BÖLÜM 15 - GÖRÜLEN ADAM
Sabah olduğunda köy hâlâ yanık kokuyordu.
Alevler gece yarısından önce söndürülmüştü ama ıslanmış kerestenin, külün ve is tutmuş toprağın ağır kokusu soğuk havada asılı kalmıştı. Katya arka kapıyı açtığında karşısındaki kar artık beyaz değildi. Rüzgâr, kuzey taraftan ince kül parçaları taşımış; bahçenin üzerine gri lekeler serpiştirmişti.
Arkasından sandalye gıcırtısı geldi.
Katya dönmeden konuştu.
"Hayır."
Mert mutfağın eşiğinde durdu.
"Ben konuşmadım."
Katya kapıyı kapatıp ona baktı.
"Yüzün konuşuyor."
Mert bunun tamamını anlamadı. Yine de kapıya bakınca neyi kastettiğini çıkardı.
"Dışarı değil."
"Güzel."
Katya yanına geldi.
"Otur."
Mert itiraz etmeden sandalyeye geçti. Bu da Katya'nın hoşuna gitmedi. Normalde en azından kaşlarını çatardı.
Gömleğinin kenarını kaldırmasını işaret etti.
Dünkü zorlanmanın ardından yara yeniden açılmamıştı. Dikiş izi aylar önceki koyu çizgisini koruyordu. Fakat çevresindeki kaslar hâlâ sertti. Katya parmaklarını izin altına bastırınca Mert'in nefesi değişti.
"Acı?"
"Az."
Katya biraz daha bastırdı.
Mert gözlerini kapadı.
"Orta."
Katya başını kaldırdı.
"Demek yeni kelime öğrendin."
Mert yüzünü buruşturdu.
"Çok değil."
"Buna ben karar veririm."
Soğuk bezi yeniden hazırlayıp yaranın üzerine koydu. Mert bu kez ses çıkarmadı.
Bir süre sonra yalnızca,
"Saşa?" diye sordu.
Katya'nın eli durdu.
"İyi."
Mert dikkatle baktı.
"Gerçek iyi?"
Katya başını salladı.
"Gerçek iyi. Öksürük var. Duman. Ama iyi."
Mert uzun bir nefes verdi.
Katya bezi düzeltti. Sonra paltosunu aldı.
Mert hemen başını kaldırdı.
"Ben burada," dedi kendi kendine kızar gibi.
Katya dudaklarını bastırdı.
"Akıllı adam."
"Evet."
"Bugünlük."
Yangının bıraktığı hasar gün ışığında geceden daha kötü görünüyordu.
Marina Fyodorovna'nın evinin ön tarafı kararmış, sundurma bütünüyle çökmüştü. Pencerelerin camları yoktu. Çatının bir bölümü içeri göçmüş, söndürülen tahtalar sabah ayazında siyah kabuklar hâlinde donmuştu.
Yan taraftaki ahırdan geriye üç duvar kalmıştı.
İnsanlar yine de çalışıyordu.
Mihail ile iki oğlu kullanılabilecek keresteleri yanmış olanlardan ayırıyor, kadınlar ıslanmış yatakları ve giysileri dışarı taşıyordu. Bir çocuk karın içinden eğilmiş çivileri topluyor, bulduğu her birini avucundaki teneke kutuya atıyordu. Dün yola saçılan unun üstü gece donmuştu. Beyaz olması gereken şey, çamur ve külle kirlenmiş sert bir tabakaya dönüşmüştü.
Katya o una bakınca içi sıkıştı.
Bir hafta önce insanlar yarım avuç fazlası için tartışıyordu.
Şimdi kimsenin eğilip toplamaya çalışmayacağı kadar kirliydi.
"Katya!"
Marina onu kapısız kalan girişten çağırdı.
Saşa, komşunun evinden getirilmiş bir sandalyede oturuyordu. Üzerine büyük bir yün battaniye sarılmıştı. Yüzündeki kurum temizlenmişti ama gözlerinin çevresi hâlâ kızarıktı.
Katya yanına çöktü.
"Nefes al bakayım."
Çocuk derin nefes almaya çalıştı ve öksürdü.
Katya sırtını dinledi. Hırıltı belirgin değildi. Ateşi de yoktu.
