BÖLÜM 11 - KELİMELER
Öğleye doğru Katya, Mert'in yeni bir alışkanlık edindiğini fark etti.
Sabah boyunca yalnızca izin verilen kadar çalışmıştı. İki odun parçasını küçültmüş, sonra Katya'nın bakışı üzerine baltayı bırakmıştı. Şimdi ellerini meşgul edecek başka bir yol bulmuş görünüyordu. Bu yolun en azından sol tarafını zorlamayacağını düşünmek Katya'nın hoşuna gitti.
Eline ne geçerse adını soruyordu.
Önce sobanın yanındaki maşayı gösterdi.
Katya cevap verdi.
"Şçiptsı."
Mert'in yüzü daha kelimenin yarısında bozuldu.
"Şip... şı..."
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Dün benim Türkçeme gülen adam sendin."
Mert anlamadı ama tonunu anladı. Maşayı bıraktı, masanın üzerindeki küçük çiviyi aldı.
Katya parmağıyla gösterdi.
"Gvozd."
Mert dikkatle baktı.
"Gıvozd."
"Gvozd."
"Gıvozd."
Katya başını iki yana salladı.
Mert bu kez çiviyi ona uzattı.
"Çivi."
Katya emin biçimde tekrar etti.
"Civi."
Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.
Katya hemen parmağını kaldırdı.
"Sakın."
Mert gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
"Çivi."
"Civi."
Mert dayanamayıp güldü.
Katya masadan tahta kaşığı aldı.
"Pekâlâ. Loşka."
"Loşka."
"Bunu biliyorsun."
Mert başını salladı.
Katya mutfak bezini kaldırdı.
"Polotentse."
Mert'in gülümsemesi söndü.
Katya bu kez bekledi.
"Polo..."
"Devam et."
"Polo... ten..."
Katya'nın dudakları kıvrıldı.
Mert bezi masaya bıraktı.
"Hayır."
Katya kahkahayı bastıramadı.
"Ne oldu? Rusça artık güzel değil mi?"
Mert yalnızca "Rusça" kelimesini yakaladı. Yüzünü buruşturup iki elini boğazının önünde birbirine doladı.
Katya daha çok güldü.
Son birkaç haftada kelimeleri yalnızca öğrenmemişlerdi. Birbirlerinin hangi kelimelerden nefret ettiğini de öğrenmişlerdi.
Mert için "polotentse" bunlardan biri olacağa benziyordu.
Katya içinse hâlâ "teşekkür" vardı.
Onu doğru söylediğini sandığı her seferde Mert başka bir hecesini düzeltiyordu.
Kapı çalındığında Mert'in yüzündeki gülümseme anında kayboldu.
Bu da değişmemişti.
Katya eliyle arka odayı gösterdi.
"Git."
Mert ayağa kalktı. Artık bunu yaparken masaya tutunması gerekmiyordu. Yalnızca hızlı döndüğünde sol tarafını koruyarak hareket ediyordu.
Arka odaya geçti.
Katya kapıyı açtı.
Dışarıda Vera Mihaylovna'nın torunu Pavel vardı. Yanında annesi duruyordu. Çocuğun sağ avucuna kirli bir bez sarılmıştı.
"Ne yaptın?"
Pavel suçlu gibi annesine baktı.
Kadın cevap verdi.
"Kızağın altındaki çivi eline girmiş."
Katya kapıyı açtı.
"Gelin."
Pavel sandalyeye oturdu. Katya bezi çözdüğünde yaranın derin olmadığını gördü. Avucun kenarında uzun bir sıyrık ve küçük bir delik vardı.
"Şanslısın."
"Canım çok yanıyor."
"Birazdan daha çok yanacak."
Pavel'in gözleri büyüdü.
Annesi güldü.
Katya yarayı temizlerken çocuk dişlerini sıktı. Tam bağıracakken gözü oturduğu sandalyenin ayağına takıldı.
"Bu artık sallanmıyor."
Katya'nın eli durdu.
Pavel ayağını hafifçe oynattı.
"Geçen geldiğimde sallanıyordu."
"Pavel," dedi annesi. "Kadının sandalyesini de mi denetliyorsun?"
Çocuk omuz silkti.
"Kim tamir etti?"
Soru o kadar sıradandı ki Katya hazırlıksız yakalandı.
Arka odanın kapısı kapalıydı.
Mert birkaç adım ötede, sessizce bekliyordu.
