Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBÖLÜM 12 - SOKOLOV'UN ÇAYI

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

BÖLÜM 12 - SOKOLOV'UN ÇAYI

Aradan dört gün geçti.

Mert o dört gün boyunca "ev" kelimesini bir daha aynı biçimde kullanmadı.

Katya da sormadı.

Bazen bir insanın anlamadığı bir şeyi anlamamış gibi bırakması daha kolaydı. Özellikle de o şey, gece yatağa girdikten sonra bile aklına geliyorsa.

Dört gün içinde köyde daha somut meseleler de olmuştu.

Un yeniden azaltılmıştı. Kuzey yolundan iki askerî kızak geçmiş, birinde yaralılar, diğerinde mühimmat taşınmıştı. Vera Mihaylovna'nın bacağı nihayet sargısız kalabilecek kadar düzelmişti. Pavel ise elindeki yaranın iyileştiğini göstermek için iki kez Katya'nın kapısına gelmişti.

Mert de güçleniyordu.

Bu dört gün, evin içindeki düzeni de değiştirmişti.

Mert artık sabahları Katya'dan önce uyanırsa sobaya tek bir odun atabiliyordu. İki değil. Katya bunun sınırını özellikle koymuştu. İlk gün Mert iki odun atınca Katya ikincisini maşayla geri çıkarmaya kalkmış, Mert de bunun yalnızca odun olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Tartışmanın sonunda ikisi de "iki" kelimesini iki ayrı dilde gereğinden fazla tekrar etmişti.

Sonraki sabah sobada yalnızca bir odun vardı.

Katya bunu zafer saymıştı.

Mert ise mutfak masasının kenarında bulduğu birkaç tahta parçasını bıçakla düzeltmeye başlamıştı. Artık ona tamamen boş oturmasını söylemek mümkün değildi. Katya da bunu anlamıştı. Yalnızca hangi işlerin yapılabileceğine kendisi karar veriyordu.

Bu konuda Mert'le aynı fikirde değillerdi.

Mert'in sol tarafındaki yara dışarıdan kapanmış görünüyordu. Dikişler alınmıştı. Deri hâlâ sert, bazı noktalarda hassastı. Uzun süre aynı şekilde oturduğunda ya da fazla eğildiğinde eli istemsizce kaburgalarının altına gidiyordu.

Katya her seferinde görüyordu.

Mert de onun gördüğünü biliyordu.

Artık ikisi de bu konuda birbirlerini kandıramıyordu.

Artık mutfaktan arka odaya yürürken düşünmüyordu bile. Sabahları pencerenin önünde daha uzun süre ayakta kalabiliyor, kısa süreli işlerde Katya'nın yardımını beklemiyordu.

Fakat Katya ağır kovaları hâlâ ona vermiyordu.

Mert de buna hâlâ kızıyordu.

O sabah sobanın yanındaki su kovasına uzandığında Katya yalnızca baktı.

Mert'in eli havada durdu.

Katya hiçbir şey söylemedi.

Mert kovaya baktı.

Sonra Katya'ya.

"Az?"

Katya kaşlarını kaldırdı.

"Hayır."

Mert iç çekti.

"Katya çok kötü."

"Evet. Ve çok kötü Katya bugün de yaranı yeniden açmana izin vermeyecek."

Mert yalnızca kendi kullandığı kelimeleri anlayıp yüzünü buruşturdu.

Tam o sırada kapı çalındı.

İkisi de sustu.

Mert'in eli kovadan çekildi.

Kapıya ikinci kez vurulmadı.

Bu, Katya'nın hoşuna gitmedi.

Köylüler beklemezdi. Anna Petrovna kapıyı neredeyse döverdi. Pavel ise ilk vuruştan sonra adını bağırırdı.

Bekleyen insanlar genellikle askerlerdi.

Katya eliyle arka odayı gösterdi.

Mert zaten hareket etmişti.

Kapı eşiğine geldiğinde durup ona baktı.

Katya dudaklarına parmağını götürdü.

"Sessiz."

Mert başını salladı.

Arka odaya geçti.

Katya kapının tam kapanmasını istemedi. Tahtanın yerine otururken ses çıkarmaması için aralık bıraktı, sonra mutfağa dönüp üzerindeki önlüğü düzeltti.

Kapıyı açtı.

Sokolov dışarıda tek başına duruyordu.

Elinde küçük, kahverengi bir bez çanta vardı.

Katya önce çantaya baktı.

Sonra ona.

"Bu kez ne arıyorsunuz?"

Sokolov'un gözlerinde kısa bir eğlence belirdi.

"Günaydın demek de mümkün."

"Günaydın."

"Şimdi daha iyi."

Katya kapının önünden çekilmedi.

Sokolov çantayı hafifçe kaldırdı.

"Feldşer gönderdi."

Katya'nın bakışları yeniden çantaya indi.

"Ne var içinde?"

"Birkaç sargı. Bir şişe antiseptik. Biraz ateş düşürücü."

Katya istemeden şaşırdı.

"Bunları bana mı getiriyorsunuz?"

"Yanlış eve gelmediysem."

Katya çantayı almak için elini uzattı.

Sokolov vermedi.

"Bir fincan çay karşılığında."

Katya'nın eli havada kaldı.

"Ordu artık ilaçları böyle mi satıyor?"

"Hayır. Bu benim kişisel yolsuzluğum."

Katya ona baktı.

Sokolov'un yüzü sakindi.

Şaka yapıyordu.

Ama yalnızca şaka yapmıyordu.

Katya'nın arkasında, birkaç adım ötede arka odanın kapısı duruyordu.

Mert oradaydı.

Sokolov ise bunu bilmiyordu.

Ya da bildiğini henüz söylemiyordu.

Katya kapının önünde gereğinden uzun durursa daha tuhaf görüneceğini fark etti.

Kenara çekildi.

"Bir fincan."

Sokolov içeri girdi.

