Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 14 - KÖYDE YANGIN

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 14 - KÖYDE YANGIN

İki gün sonra savaş, ilk kez köyün içine düştü.

Sabah başladığında bunu haber veren hiçbir şey yoktu.

Gökyüzü donuk, soluk bir griydi. Gece yağan ince kar, çamura dönmüş yolun üstünü yeniden örtmüş, evlerin damlarında temiz bir tabaka bırakmıştı. Katya kümesten iki yumurta çıkarmış, sobanın üzerinde dünden kalan çorbayı ısıtmıştı. Mert pencerenin yanında oturuyor, bıçağın ucuyla küçük bir tahta parçanın köşelerini düzeltiyordu.

İki önceki geceden beri dışarı çıkmayı yeniden istememişti.

Katya bunu sormamıştı.

Mert de "belki" kelimesini hatırlatmamıştı.

Sanki ormandaki kısa yürüyüş ikisinin arasında söylenmeden kabul edilmiş bir sınır bırakmıştı. Mert artık dışarı çıkabileceğini biliyordu. Katya ise onu sonsuza kadar dört duvar arasında tutamayacağını.

Bunu düşünmemek daha kolaydı.

Öğlene kadar evin içindeki en büyük mesele, Mert'in yonttuğu tahta parçasından çıkan ince talaşları masanın üzerine dökmesi oldu. Katya iki kez bezle topladı. Üçüncüsünde bezi Mert'in önüne bıraktı.

Mert masaya baktı.

Sonra Katya'ya.

"Ben?"

"Sen."

Mert ağır bir ciddiyetle talaşları toplamaya başladı. Katya sobanın başına dönerken arkasından kırık Rusçasıyla söylendi.

"Katya çok emir."

Katya başını çevirmeden cevap verdi.

"Daha az talaş, daha az emir."

Mert elbette tamamını anlamadı. Yine de sustu.

Evin içindeki bu küçük düzen o kadar sıradandı ki, birkaç dakika sonra parçalanacağını ikisi de düşünmedi.

İlk patlama öğleye doğru geldi.

Öncekilerden farklıydı.

Katya elindeki kepçeyi tencerenin içine düşürdü.

Evin camları aynı anda titredi. Rafın üstündeki metal kupa yana kayıp duvara çarptı. Sobanın borusundan ince bir kül tabakası yere döküldü.

Mert ayağa kalktı.

"Yakın."

Katya cevap veremeden ikinci patlama duyuldu.

Bu kez sesin ardından toprağın içinden gelen ağır bir sarsıntı geçti.

Dışarıda bir at kişnedi.

Ardından çığlıklar başladı.

Katya pencereye koştu.

Köyün kuzey tarafında karın ve damların üzerinden koyu bir toprak bulutu yükseliyordu. Birkaç saniye sonra bulutun içinden siyah duman çıktı.

"Tanrım."

Üçüncü mermi köyün dışına düştü.

Bu kez patlamadan hemen sonra kuşlar ormanın üzerinden siyah bir bulut gibi kalktı. Köyün aşağı ucunda bir kadın kapısından dışarı fırladı, başını kuzeye çevirip haç çıkardı. Bir erkek çocuğu kolundan yakalayarak eve sürükledi. İnsanların yüzünde henüz ne yapacaklarını bilmeyen o ilk boşluk vardı. Savaş uzaktan duyulduğunda herkesin bir fikri olurdu. Nereye saklanılacağı, kimin suçlu olduğu, cephenin ne kadar uzakta bulunduğu konuşulurdu. Savaş damın yanına düştüğünde ise bütün fikirler birkaç saniyeliğine yok oluyordu.

Patlamanın şoku penceredeki buzu çatlatmaya yetti.

Katya paltosuna uzandı.

Mert hemen önüne geçti.

"Hayır."

Katya durdu.

Bu kez kelimeyi sert söyleyen oydu.

Dışarıdan bir kadın bağırıyordu.

"Yangın! Su getirin!"

Katya Mert'in kolunu tutup kenara çekti.

"İnsanlar."

Pencereyi gösterdi. Sonra kendi çantasını.

"Yaralı."

Mert yüzünü çevirdi.

Duman kalınlaşıyordu.

Katya çantasına temiz bez, makas, kalan antiseptiğin küçük şişesini ve birkaç sargı sıkıştırdı. Kapıya yönelirken Mert yeniden konuştu.

"Ben gelmek."

Katya sertçe döndü.

"Hayır."

Mert kendisini gösterdi.

"Ben iyi. Yardım."

"Hayır."

Katya bu kez kapıyı, sonra onu işaret etti.

"Sen burada."

Mert'in çenesi gerildi.

Katya bir an durdu. Daha yavaş konuştu.

"Asker."

Mert'in yüzündeki itiraz kaybolmadı ama sessizleşti.

Katya onun bunu anladığını biliyordu.

Dışarıdaki yangın Mert'in kimliğini değiştirmiyordu. Dumanın içinde bile Osmanlı askeri olarak görülürse kurtardığı insanlardan önce kendisi vurulabilirdi.

Katya kapıyı açtı.

Soğuk havayla birlikte yanık kokusu eve doldu.

"Burada," dedi bir kez daha.

Mert cevap vermedi.

Katya dışarı çıktı.

Köy yolu birkaç dakika içinde tanınmaz hâle gelmişti.

Kuzey taraftaki ahırlardan biri yanıyordu. Alevler kuru çatıya tutunmuş, rüzgârla birlikte yan taraftaki eve sıçramıştı. İnsanlar kuyudan kovalarla su taşıyor, ellerine geçen karı ateşin dibine atıyor, hayvanları bağlı oldukları yerlerden çözmeye çalışıyordu.

Bir başka evin ön cephesi patlamanın etkisiyle çökmüştü.

Katya koşarken Vera Mihaylovna'yı gördü.