Katya temiz bezin düğümünü attı.
"Ben."
Pavel hemen kabul etti.
Katya ise nedense kelimenin ağzında kötü bir tat bıraktığını hissetti.
Yalan söylemeye alışmamış değildi artık.
Askerlere söylemişti.
Sokolov'a söylemişti.
Komşularına eksik doğrular anlatmıştı.
Ama ilk kez bir sandalye yüzünden söylediği yalan canını sıkmıştı.
Çünkü sandalye gerçekten Mert'in ellerinden çıkmıştı.
Kapı kapanınca Mert birkaç saniye bekledi, sonra arka odadan çıktı.
Bakışı doğrudan Pavel'in oturduğu sandalyeye gitti.
Ardından Katya'ya.
"Sandalye?"
Katya bezleri topladı.
"Evet."
Mert sandalyeyi gösterdi, sonra kendisini.
"Ben."
Katya iç çekti.
"Evet. Sen."
Mert kaşlarını kaldırıp soru sorar gibi baktı.
Katya ne kadarını anladığını bilmiyordu.
Kendisini gösterdi.
"Katya."
Sonra sandalyeyi.
Ardından göğsüne dokunup istemeden söyledi:
"Ben dedim."
Mert bir süre yüzünü inceledi.
Sonra anladı.
Katya onun güleceğini düşündü.
Gülmedi.
Yalnızca sandalyenin arkalığına vurdu, sonra kendisini değil Katya'yı gösterdi. Ardından hayali bir çekiçle iki kez vurdu.
"Katya."
Katya ona baktı.
Mert bu kez göz kırpmadan son derece ciddi duruyordu.
Katya istemeden güldü.
"Pekâlâ. Suç ortağım da oldun."
Mert kelimeleri anlamadı ama Katya'nın güldüğünü görünce o da gülümsedi.
Bir süre sonra masanın üzerindeki çiviyi yeniden eline aldı. Pavel'in yaralanmasına sebep olan çivi değildi. Mert'in önceki gün sandalyeden çıkardığı, eğrilmiş eski çiviydi.
Parmaklarının arasında çevirdi.
"Çivi."
Katya ona kuşkuyla baktı.
"Civi."
Mert hemen güldü.
Katya bez tomarını ona fırlatacakmış gibi yaptı.
"Bir daha gülersen sana polotentse söyletirim."
Mert kelimeyi tanıdı. Yüzü anında ciddileşti.
Katya memnuniyetle başını salladı.
"Demek korku her dilde işe yarıyor."
Mert bu kez kendi ellerini gösterdi. Önce hayali bir çekici kullandı, sonra bir tahtayı rendeledi.
"İş."
Katya dikkat kesildi.
"İş?"
Mert başını salladı. Sandalyeyi gösterdi. Masayı. Kapıyı. Sonra kendisini.
"İş."
Katya karşılığını verdi.
"Rabota."
Mert tekrarladı.
"Rabota."
Bu kelimeyi kolay söyledi.
Katya onun avuçlarına baktı. Üç hafta önce neredeyse su bardağını tutamayan eller şimdi yeniden eski hâllerini hatırlıyordu. Parmaklarındaki nasırlar, Yusuf'un anlattıklarından sonra artık başka bir anlam taşıyordu.
Mert başparmağıyla göğsünü gösterdi.
"Usta."
Katya kaşlarını kaldırdı.
"Usta?"
Mert gururlu bir ifadeyle başını salladı.
Katya hemen sandalyeyi çekti. Ayağını kontrol etti, ardından masanın altına eğilip onarılan bağlantıya baktı. Sonra ciddi bir yüzle doğruldu.
"Belki."
Mert kelimeyi anlamadı.
Katya iki parmağını birbirine yaklaştırdı.
"Az."
Mert'in ağzı açıldı.
Katya sandalyeyi gösterdi.
"Az usta."
Bu kadar Türkçeyi bir araya getirebilmiş olmanın verdiği memnuniyetle arkasına yaslandı.
Mert birkaç saniye donmuş gibi baktı. Sonra başını yavaşça iki yana salladı.
"Katya kötü."
Katya kahkaha attı.
"Bunu da gayet güzel öğrendin."
Mert parmağını kaldırdı.
"Çok."
Katya sustu.
Mert yüzünü ciddi tutmayı başaramadı.
"Katya çok kötü."
Bu kez Katya eline geçen mutfak bezini gerçekten fırlattı.
