BÖLÜM 10 - ELLER
Üç hafta içinde kar iki kez erir gibi oldu, iki kez yeniden yağdı.
Köyün çatılarında gündüzleri ince su çizgileri oluşuyor, akşam olunca damlalar saçaklardan buz sarkıtlarına dönüşüyordu. Yolların ortası kahverengi çamura, kenarları kirli kara bulanmıştı. Cepheden gelen top sesleri bazı günler yaklaşıyor, bazı günler o kadar uzaklaşıyordu ki insan bir an için savaşı unuttuğunu sanabiliyordu.
Katya unutmuyordu.
Sokolov'un o gece kapısında sorduğu soruyu da unutmamıştı.
Keçinin ve tavukların geceleri huzursuz olup olmadığını sormuştu. Katya, "Askerler yoldan geçince tavuklar da huzursuz olur," demişti. Sokolov bir süre yüzüne bakmış, sonra başka bir şey sormadan gitmişti.
O günden sonra eve bir daha gelmemişti.
Bu, Katya'yı rahatlatmak yerine daha dikkatli yapmıştı.
Mert ise geçen üç haftayı bambaşka bir şey için kullanmıştı.
Ayağa kalkmak için.
Önce arka odadan mutfağa kadar yürüdü. Sonra bunu duvara tutunmadan yapmaya başladı. Bir hafta önce sabahları evin içinde iki tur atmaya başlamıştı. Katya ilk gün saymıştı. İkinci gün saymadığını iddia etmişti. Üçüncü gün Mert, mutfaktan geçerken üç parmağını kaldırıp alaycı biçimde ona bakınca gerçekten saymayı bırakmıştı.
Artık yürüyebiliyordu.
Fakat uzun süre ayakta kaldığında sol tarafına yerleşen o derin ağrı hâlâ kendini belli ediyordu. Ani döndüğünde yüzü kasılıyor, ağır bir şey kaldırmaya kalktığında nefesi değişiyordu. Yara kapanmıştı, ama bedenin unuttuğu ile insanın unutmak istediği şey aynı değildi.
Katya bunu biliyordu.
Mert henüz öğreniyordu.
O sabah Katya paltosunu giyerken onu mutfak masasının başında ekmek yerken bıraktı.
"Vera."
Mert başını kaldırdı.
Katya yaşlı bir kadın gibi belini tutup yüzünü buruşturdu.
Mert hemen anladı.
"Vera."
Sonra eliyle bacağını gösterdi.
Katya başını salladı.
"Da. Vera."
Mert pencereye baktı, ardından Katya'nın çantasını işaret etti.
"Uzun?"
Katya iki elini birbirinden biraz ayırdı.
"Bir saat. Belki iki."
Mert iki parmağını kaldırdı.
"İki."
Katya şalını başına örttü.
Mert bu kez sobanın yanındaki odun sandığına baktı.
Katya bir önceki akşam dışarıdaki yığından birkaç günlük odunu eve taşımıştı. Sandığın içinde sobaya sığacak kadar kısa fakat hâlâ kalın olan birkaç parça, yanında da az miktarda çıra vardı.
Katya onun bakışını yakaladı.
"Dokunma."
Mert yüzünü son derece masum bir ifadeye soktu.
Katya kaşlarını kaldırdı.
Bu yüzü de son üç haftada öğrenmişti.
"Bu suratına inanmıyorum."
Mert cümlenin yarısını anlamadı ama sonucunu anladı. Ellerini masanın üzerine koydu.
Katya kapıyı açtı.
Arkasından Mert'in Rusça, dikkatle seçtiği iki kelime geldi.
"Ben... uslu."
Katya kapıda durdu.
Yavaşça döndü.
Mert ciddi görünmeye çalışıyordu.
Katya birkaç saniye ona baktı.
"İşte bundan kesin şüpheleniyorum."
Kapıyı kapattı.
Vera Mihaylovna'nın bacağı sonunda belirgin biçimde düzelmişti.