Yaşlı kadın yolun kenarında diz çökmüş, alnından kan akan bir çocuğu tutuyordu.

"Katya!"

Katya çocuğun yanına çöktü.

Pavel değildi.

Belki dokuz yaşındaydı. Saçlarının arasına küçük tahta parçaları girmişti. Kan çok görünüyordu ama yara yüzeyseldi.

"Bunu tut."

Vera'nın eline temiz bezi bastırdı.

"Bırakma."

"Sen nereye gidiyorsun?"

Katya cevap vermedi.

Çünkü karşı taraftan Anna Petrovna koşuyordu.

Yüzü bembeyazdı.

"Marina'nın evi!" diye bağırdı. "İçeride biri var!"

Katya başını kaldırdı.

Marina Fyodorovna'nın evinin çatısından duman çıkıyordu.

Ön taraftaki pencere kırılmıştı. Kapının yanında iki adam, yanan tahtaları elleriyle çekmeye çalışıyordu.

"Kim?"

Anna nefes nefese kaldı.

"Torunu. Saşa. Çocuk içeride."

Katya koşmaya başladı.

Yolun ortasında devrilmiş bir kızak vardı. Çuvallardan biri yarılmış, içine saklanan az miktardaki un karın ve çamurun üzerine yayılmıştı. Kimse dönüp bakmıyordu. Bir adam kovayla kuyudan gelirken ayağı kaydı, suyun yarısını döktü, kalkıp kalan yarısıyla koşmaya devam etti. Karın üzerinde alevlerden eriyen su, kül ve çamur birbirine karışıyordu.

Katya bir an köyün savaş boyunca nasıl değiştiğini düşündü. Haftalardır unun azalmasını, askerlerin çoğalmasını, uzaktaki ölüleri konuşmuşlardı. Şimdi hiçbir haberciye ihtiyaç yoktu. Cephe, köyün ortasında yanıyordu.

Tam o sırada yeni bir patlama oldu.

Bu mermi köyün dışında bir yere düştü ama basınç dalgası yeterince yakındı. Katya refleksle çömeldi. Bir ahırın çatısından kar ve tahta parçaları üzerlerine yağdı.

İnsanlar bağırdı.

Bir at ipini koparıp yola fırladı.

Katya ayağa kalktığında kulakları uğulduyordu.

Marina'nın evinin yanındaki küçük sundurma bir tarafa doğru eğilmişti.

"Oraya yaklaşma!" diye biri bağırdı.

Katya duymamış gibi ilerledi.

Kapının önünde genç bir kadın öksürerek dışarı çıkarıldı. Kolunun derisi yanmıştı. Katya onu yere oturttu, paltosunun kolunu dikkatlice kesti.

"Su. Temiz bez."

Birileri getirdi.

Katya çalışmaya başladı.

Kadının yanığı kötüydü ama o anda ölümcül görünmüyordu. Asıl tehlike dumanı ne kadar soluduğunu bilmemesiydi. Katya yüzünü kaldırdı.

"Onu buradan götürün. Rüzgârın tersine."

İki kadın yaralıyı koltuk altlarından kaldırdı.

Başka biri Katya'nın eteğini çekti.

"Yekaterina Andreyevna, Mihail'in eli!"

"Kanıyor mu?"

"Çok."

"Temiz bezle bastırın. Bırakmayın. Geliyorum."

Kendisini üç yere birden yetiştiremeyeceğini biliyordu. Kasaba hastanesindeki yıllarından aklında kalan en acımasız ders buydu: bazen önce kime bakacağını seçmek zorundaydın. Kim en çok bağırıyorsa ona değil, en çok bekleyemeyene.

Etrafındaki dünya alev, duman ve seslerden ibaretti.

Mert pencereden Katya'yı gözden kaybettiği anda yerinde durmayı bıraktı.

Perdeyi biraz daha açtı.

Yolun üzerinde koşan insanları seçebiliyordu. Duman görüşü kesiyor, rüzgâr estiğinde birkaç saniyeliğine tekrar açıyordu.

Bir asker grubu meydana doğru koştu.

Mert hemen geriye çekildi.

Sonra yeniden baktı.

Katya'yı gördü.

Marina'nın evinin yanında diz çökmüştü. Bir kadının kolunu sarıyordu.

Mert'in eli pencerenin kenarında sıkıldı.

İçgüdüsü kapıya gitmesini söylüyordu. Öğrendiği kurallar ise tam tersini. Haftalardır Katya dışarıdaki her ayak sesinde onu saklamış, her tehlikede önüne geçmişti. O evin içinde kalması yalnızca kendi hayatını değil, Katya'nın hayatını da koruyordu. Bunu artık anlatılmadan anlayacak kadar Rusça öğrenmiş değildi belki, ama Katya'nın yüzünü okuyacak kadar onu tanıyordu.

Dışarı çıkarsa her şeyi mahvedebilirdi.

İçeride kalırsa da yalnızca bakacaktı.

Çatının üstündeki alevler büyüyordu.

Bir adam kapıya doğru koştu, duman yüzüne vurunca geri çıktı.

Kadınlardan biri iki eliyle başını tutarak bağırmaya başladı.

Mert kelimeleri duyamıyordu.

Ama tek bir sözcüğü seçti.

"Rebyonok!"

Çocuk.

Mert'in yüzü değişti.

Aynı anda evin yanındaki sundurmanın taşıyıcı direklerinden biri çatırdadı.

Katya bunu görmedi.

Mert gördü.

Direk yana eğildi.

Üstündeki ağır kiriş hareket etti.

Katya tam altına doğru bir adım attı.

Mert pencereden çekildi.

Bir saniye kapıya baktı.

Katya'nın sesi zihninde neredeyse gerçekmiş gibi duyuldu.

Sen burada.

Mert paltosunu aldı.

"Hayır," diye mırıldandı.

Bu kez kime söylediğini kendisi de bilmiyordu.