Katya, Sokolov'un paltosunun omuzlarında erimemiş kar tanelerini gördü. Demek doğrudan karargâhtan gelmişti. At sesi duymamıştı; yürüyerek gelmiş olmalıydı.

Bu ayrıntı nedense hoşuna gitmedi.

Bir subayın görev gereği uğradığı eve yürüyerek gelmesi mümkündü.

Bir adamın bir kadının evine yürüyerek gelmesi de.

Aradaki fark bazen yalnızca niyetti.

Sokolov içeri girerken kapının yanında kısa bir an durdu. Botlarındaki karı eşikte silkeledi. Bu kadar sıradan bir nezaket bile Katya'yı tedirgin etti. Evi aramaya gelen askerler böyle davranmamıştı.

O gün Sokolov misafir gibi davranıyordu.

Katya bunun daha güvenli olduğundan emin değildi.

"Pazarlığa açığım."

"Değilim."

Kapıyı kapattı.

Mert, Sokolov'un sesini tanıdı.

İsmi söylenmemişti.

Gerek de yoktu.

Teğmenin konuşması köydeki diğer askerlerinki gibi değildi. Acele etmiyor, cümlelerin sonunda sesini yükseltmiyordu. Mert Rusçanın çoğunu anlayamasa bile bu adamın konuşurken karşısındakinin cevabını dinlemekten çok tarttığını hissediyordu.

Arka odanın kapısının yanında durdu.

Katya'nın ayak sesleri mutfağa geçti.

Ardından sandalye çekildi.

Bir tane.

Sonra bir tane daha.

Mert'in kaşları çatıldı.

Mert bu sesi en son karanlık çöktükten sonra kapının öte yanında duymuştu. O gece Katya'nın yüzü Sokolov gittikten sonra uzun süre düzelmemişti. Mert bütün soruları anlamamıştı ama teğmenin adının evde başka askerlerin adından daha ağır bir yere sahip olduğunu öğrenmişti.

Şimdi aynı adam, duvarın yalnızca birkaç adım ötesinde çay içiyordu.

Mert nefesini mümkün olduğunca sessiz verdi.

Mahzene girmemişti.

Ama ilk günlerdeki gibi saklanmak zorunda olduğunu bedeni hâlâ hatırlıyordu.

Adam oturmuştu.

Katya çayı hazırlarken Sokolov bez çantayı masanın üzerine koydu.

"Bunu neden feldşer getirmedi?"

"Başka köye gitti."

"Bir asker de getirebilirdi."

"Getirebilirdi."

Katya çaydanlığı sobanın üzerinden aldı.

"Getirmedi."

"Gözlem gücünüz etkileyici."

Katya ona fincanı uzattı.

"İlacımı bırakıp çayınızı için."

Sokolov çantayı açtı.

İçindekileri tek tek çıkardı.

İki temiz sargı rulosu.

Küçük koyu renkli şişe.

Üç kâğıt paket.

Katya'nın yüzündeki alay hafifçe kayboldu.

Malzeme gerçekten değerliydi.

"Bunları size kim ayırdı?"

"Feldşer."

"Kim izin verdi?"

Sokolov fincanını aldı.

"Ben."

Katya birkaç saniye sustu.

"Niçin?"

"Çünkü köyde yaralı askerlerim olduğunda sizi çağırıyorum."

"Yani yine çıkarınız var."

"Daha önce de söylemiştim. Çıkar, iyi bir davranışı otomatik olarak kötü yapmaz."

Katya bu cümleyi hatırladı.

İlk kez ilaç istemeye gittiği günü.

Sokolov da hatırlıyordu demek.

Çayından bir yudum aldı.

Bakışları mutfağın içinde dolaştı.

Katya bunu fark etti.

Masanın ayağı.

Soba.

Raflar.

Pencere.

Sonra tamir edilmiş sandalye.

Katya'nın omuzları gerilmedi.

Sokolov sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.

"Evinizde bir şey değişmiş."

Katya'nın kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

"Neymiş?"

Sokolov gözlerini masadan kaldırdı.

"Sandalye."

Katya sustu.

Teğmen ayağını hafifçe itti.

Sandalye sallanmadı.

"Geçen geldiğimde böyle değildi."

Katya yüzündeki ifadeyi değiştirmedi.

Mert'in elleri.

Pavel'in sorusu.

Söylediği küçük yalan.

"Tamir ettim."

Sokolov başını salladı.

"Beceriklisiniz."

"Dul kalınca insan ya becerikli oluyor ya da eşyaları kırık kullanıyor."

Sokolov'un bakışları onda durdu.

Bu kez birkaç saniye uzun kaldı.

"Kaç yıl oldu?"

Katya sorunun ne hakkında olduğunu hemen anladı.

"Yedi."

Sokolov fincanını masaya bıraktı.

"Uzun zaman olmuş."

Katya'nın sesi düz çıktı.

"Geçiyor."

"Çocuğunuz da yoktu, değil mi?"

Katya'nın parmakları çaydanlığın kulpunda sıkıldı.

Bu soruyu köyde yüzlerce kez duymuştu.

Sokolov'un ağzından çıkınca daha kişisel geldi.

"Yoktu."

Arka odadan hiçbir ses gelmiyordu.

Katya bir an, Mert'in bu kelimeyi artık bildiğini düşündü.

Çocuk.

Dört gece önce aynı soruyu o da sormuştu.

Ama Mert cevabı aldıktan sonra susmuştu.

Sokolov susmadı.

"Peki neden yeniden evlenmediniz?"

Katya yavaşça başını kaldırdı.

Teğmen ona bakıyordu.

Artık bu, köyde kaçak asker arayan bir subayın sorusu değildi.

Bunu ikisi de biliyordu.

Sobanın içinde bir odun parçası çöktü.

Arka odada Mert, kelimelerin çoğunu anlamadan Sokolov'un sesinin değiştiğini duydu.

Ve kapının öte yanında, nedenini bilmediği hâlde çenesini sıktı.