Bu, Vera'nın Katya'yı dinlediği anlamına gelmiyordu.
"Üzerine az bas dedin," dedi yaşlı kadın. "Ben de az bastım."
Katya eski sargıyı çözerken ayağına baktı.
"Bahçedeki odunları kim taşıdı?"
Vera sustu.
Katya başını kaldırdı.
"Az basarak mı taşıdın?"
Pavel masanın başında güldü.
Vera torununa ters ters baktı.
"Sen ekmeğini ye."
Katya pansumanı bitirdiğinde Vera'nın evinden yalnız çıkmadı. Kadın ona iki küçük pancar, bir avuç kuru fasulye ve istemediğini söylemesine rağmen bir kavanoz ekşi lahana verdi.
Köyde para giderek daha az işe yarıyordu.
İnsanlar birbirine yiyecek, odun, yumurta ve emek veriyordu.
Katya eve dönerken bunu düşündü.
Sonra kendi evinin önüne geldi.
Kapıyı açmadan önce alışkanlıkla çevresine baktı.
Evin önündeki kar sabahtan beri neredeyse bozulmamıştı. Kapının önünde yalnızca Katya'nın sabah bıraktığı ayak izleri seçiliyordu.
Mert dışarı çıkmamıştı.
Katya sürgüyü açtı.
"Mert."
Cevap gelmedi.
Paltosunu çıkarmadan mutfağa girdi.
İlk fark ettiği şey sobanın yanındaki odun sandığı oldu.
Sabah bıraktığı kalın parçaların çoğu daha küçük parçalara ayrılmıştı. İnce parçalar bir yana dizilmiş, çıralar öteki tarafa düzgünce yerleştirilmişti.
Mert odunları dışarıdan getirmemişti.
Katya'nın eve taşıdıklarını, mutfakta duran küçük el baltasıyla parçalamıştı.
Katya'nın bakışları yavaşça mutfağın öteki köşesine kaydı.
Büyük su fıçısının yanında duran iki küçük kova da doluydu.
Katya fıçıyı iki gün önce doldurmuştu. Mert'in kuyunun yanına gitmesine gerek kalmamıştı. Yalnızca evin içinde, fıçıdaki suyu küçük kovalarla sobanın ve yıkama leğeninin yanına taşımıştı.
Bu bile Katya'nın hoşuna gitmedi.
Ardından masanın yanındaki sandalyeyi gördü.
Üç aydır bir ayağı sallanan eski sandalye artık sallanmıyordu.
Katya kavanozu masaya bıraktı.
Sandalyeyi tuttu.
Sağa çekti.
Sola çekti.
Kıpırdamadı.
Eğilip altına baktı.
Kırık bağlantı sökülmüş, yerine ince bir tahta parçası geçirilmiş, çivi yeniden çakılmıştı. Üstelik alelacele değil. Tahtanın kenarı bıçakla düzeltilmiş, ayağın yüksekliği öteki üçüne uydurulmuştu.
Katya yavaşça doğruldu.
Arka odadan bir öksürük geldi.
Mert kapının eşiğinde belirdi.
Saçları alnına düşmüştü. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Sağ elinin üzerinde taze bir çizik vardı.
Katya önce o çizgiye baktı.
Sonra yüzüne.
Mert gülümsedi.
Yanlış seçim.
Katya odun sandığını gösterdi.
"Sen?"
Mert gururla başını salladı.
"Ben."
Su kovalarını gösterdi.
"Sen?"
"Ben."
Sandalyeyi gösterdi.
Mert bu kez cevap vermeden ellerini iki yana açtı.
Katya paltosunu çıkardı.
Çok sakin hareket ediyordu.
Mert'in gülümsemesi biraz küçüldü.
"Katya..."
"Ne kadar?"
Mert anlamadı.
Katya baltayı tutuyormuş gibi yaptı. Sonra odun sandığını gösterdi.
"Ne kadar çalıştın?"
Mert düşündü.
Bir parmağını kaldırdı.
