BÖLÜM 13 - DIŞARIDA İLK GECE
Sokolov'un çay içmeye geldiği günden sonra kış, köyün üzerinde ağır ağır gevşemeye başladı.
Önce çatılardan gündüzleri su damladı. Sonra ahırların güneş gören tarafında kar inceldi. Geceleri hâlâ taş gibi donuyor, sabahları kuyunun çevresindeki buz balta istemeden kırılmıyordu; ama öğleden sonraları yollarda çamur görünmeye başlamıştı.
Sokolov'un söylediği de çıkmıştı.
Bir hafta içinde kuzey yolundaki asker geçişleri artmış, ardından neredeyse her gün köyden kızağa yüklenmiş sandıklar, yaralılar ve yorgun birlikler geçmişti. Katya bazı günler kapının önüne bile çıkmamış, Mert'in perdeyi aralamasına izin vermemişti.
Sonra hareketlilik azalmıştı.
Bir hafta daha geçmişti.
Ardından bir tane daha.
Katya zamanı takvimden çok Mert'in bedeninden saymıştı.
Önce ağır su kovasını iki eliyle kaldırabildi.
Sonra sobanın yanındaki odunları keserken artık yarısında oturmak zorunda kalmadı.
Bir sabah Katya, onun mutfaktan arka odaya dönerken sol tarafını hiç tutmadığını fark etti. Başka bir gün Mert, yere düşen kaşığı eğilip aldı ve doğrulduğunda yüzü kasılmadı.
Yine de tamamen iyileşmiş değildi.
Uzun süre çalışırsa ağrı geri geliyor, soğuk bazı geceler yaranın çevresini sertleştiriyordu. Katya iki kez onu yatmaya zorlamış, Mert iki kez "Ben hasta değil" demişti.
İkisinde de Katya kazanmıştı.
En azından Katya öyle düşünüyordu.
Zaman yalnızca yarasında değil, konuşmalarında da iz bırakmıştı.
Mert artık sabahları "su" demek yerine kırık Rusçasıyla "Su sıcak mı?" diye sorabiliyor, Katya pazardan döndüğünde "Vera iyi?" diyebiliyordu. Katya da onun Türkçesinden küçük parçalar toplamıştı. "Bekle", "gel", "yoruldun mu", "çok" ve "biraz" artık ellerini kullanmadan anlaşabildikleri kelimeler arasındaydı.
Bazen ikisi de aynı cümleyi yarı Rusça yarı Türkçe kuruyor, hangisinin hangi dili konuştuğunu ancak cümlenin sonunda fark ediyordu.
Ev de buna göre değişmişti.
Mert'in bıçakla düzelttiği küçük tahta parçaları pencerenin altında birikmişti. Sobanın yanındaki odunlar artık Katya eve dönmeden de küçültülüyordu. Bir sabah Katya, yıllardır kapağı kapanmayan un sandığının sessizce tamir edildiğini görmüş, kimin yaptığını sormamıştı.
Sormasına gerek yoktu.
Buna karşılık Mert de bazı kuralları öğrenmişti.
Gündüz perdeye yaklaşmamak.
Kapı çalındığında soru sormadan arka odaya geçmek.
Dışarıdan yabancı bot sesi duyulduğunda konuşmayı kesmek.
Sokolov o günkü çaydan sonra bir daha gelmemişti. Fakat yokluğu güven vermiyordu. Katya, adamın bir şeyi unutmadığını biliyordu. Üstelik söylediği gibi asker trafiği artmıştı. Bazı geceler Mert, arka odada uyumadan önce yoldan geçen birliklerin botlarını sayıyordu.
İlk haftalarda saymayı bırakması uzun sürüyordu.
Son günlerde sesler seyrekleşmişti.
O gece yemek bittikten sonra Mert kapıya baktığında, Sokolov'un çayından bu yana neredeyse bir ay geçmişti.
Katya bakışı hemen tanıdı.