"Göğsün acıyor mu?"
Saşa başını iki yana salladı.
Marina ellerini birbirine kenetlemiş, başlarında bekliyordu.
"Gece iki kez uyandı."
"Bugün koşmayacak. Dışarıda uzun kalmayacak. Öksürük artarsa bana gel."
Marina başını salladı. Sonra birden Katya'nın kolunu tuttu.
"Dünkü adam olmasa..."
Katya'nın bakışları kadının yüzüne çıktı.
Marina'nın sesi çatladı.
"Fyodor yetişemediğini söyledi. O yabancı adam pencereye uzanmış."
Katya kolunu yavaşça kurtardı.
"Dün herkes birbirine yardım etti."
"Kimdi o?"
Soru sıradan bir meraktan çıkmıştı.
Katya cevap vermeden önce Saşa yeniden öksürdü. Eğilip battaniyesini düzeltti.
"Çocuğu sıcak tut."
Marina soruyu tekrarlamadı.
Katya ayağa kalktığında meydanın öteki tarafında Aleksey'i gördü.
Genç asker elinde kırılmış bir tahta parçası taşıyordu.
Ama bakışı Katya'daydı.
Katya yüzünü çevirdi.
Marina'nın evinden çıktığında hemen karşıdaki küçük kulübeye geçti. Gece oraya iki aile yerleştirilmişti. Normalde tek yaşlı kadının yaşadığı evin mutfağında şimdi dokuz kişi vardı. Islak paltolar duvarlara asılmış, çocuklar sobanın dibinde birbirine sokulmuştu. Bir kadın elindeki fincana yalnızca sıcak su koymuş, içine atacak çay olmadığı için çocuklarına bunun çay olduğunu söylüyordu.
Katya içeridekileri tek tek kontrol etti. Birinin yüzünde cam kesiği vardı. Bir başkasının saçlarının ucu yanmıştı. En küçük çocuk ise yaralı değildi; yalnızca her yüksek seste ağlıyordu.
Katya çocuğun annesine,
"Bu gece onu yalnız yatırma," dedi.
Kadın acı bir gülümsemeyle etrafına baktı.
"Yatıracak yalnız yerimiz mi kaldı sanki?"
Katya cevap veremedi.
Dışarı çıktığında iki kadın büyük bir tahta sandığı birlikte sürüklüyordu. İçindeki tabakların yarısı kırılmıştı. Yaşlı Mihail, yanmış çatının altından çıkarılan bir ikonayı ceketinin koluyla temizliyor; yanında duran oğlu, hâlâ duman çıkaran kirişleri baltayla ayırıyordu. Kimse yalnız kendi evine çalışmıyordu. Birinin kovası ötekine, birinin baltası başkasına geçiyor, dün birbirinin unu hakkında kavga eden insanlar bugün aynı yıkıntının altına ellerini sokuyordu.
Katya bunun köyün iyi tarafı mı, savaşın kötü tarafı mı olduğuna karar veremedi.
Belki ikisiydi.
Bir süre sonra Aleksey'in sesini duydu.
"Bu adam sizden miydi?"
Katya istemeden başını çevirdi.
Aleksey, Fyodor'la konuşuyordu. Aralarında birkaç adım vardı. Fyodor elindeki yanmış tahtayı yere bırakıp kaşlarını çattı.
"Kim?"
"Dün pencerenin yanında olan."
Katya'nın eli çantasının sapında sıkıldı.
Fyodor omuz silkti.
"Dumanın içinde yüz mü gördüm sanıyorsun? Çocuğu çekti. Sonra kayboldu."
Aleksey başka bir şey sormadı.
Ama Katya artık onun bakışının neden kendisinde kaldığını biliyordu.
Öğlene kadar Katya'nın oturacak zamanı olmadı.
Mihail'in avucundaki kesiği yeniden temizledi. Dün kolu yanan genç kadının sargısını değiştirdi. Bir evin çatısından düşen yaşlı adamın bileğini tahtayla sabitledi; kırık olup olmadığını anlayacak imkânı yoktu ama şişlik büyüyordu ve adam üzerine basamıyordu.
İnsanlar yaralarını gösterirken bir yandan kaybettiklerini sayıyordu.
İki keçi yanmıştı.