Sonra tereddüt edip ikincisini yarıya kadar kaldırdı.
Katya gözlerini kıstı.
"Bir buçuk saat mi?"
Mert, rakamın kendisini ele verdiğini fark etmiş gibi ikinci parmağını geri indirdi.
Katya burnundan nefes verdi.
"Çok akıllısın."
Mert bu kez söylediği şeyi anlamadı ama tonunu anladı.
Kendi sol tarafını gösterdi.
"İyi."
Katya'nın yüzü anında değişti.
Mert de bunu fark etti.
"İyi," diye tekrarladı ama bu kez daha az emin çıktı.
Katya yanına gitti.
"Elini kaldır."
Mert anlamadı.
Katya iki kolunu kaldırmasını gösterdi.
Mert kollarını kaldırdı.
İlk anda sorun yoktu.
Sonra sol kolu omuz hizasını geçince yüzünde küçük bir kasılma oldu.
Katya bunu kaçırmadı.
Mert hemen kollarını indirdi.
"Az."
Katya ona baktı.
"Tabii. Senin her ağrın artık 'az'. Bir gün bacağın kopsa onu da 'biraz eksik' diye anlatacaksın."
Mert yalnızca "az" kelimesini yakaladı. Başparmağıyla işaret etti.
"Evet. Az."
Katya istemeden gülecek gibi oldu.
Kendini tuttu.
"Komik değil."
Mert sandalyesini gösterdi.
Sonra kendi ellerini.
"Yardım."
Kelime Türkçeydi. Katya artık biliyordu.
"Yardım?"
Mert başını salladı.
Odun sandığını, kovaları, sandalyeyi tek tek gösterdi.
"Katya... çok."
İki eliyle çalışmayı taklit etti.
Sonra Katya'yı gösterdi.
"Çok."
Ardından kendisini gösterdi.
"Ben..."
Kelimeyi bulamadı.
Bir an sessiz kaldı.
Sonra iki avucunu açtı.
Nasırlar hâlâ oradaydı.
Eski, kalın, savaşın değil daha eski bir hayatın bıraktığı izler.
Mert ellerini gösterip yavaşça söyledi:
"Benim eller... boş değil."
Katya'nın yüzündeki öfke bir an yer değiştirdi.
Mert doğru cümleyi kuramamıştı.
Ama ne demek istediğini anlamıştı.
Mert onun sustuğunu görünce devam etti.
Bu kez masayı değil, kendi başını gösterdi.
Sonra iki parmağını yürüttü. Ormanı işaret etti. Tüfek tutar gibi yaptı. Eli bir an havada kaldı.
Katya'nın bakışları değişti.
Mert yeniden ellerini gösterdi.
Ardından sandalyeye dokundu.
Tahtaya.
Su kovasına.
Odun sandığına.
İşi ellerine verince, başının başka yerlere gitmediğini anlatıyordu.
Belki Yusuf'a.
Belki dağılan birliğine.
Belki eve dönüp dönemeyeceğine.
Katya'nın öfkesi tamamen geçmedi. Fakat artık nereye koyacağını bilmiyordu.
Mert sandalyeyi çekip oturdu.
Otururken yüzü bir an gerildi.
Katya hemen gördü.
Mert de Katya'nın gördüğünü gördü.
İkisi birkaç saniye birbirine baktı.
Sonra Mert tamir ettiği sandalyeye vurdu.
"İyi."
Katya cevap vermedi.
Mert bu kez Katya'yı gösterdi.
Yüzünü olabildiğince ciddi tutarak, kırık Rusçasıyla söyledi:
"Katya... şimdi kötü."
Katya gözlerini kıstı.
Mert'in ağzının kenarı kıvrıldı.
Katya istemese de güldü.
"Demek Rusçan artık bana hakaret etmeye yetiyor."
Mert anlamadı.
Ama kazandığını düşündüğü belliydi.
Katya parmağıyla onun göğsünü değil, sandalyeyi işaret etti.
"Bu sandalye senden daha akıllı. En azından tamir edilince yerinde duruyor."