"Hayır."
Mert ona döndü.
Henüz hiçbir şey söylememişti.
"Ben konuşmadım."
Katya elindeki tabağı su leğenine bıraktı.
"Gerek yok."
Mert kaşlarını çattı.
Sonra kapıyı gösterdi.
"Dışarı."
"Hayır."
"Gece."
"Onu da görüyorum."
Mert pencereye yaklaştı. Perdenin kenarını yalnızca bir parmak kadar araladı. Yol boştu. Karın üstüne ay ışığı düşüyor, karşı evlerin pencereleri çoktan kararmış görünüyordu.
Mert arkasını dönmeden konuştu.
"Asker yok."
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Şu anda."
Mert bu iki kelimeyi anladı. Başını salladı.
"Şu anda yok."
"Sonra olabilir."
Mert pencereyi bıraktı.
Kendisini gösterdi.
"Ben iyi."
Katya'nın yüzündeki ifade değişmedi.
Mert hemen düzeltti.
"Ben... daha iyi."
"Bu başka."
Mert bir an düşündü, sonra Rusça kelimeleri dikkatle seçti.
"İki ay ev."
Katya sustu.
Mert evin içini gösterdi.
"Mutfak. Oda. Pencere." Sonra kapıya baktı. "Ben yürümek. Az."
Katya cevap vermedi.
Haklı olmasından hoşlanmıyordu.
Mert haftalardır yalnızca bu evin içinde güçlenmişti. Yusuf'u uğurladığı sabah evin arkasında birkaç düzine adım atmış, sonra dizlerinin üzerine çökmüştü. O günden beri dışarı çıkmamıştı.
Katya buna izin vermemişti.
Önce gerçekten yürüyemediği için.
Sonra askerler yüzünden.
Sonra da dışarı çıkmamasına o kadar alışmıştı ki, sebebin nerede bittiğini kendisi de ayırt edememeye başlamıştı.
Mert onu izliyordu.
"Katya."
"Ne?"
"Az."
İki parmağını birbirine yaklaştırdı.
"Orman. Sonra ev."
Katya gözlerini kıstı.
"Bunu önceden düşündün."
Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.
Bu yeterli cevaptı.
Katya iç çekti.
"Yaranı göreceğim."
Mert'in gülümsemesi kayboldu.
"Katya."
"Yara."
Mert itiraz edecek gibi oldu.
Katya parmağını kaldırdı.
"Dışarı istiyorsun?"
Mert sustu.
Sonra gömleğinin kenarını kaldırdı.
"Akıllı adam."
Mert bu sözü biliyordu. Gururla başını salladı.
"Evet."
Katya istemeden güldü.
"Bazen."
Yaranın izi sol kaburgalarının altında koyu bir çizgi hâlinde kalmıştı. Deri kapanmıştı fakat çevresinde hâlâ sertlik vardı. Katya parmaklarıyla izin yanına bastırdı.
"Acı?"
"Yok."
Biraz daha aşağı bastırdı.
Mert'in yüzü çok hafif gerildi.
Katya kaşlarını kaldırdı.
Mert hemen düzeltti.
"Az."
"Tabii."
Elini çekti.
Mert gömleğini indirirken Katya paltosuna uzandı.
"Ormana kadar."
Mert birkaç saniye ona baktı.
Katya arka kapıyı, sonra ağaçları gösterdi.
"Orman. Kısa. Birlikte."
Mert'in yüzünde yavaşça bir gülümseme oluştu.
"Birlikte."
"Ve koşmak yok."
Mert anlamadı.
Katya koşuyormuş gibi iki kolunu hareket ettirdi, ardından başını sertçe iki yana salladı.
Mert güldü.
"Hayır koşmak."
"Güzel. Dilin hiç değilse tehlikeli şeylerde ilerliyor."
Katya evden çıkmadan önce iki kez yolu kontrol etti.
Üçüncüsünde Mert arkasından konuştu.