Mert yakaladı.
Bir an beze baktı. Sonra zafer kazanmış gibi kaldırdı.
"Polotentse."
Kelime kusursuza yakındı.
Katya istemeden alkışladı.
Mert eğilerek selam verdi. Fazla eğilince sol tarafı sızladı ve yüzü kısa süreliğine gerildi.
Katya'nın gülümsemesi hemen azaldı.
Mert bunu gördü. Doğrulup elini kaldırdı.
"Az."
Katya bu kez tartışmadı.
"Az," dedi. "Ama var."
Mert son iki kelimeyi anlamadı. Yine de sesindeki sınırı anlamış olacak ki yeniden oturdu.
Akşam yemeğinde Katya masaya patates, kara ekmek ve ekşi lahananın yanında küçük bir kâse rendelenmiş yaban turpu koydu.
Mert önce kokladı.
Şüpheyle Katya'ya baktı.
"Ye."
Mert kaşığın ucuyla azıcık aldı.
Ağzına götürdü.
İki saniye hiçbir şey olmadı.
Sonra gözleri sulandı.
Katya kaşlarını kaldırdı.
Mert öksürdü, elini ağzına götürdü.
"Acı."
Katya'nın yüzü anında ciddileşti.
"Acı?"
Mert başını salladı.
"Acı."
Katya sandalyesinden kalktı.
"Yara mı?"
Mert ne olduğunu anlamadan Katya yanına geldi. Gömleğinin kenarına uzandı.
Mert şaşkınlıkla geri çekildi.
"Ne?"
Katya sol tarafını gösterdi.
"Acı."
Mert bir an baktı.
Sonra kâsedeki yaban turpunu gösterdi.
"Acı."
Katya durdu.
Yarayı gösterdi.
"Acı."
Mert başını salladı.
Sonra dili yanıyormuş gibi ağzını açıp yeniden kâseyi gösterdi.
"Acı."
Katya birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Mert'in yüzünde anlayış belirdi.
Ardından kahkaha patladı.
Öyle ani güldü ki eli alışkanlıkla sol kaburgalarına gitti ama bu kez kahkaha kesilmedi.
Katya'nın kaşları çatıldı.
"Ben yaran açıldı sandım!"
Mert masaya tutunmuş gülüyordu.
Katya önce ona ters ters baktı.
Sonra yaban turpu kâsesine.
Sonra yeniden Mert'e.
Kendisi de güldü.
Bir süre ikisi de konuşamadı.
Dışarıdan uzak bir top sesi geldiğinde kahkahaları yavaşça söndü.
Mert başını pencereye çevirdi.
Katya da dinledi.
Bir patlama daha.
Bu kez daha uzaktan.
Mert masaya iki parmağıyla vurdu.
"Top."
Katya başını salladı.
"Daleko."
Mert kelimeyi biliyordu.
"Uzak."
Katya tekrar etti.
"Uzak."
Sonra önündeki kâseyi Mert'ten uzağa itti.
"Bu da uzak."
Mert yeniden gülmeye başladı.
Katya da ona katıldı.
Savaş hâlâ dışarıdaydı.
Ama o akşam, birkaç dakika boyunca evin içindeki en yüksek ses top değil, onların kahkahasıydı.
Top sesleri kesildikten sonra ev bir süre sessiz kaldı.
Katya kâseleri topladı. Mert önündeki ekmek kırıntılarını parmağıyla bir araya getiriyor, arada bir hâlâ gözlerini yakan yaban turpundan dolayı burnunu çekiyordu.
Katya bunu her fark ettiğinde gülümsememek için yüzünü başka tarafa çevirdi.
Sonunda dayanamadı.
"Su?"
Mert başını iki yana salladı.
"Hayır."
Katya kâseyi gösterdi.
"Acı?"
Mert ona baktı.
Bu kez kelimenin tuzağını biliyordu.
Yaralı tarafını gösterdi.
"Acı."
Sonra yaban turpunu işaret etti.
Bir an düşündü.
Ağzını gösterdi.
"Acı."
Katya kollarını göğsünde birleştirdi.
"Harika. Bir kelimeyle iki ayrı bela."
Mert anlamadı.
Katya pencereye gidip perdeyi biraz araladı. Yol boştu. Kar yeniden başlamıştı. İnce taneler akşam karanlığında zor seçiliyor, yalnızca pencereden sızan ışığa girdiklerinde görünür oluyorlardı.