Üç aile geceyi başka evlerde geçirmişti.
Bir sandık kışlık patates ıslanmıştı.
Marina'nın gelini yıllardır biriktirdiği iki yorganı kaybetmişti ve bunu söylerken, bir insan öldüğü için ağlıyormuş gibi ağlamaktan utanıyordu.
Katya utanılacak bir şey olmadığını söyledi.
Savaş yalnızca insan öldürmüyordu.
Bir yatağı, bir çuval unu, kışın ortasında bir çatıyı aldığında da insanın hayatından bir parçayı götürüyordu.
Öğleye doğru eve dönmek için çantasını topladı.
Aleksey'i ikinci kez o zaman gördü.
Bu kez yangın yerinde değildi.
Katya'nın evine giden yolun yakınındaydı.
Bir çitin dibinde durmuş, karın üzerindeki izlere bakıyordu.
Katya yürümeyi bırakmadı.
Yaklaştıkça genç askerin başını kaldırdığını gördü.
"Yekaterina Andreyevna."
"Aleksey."
"Evinizde hasar var mı?"
"Yok."
Aleksey başını salladı.
Bakışı Katya'nın omzunun üzerinden eve kaydı. Sonra ahıra. Ardından arka tarafa uzanan dar patikaya.
Katya bunu fark etti.
"Bir şey mi arıyorsun?"
Aleksey hemen cevap vermedi.
"Dün buralar çok karıştı."
"Bunu ben de gördüm."
"İnsanlar her taraftan koşuyordu."
Katya bekledi.
Aleksey'in bakışları yeniden yere indi.
Arka patikanın kenarında, donmuş külün üzerinde büyük bir bot izinin yarısı hâlâ seçiliyordu. Tek başına hiçbir şey ifade etmezdi. Köy dün bot izleriyle dolmuştu.
Fakat o iz, yol tarafına değil, Katya'nın arka kapısına dönüyordu.
Katya'nın içinde küçük ve soğuk bir şey yer değiştirdi.
Aleksey başını kaldırdı.
"Duman evinize kadar gelmiş."
Katya onun baktığı yere baktı.
Arka basamağın kenarında siyah bir kül lekesi vardı.
Mert'in botundan kalmış olabilirdi.
Kendisinden de.
Herhangi birinden de.
Katya çantasını omzunda düzeltti.
"Başka bir şey var mı?"
Aleksey, sanki soruyu ilk kez duymuş gibi ona baktı.
"Hayır."
Sonra arka basamağı yeniden gösterdi.
"Kül."
Katya bakmadı bile.
"Dün köyün yarısı kül oldu."
"Doğru."
Aleksey'in cevabı hemen geldi ama bakışı çekilmedi.
Katya yürümeye devam etti. Onu arkasında bırakmak için adımlarını hızlandırmadı. Kapıya varınca anahtarı çıkarırken eli titremedi. Yine de sürgüyü açmadan önce omzunun üzerinden baktı.
Aleksey hâlâ aynı yerdeydi.
Bu kez yere değil, doğrudan eve bakıyordu.
Katya içeri girmeden önce ne gördüğünü anlamıştı.
Aleksey hasara bakmıyordu artık.
Bir yol arıyordu.
Yangının içinden çıkıp bu eve kadar gelen bir adamın yolunu.
Kapı kapanır kapanmaz Mert arka odadan çıktı.
Katya paltosunu bile çıkarmadan sürgüyü çekti. Birkaç saniye eli metalin üzerinde kaldı.
Mert yüzüne baktı.
"Ne oldu?"
Katya bu cümleyi artık açıklama gerektirmeden anlayabiliyordu.
Çantasını masaya bıraktı.
"Aleksey."
Mert'in yüzü değişti.
"Asker."
"Evet."
Katya pencereye gidip perdeyi bir parmak araladı.
Aleksey artık çitin yanında değildi.
Yolun aşağısına doğru yürüyordu.
Katya perdeyi bıraktı.
Mert arkasından sordu:
"Sokolov?"
"Hayır. Aleksey."
Mert birkaç saniye düşündü. Sonra gözlerini kıstı.
"Yangın?"
Katya ona döndü.
Mert kendi yüzünü gösterdi. Ardından pencereyi, insanları, sonra yine kendisini.