"Kimse."
Katya perdeyi bıraktı.
"Sen çok rahatsın."
Mert kelimelerin hepsini anlamadı ama bunu iltifat sanmış olacak ki başını salladı.
Katya lambayı söndürdü.
Mutfak karanlığa gömüldü.
Arka kapının sürgüsünü kaldırdı.
Soğuk hava daha kapı tam açılmadan içeri doldu.
Mert ilk adımı attığında durdu.
Katya onun yine ağrıdığını sandı.
Sonra nereye baktığını gördü.
Gökyüzüne.
Bulutlar dağılmıştı. Ay tam değildi ama karın üstünü soluk bir ışıkla kaplıyordu. Yıldızlar, pencerenin küçük çerçevesine sığdırıldıklarında göründüklerinden çok daha fazlaydı.
Mert başını iyice kaldırdı.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Katya kapıyı sessizce kapattı.
Mert derin bir nefes aldı.
Soğuk havayı acele etmeden içine çekti.
Sonra verdi.
Nefesi yüzünün önünde beyaz bir bulut oldu.
Bir adım daha attı.
Ardından bir tane daha.
Ayağının altındaki karı dinledi.
Sanki haftalardır unuttuğu bir sesi yeniden tanıyordu.
Katya onun iki adım arkasında yürümeye başladı.
İlk başta gözleri alışkanlıkla Mert'in sol tarafındaydı.
Onuncu adımda yürüyüşüne baktı.
Yirminci adımda saymayı bıraktı.
Mert artık bedenini koruyarak ilerlemiyordu. Acele etmiyordu ama her adımını da ölçmüyordu. Ahırın yanından geçip ağaçlara doğru yürüdü. Bir yerde durup sağa baktı, sonra sola.
Ardından istediği tarafa döndü.
Katya, bu kadar sıradan bir hareketin yüzündeki ifadeyi değiştireceğini beklememişti.
Mert alçak bir dalın üzerindeki karı eliyle silkeledi.
Sonra Katya'ya döndü.
"Özgür."
Katya kelimeyi bilmiyordu.
"Ne?"
Mert çevresini gösterdi.
Gökyüzünü.
Ormanı.
Önündeki izsiz karı.
Sonra göğsüne dokundu.
"Özgür."
Katya birkaç saniye yüzüne baktı.
Anlamı bulmak zor olmadı.
"Svobodnıy."
Mert dikkatle tekrarladı.
"Svo... bodnıy."
"Svobodnıy."
Mert gülümsedi.
"Özgür."
Katya da denedi.
"Özgür."
Mert başını salladı.
Tam o sırada uzaklardan boğuk bir top sesi geldi.
İkisi birden kuzeye baktı.
Ses çok uzaktaydı.
Mert birkaç saniye dinledi.
"Uzak," dedi.
Katya başını salladı.
"Uzak."
Mert yeniden yürümeye başladı.
Katya arkasından baktı.
Bir ay önce onu evin içinde fazla ayakta kaldığı için azarladığı adam değildi artık. Daha da geriye giderse, karda bulduğu o solgun yüzle karşısındaki adam arasında neredeyse hiçbir benzerlik kalmamıştı.
Paltosunun altında omuzları yeniden belirginleşmişti. Adımları daha sağlamdı. Saçları ensesine doğru uzamış, ay ışığında açık kumral rengi daha belirgin görünmüştü.
Katya'nın bakışı bir an gereğinden uzun kaldı.
Mert arkasını döndü.
"Ne?"
Katya hemen yüzünü sertleştirdi.
"Yavaş."
Mert gözlerini kapatıp başını gökyüzüne kaldırdı.
Katya güldü.
Ama Mert yeniden yürümeye başladığında bu kez onun arkasından giderken gözlerini yalnızca yarasına dikmedi.
Ağaçların arasına girdiklerinde köyün ışıkları geride kaldı.