Mert paltosunu omuzlarına geçirirken sol tarafındaki yaranın altında tanıdık bir çekilme hissetti.

Durdu.

Elini kaburgalarının altına bastırdı.

Acı değildi henüz. Daha çok bedeninin ona nereden yaralandığını hatırlatmasıydı.

Katya olsa bunu yeterli sebep sayardı.

Mert saymadı.

Kapıyı açtığında duman, soğuktan daha önce yüzüne vurdu.

Köyün üstüne ağır bir sis gibi çökmüştü. Gündüz olmasına rağmen birkaç ev ötesi seçilmiyor, yangının turuncu ışığı dumanın içinde kirli lekeler hâlinde parlıyordu. İnsanlar kovalarla koşuyor, askerlerle köylüler birbirine karışıyordu.

Mert yakasını kaldırdı. Başını eğdi.

Kimse ona bakmadı.

Bunun rahatlığı yalnızca birkaç adım sürdü.

Marina'nın evine yaklaşınca yeni bir çatırtı duydu.

Sundurmanın eğilen direği biraz daha kaymıştı.

Katya hâlâ altında değildi ama ona fazlasıyla yakındı.

Mert koşmaya başladı.

İlk birkaç adımda bedeni itiraz etmedi. Sonra sol tarafında keskin bir sızı yükseldi.

Yavaşlamadı.

"Katya!"

Kadın başını çevirdi.

Yüzündeki şaşkınlık, onu tanıdığı anda öfkeye dönüştü.

"Mert?"

Katya bir adım ona doğru attı.

Tam o sırada üstlerindeki kiriş koptu.

Mert sesini duydu.

Tahtanın kırılırken çıkardığı o ağır, lifli çatlama sesini tanıyordu.

Katya tanımıyordu.

Mert ona ulaşıp kolundan çekti.

Katya'nın dengesi bozulunca ikisi birlikte karın ve çamurun üzerine düştüler.

Kiriş, bir az önce Katya'nın durduğu yere çarptı.

Kar, kül ve kıvılcımlar havaya savruldu.

Katya birkaç saniye nefes alamadı.

Sonra Mert'in kolunu üzerinde hissetti.

"Sen..."

Mert doğrulmaya çalıştı.

Yüzü acıyla kasılmıştı.

Katya'nın öfkesi bir an için sustu.

"Yaran."

"İyi."

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Şimdi bunun sırası değil."

Mert cümlenin tamamını anlamadı.

Ama Katya'nın ayağa kalkabildiğini görünce elini çekti.

Bir kadının çığlığı yeniden yükseldi.

"Saşa!"

İkisi de yanan eve baktı.

Ön kapı artık kullanılamıyordu. Çöken sundurma girişin yarısını kapatmıştı. İki erkek yanan tahtaları çekmeye çalışıyor fakat alevler onları geri itiyordu.

Mert pencereyi gösterdi.

"Orada."

Katya baktı.

Evin yan tarafındaki küçük pencerenin camı kırılmıştı. Altındaki ahşap kaplama yanıyordu ama çatı o bölümde henüz çökmemişti.

"Hayır," dedi Katya.

Bu kez Mert ona bakmadı bile.

Yerdeki ıslak bir çuvalı aldı, omuzlarına ve başına geçirdi.

Katya kolunu yakaladı.

"Mert. Hayır."

Mert ilk kez elini onun elinden kurtardı.

"Çocuk."

Tek kelimeydi.

Katya sustu.

Mert yan pencereye koştu.

Yanında Mihail'in büyük oğlu Fyodor belirdi. Adam Mert'i tanımadı; yüzünün yarısını duman ve çuval örtüyordu. Mert pencereyi gösterip eliyle kaldırma hareketi yaptı.

Fyodor ne istediğini anladı.

İkisi birlikte pencerenin altındaki yarı yanmış tahtayı söktüler.

Mert ilk çekişte kaburgalarının altından gelen acıyla nefesini kesti.

İkincisinde dişlerini sıktı.

Üçüncüde tahta ayrıldı.

Fyodor pencerenin boşluğunu genişletti.

"Saşa!"

İçeriden öksürük duyuldu.

Katya birkaç adım geride duruyordu. Mert'e geri dön demek istiyordu. Fakat artık onu durdurmak için yanına giderse kendisi de yalnızca yük olacaktı.

Mert pencereye eğildi.

Yoğun duman yüzüne vurdu.

İçeri tamamen girmedi.

Yere yakın tuttuğu başıyla karanlığın içine baktı.

Bir masa ayağı seçti.

Ardından küçük bir el.

Mert kolunu uzattı.

"Gel!"

Rusçasını bilmiyordu.

Elini daha da ileri götürdü.

"Saşa!"

Çocuk adını duyunca kıpırdadı.

Masayla duvar arasına çömelmişti. Ağlıyor fakat sesi çıkmıyordu.

Mert parmaklarına ulaştı.

Çocuk elini tuttu.

Mert onu pencereye doğru çekmeye başladı.

Tam kaldıracağı sırada sol tarafındaki ağrı bir bıçak gibi saplandı.

Kolu gevşedi.

Fyodor bunu görüp uzandı.

"Ver!"

Kelimeyi Mert anlamadı ama hareketi anladı.

Çocuğu birlikte yukarı kaldırdılar.

Fyodor Saşa'yı pencerenin dışına aldı.

Marina'nın çığlığı bu kez başka türlü çıktı.

Katya çocuğa koştu.

Saşa öksürüyordu. Yüzü kurum içindeydi ama bilinci açıktı. Katya onu yere yatırmadı; oturtup öne eğdi, nefesini dinledi.

"Bana bak. Saşa, bana bak."

Çocuk gözlerini açtı.

Katya ancak o zaman Mert'i aradı.

Pencerenin yanında diz çökmüştü.

Bir eli kara, diğeri sol kaburgalarının altına basıyordu.