Katya, Sokolov'un sorusuna hemen cevap vermedi.

Bir insanın yeniden evlenmemesi için mutlaka açıklanabilir bir sebebi olması gerektiği düşüncesinden hiçbir zaman hoşlanmamıştı.

"İstemedim."

Sokolov başını hafifçe eğdi.

"Bu kadar mı?"

"Size yetersiz mi geldi?"

"Hayır."

"Öyleyse yeterli."

Sokolov fincanını eline aldı.

Katya onun geri çekileceğini düşündü.

Yanıldı.

"Bazen yalnızlığa alışmak da insanı karar vermekten kurtarıyor."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Ben kararsız değilim."

"Bunu fark ettim."

Sokolov'un sesi sakindi.

"Zaten sorun da o olabilir."

Katya birkaç saniye ona baktı.

"Benim evlilik durumumu araştırmak yeni göreviniz mi?"

Sokolov'un ağzının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Hayır."

"İyi. Çünkü bu konuda rapor yazacak kadar malzeme çıkmaz."

"Ben o kadar emin değilim."

Sokolov fincanın kenarına başparmağıyla dokundu.

"Size hiç teklif gelmediğine inanmıyorum."

Katya'nın yüzünde kuru bir ifade belirdi.

"Bu köyde mi yaşıyorsunuz, yoldaş Teğmen?"

Sokolov güldü.

"Demek geldi."

"İnsanların bir kadının tek başına yaşayamayacağına dair tuhaf bir inancı var."

"Ya siz?"

"Ben yedi yıldır aksini kanıtlıyorum."

Sokolov bir süre sustu.

"Kanıtlamak zorunda olmak yorucu olmalı."

Bu kez Katya'nın cevabı hemen gelmedi.

Çünkü adamın sesi ilk kez alaydan tamamen arınmıştı.

Katya bundan hoşlanmadı.

Daha doğrusu, hoşuna gidip gitmediğini düşünmek istemedi.

"İnsan birçok şeye alışıyor."

"Alışmak istemekle alışmak aynı şey değil."

Katya ona baktı.

Sokolov da bakışını kaçırmadı.

Bir askerle bir köylü kadının konuşması için gereğinden uzun bir sessizlikti.

Katya sonunda çaydanlığa uzandı.

"Çayınız soğuyor."

Sokolov fincanını kaldırdı.

"Emir aldım."

"İlk kez söz dinlediğinizi görüyorum."

"Yanlış izlenim bırakmışım."

Tam o sırada uzaktan bir top sesi geldi.

Pencerenin camı hafifçe titreşti.

İkisi de sustu.

İkinci patlama daha uzaktan geldi.

Katya bakışını pencereye çevirdi.

"Son günlerde daha sık oluyor."

Sokolov'un yüzündeki ifade değişti.

Küçük bir değişiklikti ama Katya gördü.

İşte.

Konuşmayı istediği yere getirebilirdi.

"Yoksa bize söylemediğiniz bir şey mi var?"

Sokolov çayından bir yudum aldı.

"Size söylemediğim çok şey var."

"Çok rahatlatıcı oldu."

"Çoğu sizin işinize yaramaz."

"Topların yaklaştığını duymak için subay olmam gerekmiyor."

Sokolov bir süre sustu.

Katya bekledi.

Bu kez sessizliği dolduran taraf olmadı.

Sonunda Sokolov fincanı masaya bıraktı.

"Kuzeydeki birliklerin bir kısmı geri çekiliyor."

Katya'nın yüzü değişmedi.

"Nereye?"

"Bu kadarını bilmeniz gerekmiyor."

"Ben köyde yaralılara bakıyorum. Bir sabah kapımın önüne elli yaralı bırakılırsa bilmem gerekebilir."

Sokolov ona baktı.

Katya da bakışını kaçırmadı.

"Geçiş artacak," dedi Sokolov sonunda. "Önümüzdeki günlerde yolda daha fazla asker görebilirsiniz."

"Ne kadar gün?"

"Yekaterina Andreyevna."

"Teğmen."

Sokolov istemeden güldü.

"İnsanları konuşturmayı seviyorsunuz."

"İnsanların yaralarını kapatıyorum. Konuşmaları genellikle kendiliğinden geliyor."

"Benimki gelmiyor."

"Fark ettim."

Sokolov parmaklarını fincanın çevresinde birleştirdi.

"Bir hafta içinde köyün kuzeyindeki geçişler sıklaşabilir."

Katya bunu zihnine yerleştirdi.

Bir hafta.

Daha fazla asker.

Daha fazla göz.

Mert'in gece bile dışarı çıkması zorlaşacaktı.

"Çatışma?"

"Olabilir."

"Yakında mı?"

Sokolov'un bakışları sertleşmedi ama kapandı.

"Bu kadar yeter."

Katya fincanına uzandı.

Arka odada Mert yalnızca birkaç kelimeyi seçebiliyordu.

"Asker."

"Bir hafta."

"Köy."

Bir de Sokolov'un Katya'nın adını söyleyişini.

Yekaterina Andreyevna.

Mert bu uzun adı daha önce de duymuştu. Köylülerden bazıları kullanıyordu.

Fakat Sokolov söylediğinde sesinde başka bir şey vardı.

Mert ne olduğunu bilmiyordu.

Kapının aralığından mutfağın küçük bir bölümünü görebiliyordu.

Sokolov'un omzunu.

Masadaki elini.

Bazen Katya'nın eteğinin kenarını.

Bir ara Sokolov güldü.

Mert'in kaşları çatıldı.

Katya da bir şey söyledi.

Adam yeniden güldü.

Mert eliyle kapının kenarını tuttu.

Saçma.

Sokolov'un gülmesinin kendisiyle ilgisi yoktu.

Katya'nın da.

Mert bunu biliyordu.

Yine de adamın gitmesini istedi.

Nedenini düşünmedi.

Düşünmek istemedi.

