla açıktı.

"Bunu neden bana soruyorsun?" dedi.

Aleksey kaşlarını çattı.

"Sormamam mı gerekir?"

"Gördüğünden bu kadar eminsen karargâha gitmen gerekmez mi?"

Soru yerini buldu.

Aleksey'in bakışı kısa bir an köyün kuzeyindeki askerî binaya kaydı.

Katya bunu kaçırmadı.

İçindeki soğukluk biçim değiştirdi.

"Gitmedin," dedi.

Aleksey cevap vermedi.

Katya bir adım yaklaştı.

"Sokolov'a söylemedin."

Genç asker çenesini sıktı.

"Henüz."

Kelime, tehdit gibi çıkmadı.

Bu daha kötüydü.

Katya onu uzun süre süzdü. Aleksey, ilk aylarda ayağındaki yarayı temizlediği o utangaç askere benzemiyordu artık. O zaman çorabını çıkarırken mahcup olmuş, ayağındaki su toplamış yaraya bakmamak ister gibi duvara gözlerini dikmişti. Katya ona iki gün aynı botu giymemesini söylemiş, Aleksey de bunun orduda kendi kararına bağlı olmadığını anlatmaya çalışmıştı.

Şimdi karşısında aynı genç adam vardı ama o küçük mahcubiyet gitmişti. Yerine, kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olduğunu bilen bir askerin dikkati gelmişti.

Katya bunu hafife alamazdı.

Aleksey acemi değildi artık. Üstelik Sokolov'un yanında haftalar geçirmişti. Bir izin nereye gittiğine, bir insanın neyi sakladığına bakmayı öğrenmişti.

"Niçin?" diye sordu Katya.

Aleksey hemen cevap vermedi.

"Fyodor'la konuştum."

Katya'nın parmakları çantanın sapında sıkıldı.

Tam o sırada meydan tarafından iki asker patikaya girdi. Omuzlarında kürek vardı. Konuşarak yaklaşıyorlardı.

Aleksey bir anda sustu.

Katya da yüzündeki ifadeyi değiştirdi. Çantasını açıp içindeki bezleri kontrol ediyormuş gibi yaptı. Askerler yanlarından geçerken Aleksey başıyla selam verdi. İçlerinden biri, "Marina'nın çatısına gidiyoruz," dedi.

Aleksey, "Mihail'in uzun merdivenini alın," diye cevap verdi. "Öteki kırılmış."

Sesindeki sıradanlık Katya'yı ürpertti. Birkaç saniye önce bir insanın hayatını konuşan genç adam, şimdi bir merdivenin nerede olduğunu söylüyordu. Savaşta sırlar bile gündelik işlerin arasına karışıyordu.

Askerler uzaklaşana kadar beklediler.

Katya ilk konuşan oldu.

"Ne söyledi?"

"Saşa'ya ilk ulaşanın o adam olduğunu."

Patikanın ötesinden bir tahta kırılma sesi geldi.

Katya gözünü Aleksey'den ayırmadı.

Aleksey daha alçak sesle konuştu.

"Çocuk içerideydi. Çatı düşüyordu. Kimse pencereye yaklaşamıyordu."

"Dün herkes elinden geleni yaptı."

"Evet."

Aleksey'in bakışı Katya'nın yüzünde kaldı.

"Benim sorunum da bu."

Katya sustu.

Aleksey eldivenli başparmağını kemerine taktı. Bir an ne söyleyeceğini tarttı.

"Dün ilk gördüğümde peşinden gitmeyi düşündüm," dedi. "Gerçekten düşündüm. Yabancı bir adam. Köyde kimse tanımıyor. Üstelik yangının ortasında bir anda ortaya çıkıyor."

Katya'nın bakışları daraldı.

"Niye gitmedin?"

"Saşa öksürüyordu. Marina bağırıyordu. Sonra bir duvar daha çöktü."

Aleksey çenesini sıktı.

"Belki peşinden gitseydim yakalardım. Belki de altında başka biri ölürdü. O anda hangisinin görev olduğunu anlamadım."

Katya bu cümlede gençliğini duydu. Kararsızlığı değil. İki doğru emirden hangisinin önce geldiğini bilememenin öfkesini.

"Adam kaçabilirdi," dedi Aleksey. "Yangın vardı. Duman vardı. Kimse kimseyi doğru düzgün görmüyordu. Ama kaçmadı. Önce çocuğu çıkardı."

Katya'nın aklına Mert'in pencereden çekildiği an geldi. Katya ona evde kalmasını söylemişti. Mert sözünü dinlememişti. Bunun için hâlâ öfkelenebiliyordu.

Aynı hareket Katya'nın hayatını kurtarmış, Saşa'yı dumandan çıkarmıştı.

Aleksey'in görmüş olduğu şey de buydu.

Bir yabancı.

Bir kaçak olabilecek adam.

Ve kucağında Rus bir çocuk.

"Sonra nereye gittiğini gördün mü?" diye sordu Katya.

Aleksey'in yüzü kapandı.

"Ahırların arkasına."

Katya içinden küfretti.

"Sonra kaybettim. Ama dün evinizin arkasındaki izleri gördüm."

"Dün bütün köy oradan geçti."

"Hayır." Aleksey başını iki yana salladı. "Bütün köy sizin arka kapınıza gitmedi."

Katya birkaç saniye konuşmadı.

Aleksey sesini daha da düşürdü.

"Kim bu adam?"

"Bilmiyorum."

Aleksey başını iki yana salladı.

"Dün onu görünce yüzünüz değişti."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Yangında herkesin yüzü değişiyordu."