"Beni gördü?"
Katya cevap vermeden önce sandalyeye oturdu.
Bu bile Mert'e yeterli olmuştu.
Başını yavaşça eğdi.
"Gördü."
"Belki."
"Katya."
"Birkaç saniye gördü."
Mert derin bir nefes aldı.
Katya hemen ekledi:
"Duman vardı. Karanlık değil ama duman. İnsan çok. Karışık."
Mert yüzünü kaldırdı.
"Sonra?"
Katya arka kapıyı gösterdi.
"Burada iz baktı."
Parmaklarıyla masanın üzerinde yürüyen bir çift ayak yaptı.
"Bot."
Sonra basamağı gösterdi.
"Kül."
Mert'in bakışları ayaklarına indi.
Dünkü botlar hâlâ kapının yanında duruyordu. Derileri kurumdan kirlenmişti.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Mert sonunda ayağa kalktı.
Paltosunun asılı olduğu duvara baktı.
Katya bunu gördü.
"Hayır."
Mert ona dönmedi.
"Bu kez dinle."
"Hayır."
"Katya."
Mert paltosuna uzandı.
Katya ondan önce davranıp paltoyu askıdan aldı.
Mert gözlerini kapattı.
"Yine?"
"Evet. Yine."
Mert Rusça kelimeleri aradı.
"Ben burada... tehlike."
Kendisini gösterdi.
Sonra Katya'yı.
"Sen tehlike."
Katya'nın çenesi gerildi.
"Biliyorum."
"Ben gitmek."
"Hayır."
Mert iki elini açtı.
"Niçin?"
Katya bir an sustu.
Birkaç ay önce aynı tartışmayı yapmak daha kolaydı. Mert ayağa kalktığında başı dönüyordu. Evin arkasından ormana kadar yürüyemiyordu. Yusuf'la gitmeye kalktığı gün birkaç düzine adım sonra karın üzerine çökmüştü.
Şimdi karşısında dimdik duruyordu.
Bu, Katya'nın işini zorlaştırıyordu.
Yarasını gösterdi.
"Dün koştun."
Mert başını salladı.
"Bugün iyi."
"Bugün 'orta'."
Mert yüzünü buruşturdu.
Katya devam etti.
"Bir köyden çıkmak başka. Ormanda günler..." Parmağıyla yürüyüşü gösterdi. "Soğuk. Kar. Yemek az. Uyku nerede?"
Mert cevap vermedi.
Katya masaya vurdu.
"Bir gece dışarıda kaldın mı? Hayır. Bir gün yürüdün mü? Hayır."
"Yürürüm."
"Kaç?"
Mert sustu.
Katya iki elini açtı.
"Bir saat? Beş? On?"
Mert'in yüzü sertleşti.
"Ben asker."
"Artık bu cümleden nefret ediyorum."
Mert tamamını anlamadı. Fakat Katya'nın sesindeki öfkeyi anladı.
Kendi göğsüne vurdu.
"Ben asker. Yürümek bilirim."
Katya da yarasını gösterdi.
"Şarapnel de biliyor musun?"
Mert gözlerini kaçırdı.
Katya paltosunu sandalyeye bıraktı.
Sesi biraz yumuşadı.
"Daha iyi. Evet."
Bunu söylerken istemeden onun yüzüne baktı.
"Çok daha iyi."
Mert bekledi.
"Ama hazır değil."
"Ne zaman?"
Soru Katya'yı hazırlıksız yakaladı.
Mert bu kez daha yavaş tekrarladı.
"Ne zaman hazır?"
Katya cevap veremedi.
Çünkü bilmiyordu.
Bir hafta mı?
İki?
Kar çözülünce mi?
Savaş uzaklaşınca mı?
Aleksey unutunca mı?
Yoksa hiçbir zaman mı?
Mert onun sessizliğini izledi.
Sonra çok daha sakin konuştu.
"Sen istemiyor."
Katya'nın bakışları keskinleşti.
"Ne?"
Mert kendisini gösterdi.
"Ben gitmek."
Sonra Katya'yı.
"Sen istemiyor."
Cümle bozuktu.
Anlamı değildi.
Katya bir an öfkelendi.
Çünkü ilk tepkisi onu düzeltmek değil, inkâr etmek olmuştu.