Katya'nın yüzündeki rahatlama anında kayboldu.

"Mert."

Yanına gidecekti.

Fakat askerler geldi.

Üç Rus askeri kovalarla eve doğru koşuyordu.

Mert de onları gördü.

Ayağa kalktı.

Katya alçak sesle, sertçe konuştu.

"Git."

Bu kelimeyi artık biliyordu.

Mert ona baktı.

Katya bir kez daha söyledi.

"Git."

Mert birkaç adım geri çekildi.

Yüzünü yeniden yakasının içine gömdü.

Tam döneceği sırada genç askerlerden biri elindeki kovayı başka birine verdi.

Aleksey.

Katya onu hemen tanıdı.

Aleksey önce Saşa'ya baktı.

Sonra pencerenin yanında duran yabancı adama.

Mert başını çevirdiğinde ikisinin bakışları karşılaştı.

Yalnızca birkaç saniye.

Fakat birkaç saniye, insanın bir yüzü hatırlaması için bazen yeterliydi.

Aleksey'in kaşları çatıldı.

Mert onun üniformasına baktı.

Sonra Katya'ya.

Hiçbir şey söylemeden kalabalığın arasına karıştı.

Mert kalabalığın içinden düz biçimde eve yönelmedi. Ahırların arkasına saptı. Duman burada daha yoğundu; gözlerini yakıyor, boğazını kavuruyordu. Her adımda sol tarafındaki ağrı büyüdü. Bir çitin yanına geldiğinde durmak zorunda kaldı.

Nefesini toparlamak için eğildi.

Arkasından asker sesleri geldi.

Başını kaldırmadı.

Bir kadın eline boş bir kova tutuşturdu. Mert düşünmeden aldı, birkaç adım taşıdı ve kuyunun yanında başka birinin eline verdi. Bu küçük hareket onu kalabalığın parçası yaptı. O anda kimse yüzünü sormadı. İnsanlar yanmakta olan evlerini kurtarmaya çalışırken yabancılık bile ayrıntıya dönüşüyordu.

Sonra yeniden arka yola geçti.

Aleksey ise onu tamamen gözden kaybetmedi.

Yabancı adamın yürüyüşünde tuhaf bir şey vardı. Kaçan biri kadar hızlı değildi. Sol tarafını koruyordu. Birkaç adım sonra dumanın içinde kayboldu.

Aleksey, Saşa'yı kucağına alan Marina'nın sesini duyunca başını çevirmek zorunda kaldı.

Tekrar baktığında adam yoktu.

Eve döndüğünde Mert'in nefesi bozulmuştu.

Kapıyı kapatır kapatmaz duvara yaslandı.

Sol tarafındaki ağrı artık saklanabilecek gibi değildi.

Gömleğini kaldırdığında eski yaranın çevresinde yeni kan yoktu. Fakat kaslar sertleşmiş, derinin altındaki bölge yeniden sıcak ve hassas hâle gelmişti.

Katya yaklaşık yarım saat sonra geldi.

Kapıyı açar açmaz Mert'i sandalyede gördü.

Çantasını masaya bıraktı.

Tek kelime söylemeden yanına gitti.

Mert yüzüne baktı.

Katya paltosunu bile çıkarmadan gömleğini kaldırdı.

Parmakları yaranın çevresine dokundu.

Mert nefesini tuttu.

"Acı?"

"Az."

Katya başını kaldırdı.

Mert birkaç saniye dayandı.

Sonra gözlerini kaçırdı.

"Çok."

Katya'nın çenesi gerildi.

"Biliyorum."

Bir süre yalnızca onu kontrol etti.

Yara açılmamıştı.

Bu, rahatlaması gerektiği anlamına geliyordu.

Katya rahatlamadı.

"Ölebilirdin."

Mert kelimelerin tamamını anlamadı.

Katya kendisini gösterdi, sonra düşen kirişi taklit etti.

"Ben."

Ardından Mert'i.

"Sen."

Mert başını salladı.

"Sen... orada."

Katya sustu.

Mert doğru kelimeleri aradı.

"Ben ev..." Kapıyı gösterdi. Sonra başını iki yana salladı. "Olmaz."

Katya'nın yüzündeki öfke yavaşça başka bir şeye dönüştü.

Mert artık ona neden dışarı çıktığını anlatmaya çalışmıyordu.

Bunu anlamasına ihtiyacı yoktu.

Katya anlamıştı.

Bir süre sonra elini yaranın üzerinden çekti.

"Çocuk iyi."

Mert dikkat kesildi.

"İyi?"

Katya başını salladı.

"İyi."

Mert gözlerini kapatıp sandalyesine yaslandı.

İlk kez yüzündeki gerginlik çözüldü.

Katya onu izledi.

Sonra kendisini şaşırtan bir şey yaptı.

Azarlamadı.

Yalnızca temiz bir bezi soğuk suya batırıp sıktı ve Mert'in sol tarafına dikkatlice yerleştirdi.

Mert gözlerini açtı.

Katya bakışını kaçırmadan konuştu.

"Bir daha yapma."

Mert birkaç saniye düşündü.

Sonra çok hafif başını iki yana salladı.

"Yalan."

Katya'nın kaşları kalktı.

Mert'in dudaklarının kenarında yorgun bir gülümseme oluştu.

Katya istemeden burnundan güldü.

"Hiç değilse bunu doğru öğrendin."

Dışarıda yangının sesleri hâlâ sürüyordu.

Aleksey, yanan evin önünde kovayı elinde tutarken gözlerini dumanın içinde kaybolan adamın gittiği yöne çevirdi.

Az önce gördüğü yüzü daha önce köyde hiç görmemişti.

Bundan emindi.

Ve bir asker için bazen bir yabancının yüzünü bir kez görmek, onu aramaya başlamak için yeterliydi.