Ormanın içi açık alandan daha karanlıktı. Ay ışığı dalların arasından parça parça düşüyor, karın üzerinde soluk lekeler bırakıyordu. Mert birkaç kez durup çevresini dinledi.
Katya bunu ilk başta yaranın verdiği yorgunluk sandı.
Sonra Mert elini kaldırdı.
"Bekle."
Katya durdu.
Bu kelimeyi ondan duymak hâlâ tuhaftı.
Mert başını hafifçe yana çevirdi.
"Ne var?"
Mert cevap vermedi.
Bir süre yalnızca rüzgârın kuru dallarda çıkardığı ses vardı.
Ardından çok uzaktan bir atın kişnemesi duyuldu.
Katya'nın rahatlığı hemen kayboldu.
"Köy."
Mert başını iki yana salladı.
Başka bir yeri gösterdi.
Yol.
Katya'nın yüzü gerildi.
Evin arkasından geçen eski orman yolu gündüzleri oduncuların, bazı geceler de devriyelerin kullandığı bir hattı kesiyordu. Son haftalarda asker geçişi azalmıştı ama tamamen bitmemişti.
Katya geri dönmeyi işaret etti.
"Ev."
Mert bu kez itiraz etmedi.
Bu, Katya'nın hoşuna gitmedi.
İtiraz etmemesi, onun da bir şey duymuş olduğu anlamına geliyordu.
Geldikleri yönde yürümeye başladılar.
Kar, ormana girerken olduğundan daha yüksek ses çıkarıyor gibiydi.
Katya adımlarını yavaşlattı.
Mert de.
Bir süre sonra ağaçların arasından sarı bir ışık göründü.
Katya durdu.
Tek ışık değildi.
İkincisi biraz gerideydi.
Sonra üçüncüsü.
Fener.
Katya'nın midesi sıkıştı.
"Devriye."
Mert kelimeyi bilmiyordu ama anlaması için bilmesine gerek yoktu.
Işıklar orman yolunda hareket ediyordu.
Onlara doğru.
Katya hemen sağ taraftaki sık çalılıkları gösterdi.
"Oraya."
Yürümeye başladı.
Mert bileğini tuttu.
Katya sertçe ona döndü.
"Ne?"
Mert başını iki yana salladı.
Çalılıkların önündeki karı gösterdi.
Katya baktı.
Kar derindi ve temizdi.
Oraya girerlerse iki kişinin ayak izi yolun kenarından doğrudan saklandıkları yere gidecekti.
Katya bunu bir an geç fark etti.
Mert eliyle onu bekletti.
Ardından yolun ters tarafındaki büyük ladinleri gösterdi.
Ağaçların altındaki kar daha inceydi. Dallar zemini büyük ölçüde örtüyor, eski hayvan izleri birbirine karışıyordu.
Mert Katya'nın elini bıraktı.
Sonra kendi gitti.
Katya birkaç saniye arkasından baktı.
Haftalar önce onu her adımında tutması gerekiyordu.
Şimdi saklanacak yeri bulan oydu.
Katya peşinden gitti.
Fenerler yaklaşıyordu.
Erkek sesleri duyuldu.
En az 3 kişilerdi.
Katya ladinin altına ulaştığında Mert dalı kaldırdı.
"Gel."
Katya eğilerek geçti.
Ağacın gövdesinin yanında küçük bir boşluk vardı. İkisi yan yana durduğunda dallar onları yoldan büyük ölçüde gizliyordu.
Fakat yetmiyordu.
Katya yolun bir kısmını hâlâ görebiliyordu.
Demek oradan da görülebilirlerdi.
Geri çekilmeye çalıştı.
Ayağı donmuş bir köke takıldı.
Dengesi bozuldu.
Mert elini uzatıp onu tuttu.
Bu kez bileğinden değil.
Elinden.
Parmakları Katya'nın parmaklarının çevresinde kapandı ve onu ağacın gövdesinin arkasındaki daha karanlık bölüme çekti.