"Onu görünce sizinki başka değişti."

Bu cümle Katya'yı hazırlıksız yakaladı.

Bir an düşen kirişi değil, Mert'i ilk gördüğü saniyeyi hatırladı. Dumanın içinden kendisine doğru koşarken duyduğu öfkeyi. Ardından kiriş yere çarptığında gelen o boşluğu. Sonra onu yerde, elini kaburgalarının altına bastırırken gördüğünde içine çöken korkuyu.

Aleksey bunların hepsini görmüş olamazdı.

Ama yeterince görmüştü.

Bu kez Aleksey'in sabrı bitti.

"Yekaterina Andreyevna."

Katya onun kendisine ilk kez bu kadar doğrudan karşı çıktığını duyuyordu.

"Ben aptal değilim."

"Öyle olduğunu söylemedim."

"Öyleyse bana aptalmışım gibi cevap vermeyin."

Katya'nın çenesi gerildi.

Aleksey nefesini verip bakışlarını yere indirdi. Sesini topladığında öfkesi azalmıştı.

"Teğmen dün yangında yabancı biri görülüp görülmediğini sordu."

Katya'nın kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

"Sana mı?"

"Bize. Birkaç kişiye."

"Ne dedin?"

Aleksey gözlerini kaldırdı.

"Duman yüzünden kimseyi seçemediğimi söyledim."

Katya ilk kez ne söyleyeceğini bilemedi.

Genç adam bunu bir iyilik gibi sunmadı. Yüzünde gurur yoktu. Aksine söylediği cümle omuzlarına yük bindirmiş gibiydi.

"Niçin?" diye sordu Katya tekrar.

Aleksey, yangın yerinin olduğu tarafa baktı.

"Saşa yedi yaşında."

"Dokuz."

Aleksey ona baktı.

"Dokuz." Kısa bir nefes aldı. "Dün o adam olmasaydı bugün kaç yaşında olduğu önemli olmayacaktı."

Katya'nın yüzündeki sertlik çok az çözüldü.

Aleksey bunu fark etti.

"Ben size yardım etmek için yalan söylemedim," dedi. "Ne gördüğümü anlamadan bir adamı ölüme göndermek istemedim."

Katya'nın boğazı kurudu.

"Ölüme?"

"Kaçaksa tutuklanır. Düşman askeriyse..."

Cümlenin sonunu getirmedi.

Gerek yoktu.

Katya bakışlarını yoldaki kirli kara indirdi.

Sonra ağır ağır konuştu.

"Yaralıydı."

Aleksey kıpırdamadı.

Katya devam etmek istemedi. Fakat artık bütünüyle inkâr etmek, genç adamın yaptığı şeyi küçümsemek olacaktı.

"Onu bir süre önce yaralı buldum," dedi. "Çok kan kaybetmişti. Ateşi vardı. Orada bıraksaydım ölürdü."

Aleksey'in yüzünde önce şaşkınlık, ardından daha ağır bir anlayış belirdi.

"Onu siz mi tedavi ettiniz?"

Katya cevap vermedi.

Aleksey bir adım yaklaşacak gibi oldu, sonra vazgeçti.

"Ne zamandır?"

"Bunu sorma."

"Yekaterina Andreyevna..."

"Yaralıydı dedim. Bundan fazlasını söylemeyeceğim."

Sesi sakindi ama kendi kulağına bile savunma gibi geldi. Bir yaralıyı tedavi etmek başka şeydi. Onu haftalarca, aylarca evinde saklamak başka. Aleksey henüz ikincisini bilmiyorsa Katya bunu kendi ağzıyla vermeyecekti.

Aleksey'in bakışı bir an Katya'nın tıbbi çantasına indi.

Sonra yeniden yüzüne çıktı.

"Osmanlı askeri mi?"

Katya buna da cevap vermedi.

Sessizlik yeterince açıktı.

Aleksey'in gözleri Katya'nın yüzünde kaldı.

"Bunu ben söylemiş olayım," dedi sonunda. "Çünkü bir daha sorulduğunda aynı cevabı verebileceğimden emin değilim."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Onu burada tutamazsınız."

Cümle açık, kısa ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar sakindi.

Katya'nın ilk tepkisi öfke oldu.

"Buna sen karar veremezsin."

"Hayır." Aleksey başını salladı. "Ben karar vermiyorum. Zaten karar verilmiş durumda."

"Kim tarafından?"

"Bu köydeki herkes tarafından. Askerler tarafından. Savaş tarafından."

Katya sertçe nefes verdi.

"Ne kadar kolay."

"Kolay olduğunu söylemedim."

Aleksey'in sesi de sertleşmişti artık.

"Bir düşman askerinin burada olduğunu biliyorum. Teğmen bana dün ne gördüğümü sordu. Ben yalan söyledim. Bir daha sorarsa yine yalan söylememi istiyorsunuz."

"Ben senden hiçbir şey istemedim."

"İşte sorun bu değil."

Aleksey birkaç saniye sustu. Sonra daha alçak sesle konuştu.

"Bir çocuğu kurtarmış olması onu bizim askerimiz yapmıyor. Yaralı olması da savaşın bittiği anlamına gelmiyor."

Katya ona baktı.

Aleksey bir an tereddüt etti.

"Silahı var mı?"

"Hayır."

"Emin misiniz?"

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Evimin içinde silahlı bir Osmanlı askeri sakladığımı mı düşünüyorsun?"

Aleksey bakışını kaçırmadı.

"Ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Onu yalnızca birkaç saniye gördüm."

"Silahı yok."