End of chapter

BÖLÜM 14 - KÖYDE YANGIN

İki gün sonra savaş, ilk kez köyün içine düştü.

Sabah başladığında bunu haber veren hiçbir şey yoktu.

Gökyüzü donuk, soluk bir griydi. Gece yağan ince kar, çamura dönmüş yolun üstünü yeniden örtmüş, evlerin damlarında temiz bir tabaka bırakmıştı. Katya kümesten iki yumurta çıkarmış, sobanın üzerinde dünden kalan çorbayı ısıtmıştı. Mert pencerenin yanında oturuyor, bıçağın ucuyla küçük bir tahta parçanın köşelerini düzeltiyordu.

İki önceki geceden beri dışarı çıkmayı yeniden istememişti.

Katya bunu sormamıştı.

Mert de "belki" kelimesini hatırlatmamıştı.

Sanki ormandaki kısa yürüyüş ikisinin arasında söylenmeden kabul edilmiş bir sınır bırakmıştı. Mert artık dışarı çıkabileceğini biliyordu. Katya ise onu sonsuza kadar dört duvar arasında tutamayacağını.

Bunu düşünmemek daha kolaydı.

Öğlene kadar evin içindeki en büyük mesele, Mert'in yonttuğu tahta parçasından çıkan ince talaşları masanın üzerine dökmesi oldu. Katya iki kez bezle topladı. Üçüncüsünde bezi Mert'in önüne bıraktı.

Mert masaya baktı.

Sonra Katya'ya.

"Ben?"

"Sen."

Mert ağır bir ciddiyetle talaşları toplamaya başladı. Katya sobanın başına dönerken arkasından kırık Rusçasıyla söylendi.

"Katya çok emir."

Katya başını çevirmeden cevap verdi.

"Daha az talaş, daha az emir."

Mert elbette tamamını anlamadı. Yine de sustu.

Evin içindeki bu küçük düzen o kadar sıradandı ki, birkaç dakika sonra parçalanacağını ikisi de düşünmedi.

İlk patlama öğleye doğru geldi.

Öncekilerden farklıydı.

Katya elindeki kepçeyi tencerenin içine düşürdü.

Evin camları aynı anda titredi. Rafın üstündeki metal kupa yana kayıp duvara çarptı. Sobanın borusundan ince bir kül tabakası yere döküldü.

Mert ayağa kalktı.

"Yakın."

Katya cevap veremeden ikinci patlama duyuldu.

Bu kez sesin ardından toprağın içinden gelen ağır bir sarsıntı geçti.

Dışarıda bir at kişnedi.

Ardından çığlıklar başladı.

Katya pencereye koştu.

Köyün kuzey tarafında karın ve damların üzerinden koyu bir toprak bulutu yükseliyordu. Birkaç saniye sonra bulutun içinden siyah duman çıktı.

"Tanrım."

Üçüncü mermi köyün dışına düştü.

Bu kez patlamadan hemen sonra kuşlar ormanın üzerinden siyah bir bulut gibi kalktı. Köyün aşağı ucunda bir kadın kapısından dışarı fırladı, başını kuzeye çevirip haç çıkardı. Bir erkek çocuğu kolundan yakalayarak eve sürükledi. İnsanların yüzünde henüz ne yapacaklarını bilmeyen o ilk boşluk vardı. Savaş uzaktan duyulduğunda herkesin bir fikri olurdu. Nereye saklanılacağı, kimin suçlu olduğu, cephenin ne kadar uzakta bulunduğu konuşulurdu. Savaş damın yanına düştüğünde ise bütün fikirler birkaç saniyeliğine yok oluyordu.

Patlamanın şoku penceredeki buzu çatlatmaya yetti.

Katya paltosuna uzandı.

Mert hemen önüne geçti.

"Hayır."

Katya durdu.

Bu kez kelimeyi sert söyleyen oydu.

Dışarıdan bir kadın bağırıyordu.

"Yangın! Su getirin!"

Katya Mert'in kolunu tutup kenara çekti.

"İnsanlar."

Pencereyi gösterdi. Sonra kendi çantasını.

"Yaralı."

Mert yüzünü çevirdi.

Duman kalınlaşıyordu.

Katya çantasına temiz bez, makas, kalan antiseptiğin küçük şişesini ve birkaç sargı sıkıştırdı. Kapıya yönelirken Mert yeniden konuştu.

"Ben gelmek."

Katya sertçe döndü.

"Hayır."

Mert kendisini gösterdi.

"Ben iyi. Yardım."

"Hayır."

Katya bu kez kapıyı, sonra onu işaret etti.

"Sen burada."

Mert'in çenesi gerildi.

Katya bir an durdu. Daha yavaş konuştu.

"Asker."

Mert'in yüzündeki itiraz kaybolmadı ama sessizleşti.

Katya onun bunu anladığını biliyordu.

Dışarıdaki yangın Mert'in kimliğini değiştirmiyordu. Dumanın içinde bile Osmanlı askeri olarak görülürse kurtardığı insanlardan önce kendisi vurulabilirdi.

Katya kapıyı açtı.

Soğuk havayla birlikte yanık kokusu eve doldu.

"Burada," dedi bir kez daha.

Mert cevap vermedi.

Katya dışarı çıktı.

Köy yolu birkaç dakika içinde tanınmaz hâle gelmişti.

Kuzey taraftaki ahırlardan biri yanıyordu. Alevler kuru çatıya tutunmuş, rüzgârla birlikte yan taraftaki eve sıçramıştı. İnsanlar kuyudan kovalarla su taşıyor, ellerine geçen karı ateşin dibine atıyor, hayvanları bağlı oldukları yerlerden çözmeye çalışıyordu.

Bir başka evin ön cephesi patlamanın etkisiyle çökmüştü.

Katya koşarken Vera Mihaylovna'yı gördü.

Yaşlı kadın yolun kenarında diz çökmüş, alnından kan akan bir çocuğu tutuyordu.