Arkasından sandalye gıcırtısı geldi.
Mert masanın üzerinde duran küçük tahta parçasını eline almıştı.
Katya onu tanıdı.
Önceki gün sandalyeyi tamir ederken artan parçaydı.
Mert tahtanın üzerine parmağıyla bir şey çizer gibi yaptı.
Sonra Katya'ya baktı.
"Kalem?"
Katya masanın çekmecesinden kısa, neredeyse tükenmiş kurşun kalemi çıkarıp ona uzattı.
Mert'in yüzünde küçük bir memnuniyet belirdi.
Tahtanın üzerine önce dört çizgi çizdi.
Bir kare.
Üstüne çatı.
Katya karşısındaki sandalyeye oturdu.
"Dom."
Mert başını kaldırdı.
Katya çizimi gösterdi.
"Dom."
Mert tekrarladı.
"Dom."
Sonra Türkçe söyledi.
"Ev."
Katya dikkatle dinledi.
"Ev."
Mert başını salladı.
Bu kelime kolaydı.
Katya memnun oldu.
"Ev."
Mert çizimin içine küçük bir kapı ekledi.
Ardından yanına başka bir şekil yaptı.
Masa.
Bunu anlatmak için gerçek masaya vurdu.
"Masa."
Katya da söyledi.
"Stol."
"Stol."
Mert yeniden tahtaya döndü.
Bir insan çizdi.
Oldukça kötü bir insan.
Katya kaşlarını çattı.
"Bu ne?"
Mert kendisini gösterdi.
Katya çizime baktı.
Sonra Mert'e.
Tekrar çizime.
Mert'in yüzü bozuldu.
Katya kahkahayı zor tuttu.
"Sen?"
Mert ciddi biçimde başını salladı.
Katya çizimin başındaki yamuk daireyi gösterdi.
"Çok güzel."
Mert ses tonundan bunun iltifat olmadığını anladı.
Kalemi masaya bırakacakmış gibi yaptı.
Katya hemen eliyle devam etmesini işaret etti.
"Tamam, tamam."
Mert bir insan daha çizdi.
Bu daha küçüktü.
Sonra başına birkaç uzun çizgi ekledi.
Saç.
Kadın.
Katya'nın gülümsemesi azaldı.
Mert çizime baktı.
"Anne."
Bu kelimeyi biliyordu.
Katya başını salladı.
"Mat."
Mert yavaşça tekrarladı.
"Mat."
Katya kadının yanındaki şekli gösterdi.
"Anne?"
"Anne."
Mert'in sesi bu kez daha sakindi.
Bir üçüncü figür çizdi.
Daha iri.
Başının yanına birkaç kısa çizgi yaptı, sonra parmaklarını üst dudağına götürüp bıyık işareti yaptı.
Katya anladı.
"Baba."
Mert şaşırdı.
Katya bunu Türkçe söylediğinin farkına varınca gülümsedi.
Mert başını salladı.
"Baba."
Katya Rusçasını verdi.
"Otets."
Mert iki kez denedi.
İkincisinde doğruya yaklaştı.
Bir süre ikisi de tahtadaki küçük çizimlere baktı.
Katya daha fazlasını sormadı.
Mert de anlatmaya çalışmadı.
Ama birkaç hafta önce yalnızca "Türk asker" olan adamın, bir yerlerde onu bekleyen bir annesi ve babası olduğu artık masanın üzerinde duruyordu.
Tahtaya çizilmiş üç kötü şekil kadar basit.
Savaşın bozduğu şeyler bazen böyle küçük görünüyordu.
Katya kalemi eline aldı.
Tahtanın boş köşesine küçük bir şekil çizdi.
Mert merakla baktı.
Katya bir kadın yaptı.
Sonra yanına daha uzun bir erkek figürü çizdi.
Eli ikinci çizimin üzerinde durdu.
Yedi yıl.
Bir an kalemi bırakmayı düşündü.
Sonra erkeğin üzerine küçük bir çarpı koydu.
Mert'in yüzündeki ifade değişti.
Katya kendisini gösterdi.
"Katya."
Kadın çizimini işaret etti.
Mert başını salladı.
Sonra erkeği gösterdi.
Katya Rusça söyledi.
"Muj."
Mert anlamadı.
Katya sol elindeki yüzük parmağına dokundu. Parmakta artık yüzük yoktu ama hareket yeterli oldu.