Bu doğruydu. Katya, ormanda bulduğu tabancayı daha ilk gün karların içine fırlatmıştı. Mert onu bir daha sormamıştı.

Aleksey başını çok hafif salladı. Bu bilgi onu rahatlatmış görünmedi ama zihninde bir yere yerleşti.

"Onu teslim etmemi mi istiyorsun?"

Aleksey'in yüzünde kısa bir gerilim oluştu.

"İsteseydim şimdi sizinle konuşmazdım."

Bu kez Katya sustu.

Rüzgâr, yanmış evlerden gelen külü patikanın üzerine taşıyordu. İnce siyah parçalar Aleksey'in paltosuna konup eriyen kar taneleriyle birbirine karışıyordu.

"Birkaç gün," dedi Aleksey.

Katya başını kaldırdı.

"Ne?"

"Birkaç gün içinde gitmeli."

Katya kısa bir kahkaha çıkardı.

"Birkaç gün önce bu köyde çatılar yanıyordu. Şimdi bana yaralı bir adamı kışın ortasında ormana göndermem için birkaç gün veriyorsun."

"Size bunun adil olduğunu söylemiyorum."

"Peki ne söylüyorsun?"

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Bunun elimden gelen olduğunu."

Bu cevap Katya'nın öfkesini hiç azaltmadı. Yalnızca yönünü başka yere çevirdi.

"Yürüyemezse?"

"O gün yangının içinde koşuyordu."

"Koştuğu için gece boyunca ağrı çekti."

Aleksey'in yüzü değişti.

Bu ayrıntıyı bilmiyordu.

Katya devam etti.

"Bir insanın yüz metre koşması, günlerce ormanda yürüyebileceği anlamına gelmez."

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

"Peki siz ne kadar bekleyeceksiniz?"

Soru Katya'yı susturdu.

Aleksey bakışını ondan ayırmadı.

"Tamamen iyileşene kadar mı? Kar eriyene kadar mı? Cephe buraya gelene kadar mı?"

Katya'nın çenesi gerildi.

"Bu benim meselem."

"Artık değil."

Aleksey bunu söylediği anda yüzünde pişmanlığa benzeyen küçük bir gölge belirdi. Fakat geri almadı.

"Çünkü artık ben de biliyorum."

Sözcükler Katya'nın içine ağır oturdu.

Aleksey eldivenlerini düzeltti.

"Size söz vermiyorum. Yalnızca zaman veriyorum."

"Ne kadar?"

"Bilmiyorum."

Katya acı bir gülümsemeyle başını salladı.

"Birkaç gün diyorsun, sonra bilmiyorum."

"Çünkü Sokolov'un ne zaman yeniden soracağını bilmiyorum. Bugün sormayabilir. Yarın da sormayabilir. Ama o gördüğü bir şeyi kolay bırakmaz."

Bu konuda ikisi de aynı fikirdeydi.

Aleksey bir an karargâh tarafına baktı.

"Bir daha bana doğrudan sorarsa ne yapacağımı bilmiyorum."

"Bana bunu neden söylüyorsun?"

Genç adamın cevabı gecikti.

"Çünkü bunu sonsuza kadar taşıyamam."

Katya yüzüne baktı.

Aleksey'in sesinde korkaklık yoktu. Daha çok, omzuna kendi seçmediği bir yük konmuş bir adamın yorgunluğu vardı.

"Ben askerim," dedi. "Teğmene yalan söylemek görevim değil."

Katya'nın ağzından kuru bir ses çıktı.

"Dün bir çocuğun ölmesine izin vermemek de görevinde yazıyor muydu?"

Aleksey'in gözleri sertleşti.

"Hayır."

"Yine de yaptın."

"Evet."

Bir süre birbirlerine baktılar.

Sonunda Aleksey geri çekildi.

"Adam gitsin, Yekaterina Andreyevna."

Sesi bu kez daha yumuşaktı.

"Ben onun peşinden gitmeyeceğim. Ama burada kalırsa bir gün başkası görecek. O zaman benim susmamın da anlamı kalmayacak."

Katya cevap vermedi.

Aleksey başıyla kısa bir selam verdi ve patikadan meydana doğru yürüdü.

Katya arkasından bakmadı.

Bir süre olduğu yerde kaldı.

Sonra eve doğru yürümeye başladı.

Mert kapının açıldığını duyar duymaz mutfağa çıktı.

Katya sürgüyü çekti.

Şalını çıkarmadı.

Çantasını da masaya bırakmadı.

Mert onu birkaç saniye izledi.

"Aleksey?"

Katya başını salladı.

Mert'in yüzü sertleşti.

"Sokolov?"

"Hayır."

Katya eldivenlerini çıkardı. Parmakları soğuktan uyuşmuştu. Sobaya yaklaşması gerekiyordu ama olduğu yerde kaldı.

Mert bekliyordu.

Katya onun yüzüne baktığında söylemesi gereken cümlenin kendi dilinde bile zor olduğunu fark etti.

"Aleksey biliyor."

Mert kaşlarını çattı.

Katya kendisini değil onu gösterdi.

"Sen."

Sonra asker selamı verir gibi elini kaldırdı.

"Aleksey."

Göğsüne dokunup başını salladı.

"Biliyor."

Mert'in bakışları değişti.

"Ben... Türk?"

Katya cevap vermedi.

Mert birkaç saniye sonra kendisi verdi.

"Biliyor."

"Evet."

Mert hemen başka bir soru sordu.

"Ad?"

Katya anlamadı.

Mert göğsüne dokundu.

"Mert."