Sokolov ikinci fincan istemedi.

Bu, Katya'nın beklediğinden daha kısa kalacağı anlamına gelmeliydi.

Fakat hemen kalkmadı.

Bakışları masanın üzerindeki küçük tahta parçasına kaydı.

Mert'in birkaç gün önce üzerine ev çizdiği parça değildi. Katya onu arka odaya kaldırmıştı.

Bu yalnızca Mert'in bıçakla düzelttiği ince bir çıtaydı.

Sokolov eline aldı.

"Kışın marangozluğa mı başladınız?"

Katya'nın kalbi yeniden hızlandı.

"Sandalyeden kalan parça o."

"Çok düzgün yontmuşsunuz."

"Teşekkür ederim."

Sokolov tahtayı çevirdi.

Parmaklarını kesilmiş kenarın üzerinde gezdirdi.

Katya yüzünü tamamen sakin tuttu.

"Benim hakkımda bu kadar şaşırmanız incitici olmaya başladı."

Sokolov tahtayı masaya bıraktı.

"Şaşırmıyorum."

Ayağa kalktı.

"Yalnızca hatırlıyorum."

Bu kelime Katya'nın hoşuna gitmedi.

Sokolov paltosunu düzeltti.

Katya kapıya doğru yürüdü.

Teğmen masadaki bez çantayı ona uzattı.

"Malzemeleri dikkatli kullanın."

"Her zaman."

"Özellikle ateş düşürücüyü."

Katya bakışını kaldırdı.

Sokolov'un yüzünde açık bir şüphe yoktu.

Ama bu adamın açık şüpheye ihtiyacı da yoktu.

"Son verdiğiniz ilaçlar biteli günler oldu."

"Onu sormadım."

"Ben de cevap vermedim."

Bir an birbirlerine baktılar.

Sonra Sokolov başını hafifçe eğdi.

"İşte bu yüzden sizinle konuşmak yorucu."

Katya kapıyı açtı.

"Yine de çay içmeye geldiniz."

Sokolov eşikte durdu.

Bu kez gülümsedi.

"Evet."

Tam dışarı çıkacakken başını çevirdi.

Bakışları Katya'nın omzunun üzerinden geçti.

Arka odanın kapısına.

Yalnızca bir an.

Belki bir saniye.

Belki daha az.

Katya'nın kalbi o kısa anda göğsüne vurdu.

Sokolov hiçbir şey söylemedi.

Kapıdan çıktı.

Katya arkasından baktı.

Teğmen birkaç adım yürüdü, sonra paltosunun yakasını kaldırdı ve köy yoluna döndü.

Katya kapıyı kapatıp sürgüyü çekti.

Bir süre eli metalin üzerinde kaldı.

Arka odanın kapısı hemen açılmadı.

Katya çantayı masaya koydu.

"Mert."

Sessizlik.

Kaşlarını çattı.

"Mert?"

Kapı açıldı.

Mert dışarı çıktı.

Yüzünde garip bir ifade vardı.

Katya önce korktuğunu düşündü.

Sonra bunun korku olmadığını fark etti.

Mert masaya baktı.

İki fincana.

Sonra kapıya.

"Sokolov."

"Evet."

Mert eliyle oturma hareketi yaptı.

"Çay."

Katya başını salladı.

"Çay."

Mert ikinci fincanı gösterdi.

Sonra Katya'yı.

Ardından Sokolov'un oturduğu sandalyeyi.

Katya'nın kaşları kalktı.

"Evet, burada oturdu."

Mert bir an sustu.

Sonra Rusça kelime aradı.

"Sokolov... iyi?"

Katya şaşırdı.

"İyi mi?"

Mert yüzünü buruşturdu.

Yanlış kelimeyi seçtiğini fark etmişti.

Sokolov'u gösterir gibi yaptı.

Sonra Katya'yı.

Ardından gülümsedi.

Katya birkaç saniye baktı.

Anladı.

"Benimle neden konuştuğunu mu soruyorsun?"

Mert tam anlamadı.

Katya Sokolov'un oturduğu sandalyeyi gösterdi.

"Sokolov."

Sonra kendisini.

"Katya."

İki elini konuşturur gibi hareket ettirdi.

"Konuşmak."

Mert başını salladı.

Sonra yine o gülümseme hareketini yaptı.

Katya'nın ağzının kenarı kıvrıldı.

"Sen neyi merak ediyorsun?"

Mert sustu.

Soruyu anlamamıştı.

Belki kendisi de bilmiyordu.

Katya çantadaki sargıları çıkarırken konuştu.

"Asker."

Mert dikkat kesildi.

Katya pencereyi gösterdi.

Ardından kuzeyi.

"Çok asker."

Sonra yedi parmağı göstermek için iki elini kullandı.

"Bir hafta."

Mert'in yüzündeki o tuhaf ifade anında kayboldu.

Yerine bildiği sertlik geldi.

"Savaş?"

Katya başını sallamadı.

Omuz silkti.

"Belki."

Mert pencereye baktı.

Bir süre sustu.

Sonra Sokolov'un sandalyesine yeniden göz attı.

Katya bunu gördü.

Ama bu kez hiçbir şey söylemedi.

Masadaki iki fincanı aldı.

Mert elini uzattı.

Birini ondan aldı.

"Yardım."

Katya fincanı bırakmasına izin verdi.

Mert mutfağın öteki tarafına yürürken yüzü hâlâ düşünceliydi.

Katya arkasından baktı.

Sokolov'un verdiği haber tehlikeliydi.

Asker sayısı artacaktı.

Cephe yaklaşabilirdi.

Mert'in saklanması daha zorlaşacaktı.

Bunlar düşünmesi gereken şeylerdi.

Ama Katya'nın aklının bir köşesinde başka bir ayrıntı kalmıştı.

Mert, Sokolov'un ne söylediğini değil, neden güldüğünü merak etmişti.

Katya bunu anlamlandırmadı.