"Sen hâlâ uzun yol için hazır değilsin."
Mert başını iki yana salladı.
"Başka."
"Başka ne?"
Mert doğru kelimeyi bulamadı.
Evin içine baktı.
Sobaya.
Masaya.
Tamir ettiği sandalyeye.
Sonra Katya'ya.
Katya o bakışın nereye vardığını anladığı anda ayağa kalktı.
"Yeter."
Mert sustu.
"Bugün hiçbir yere gitmiyorsun."
Paltosunu alıp arka odaya götürdü.
Mert arkasından gelmedi.
Katya paltoyu sandığın üzerine bıraktıktan sonra birkaç saniye elini kumaşın üzerinde tuttu.
Kızdığı şey Mert değildi.
En azından yalnızca Mert değildi.
Çünkü onun haklı olmadığına kendisini ikna etmek giderek zorlaşıyordu.
Akşama kadar Aleksey geri dönmedi.
Sokolov da görünmedi.
Bu, Katya'yı rahatlatmadı.
Mert günün geri kalanında neredeyse hiç konuşmadı. Bir parça tahta aldı ama çalışmadı. Bıçağı yalnızca elinde çevirdi.
Akşam yemeğinde önündeki patatesi yarım bıraktı.
Katya sonunda dayanamadı.
"Ye."
Mert başını kaldırmadan,
"Aç değil," dedi.
Katya kaşığını bıraktı.
"Türkçede de mi yalan böyle söyleniyor?"
Mert anlamadı.
Katya tabağını gösterdi.
"Ye."
Mert bu kez ona baktı.
"Ben gidersem..."
Katya'nın eli durdu.
Mert cümleyi kurmak için uzun süre uğraştı.
"Sen... güvenli."
Katya güldü.
Ama içinde neşe yoktu.
"Bunu sana kim söyledi?"
Mert anlamadı.
Katya dışarıyı gösterdi.
"Aleksey seni gördü. Sen şimdi çıkarsan? Seni yolda görür. Asker görür. Sonra ne?"
Mert kapıyı gösterdi.
"Gece."
"Yusuf da gece gitti."
Mert'in yüzü değişti.
Katya hemen pişman oldu.
Ama devam etti.
"Sen Yusuf değilsin. O zaman o da yaralıydı. Şimdi nerede bilmiyoruz."
Mert bakışlarını masaya indirdi.
Sessizlik uzadı.
Katya daha yavaş konuştu.
"Gitmek kolay değil."
Mert parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi.
"Kalmak da kolay değil."
Katya sustu.
Bu cümle düzgüne yakın çıkmıştı.
Belki de bu yüzden daha ağır geldi.
Dışarıda bir köpek havladı.
İkisi de aynı anda kapıya baktı.
Bir süre başka ses gelmedi.
Katya yeniden kaşığını aldı.
Fakat iştahı kalmamıştı.
Ertesi gün öğleden sonra Katya, Vera Mihaylovna'dan dönerken yolu uzatmadı.
Köyün kuzey tarafında askerler yanan yapıların çevresindeki son döküntüleri temizliyordu. Sokolov'u uzaktan gördü. Bir çavuşla konuşuyordu.
Katya yürümeye devam etti.
Tam meydana çıkan dar patikaya girdiğinde arkasından biri seslendi.
"Yekaterina Andreyevna."
Durdu.
Aleksey'di.
Tek başınaydı.
Katya arkasını döndü.
"Aleksey."
Genç asker birkaç adım yaklaştı.
Dünkü tereddüt yüzünde yoktu.
Katya bunu görünce içindeki soğukluk geri geldi.
Aleksey çevreye baktı. Yakınlarında kimse olmadığından emin oldu.
Sonra Katya'ya döndü.
"Size bir şey soracağım."
"Dünden beri bunu yapıyorsun zaten."
Aleksey gülmedi.
Katya da gülümsemedi.
Genç askerin yüzünde korku yoktu.
Öfke de yoktu.
Bu daha kötüydü.
Çünkü ne gördüğünü düşünmüş, tartmış ve buraya öyle gelmişti.
Aleksey bir an sustu.
Sonra doğrudan sordu:
"Yangındaki adam kimdi?"
READER NOTES
Comments