Sonra Aleksey'i işaret ediyormuş gibi kapı tarafına baktı.

"Mert biliyor?"

Katya başını iki yana salladı.

"Hayır. Adını bilmiyor."

Mert bunu tam anlamadı. Katya kendisini gösterdi.

"Katya biliyor."

Sonra onu gösterdi.

"Mert."

Ardından kapıyı gösterip başını iki yana salladı.

"Aleksey bilmiyor."

Mert'in omuzlarındaki gerginlik çok az gevşedi.

Katya bunu görünce hemen ekledi:

"Ama yüzünü biliyor."

Kendi gözlerini gösterdi.

"Gördü."

Rahatlık geldiği hızla kayboldu.

Mert kapıya baktı.

"Şimdi?"

"Şimdi değil."

Katya iki elini önünde tuttu.

"Bekle. Birkaç gün."

Mert ona döndü.

"Gün?"

Katya üç parmağını kaldırdı, sonra hemen indirdi.

"Üç değil. Bilmiyorum. Birkaç."

Mert anlamaya çalıştı.

Katya kapıyı gösterdi.

Sonra Mert'i.

"Gitmek."

Kelime ağzından çıktığında odanın içindeki her şey değişmiş gibi geldi.

Mert kıpırdamadı.

Katya devam etti.

"Aleksey söyledi. Sen... gitmek lazım."

Mert uzun süre ona baktı.

Daha birkaç gün önce aynı kelimeyi kendisi kullanmıştı. O zaman Katya paltoyu elinden almıştı.

Şimdi kelime Katya'nın ağzındaydı.

Mert bunu fark etmişti.

"Sen?" diye sordu.

Katya kaşlarını çattı.

Mert kapıyı gösterdi.

"Sen istiyor?"

Soru kırık Rusçayla çıkmıştı.

Katya'nın cevabı gelmedi.

Mert gözlerini ondan ayırmadı.

Katya sonunda çantasını masaya bıraktı.

"Bu başka."

Mert başını hafifçe yana eğdi.

"Başka?"

Katya nasıl anlatacağını bilemedi.

Tehlike.

Sokolov.

Aleksey'in susması.

Yol.

Kar.

Mert'in birkaç gün önce sorduğu o soru.

Ne zaman hazır?

Bunların hiçbirini tek bir cümleye koyabilecek ortak dilleri yoktu.

Katya masanın kenarına tutundu.

"Aleksey şimdi sessiz."

Dudaklarına parmağını götürdü.

"Şimdi."

Mert yavaşça başını salladı.

"Sonra?"

Katya ona baktı.

"Bilmiyor."

Mert'in yüzünde anlayış belirdi.

Bir sandalye çekip oturdu. Hareketi yavaştı; yangından kalan ağrı hâlâ bütünüyle geçmemişti.

Katya refleksle yarasına bakacak oldu.

Kendini durdurdu.

Mert bunu gördü.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sobada odun çatladı.

Dışarıdan çekiç sesleri geliyordu. Köy, yanmış evlerini yeniden ayağa kaldırmaya devam ediyordu.

Mert masanın üzerindeki elini kapattı.

"Ben gidersem... sen güvenli?"

Katya hemen cevap vermedi.

Dün aynı cümleyi duyduğunda karşı çıkmıştı.

Şimdi karşı çıkmak daha zordu.

"Belki."

Mert başını eğdi.

Katya kendi söylediği kelimeden nefret etti.

Belki.

Son haftalarda hayatlarındaki en tehlikeli kelime buydu.

Mert ayağa kalktı.

Bu kez paltosuna gitmedi.

Pencerenin altındaki küçük tahta parçalarına baktı. Tamir ettiği sandalyeye. Kapağını düzelttiği un sandığına. Sobanın yanında kendi kestiği odunlara.

Sonunda Katya'ya döndü.

"Kaç gün?"

Katya'nın boğazı sıkıştı.

"Az."

Mert'in yüzünde gülümseme olmadı.

"Az," diye tekrarladı.

Katya o anda ilk kez bu evin içinde kalan zamanlarını saymak zorunda kalabileceklerini düşündü.

Dışarıda bir balta yeniden tahtaya indi.

Tok.

Bir kez daha.

Mert pencereye dönmedi.

Katya da kapıya bakmadı.

Ama ikisi de artık onun orada olduğunu biliyordu.

End of chapter

BÖLÜM 16 - ALEKSEY'İN SORUSU

Katya cevap vermedi.

Patikanın iki yanında, yangından kalan is lekeleri karın üzerinde hâlâ seçiliyordu. Uzakta bir balta vuruyor, yıkılmış çatılardan kullanılabilir keresteleri ayıran insanların sesleri rüzgârla kesik kesik geliyordu.

Aleksey bekledi.

Katya onun acele etmesini isterdi. Genç adam sesini yükseltse, suçlayıcı konuşsa, öfkesini yüzüne taşısa karşılık vermek daha kolay olurdu. Fakat Aleksey yalnızca bakıyordu.

Sokolov gibi değil.

Teğmenin sessizliği insanı konuşturmak için kurulmuş bir tuzaktı. Aleksey'in sessizliğinde ise karar verememiş birinin ağırlığı vardı.

Katya sonunda kaşlarını çattı.

"Ne adamı?"

Aleksey'in yüzünde küçük bir hayal kırıklığı belirdi.

"Bunu yapmayın."

"Ne yapıyorum?"

"Beni gördüğüm şeyden şüphe ettirmeye çalışıyorsunuz."

Katya çantasının sapını omzunda düzeltti.