End of chapter

BÖLÜM 12 - SOKOLOV'UN ÇAYI

Aradan dört gün geçti.

Mert o dört gün boyunca "ev" kelimesini bir daha aynı biçimde kullanmadı.

Katya da sormadı.

Bazen bir insanın anlamadığı bir şeyi anlamamış gibi bırakması daha kolaydı. Özellikle de o şey, gece yatağa girdikten sonra bile aklına geliyorsa.

Dört gün içinde köyde daha somut meseleler de olmuştu.

Un yeniden azaltılmıştı. Kuzey yolundan iki askerî kızak geçmiş, birinde yaralılar, diğerinde mühimmat taşınmıştı. Vera Mihaylovna'nın bacağı nihayet sargısız kalabilecek kadar düzelmişti. Pavel ise elindeki yaranın iyileştiğini göstermek için iki kez Katya'nın kapısına gelmişti.

Mert de güçleniyordu.

Bu dört gün, evin içindeki düzeni de değiştirmişti.

Mert artık sabahları Katya'dan önce uyanırsa sobaya tek bir odun atabiliyordu. İki değil. Katya bunun sınırını özellikle koymuştu. İlk gün Mert iki odun atınca Katya ikincisini maşayla geri çıkarmaya kalkmış, Mert de bunun yalnızca odun olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Tartışmanın sonunda ikisi de "iki" kelimesini iki ayrı dilde gereğinden fazla tekrar etmişti.

Sonraki sabah sobada yalnızca bir odun vardı.

Katya bunu zafer saymıştı.

Mert ise mutfak masasının kenarında bulduğu birkaç tahta parçasını bıçakla düzeltmeye başlamıştı. Artık ona tamamen boş oturmasını söylemek mümkün değildi. Katya da bunu anlamıştı. Yalnızca hangi işlerin yapılabileceğine kendisi karar veriyordu.

Bu konuda Mert'le aynı fikirde değillerdi.

Mert'in sol tarafındaki yara dışarıdan kapanmış görünüyordu. Dikişler alınmıştı. Deri hâlâ sert, bazı noktalarda hassastı. Uzun süre aynı şekilde oturduğunda ya da fazla eğildiğinde eli istemsizce kaburgalarının altına gidiyordu.

Katya her seferinde görüyordu.

Mert de onun gördüğünü biliyordu.

Artık ikisi de bu konuda birbirlerini kandıramıyordu.

Artık mutfaktan arka odaya yürürken düşünmüyordu bile. Sabahları pencerenin önünde daha uzun süre ayakta kalabiliyor, kısa süreli işlerde Katya'nın yardımını beklemiyordu.

Fakat Katya ağır kovaları hâlâ ona vermiyordu.

Mert de buna hâlâ kızıyordu.

O sabah sobanın yanındaki su kovasına uzandığında Katya yalnızca baktı.

Mert'in eli havada durdu.

Katya hiçbir şey söylemedi.

Mert kovaya baktı.

Sonra Katya'ya.

"Az?"

Katya kaşlarını kaldırdı.

"Hayır."

Mert iç çekti.

"Katya çok kötü."

"Evet. Ve çok kötü Katya bugün de yaranı yeniden açmana izin vermeyecek."

Mert yalnızca kendi kullandığı kelimeleri anlayıp yüzünü buruşturdu.

Tam o sırada kapı çalındı.

İkisi de sustu.

Mert'in eli kovadan çekildi.

Kapıya ikinci kez vurulmadı.

Bu, Katya'nın hoşuna gitmedi.

Köylüler beklemezdi. Anna Petrovna kapıyı neredeyse döverdi. Pavel ise ilk vuruştan sonra adını bağırırdı.

Bekleyen insanlar genellikle askerlerdi.

Katya eliyle arka odayı gösterdi.

Mert zaten hareket etmişti.

Kapı eşiğine geldiğinde durup ona baktı.

Katya dudaklarına parmağını götürdü.

"Sessiz."

Mert başını salladı.

Arka odaya geçti.

Katya kapının tam kapanmasını istemedi. Tahtanın yerine otururken ses çıkarmaması için aralık bıraktı, sonra mutfağa dönüp üzerindeki önlüğü düzeltti.

Kapıyı açtı.

Sokolov dışarıda tek başına duruyordu.

Elinde küçük, kahverengi bir bez çanta vardı.

Katya önce çantaya baktı.

Sonra ona.

"Bu kez ne arıyorsunuz?"

Sokolov'un gözlerinde kısa bir eğlence belirdi.

"Günaydın demek de mümkün."

"Günaydın."

"Şimdi daha iyi."

Katya kapının önünden çekilmedi.

Sokolov çantayı hafifçe kaldırdı.

"Feldşer gönderdi."

Katya'nın bakışları yeniden çantaya indi.

"Ne var içinde?"

"Birkaç sargı. Bir şişe antiseptik. Biraz ateş düşürücü."

Katya istemeden şaşırdı.

"Bunları bana mı getiriyorsunuz?"

"Yanlış eve gelmediysem."

Katya çantayı almak için elini uzattı.

Sokolov vermedi.

"Bir fincan çay karşılığında."

Katya'nın eli havada kaldı.

"Ordu artık ilaçları böyle mi satıyor?"

"Hayır. Bu benim kişisel yolsuzluğum."

Katya ona baktı.

Sokolov'un yüzü sakindi.

Şaka yapıyordu.

Ama yalnızca şaka yapmıyordu.

Katya'nın arkasında, birkaç adım ötede arka odanın kapısı duruyordu.

Mert oradaydı.

Sokolov ise bunu bilmiyordu.

Ya da bildiğini henüz söylemiyordu.

Katya kapının önünde gereğinden uzun durursa daha tuhaf görüneceğini fark etti.

Kenara çekildi.

"Bir fincan."

Sokolov içeri girdi.

Katya, Sokolov'un paltosunun omuzlarında erimemiş kar tanelerini gördü. Demek doğrudan karargâhtan gelmişti. At sesi duymamıştı; yürüyerek gelmiş olmalıydı.