"Katya!"

Katya çocuğun yanına çöktü.

Pavel değildi.

Belki dokuz yaşındaydı. Saçlarının arasına küçük tahta parçaları girmişti. Kan çok görünüyordu ama yara yüzeyseldi.

"Bunu tut."

Vera'nın eline temiz bezi bastırdı.

"Bırakma."

"Sen nereye gidiyorsun?"

Katya cevap vermedi.

Çünkü karşı taraftan Anna Petrovna koşuyordu.

Yüzü bembeyazdı.

"Marina'nın evi!" diye bağırdı. "İçeride biri var!"

Katya başını kaldırdı.

Marina Fyodorovna'nın evinin çatısından duman çıkıyordu.

Ön taraftaki pencere kırılmıştı. Kapının yanında iki adam, yanan tahtaları elleriyle çekmeye çalışıyordu.

"Kim?"

Anna nefes nefese kaldı.

"Torunu. Saşa. Çocuk içeride."

Katya koşmaya başladı.

Yolun ortasında devrilmiş bir kızak vardı. Çuvallardan biri yarılmış, içine saklanan az miktardaki un karın ve çamurun üzerine yayılmıştı. Kimse dönüp bakmıyordu. Bir adam kovayla kuyudan gelirken ayağı kaydı, suyun yarısını döktü, kalkıp kalan yarısıyla koşmaya devam etti. Karın üzerinde alevlerden eriyen su, kül ve çamur birbirine karışıyordu.

Katya bir an köyün savaş boyunca nasıl değiştiğini düşündü. Haftalardır unun azalmasını, askerlerin çoğalmasını, uzaktaki ölüleri konuşmuşlardı. Şimdi hiçbir haberciye ihtiyaç yoktu. Cephe, köyün ortasında yanıyordu.

Tam o sırada yeni bir patlama oldu.

Bu mermi köyün dışında bir yere düştü ama basınç dalgası yeterince yakındı. Katya refleksle çömeldi. Bir ahırın çatısından kar ve tahta parçaları üzerlerine yağdı.

İnsanlar bağırdı.

Bir at ipini koparıp yola fırladı.

Katya ayağa kalktığında kulakları uğulduyordu.

Marina'nın evinin yanındaki küçük sundurma bir tarafa doğru eğilmişti.

"Oraya yaklaşma!" diye biri bağırdı.

Katya duymamış gibi ilerledi.

Kapının önünde genç bir kadın öksürerek dışarı çıkarıldı. Kolunun derisi yanmıştı. Katya onu yere oturttu, paltosunun kolunu dikkatlice kesti.

"Su. Temiz bez."

Birileri getirdi.

Katya çalışmaya başladı.

Kadının yanığı kötüydü ama o anda ölümcül görünmüyordu. Asıl tehlike dumanı ne kadar soluduğunu bilmemesiydi. Katya yüzünü kaldırdı.

"Onu buradan götürün. Rüzgârın tersine."

İki kadın yaralıyı koltuk altlarından kaldırdı.

Başka biri Katya'nın eteğini çekti.

"Yekaterina Andreyevna, Mihail'in eli!"

"Kanıyor mu?"

"Çok."

"Temiz bezle bastırın. Bırakmayın. Geliyorum."

Kendisini üç yere birden yetiştiremeyeceğini biliyordu. Kasaba hastanesindeki yıllarından aklında kalan en acımasız ders buydu: bazen önce kime bakacağını seçmek zorundaydın. Kim en çok bağırıyorsa ona değil, en çok bekleyemeyene.

Etrafındaki dünya alev, duman ve seslerden ibaretti.

Mert pencereden Katya'yı gözden kaybettiği anda yerinde durmayı bıraktı.

Perdeyi biraz daha açtı.

Yolun üzerinde koşan insanları seçebiliyordu. Duman görüşü kesiyor, rüzgâr estiğinde birkaç saniyeliğine tekrar açıyordu.

Bir asker grubu meydana doğru koştu.

Mert hemen geriye çekildi.

Sonra yeniden baktı.

Katya'yı gördü.

Marina'nın evinin yanında diz çökmüştü. Bir kadının kolunu sarıyordu.

Mert'in eli pencerenin kenarında sıkıldı.

İçgüdüsü kapıya gitmesini söylüyordu. Öğrendiği kurallar ise tam tersini. Haftalardır Katya dışarıdaki her ayak sesinde onu saklamış, her tehlikede önüne geçmişti. O evin içinde kalması yalnızca kendi hayatını değil, Katya'nın hayatını da koruyordu. Bunu artık anlatılmadan anlayacak kadar Rusça öğrenmiş değildi belki, ama Katya'nın yüzünü okuyacak kadar onu tanıyordu.

Dışarı çıkarsa her şeyi mahvedebilirdi.

İçeride kalırsa da yalnızca bakacaktı.

Çatının üstündeki alevler büyüyordu.

Bir adam kapıya doğru koştu, duman yüzüne vurunca geri çıktı.

Kadınlardan biri iki eliyle başını tutarak bağırmaya başladı.

Mert kelimeleri duyamıyordu.

Ama tek bir sözcüğü seçti.

"Rebyonok!"

Çocuk.

Mert'in yüzü değişti.

Aynı anda evin yanındaki sundurmanın taşıyıcı direklerinden biri çatırdadı.

Katya bunu görmedi.

Mert gördü.

Direk yana eğildi.

Üstündeki ağır kiriş hareket etti.

Katya tam altına doğru bir adım attı.

Mert pencereden çekildi.

Bir saniye kapıya baktı.

Katya'nın sesi zihninde neredeyse gerçekmiş gibi duyuldu.

Sen burada.

Mert paltosunu aldı.

"Hayır," diye mırıldandı.

Bu kez kime söylediğini kendisi de bilmiyordu.