"Yangında yüze yakın kişi vardı. Köylüler, askerler, yoldan geçenler. Kimi kastettiğini nereden bileyim?"

"Pencerenin yanında duran adamı."

Katya'nın yüzü değişmedi.

Aleksey devam etti.

"Saşa çıkarıldıktan sonra oradaydı. Sizin yanınızda."

"Benim yanımda birçok insan vardı."

"Sonra siz ona gitmesini söylediniz."

Bu kez Katya'nın cevabı yarım nefes gecikti.

Aleksey bunu gördü.

"Duman vardı," dedi Katya. "Ne duyduğunu bilmiyorum."

"Rusça değildi."

Katya'nın gözleri sertleşti.

Aleksey başını hafifçe eğdi.

"Adam konuşmadı. Siz ona bir şey söylediniz. O da sizi anladı."

"Demek şimdi dil de tespit ediyorsun."

"Hayır." Aleksey'in sesi ilk kez sertleşti. "Ama o adam köyden değildi."

Katya çevreye baktı. Meydan tarafında iki kadın yanmış bir kapıyı birlikte taşıyordu. Bir çocuk ellerinde eğri çivilerle arkalarından yürüyordu. Kimse patikaya bakmıyordu.

Yine de burası konuşmak için fazla açıktı.

"Bunu neden bana soruyorsun?" dedi.

Aleksey kaşlarını çattı.

"Sormamam mı gerekir?"

"Gördüğünden bu kadar eminsen karargâha gitmen gerekmez mi?"

Soru yerini buldu.

Aleksey'in bakışı kısa bir an köyün kuzeyindeki askerî binaya kaydı.

Katya bunu kaçırmadı.

İçindeki soğukluk biçim değiştirdi.

"Gitmedin," dedi.

Aleksey cevap vermedi.

Katya bir adım yaklaştı.

"Sokolov'a söylemedin."

Genç asker çenesini sıktı.

"Henüz."

Kelime, tehdit gibi çıkmadı.

Bu daha kötüydü.

Katya onu uzun süre süzdü. Aleksey, ilk aylarda ayağındaki yarayı temizlediği o utangaç askere benzemiyordu artık. O zaman çorabını çıkarırken mahcup olmuş, ayağındaki su toplamış yaraya bakmamak ister gibi duvara gözlerini dikmişti. Katya ona iki gün aynı botu giymemesini söylemiş, Aleksey de bunun orduda kendi kararına bağlı olmadığını anlatmaya çalışmıştı.

Şimdi karşısında aynı genç adam vardı ama o küçük mahcubiyet gitmişti. Yerine, kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olduğunu bilen bir askerin dikkati gelmişti.

Katya bunu hafife alamazdı.

Aleksey acemi değildi artık. Üstelik Sokolov'un yanında haftalar geçirmişti. Bir izin nereye gittiğine, bir insanın neyi sakladığına bakmayı öğrenmişti.

"Niçin?" diye sordu Katya.

Aleksey hemen cevap vermedi.

"Fyodor'la konuştum."

Katya'nın parmakları çantanın sapında sıkıldı.

Tam o sırada meydan tarafından iki asker patikaya girdi. Omuzlarında kürek vardı. Konuşarak yaklaşıyorlardı.

Aleksey bir anda sustu.

Katya da yüzündeki ifadeyi değiştirdi. Çantasını açıp içindeki bezleri kontrol ediyormuş gibi yaptı. Askerler yanlarından geçerken Aleksey başıyla selam verdi. İçlerinden biri, "Marina'nın çatısına gidiyoruz," dedi.

Aleksey, "Mihail'in uzun merdivenini alın," diye cevap verdi. "Öteki kırılmış."

Sesindeki sıradanlık Katya'yı ürpertti. Birkaç saniye önce bir insanın hayatını konuşan genç adam, şimdi bir merdivenin nerede olduğunu söylüyordu. Savaşta sırlar bile gündelik işlerin arasına karışıyordu.

Askerler uzaklaşana kadar beklediler.

Katya ilk konuşan oldu.

"Ne söyledi?"

"Saşa'ya ilk ulaşanın o adam olduğunu."

Patikanın ötesinden bir tahta kırılma sesi geldi.

Katya gözünü Aleksey'den ayırmadı.

Aleksey daha alçak sesle konuştu.

"Çocuk içerideydi. Çatı düşüyordu. Kimse pencereye yaklaşamıyordu."

"Dün herkes elinden geleni yaptı."

"Evet."

Aleksey'in bakışı Katya'nın yüzünde kaldı.

"Benim sorunum da bu."

Katya sustu.

Aleksey eldivenli başparmağını kemerine taktı. Bir an ne söyleyeceğini tarttı.

"Dün ilk gördüğümde peşinden gitmeyi düşündüm," dedi. "Gerçekten düşündüm. Yabancı bir adam. Köyde kimse tanımıyor. Üstelik yangının ortasında bir anda ortaya çıkıyor."

Katya'nın bakışları daraldı.

"Niye gitmedin?"

"Saşa öksürüyordu. Marina bağırıyordu. Sonra bir duvar daha çöktü."

Aleksey çenesini sıktı.

"Belki peşinden gitseydim yakalardım. Belki de altında başka biri ölürdü. O anda hangisinin görev olduğunu anlamadım."

Katya bu cümlede gençliğini duydu. Kararsızlığı değil. İki doğru emirden hangisinin önce geldiğini bilememenin öfkesini.

"Adam kaçabilirdi," dedi Aleksey. "Yangın vardı. Duman vardı. Kimse kimseyi doğru düzgün görmüyordu. Ama kaçmadı. Önce çocuğu çıkardı."