Bu ayrıntı nedense hoşuna gitmedi.

Bir subayın görev gereği uğradığı eve yürüyerek gelmesi mümkündü.

Bir adamın bir kadının evine yürüyerek gelmesi de.

Aradaki fark bazen yalnızca niyetti.

Sokolov içeri girerken kapının yanında kısa bir an durdu. Botlarındaki karı eşikte silkeledi. Bu kadar sıradan bir nezaket bile Katya'yı tedirgin etti. Evi aramaya gelen askerler böyle davranmamıştı.

O gün Sokolov misafir gibi davranıyordu.

Katya bunun daha güvenli olduğundan emin değildi.

"Pazarlığa açığım."

"Değilim."

Kapıyı kapattı.

Mert, Sokolov'un sesini tanıdı.

İsmi söylenmemişti.

Gerek de yoktu.

Teğmenin konuşması köydeki diğer askerlerinki gibi değildi. Acele etmiyor, cümlelerin sonunda sesini yükseltmiyordu. Mert Rusçanın çoğunu anlayamasa bile bu adamın konuşurken karşısındakinin cevabını dinlemekten çok tarttığını hissediyordu.

Arka odanın kapısının yanında durdu.

Katya'nın ayak sesleri mutfağa geçti.

Ardından sandalye çekildi.

Bir tane.

Sonra bir tane daha.

Mert'in kaşları çatıldı.

Mert bu sesi en son karanlık çöktükten sonra kapının öte yanında duymuştu. O gece Katya'nın yüzü Sokolov gittikten sonra uzun süre düzelmemişti. Mert bütün soruları anlamamıştı ama teğmenin adının evde başka askerlerin adından daha ağır bir yere sahip olduğunu öğrenmişti.

Şimdi aynı adam, duvarın yalnızca birkaç adım ötesinde çay içiyordu.

Mert nefesini mümkün olduğunca sessiz verdi.

Mahzene girmemişti.

Ama ilk günlerdeki gibi saklanmak zorunda olduğunu bedeni hâlâ hatırlıyordu.

Adam oturmuştu.

Katya çayı hazırlarken Sokolov bez çantayı masanın üzerine koydu.

"Bunu neden feldşer getirmedi?"

"Başka köye gitti."

"Bir asker de getirebilirdi."

"Getirebilirdi."

Katya çaydanlığı sobanın üzerinden aldı.

"Getirmedi."

"Gözlem gücünüz etkileyici."

Katya ona fincanı uzattı.

"İlacımı bırakıp çayınızı için."

Sokolov çantayı açtı.

İçindekileri tek tek çıkardı.

İki temiz sargı rulosu.

Küçük koyu renkli şişe.

Üç kâğıt paket.

Katya'nın yüzündeki alay hafifçe kayboldu.

Malzeme gerçekten değerliydi.

"Bunları size kim ayırdı?"

"Feldşer."

"Kim izin verdi?"

Sokolov fincanını aldı.

"Ben."

Katya birkaç saniye sustu.

"Niçin?"

"Çünkü köyde yaralı askerlerim olduğunda sizi çağırıyorum."

"Yani yine çıkarınız var."

"Daha önce de söylemiştim. Çıkar, iyi bir davranışı otomatik olarak kötü yapmaz."

Katya bu cümleyi hatırladı.

İlk kez ilaç istemeye gittiği günü.

Sokolov da hatırlıyordu demek.

Çayından bir yudum aldı.

Bakışları mutfağın içinde dolaştı.

Katya bunu fark etti.

Masanın ayağı.

Soba.

Raflar.

Pencere.

Sonra tamir edilmiş sandalye.

Katya'nın omuzları gerilmedi.

Sokolov sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.

"Evinizde bir şey değişmiş."

Katya'nın kalbi tek bir sert vuruş yaptı.

"Neymiş?"

Sokolov gözlerini masadan kaldırdı.

"Sandalye."

Katya sustu.

Teğmen ayağını hafifçe itti.

Sandalye sallanmadı.

"Geçen geldiğimde böyle değildi."

Katya yüzündeki ifadeyi değiştirmedi.

Mert'in elleri.

Pavel'in sorusu.

Söylediği küçük yalan.

"Tamir ettim."

Sokolov başını salladı.

"Beceriklisiniz."

"Dul kalınca insan ya becerikli oluyor ya da eşyaları kırık kullanıyor."

Sokolov'un bakışları onda durdu.

Bu kez birkaç saniye uzun kaldı.

"Kaç yıl oldu?"

Katya sorunun ne hakkında olduğunu hemen anladı.

"Yedi."

Sokolov fincanını masaya bıraktı.

"Uzun zaman olmuş."

Katya'nın sesi düz çıktı.

"Geçiyor."

"Çocuğunuz da yoktu, değil mi?"

Katya'nın parmakları çaydanlığın kulpunda sıkıldı.

Bu soruyu köyde yüzlerce kez duymuştu.

Sokolov'un ağzından çıkınca daha kişisel geldi.

"Yoktu."

Arka odadan hiçbir ses gelmiyordu.

Katya bir an, Mert'in bu kelimeyi artık bildiğini düşündü.

Çocuk.

Dört gece önce aynı soruyu o da sormuştu.

Ama Mert cevabı aldıktan sonra susmuştu.

Sokolov susmadı.

"Peki neden yeniden evlenmediniz?"

Katya yavaşça başını kaldırdı.

Teğmen ona bakıyordu.

Artık bu, köyde kaçak asker arayan bir subayın sorusu değildi.

Bunu ikisi de biliyordu.

Sobanın içinde bir odun parçası çöktü.

Arka odada Mert, kelimelerin çoğunu anlamadan Sokolov'un sesinin değiştiğini duydu.

Ve kapının öte yanında, nedenini bilmediği hâlde çenesini sıktı.

Katya, Sokolov'un sorusuna hemen cevap vermedi.