Mert paltosunu omuzlarına geçirirken sol tarafındaki yaranın altında tanıdık bir çekilme hissetti.

Durdu.

Elini kaburgalarının altına bastırdı.

Acı değildi henüz. Daha çok bedeninin ona nereden yaralandığını hatırlatmasıydı.

Katya olsa bunu yeterli sebep sayardı.

Mert saymadı.

Kapıyı açtığında duman, soğuktan daha önce yüzüne vurdu.

Köyün üstüne ağır bir sis gibi çökmüştü. Gündüz olmasına rağmen birkaç ev ötesi seçilmiyor, yangının turuncu ışığı dumanın içinde kirli lekeler hâlinde parlıyordu. İnsanlar kovalarla koşuyor, askerlerle köylüler birbirine karışıyordu.

Mert yakasını kaldırdı. Başını eğdi.

Kimse ona bakmadı.

Bunun rahatlığı yalnızca birkaç adım sürdü.

Marina'nın evine yaklaşınca yeni bir çatırtı duydu.

Sundurmanın eğilen direği biraz daha kaymıştı.

Katya hâlâ altında değildi ama ona fazlasıyla yakındı.

Mert koşmaya başladı.

İlk birkaç adımda bedeni itiraz etmedi. Sonra sol tarafında keskin bir sızı yükseldi.

Yavaşlamadı.

"Katya!"

Kadın başını çevirdi.

Yüzündeki şaşkınlık, onu tanıdığı anda öfkeye dönüştü.

"Mert?"

Katya bir adım ona doğru attı.

Tam o sırada üstlerindeki kiriş koptu.

Mert sesini duydu.

Tahtanın kırılırken çıkardığı o ağır, lifli çatlama sesini tanıyordu.

Katya tanımıyordu.

Mert ona ulaşıp kolundan çekti.

Katya'nın dengesi bozulunca ikisi birlikte karın ve çamurun üzerine düştüler.

Kiriş, bir az önce Katya'nın durduğu yere çarptı.

Kar, kül ve kıvılcımlar havaya savruldu.

Katya birkaç saniye nefes alamadı.

Sonra Mert'in kolunu üzerinde hissetti.

"Sen..."

Mert doğrulmaya çalıştı.

Yüzü acıyla kasılmıştı.

Katya'nın öfkesi bir an için sustu.

"Yaran."

"İyi."

Katya'nın yüzü sertleşti.

"Şimdi bunun sırası değil."

Mert cümlenin tamamını anlamadı.

Ama Katya'nın ayağa kalkabildiğini görünce elini çekti.

Bir kadının çığlığı yeniden yükseldi.

"Saşa!"

İkisi de yanan eve baktı.

Ön kapı artık kullanılamıyordu. Çöken sundurma girişin yarısını kapatmıştı. İki erkek yanan tahtaları çekmeye çalışıyor fakat alevler onları geri itiyordu.

Mert pencereyi gösterdi.

"Orada."

Katya baktı.

Evin yan tarafındaki küçük pencerenin camı kırılmıştı. Altındaki ahşap kaplama yanıyordu ama çatı o bölümde henüz çökmemişti.

"Hayır," dedi Katya.

Bu kez Mert ona bakmadı bile.

Yerdeki ıslak bir çuvalı aldı, omuzlarına ve başına geçirdi.

Katya kolunu yakaladı.

"Mert. Hayır."

Mert ilk kez elini onun elinden kurtardı.

"Çocuk."

Tek kelimeydi.

Katya sustu.

Mert yan pencereye koştu.

Yanında Mihail'in büyük oğlu Fyodor belirdi. Adam Mert'i tanımadı; yüzünün yarısını duman ve çuval örtüyordu. Mert pencereyi gösterip eliyle kaldırma hareketi yaptı.

Fyodor ne istediğini anladı.

İkisi birlikte pencerenin altındaki yarı yanmış tahtayı söktüler.

Mert ilk çekişte kaburgalarının altından gelen acıyla nefesini kesti.

İkincisinde dişlerini sıktı.

Üçüncüde tahta ayrıldı.

Fyodor pencerenin boşluğunu genişletti.

"Saşa!"

İçeriden öksürük duyuldu.

Katya birkaç adım geride duruyordu. Mert'e geri dön demek istiyordu. Fakat artık onu durdurmak için yanına giderse kendisi de yalnızca yük olacaktı.

Mert pencereye eğildi.

Yoğun duman yüzüne vurdu.

İçeri tamamen girmedi.

Yere yakın tuttuğu başıyla karanlığın içine baktı.

Bir masa ayağı seçti.

Ardından küçük bir el.

Mert kolunu uzattı.

"Gel!"

Rusçasını bilmiyordu.

Elini daha da ileri götürdü.

"Saşa!"

Çocuk adını duyunca kıpırdadı.

Masayla duvar arasına çömelmişti. Ağlıyor fakat sesi çıkmıyordu.

Mert parmaklarına ulaştı.

Çocuk elini tuttu.

Mert onu pencereye doğru çekmeye başladı.

Tam kaldıracağı sırada sol tarafındaki ağrı bir bıçak gibi saplandı.

Kolu gevşedi.

Fyodor bunu görüp uzandı.

"Ver!"

Kelimeyi Mert anlamadı ama hareketi anladı.

Çocuğu birlikte yukarı kaldırdılar.

Fyodor Saşa'yı pencerenin dışına aldı.

Marina'nın çığlığı bu kez başka türlü çıktı.

Katya çocuğa koştu.

Saşa öksürüyordu. Yüzü kurum içindeydi ama bilinci açıktı. Katya onu yere yatırmadı; oturtup öne eğdi, nefesini dinledi.

"Bana bak. Saşa, bana bak."

Çocuk gözlerini açtı.

Katya ancak o zaman Mert'i aradı.

Pencerenin yanında diz çökmüştü.

Bir eli kara, diğeri sol kaburgalarının altına basıyordu.