Katya'nın aklına Mert'in pencereden çekildiği an geldi. Katya ona evde kalmasını söylemişti. Mert sözünü dinlememişti. Bunun için hâlâ öfkelenebiliyordu.

Aynı hareket Katya'nın hayatını kurtarmış, Saşa'yı dumandan çıkarmıştı.

Aleksey'in görmüş olduğu şey de buydu.

Bir yabancı.

Bir kaçak olabilecek adam.

Ve kucağında Rus bir çocuk.

"Sonra nereye gittiğini gördün mü?" diye sordu Katya.

Aleksey'in yüzü kapandı.

"Ahırların arkasına."

Katya içinden küfretti.

"Sonra kaybettim. Ama dün evinizin arkasındaki izleri gördüm."

"Dün bütün köy oradan geçti."

"Hayır." Aleksey başını iki yana salladı. "Bütün köy sizin arka kapınıza gitmedi."

Katya birkaç saniye konuşmadı.

Aleksey sesini daha da düşürdü.

"Kim bu adam?"

"Bilmiyorum."

Aleksey başını iki yana salladı.

"Dün onu görünce yüzünüz değişti."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Yangında herkesin yüzü değişiyordu."

"Onu görünce sizinki başka değişti."

Bu cümle Katya'yı hazırlıksız yakaladı.

Bir an düşen kirişi değil, Mert'i ilk gördüğü saniyeyi hatırladı. Dumanın içinden kendisine doğru koşarken duyduğu öfkeyi. Ardından kiriş yere çarptığında gelen o boşluğu. Sonra onu yerde, elini kaburgalarının altına bastırırken gördüğünde içine çöken korkuyu.

Aleksey bunların hepsini görmüş olamazdı.

Ama yeterince görmüştü.

Bu kez Aleksey'in sabrı bitti.

"Yekaterina Andreyevna."

Katya onun kendisine ilk kez bu kadar doğrudan karşı çıktığını duyuyordu.

"Ben aptal değilim."

"Öyle olduğunu söylemedim."

"Öyleyse bana aptalmışım gibi cevap vermeyin."

Katya'nın çenesi gerildi.

Aleksey nefesini verip bakışlarını yere indirdi. Sesini topladığında öfkesi azalmıştı.

"Teğmen dün yangında yabancı biri görülüp görülmediğini sordu."

Katya'nın kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

"Sana mı?"

"Bize. Birkaç kişiye."

"Ne dedin?"

Aleksey gözlerini kaldırdı.

"Duman yüzünden kimseyi seçemediğimi söyledim."

Katya ilk kez ne söyleyeceğini bilemedi.

Genç adam bunu bir iyilik gibi sunmadı. Yüzünde gurur yoktu. Aksine söylediği cümle omuzlarına yük bindirmiş gibiydi.

"Niçin?" diye sordu Katya tekrar.

Aleksey, yangın yerinin olduğu tarafa baktı.

"Saşa yedi yaşında."

"Dokuz."

Aleksey ona baktı.

"Dokuz." Kısa bir nefes aldı. "Dün o adam olmasaydı bugün kaç yaşında olduğu önemli olmayacaktı."

Katya'nın yüzündeki sertlik çok az çözüldü.

Aleksey bunu fark etti.

"Ben size yardım etmek için yalan söylemedim," dedi. "Ne gördüğümü anlamadan bir adamı ölüme göndermek istemedim."

Katya'nın boğazı kurudu.

"Ölüme?"

"Kaçaksa tutuklanır. Düşman askeriyse..."

Cümlenin sonunu getirmedi.

Gerek yoktu.

Katya bakışlarını yoldaki kirli kara indirdi.

Sonra ağır ağır konuştu.

"Yaralıydı."

Aleksey kıpırdamadı.

Katya devam etmek istemedi. Fakat artık bütünüyle inkâr etmek, genç adamın yaptığı şeyi küçümsemek olacaktı.

"Onu bir süre önce yaralı buldum," dedi. "Çok kan kaybetmişti. Ateşi vardı. Orada bıraksaydım ölürdü."

Aleksey'in yüzünde önce şaşkınlık, ardından daha ağır bir anlayış belirdi.

"Onu siz mi tedavi ettiniz?"

Katya cevap vermedi.

Aleksey bir adım yaklaşacak gibi oldu, sonra vazgeçti.

"Ne zamandır?"

"Bunu sorma."

"Yekaterina Andreyevna..."

"Yaralıydı dedim. Bundan fazlasını söylemeyeceğim."

Sesi sakindi ama kendi kulağına bile savunma gibi geldi. Bir yaralıyı tedavi etmek başka şeydi. Onu haftalarca, aylarca evinde saklamak başka. Aleksey henüz ikincisini bilmiyorsa Katya bunu kendi ağzıyla vermeyecekti.

Aleksey'in bakışı bir an Katya'nın tıbbi çantasına indi.

Sonra yeniden yüzüne çıktı.

"Osmanlı askeri mi?"

Katya buna da cevap vermedi.

Sessizlik yeterince açıktı.

Aleksey'in gözleri Katya'nın yüzünde kaldı.

"Bunu ben söylemiş olayım," dedi sonunda. "Çünkü bir daha sorulduğunda aynı cevabı verebileceğimden emin değilim."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Onu burada tutamazsınız."

Cümle açık, kısa ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar sakindi.

Katya'nın ilk tepkisi öfke oldu.

"Buna sen karar veremezsin."

"Hayır." Aleksey başını salladı. "Ben karar vermiyorum. Zaten karar verilmiş durumda."