Katya'nın sırtı kabuğa değdi.
Mert hemen önünde kaldı.
"Burada."
Sesi neredeyse fısıltıydı.
Katya cevap vermedi.
Fenerlerden biri ağaçların arasından geçti.
Artık askerlerin sözlerini seçebiliyordu.
"...sabah değişecekmiş."
Başka bir adam homurdandı.
"Bu soğukta sabaha kadar dolaşmak delilik."
Katya nefesini tuttu.
Devriye kaçak aramıyordu.
Rutin bir turdu.
Ama Mert'i görmeleri için sebebin önemi yoktu.
Bir fener ışığı dalların arasından süzüldü.
Mert Katya'nın elini hâlâ bırakmamıştı.
Katya bunu ancak o anda fark etti.
İlk günlerde o eli kaç kez tutmuştu?
Ateşini ölçerken.
Ayağa kaldırırken.
Düşmesini engellerken.
Acıdan bileğini sıktığında.
O zaman Mert'in eli ya titrer ya da bütün ağırlığını ona bırakırdı.
Şimdi parmaklarının kavrayışı sakindi.
Güçlüydü.
Katya'yı ayakta tutan el onundu.
Fener ışığı yeniden yaklaştı.
Mert başını çok az eğdi.
Katya onun yüzünü ancak birkaç parmak mesafeden görebildi.
Ay ışığı yoktu burada. Yalnızca uzaktan gelen fenerin aralıklı sarılığı.
Mert'in bakışları yolda değildi.
Katya'nın yüzündeydi.
Sessiz olmasını anlatmak için dudaklarına parmağını götürmedi.
Gerek yoktu.
Katya bir an neden bu kadar yakın durduklarının farkına vardı.
Sonra kendi kendine kızdı.
Başka yer yoktu.
Hepsi buydu.
Bu çocuk senden yirmi yaş küçük, diye düşündü.
Ardından düşüncenin kendisine daha çok kızdı.
Çocuk değildi.
Tam da sorun buydu.
Fener ışığı çekildi.
Katya gözlerini yola çevirdi.
Askerlerden biri güldü.
Bir başkası küfretti.
Sesler yavaş yavaş uzaklaştı.
Mert hemen hareket etmedi.
Katya da etmedi.
Bir süre yalnızca nefeslerini dinlediler.
Sonunda Katya çok alçak sesle konuştu.
"Gittiler."
Mert başını salladı.
"Gittiler."
Kelimeyi doğru söylemişti.
Katya eline baktı.
Mert de baktı.
Parmakları hâlâ birbirine geçmiş değildi; yalnızca Mert'in eli Katya'nın elini kavrıyordu.
Mert hemen bıraktı.
"Affet."
Bu kelimeyi Katya ona öğretmemişti.
Belki son haftalarda bir yerden çıkarmıştı.
Katya elini paltosunun cebine soktu.
"Bir şey yok."
Sesi düşündüğünden daha sert çıktı.
Mert kaşlarını hafifçe çattı ama sormadı.
İyi ki sormadı.
Katya cevabını bilmiyordu.
Yola yeniden çıkmadan önce uzun süre beklediler.
Bu kez önde Mert yürüdü.
Katya buna itiraz etmedi.
Mert devriyenin gittiği yöne bakıyor, sonra ev tarafını kontrol ediyor, açık alanlara çıkmadan önce birkaç saniye dinliyordu.
Askerdi.
Katya bunu unutmuş değildi.
Ama onu evinde haftalardır saklayınca, savaşın ona öğrettiği şeyleri görmez olmuştu.
Ormanda Mert'in başka bir hâli ortaya çıkmıştı.
Daha sessiz.
Daha dikkatli.
Ve kendisine ihtiyaç duymadan karar verebilen.
Bir süre sonra Mert'in adımları ilk çıktıkları ana göre biraz kısaldı.
Katya bunu hemen fark etti.