Mert'in bakışları yeniden çizime indi.
Katya erkeğin üzerindeki çarpıya dokundu.
"Ölü."
Bu kelimeyi artık Mert de biliyordu.
Yusuf'un gelişinden önce öğrenmişti.
Mert başını hafifçe eğdi.
"Ölü."
Katya kalemi masaya bıraktı.
Beklediği şey bir soru değildi.
Zaten Mert'in soracak kelimeleri de yoktu.
Ama genç adam uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra çok yavaş:
"Üzgün."
dedi.
Katya başını kaldırdı.
Kelimeyi nereden öğrendiğini hatırlamadı.
Belki kendisinden.
Belki Yusuf'tan.
Belki bir konuşmanın arasında yakalamıştı.
Telaffuzu kusurluydu ama anlamı açıktı.
Katya bir süre Mert'e baktı.
Sonra omuz silkti.
"Yedi yıl."
Yedi parmağı tek seferde gösteremeyince önce beş, sonra iki parmak kaldırdı.
Mert anladı.
"Yedi yıl."
Katya başını salladı.
Mert tahtadaki çarpıya baktı.
Sonra Katya'ya.
"Çocuk?"
Katya'nın yüzündeki ifade çok hafif değişti.
Başını iki yana salladı.
"Yok."
Mert birkaç saniye bekledi.
Başka soru sormadı.
Katya bunun için minnettar kaldı.
Çünkü bazı kelimeler öğrenildiğinde konuşmak kolaylaşmıyordu.
Bazen yalnızca susmanın ne hakkında olduğunu daha iyi anlıyorlardı.
Gece ilerlediğinde Katya sobaya son odunu attı.
Mert hâlâ masadaki tahta parçasıyla uğraşıyordu.
Katya yatağa gitmek üzere ayağa kalkınca onu işaret etti.
"Uyku."
Mert başını salladı.
"Biraz."
Katya kaşlarını kaldırdı.
"Biraz?"
Mert tahtayı gösterdi.
"Biraz."
Katya onun öğrendiği her yeni kelimenin birkaç gün içinde kendisine karşı kullanılmasından hiç hoşlanmıyordu.
Yine de oturdu.
Mert çizdiği evin çatısını yeniden düzeltti.
Kapıyı büyüttü.
Yanına küçük bir pencere ekledi.
Sonra çizimi Katya'ya çevirdi.
"Ev."
Katya başını salladı.
"Ev."
Mert gerçek kapıyı gösterdi.
"Ev."
Katya kapıya baktı.
Sonra masayı gösterdi.
"Ev."
Sobayı.
"Ev."
Arka odayı.
"Ev."
Mert her seferinde başını salladı.
Katya iki elini açarak bütün odaları gösterdi.
"Ev."
Bu kez kelimeyi söylerken gülümsedi.
Kolay bir kelimeydi.
Kısa.
Sert değildi.
İnsanın ağzında kalıyordu.
Mert ona bakıyordu.
Katya yeniden masayı gösterdi.
"Ev."
Mert cevap vermedi.
Bir an öylece kaldı.
Sonra parmağını kaldırdı.
Önce Katya'yı gösterdi.
Katya'nın gülümsemesi hafifçe durdu.
Mert ardından parmağını çevirdi.
Sobayı, masayı, kapıyı değil.
Evin tamamını gösterdi.
"Ev."
Katya kaşlarını çattı.
Ne demek istediğini anlamaya çalıştı.
Mert açıklamadı.
Belki Katya'nın evi demek istiyordu.
Belki Katya burada yaşıyor demek istiyordu.
Belki de bildiği birkaç kelimeyle kurmaya çalıştığı cümle bambaşka bir şeydi.
Katya sorabilirdi.
Nasıl soracağını bilmiyordu.
Daha kötüsü, cevabı anlayıp anlayamayacağını da bilmiyordu.
Bu yüzden tahtayı aldı.
Masaya bıraktı.
"Uyku," dedi.
Mert birkaç saniye daha ona baktı.
Sonra başını salladı.
"Uyku."
Katya lambayı kısarken masanın üzerindeki küçük ev karanlıkta kaldı.
Ama Mert'in biraz önce yaptığı hareket kalmadı.
Katya arka odaya giderken istemeden bir kez daha düşündü.
Önce kendisini göstermişti.
Sonra evi.
Ve tek bir kelime söylemişti.
Ev.
READER NOTES
Comments