"Kim tarafından?"

"Bu köydeki herkes tarafından. Askerler tarafından. Savaş tarafından."

Katya sertçe nefes verdi.

"Ne kadar kolay."

"Kolay olduğunu söylemedim."

Aleksey'in sesi de sertleşmişti artık.

"Bir düşman askerinin burada olduğunu biliyorum. Teğmen bana dün ne gördüğümü sordu. Ben yalan söyledim. Bir daha sorarsa yine yalan söylememi istiyorsunuz."

"Ben senden hiçbir şey istemedim."

"İşte sorun bu değil."

Aleksey birkaç saniye sustu. Sonra daha alçak sesle konuştu.

"Bir çocuğu kurtarmış olması onu bizim askerimiz yapmıyor. Yaralı olması da savaşın bittiği anlamına gelmiyor."

Katya ona baktı.

Aleksey bir an tereddüt etti.

"Silahı var mı?"

"Hayır."

"Emin misiniz?"

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Evimin içinde silahlı bir Osmanlı askeri sakladığımı mı düşünüyorsun?"

Aleksey bakışını kaçırmadı.

"Ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Onu yalnızca birkaç saniye gördüm."

"Silahı yok."

Bu doğruydu. Katya, ormanda bulduğu tabancayı daha ilk gün karların içine fırlatmıştı. Mert onu bir daha sormamıştı.

Aleksey başını çok hafif salladı. Bu bilgi onu rahatlatmış görünmedi ama zihninde bir yere yerleşti.

"Onu teslim etmemi mi istiyorsun?"

Aleksey'in yüzünde kısa bir gerilim oluştu.

"İsteseydim şimdi sizinle konuşmazdım."

Bu kez Katya sustu.

Rüzgâr, yanmış evlerden gelen külü patikanın üzerine taşıyordu. İnce siyah parçalar Aleksey'in paltosuna konup eriyen kar taneleriyle birbirine karışıyordu.

"Birkaç gün," dedi Aleksey.

Katya başını kaldırdı.

"Ne?"

"Birkaç gün içinde gitmeli."

Katya kısa bir kahkaha çıkardı.

"Birkaç gün önce bu köyde çatılar yanıyordu. Şimdi bana yaralı bir adamı kışın ortasında ormana göndermem için birkaç gün veriyorsun."

"Size bunun adil olduğunu söylemiyorum."

"Peki ne söylüyorsun?"

Aleksey'in çenesi gerildi.

"Bunun elimden gelen olduğunu."

Bu cevap Katya'nın öfkesini hiç azaltmadı. Yalnızca yönünü başka yere çevirdi.

"Yürüyemezse?"

"O gün yangının içinde koşuyordu."

"Koştuğu için gece boyunca ağrı çekti."

Aleksey'in yüzü değişti.

Bu ayrıntıyı bilmiyordu.

Katya devam etti.

"Bir insanın yüz metre koşması, günlerce ormanda yürüyebileceği anlamına gelmez."

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

"Peki siz ne kadar bekleyeceksiniz?"

Soru Katya'yı susturdu.

Aleksey bakışını ondan ayırmadı.

"Tamamen iyileşene kadar mı? Kar eriyene kadar mı? Cephe buraya gelene kadar mı?"

Katya'nın çenesi gerildi.

"Bu benim meselem."

"Artık değil."

Aleksey bunu söylediği anda yüzünde pişmanlığa benzeyen küçük bir gölge belirdi. Fakat geri almadı.

"Çünkü artık ben de biliyorum."

Sözcükler Katya'nın içine ağır oturdu.

Aleksey eldivenlerini düzeltti.

"Size söz vermiyorum. Yalnızca zaman veriyorum."

"Ne kadar?"

"Bilmiyorum."

Katya acı bir gülümsemeyle başını salladı.

"Birkaç gün diyorsun, sonra bilmiyorum."

"Çünkü Sokolov'un ne zaman yeniden soracağını bilmiyorum. Bugün sormayabilir. Yarın da sormayabilir. Ama o gördüğü bir şeyi kolay bırakmaz."

Bu konuda ikisi de aynı fikirdeydi.

Aleksey bir an karargâh tarafına baktı.

"Bir daha bana doğrudan sorarsa ne yapacağımı bilmiyorum."

"Bana bunu neden söylüyorsun?"

Genç adamın cevabı gecikti.

"Çünkü bunu sonsuza kadar taşıyamam."

Katya yüzüne baktı.

Aleksey'in sesinde korkaklık yoktu. Daha çok, omzuna kendi seçmediği bir yük konmuş bir adamın yorgunluğu vardı.

"Ben askerim," dedi. "Teğmene yalan söylemek görevim değil."

Katya'nın ağzından kuru bir ses çıktı.

"Dün bir çocuğun ölmesine izin vermemek de görevinde yazıyor muydu?"

Aleksey'in gözleri sertleşti.

"Hayır."

"Yine de yaptın."

"Evet."

Bir süre birbirlerine baktılar.

Sonunda Aleksey geri çekildi.

"Adam gitsin, Yekaterina Andreyevna."

Sesi bu kez daha yumuşaktı.

"Ben onun peşinden gitmeyeceğim. Ama burada kalırsa bir gün başkası görecek. O zaman benim susmamın da anlamı kalmayacak."

Katya cevap vermedi.

Aleksey başıyla kısa bir selam verdi ve patikadan meydana doğru yürüdü.

Katya arkasından bakmadı.

Bir süre olduğu yerde kaldı.

Sonra eve doğru yürümeye başladı.

Mert kapının açıldığını duyar duymaz mutfağa çıktı.