Katya'nın yüzündeki rahatlama anında kayboldu.

"Mert."

Yanına gidecekti.

Fakat askerler geldi.

Üç Rus askeri kovalarla eve doğru koşuyordu.

Mert de onları gördü.

Ayağa kalktı.

Katya alçak sesle, sertçe konuştu.

"Git."

Bu kelimeyi artık biliyordu.

Mert ona baktı.

Katya bir kez daha söyledi.

"Git."

Mert birkaç adım geri çekildi.

Yüzünü yeniden yakasının içine gömdü.

Tam döneceği sırada genç askerlerden biri elindeki kovayı başka birine verdi.

Aleksey.

Katya onu hemen tanıdı.

Aleksey önce Saşa'ya baktı.

Sonra pencerenin yanında duran yabancı adama.

Mert başını çevirdiğinde ikisinin bakışları karşılaştı.

Yalnızca birkaç saniye.

Fakat birkaç saniye, insanın bir yüzü hatırlaması için bazen yeterliydi.

Aleksey'in kaşları çatıldı.

Mert onun üniformasına baktı.

Sonra Katya'ya.

Hiçbir şey söylemeden kalabalığın arasına karıştı.

Mert kalabalığın içinden düz biçimde eve yönelmedi. Ahırların arkasına saptı. Duman burada daha yoğundu; gözlerini yakıyor, boğazını kavuruyordu. Her adımda sol tarafındaki ağrı büyüdü. Bir çitin yanına geldiğinde durmak zorunda kaldı.

Nefesini toparlamak için eğildi.

Arkasından asker sesleri geldi.

Başını kaldırmadı.

Bir kadın eline boş bir kova tutuşturdu. Mert düşünmeden aldı, birkaç adım taşıdı ve kuyunun yanında başka birinin eline verdi. Bu küçük hareket onu kalabalığın parçası yaptı. O anda kimse yüzünü sormadı. İnsanlar yanmakta olan evlerini kurtarmaya çalışırken yabancılık bile ayrıntıya dönüşüyordu.

Sonra yeniden arka yola geçti.

Aleksey ise onu tamamen gözden kaybetmedi.

Yabancı adamın yürüyüşünde tuhaf bir şey vardı. Kaçan biri kadar hızlı değildi. Sol tarafını koruyordu. Birkaç adım sonra dumanın içinde kayboldu.

Aleksey, Saşa'yı kucağına alan Marina'nın sesini duyunca başını çevirmek zorunda kaldı.

Tekrar baktığında adam yoktu.

Eve döndüğünde Mert'in nefesi bozulmuştu.

Kapıyı kapatır kapatmaz duvara yaslandı.

Sol tarafındaki ağrı artık saklanabilecek gibi değildi.

Gömleğini kaldırdığında eski yaranın çevresinde yeni kan yoktu. Fakat kaslar sertleşmiş, derinin altındaki bölge yeniden sıcak ve hassas hâle gelmişti.

Katya yaklaşık yarım saat sonra geldi.

Kapıyı açar açmaz Mert'i sandalyede gördü.

Çantasını masaya bıraktı.

Tek kelime söylemeden yanına gitti.

Mert yüzüne baktı.

Katya paltosunu bile çıkarmadan gömleğini kaldırdı.

Parmakları yaranın çevresine dokundu.

Mert nefesini tuttu.

"Acı?"

"Az."

Katya başını kaldırdı.

Mert birkaç saniye dayandı.

Sonra gözlerini kaçırdı.

"Çok."

Katya'nın çenesi gerildi.

"Biliyorum."

Bir süre yalnızca onu kontrol etti.

Yara açılmamıştı.

Bu, rahatlaması gerektiği anlamına geliyordu.

Katya rahatlamadı.

"Ölebilirdin."

Mert kelimelerin tamamını anlamadı.

Katya kendisini gösterdi, sonra düşen kirişi taklit etti.

"Ben."

Ardından Mert'i.

"Sen."

Mert başını salladı.

"Sen... orada."

Katya sustu.

Mert doğru kelimeleri aradı.

"Ben ev..." Kapıyı gösterdi. Sonra başını iki yana salladı. "Olmaz."

Katya'nın yüzündeki öfke yavaşça başka bir şeye dönüştü.

Mert artık ona neden dışarı çıktığını anlatmaya çalışmıyordu.

Bunu anlamasına ihtiyacı yoktu.

Katya anlamıştı.

Bir süre sonra elini yaranın üzerinden çekti.

"Çocuk iyi."

Mert dikkat kesildi.

"İyi?"

Katya başını salladı.

"İyi."

Mert gözlerini kapatıp sandalyesine yaslandı.

İlk kez yüzündeki gerginlik çözüldü.

Katya onu izledi.

Sonra kendisini şaşırtan bir şey yaptı.

Azarlamadı.

Yalnızca temiz bir bezi soğuk suya batırıp sıktı ve Mert'in sol tarafına dikkatlice yerleştirdi.

Mert gözlerini açtı.

Katya bakışını kaçırmadan konuştu.

"Bir daha yapma."

Mert birkaç saniye düşündü.

Sonra çok hafif başını iki yana salladı.

"Yalan."

Katya'nın kaşları kalktı.

Mert'in dudaklarının kenarında yorgun bir gülümseme oluştu.

Katya istemeden burnundan güldü.

"Hiç değilse bunu doğru öğrendin."

Dışarıda yangının sesleri hâlâ sürüyordu.

Aleksey, yanan evin önünde kovayı elinde tutarken gözlerini dumanın içinde kaybolan adamın gittiği yöne çevirdi.

Az önce gördüğü yüzü daha önce köyde hiç görmemişti.

Bundan emindi.

Ve bir asker için bazen bir yabancının yüzünü bir kez görmek, onu aramaya başlamak için yeterliydi.

End of chapter

Page 1 of 69Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.