"Yoruldun?"
Mert cevap vermeden yürümeyi sürdürdü.
Katya iki adım hızlanıp yanına geldi.
"Yoruldun mu?"
Mert sonunda elini sol kaburgalarının altına götürdü. Yalnızca bir an tuttu, sonra çekti.
"Az."
Katya durdu.
Mert de mecburen durdu.
"Ev," dedi Katya. "Şimdi."
Mert itiraz etmedi. Fakat yüzündeki ifade, bunun ağrıdan çok yakalanma tehlikesi yüzünden olduğunu düşündüğünü anlatıyordu.
Katya elini uzatıp yaranın üzerine bakmak istedi.
Mert hafifçe geri çekildi.
"Evde."
Katya kaşlarını kaldırdı.
Mert cümlesini tamamlamak için kapıyı işaret etti.
"Bak. Evde."
Katya birkaç saniye onu süzdü.
"Pekâlâ."
Yürümeye devam ettiler.
Bu küçük ağrı Katya'yı garip biçimde rahatlattı. Mert güçlenmişti ama bedeni hâlâ sınırlarını hatırlıyordu. Onu bir anda iyileşmiş saymak, onun yaptığı kadar büyük bir aptallık olurdu.
Fakat başka bir gerçeği de inkâr edemiyordu.
Artık bu sınırları yalnızca Katya koymuyordu.
Mert kendi bedenini dinlemeyi öğrenmeye başlamıştı.
Ahırın karanlık gölgesi göründüğünde Katya ilk kez rahat nefes aldı.
Mert arka kapıya ulaşınca bekledi.
Katya sürgüyü açtı.
İçeri girdiklerinde sobanın sönmeye yüz tutmuş sıcaklığı yüzlerine çarptı.
Katya hemen perdeyi kontrol etti.
Sonra kapıyı kilitledi.
Mert paltosunu çıkardı.
Katya gözünün ucuyla onun sol tarafını izledi.
Mert bunu yakaladı.
"İyi."
Katya dönüp baktı.
Mert gülümsedi.
"Gerçek iyi."
Katya istemeden burnundan güldü.
"Göreceğiz."
Mert sandalyesine oturdu.
Bir süre ellerini dizlerinin üzerinde tuttu.
Sonra kapıya baktı.
"Yarın?"
Katya ona döndü.
Mert dışarıyı gösterdi.
"Yine?"
Katya birkaç saniye cevap vermedi.
Bir saat önce bu soruya hiç düşünmeden hayır derdi.
Şimdi karşısındaki adamı izledi.
Nefesi normaldi.
Yüzü solmamıştı.
Yarasını tutmuyordu.
Üstelik devriye geldiğinde Katya onu değil, o Katya'yı daha güvenli yere götürmüştü.
"Belki."
Mert'in kaşları kalktı.
Kelimeyi anlıyordu.
"Belki?"
Katya parmağını kaldırdı.
"Belki."
Mert gülümsedi.
Katya sobaya odun atmak için eğildi.
Arkasından Mert'in sesi geldi.
"Katya."
"Ne?"
Mert bir süre doğru kelimeyi aradı.
Sonunda kendi eline baktı.
Sonra Katya'yı gösterdi.
"Korkma."
Katya durdu.
Mert bu kez gülmüyordu.
Katya ona bakıp başını iki yana salladı.
"Çok konuşmaya başladın."
Mert anlamadı.
Ama Katya sobaya dönerken yüzündeki küçük gülümsemeyi gördü.
Katya ise alevlerin yeniden yükselmesini izledi.
O gece ilk kez, Mert'in iyileşmesinin yalnızca daha uzağa yürüyebilmesi demek olmadığını düşündü.
Bir gün bu kapıdan çıktığında geri dönmeye de ihtiyacı olmayacaktı.
Bu düşünce, devriyenin fenerlerinden daha uzun süre içinde kaldı.
READER NOTES
Comments