Bir insanın yeniden evlenmemesi için mutlaka açıklanabilir bir sebebi olması gerektiği düşüncesinden hiçbir zaman hoşlanmamıştı.

"İstemedim."

Sokolov başını hafifçe eğdi.

"Bu kadar mı?"

"Size yetersiz mi geldi?"

"Hayır."

"Öyleyse yeterli."

Sokolov fincanını eline aldı.

Katya onun geri çekileceğini düşündü.

Yanıldı.

"Bazen yalnızlığa alışmak da insanı karar vermekten kurtarıyor."

Katya'nın kaşları çatıldı.

"Ben kararsız değilim."

"Bunu fark ettim."

Sokolov'un sesi sakindi.

"Zaten sorun da o olabilir."

Katya birkaç saniye ona baktı.

"Benim evlilik durumumu araştırmak yeni göreviniz mi?"

Sokolov'un ağzının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Hayır."

"İyi. Çünkü bu konuda rapor yazacak kadar malzeme çıkmaz."

"Ben o kadar emin değilim."

Sokolov fincanın kenarına başparmağıyla dokundu.

"Size hiç teklif gelmediğine inanmıyorum."

Katya'nın yüzünde kuru bir ifade belirdi.

"Bu köyde mi yaşıyorsunuz, yoldaş Teğmen?"

Sokolov güldü.

"Demek geldi."

"İnsanların bir kadının tek başına yaşayamayacağına dair tuhaf bir inancı var."

"Ya siz?"

"Ben yedi yıldır aksini kanıtlıyorum."

Sokolov bir süre sustu.

"Kanıtlamak zorunda olmak yorucu olmalı."

Bu kez Katya'nın cevabı hemen gelmedi.

Çünkü adamın sesi ilk kez alaydan tamamen arınmıştı.

Katya bundan hoşlanmadı.

Daha doğrusu, hoşuna gidip gitmediğini düşünmek istemedi.

"İnsan birçok şeye alışıyor."

"Alışmak istemekle alışmak aynı şey değil."

Katya ona baktı.

Sokolov da bakışını kaçırmadı.

Bir askerle bir köylü kadının konuşması için gereğinden uzun bir sessizlikti.

Katya sonunda çaydanlığa uzandı.

"Çayınız soğuyor."

Sokolov fincanını kaldırdı.

"Emir aldım."

"İlk kez söz dinlediğinizi görüyorum."

"Yanlış izlenim bırakmışım."

Tam o sırada uzaktan bir top sesi geldi.

Pencerenin camı hafifçe titreşti.

İkisi de sustu.

İkinci patlama daha uzaktan geldi.

Katya bakışını pencereye çevirdi.

"Son günlerde daha sık oluyor."

Sokolov'un yüzündeki ifade değişti.

Küçük bir değişiklikti ama Katya gördü.

İşte.

Konuşmayı istediği yere getirebilirdi.

"Yoksa bize söylemediğiniz bir şey mi var?"

Sokolov çayından bir yudum aldı.

"Size söylemediğim çok şey var."

"Çok rahatlatıcı oldu."

"Çoğu sizin işinize yaramaz."

"Topların yaklaştığını duymak için subay olmam gerekmiyor."

Sokolov bir süre sustu.

Katya bekledi.

Bu kez sessizliği dolduran taraf olmadı.

Sonunda Sokolov fincanı masaya bıraktı.

"Kuzeydeki birliklerin bir kısmı geri çekiliyor."

Katya'nın yüzü değişmedi.

"Nereye?"

"Bu kadarını bilmeniz gerekmiyor."

"Ben köyde yaralılara bakıyorum. Bir sabah kapımın önüne elli yaralı bırakılırsa bilmem gerekebilir."

Sokolov ona baktı.

Katya da bakışını kaçırmadı.

"Geçiş artacak," dedi Sokolov sonunda. "Önümüzdeki günlerde yolda daha fazla asker görebilirsiniz."

"Ne kadar gün?"

"Yekaterina Andreyevna."

"Teğmen."

Sokolov istemeden güldü.

"İnsanları konuşturmayı seviyorsunuz."

"İnsanların yaralarını kapatıyorum. Konuşmaları genellikle kendiliğinden geliyor."

"Benimki gelmiyor."

"Fark ettim."

Sokolov parmaklarını fincanın çevresinde birleştirdi.

"Bir hafta içinde köyün kuzeyindeki geçişler sıklaşabilir."

Katya bunu zihnine yerleştirdi.

Bir hafta.

Daha fazla asker.

Daha fazla göz.

Mert'in gece bile dışarı çıkması zorlaşacaktı.

"Çatışma?"

"Olabilir."

"Yakında mı?"

Sokolov'un bakışları sertleşmedi ama kapandı.

"Bu kadar yeter."

Katya fincanına uzandı.

Arka odada Mert yalnızca birkaç kelimeyi seçebiliyordu.

"Asker."

"Bir hafta."

"Köy."

Bir de Sokolov'un Katya'nın adını söyleyişini.

Yekaterina Andreyevna.

Mert bu uzun adı daha önce de duymuştu. Köylülerden bazıları kullanıyordu.

Fakat Sokolov söylediğinde sesinde başka bir şey vardı.

Mert ne olduğunu bilmiyordu.

Kapının aralığından mutfağın küçük bir bölümünü görebiliyordu.

Sokolov'un omzunu.

Masadaki elini.

Bazen Katya'nın eteğinin kenarını.

Bir ara Sokolov güldü.

Mert'in kaşları çatıldı.

Katya da bir şey söyledi.

Adam yeniden güldü.

Mert eliyle kapının kenarını tuttu.

Saçma.

Sokolov'un gülmesinin kendisiyle ilgisi yoktu.

Katya'nın da.

Mert bunu biliyordu.

Yine de adamın gitmesini istedi.

Nedenini düşünmedi.

Düşünmek istemedi.

Sokolov ikinci fincan istemedi.