Katya sürgüyü çekti.

Şalını çıkarmadı.

Çantasını da masaya bırakmadı.

Mert onu birkaç saniye izledi.

"Aleksey?"

Katya başını salladı.

Mert'in yüzü sertleşti.

"Sokolov?"

"Hayır."

Katya eldivenlerini çıkardı. Parmakları soğuktan uyuşmuştu. Sobaya yaklaşması gerekiyordu ama olduğu yerde kaldı.

Mert bekliyordu.

Katya onun yüzüne baktığında söylemesi gereken cümlenin kendi dilinde bile zor olduğunu fark etti.

"Aleksey biliyor."

Mert kaşlarını çattı.

Katya kendisini değil onu gösterdi.

"Sen."

Sonra asker selamı verir gibi elini kaldırdı.

"Aleksey."

Göğsüne dokunup başını salladı.

"Biliyor."

Mert'in bakışları değişti.

"Ben... Türk?"

Katya cevap vermedi.

Mert birkaç saniye sonra kendisi verdi.

"Biliyor."

"Evet."

Mert hemen başka bir soru sordu.

"Ad?"

Katya anlamadı.

Mert göğsüne dokundu.

"Mert."

Sonra Aleksey'i işaret ediyormuş gibi kapı tarafına baktı.

"Mert biliyor?"

Katya başını iki yana salladı.

"Hayır. Adını bilmiyor."

Mert bunu tam anlamadı. Katya kendisini gösterdi.

"Katya biliyor."

Sonra onu gösterdi.

"Mert."

Ardından kapıyı gösterip başını iki yana salladı.

"Aleksey bilmiyor."

Mert'in omuzlarındaki gerginlik çok az gevşedi.

Katya bunu görünce hemen ekledi:

"Ama yüzünü biliyor."

Kendi gözlerini gösterdi.

"Gördü."

Rahatlık geldiği hızla kayboldu.

Mert kapıya baktı.

"Şimdi?"

"Şimdi değil."

Katya iki elini önünde tuttu.

"Bekle. Birkaç gün."

Mert ona döndü.

"Gün?"

Katya üç parmağını kaldırdı, sonra hemen indirdi.

"Üç değil. Bilmiyorum. Birkaç."

Mert anlamaya çalıştı.

Katya kapıyı gösterdi.

Sonra Mert'i.

"Gitmek."

Kelime ağzından çıktığında odanın içindeki her şey değişmiş gibi geldi.

Mert kıpırdamadı.

Katya devam etti.

"Aleksey söyledi. Sen... gitmek lazım."

Mert uzun süre ona baktı.

Daha birkaç gün önce aynı kelimeyi kendisi kullanmıştı. O zaman Katya paltoyu elinden almıştı.

Şimdi kelime Katya'nın ağzındaydı.

Mert bunu fark etmişti.

"Sen?" diye sordu.

Katya kaşlarını çattı.

Mert kapıyı gösterdi.

"Sen istiyor?"

Soru kırık Rusçayla çıkmıştı.

Katya'nın cevabı gelmedi.

Mert gözlerini ondan ayırmadı.

Katya sonunda çantasını masaya bıraktı.

"Bu başka."

Mert başını hafifçe yana eğdi.

"Başka?"

Katya nasıl anlatacağını bilemedi.

Tehlike.

Sokolov.

Aleksey'in susması.

Yol.

Kar.

Mert'in birkaç gün önce sorduğu o soru.

Ne zaman hazır?

Bunların hiçbirini tek bir cümleye koyabilecek ortak dilleri yoktu.

Katya masanın kenarına tutundu.

"Aleksey şimdi sessiz."

Dudaklarına parmağını götürdü.

"Şimdi."

Mert yavaşça başını salladı.

"Sonra?"

Katya ona baktı.

"Bilmiyor."

Mert'in yüzünde anlayış belirdi.

Bir sandalye çekip oturdu. Hareketi yavaştı; yangından kalan ağrı hâlâ bütünüyle geçmemişti.

Katya refleksle yarasına bakacak oldu.

Kendini durdurdu.

Mert bunu gördü.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sobada odun çatladı.

Dışarıdan çekiç sesleri geliyordu. Köy, yanmış evlerini yeniden ayağa kaldırmaya devam ediyordu.

Mert masanın üzerindeki elini kapattı.

"Ben gidersem... sen güvenli?"

Katya hemen cevap vermedi.

Dün aynı cümleyi duyduğunda karşı çıkmıştı.

Şimdi karşı çıkmak daha zordu.

"Belki."

Mert başını eğdi.

Katya kendi söylediği kelimeden nefret etti.

Belki.

Son haftalarda hayatlarındaki en tehlikeli kelime buydu.

Mert ayağa kalktı.

Bu kez paltosuna gitmedi.

Pencerenin altındaki küçük tahta parçalarına baktı. Tamir ettiği sandalyeye. Kapağını düzelttiği un sandığına. Sobanın yanında kendi kestiği odunlara.

Sonunda Katya'ya döndü.

"Kaç gün?"

Katya'nın boğazı sıkıştı.

"Az."

Mert'in yüzünde gülümseme olmadı.

"Az," diye tekrarladı.

Katya o anda ilk kez bu evin içinde kalan zamanlarını saymak zorunda kalabileceklerini düşündü.

Dışarıda bir balta yeniden tahtaya indi.

Tok.

Bir kez daha.

Mert pencereye dönmedi.

Katya da kapıya bakmadı.

Ama ikisi de artık onun orada olduğunu biliyordu.

End of chapter

Page 1 of 72Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.