Bu, Katya'nın beklediğinden daha kısa kalacağı anlamına gelmeliydi.

Fakat hemen kalkmadı.

Bakışları masanın üzerindeki küçük tahta parçasına kaydı.

Mert'in birkaç gün önce üzerine ev çizdiği parça değildi. Katya onu arka odaya kaldırmıştı.

Bu yalnızca Mert'in bıçakla düzelttiği ince bir çıtaydı.

Sokolov eline aldı.

"Kışın marangozluğa mı başladınız?"

Katya'nın kalbi yeniden hızlandı.

"Sandalyeden kalan parça o."

"Çok düzgün yontmuşsunuz."

"Teşekkür ederim."

Sokolov tahtayı çevirdi.

Parmaklarını kesilmiş kenarın üzerinde gezdirdi.

Katya yüzünü tamamen sakin tuttu.

"Benim hakkımda bu kadar şaşırmanız incitici olmaya başladı."

Sokolov tahtayı masaya bıraktı.

"Şaşırmıyorum."

Ayağa kalktı.

"Yalnızca hatırlıyorum."

Bu kelime Katya'nın hoşuna gitmedi.

Sokolov paltosunu düzeltti.

Katya kapıya doğru yürüdü.

Teğmen masadaki bez çantayı ona uzattı.

"Malzemeleri dikkatli kullanın."

"Her zaman."

"Özellikle ateş düşürücüyü."

Katya bakışını kaldırdı.

Sokolov'un yüzünde açık bir şüphe yoktu.

Ama bu adamın açık şüpheye ihtiyacı da yoktu.

"Son verdiğiniz ilaçlar biteli günler oldu."

"Onu sormadım."

"Ben de cevap vermedim."

Bir an birbirlerine baktılar.

Sonra Sokolov başını hafifçe eğdi.

"İşte bu yüzden sizinle konuşmak yorucu."

Katya kapıyı açtı.

"Yine de çay içmeye geldiniz."

Sokolov eşikte durdu.

Bu kez gülümsedi.

"Evet."

Tam dışarı çıkacakken başını çevirdi.

Bakışları Katya'nın omzunun üzerinden geçti.

Arka odanın kapısına.

Yalnızca bir an.

Belki bir saniye.

Belki daha az.

Katya'nın kalbi o kısa anda göğsüne vurdu.

Sokolov hiçbir şey söylemedi.

Kapıdan çıktı.

Katya arkasından baktı.

Teğmen birkaç adım yürüdü, sonra paltosunun yakasını kaldırdı ve köy yoluna döndü.

Katya kapıyı kapatıp sürgüyü çekti.

Bir süre eli metalin üzerinde kaldı.

Arka odanın kapısı hemen açılmadı.

Katya çantayı masaya koydu.

"Mert."

Sessizlik.

Kaşlarını çattı.

"Mert?"

Kapı açıldı.

Mert dışarı çıktı.

Yüzünde garip bir ifade vardı.

Katya önce korktuğunu düşündü.

Sonra bunun korku olmadığını fark etti.

Mert masaya baktı.

İki fincana.

Sonra kapıya.

"Sokolov."

"Evet."

Mert eliyle oturma hareketi yaptı.

"Çay."

Katya başını salladı.

"Çay."

Mert ikinci fincanı gösterdi.

Sonra Katya'yı.

Ardından Sokolov'un oturduğu sandalyeyi.

Katya'nın kaşları kalktı.

"Evet, burada oturdu."

Mert bir an sustu.

Sonra Rusça kelime aradı.

"Sokolov... iyi?"

Katya şaşırdı.

"İyi mi?"

Mert yüzünü buruşturdu.

Yanlış kelimeyi seçtiğini fark etmişti.

Sokolov'u gösterir gibi yaptı.

Sonra Katya'yı.

Ardından gülümsedi.

Katya birkaç saniye baktı.

Anladı.

"Benimle neden konuştuğunu mu soruyorsun?"

Mert tam anlamadı.

Katya Sokolov'un oturduğu sandalyeyi gösterdi.

"Sokolov."

Sonra kendisini.

"Katya."

İki elini konuşturur gibi hareket ettirdi.

"Konuşmak."

Mert başını salladı.

Sonra yine o gülümseme hareketini yaptı.

Katya'nın ağzının kenarı kıvrıldı.

"Sen neyi merak ediyorsun?"

Mert sustu.

Soruyu anlamamıştı.

Belki kendisi de bilmiyordu.

Katya çantadaki sargıları çıkarırken konuştu.

"Asker."

Mert dikkat kesildi.

Katya pencereyi gösterdi.

Ardından kuzeyi.

"Çok asker."

Sonra yedi parmağı göstermek için iki elini kullandı.

"Bir hafta."

Mert'in yüzündeki o tuhaf ifade anında kayboldu.

Yerine bildiği sertlik geldi.

"Savaş?"

Katya başını sallamadı.

Omuz silkti.

"Belki."

Mert pencereye baktı.

Bir süre sustu.

Sonra Sokolov'un sandalyesine yeniden göz attı.

Katya bunu gördü.

Ama bu kez hiçbir şey söylemedi.

Masadaki iki fincanı aldı.

Mert elini uzattı.

Birini ondan aldı.

"Yardım."

Katya fincanı bırakmasına izin verdi.

Mert mutfağın öteki tarafına yürürken yüzü hâlâ düşünceliydi.

Katya arkasından baktı.

Sokolov'un verdiği haber tehlikeliydi.

Asker sayısı artacaktı.

Cephe yaklaşabilirdi.

Mert'in saklanması daha zorlaşacaktı.

Bunlar düşünmesi gereken şeylerdi.

Ama Katya'nın aklının bir köşesinde başka bir ayrıntı kalmıştı.

Mert, Sokolov'un ne söylediğini değil, neden güldüğünü merak etmişti.

Katya bunu anlamlandırmadı.

End of chapter

Page 1 of 81Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.