Mert cümlenin çoğunu kaçırdı. "Sandalye" kelimesini duyunca tahtaya baktı, sonra kendisini gösterdi.
"Sandalye... ben?"
Katya başını salladı.
"Boş ver."
Mert birkaç saniye düşündü.
Sonra sandalyenin arkalığına yaslandı ve gözlerini kapattı.
Zaferi kısa sürmüştü. Nefesi hâlâ normalden biraz hızlıydı.
Katya bunu görünce yüzündeki gülümseme söndü.
Paltosunu sandalyenin arkasına astı. Getirdiği pancarları masaya koydu. Ekşi lahana kavanozunu rafa kaldırdı.
Sonra mutfağın ortasında durup etrafına baktı.
Dolu kovalar.
Küçük parçalara ayrılmış odunlar.
Düzgün duran sandalye.
Bunların hiçbiri büyük şeyler değildi.
Üstelik Mert bunların hiçbirini yapmak için kapının dışına adım atmamıştı.
Fakat yedi yıldır bu evde bir iş yapılmışsa, onu yapan eller hep Katya'nın elleri olmuştu.
Şimdi ilk kez eve döndüğünde, kendisi yokken bir şeyler düzelmişti.
Katya bundan ne kadar etkilendiğini Mert'e göstermemeye karar verdi.
En azından o gün.
Katya o gün Mert'i bir daha çalıştırmadı.
Daha doğrusu, çalışmasına izin vermedi.
Bunun ikisi arasında önemli bir fark olduğunu Mert akşam yemeği hazırlanırken anladı.
Katya pancarları kesmek için bıçağı eline aldığında Mert sandalyesinden kalktı.
Katya başını bile çevirmeden konuştu.
"Otur."
Mert durdu.
"Yardım."
"Oturmak da yardım sayılır."
Mert bunu anlamadı.
Katya sandalyeyi gösterdi.
Mert kaşlarını çattı.
"Ben sandalye değil."
Katya'nın bıçağı havada kaldı.
Yavaşça ona döndü.
Mert'in yüzünde son derece ciddi bir ifade vardı.
Katya birkaç saniye baktı.
Sonra güldü.
Bu kez tutmaya çalışmadı.
"Hayır, değilsin. Sandalyenin benden daha çok söz dinlediğini söyledim."
Mert yalnızca kendi söylediğinin işe yaradığını anlamıştı. Memnun biçimde yerine oturdu.
Katya pancarı doğramaya devam etti.
Bir süre sonra masanın diğer tarafından hafif bir ses geldi.
Mert eline kuru fasulyeleri almış, bozuk olanları ayırmaya başlamıştı.
Katya baktı.
Mert de baktı.
Ellerini kaldırmadan söyledi:
"Otur."
Katya'nın kendi kelimesini kendisine karşı kullandığını anlaması bir saniye sürdü.
Gözlerini kıstı.
Mert başını eğerek fasulyelere döndü.
Katya cevap vermedi.
Ama dudaklarının kenarı uzun süre düzelmedi.
Akşam yemeği alıştıklarından daha sessiz başladı.
Sessizlik kötü değildi.
Mert ekmeğini çorbaya batırıyor, Katya ise arada bir onun yüzüne bakıp gün içindeki çalışmanın ağrısını artırıp artırmadığını anlamaya çalışıyordu.
Mert üçüncü kez bunu fark ettiğinde kaşığını bıraktı.
"Katya."
"Ne?"
Kendisini gösterdi.
Sonra gözlerini işaret etti.
Ardından Katya'yı.
"Çok."
Katya anladı.
"Çok mu bakıyorum?"
Mert başını salladı.
Katya kaşığını kaldırdı.
"Çünkü bugün bir buçuk saat boyunca odun parçalayıp sandalye tamir ettin."
Mert yine yalnızca bazı parçaları yakaladı.
"Odun."
"Evet. Odun."
Mert eliyle baltayı tutuyormuş gibi yaptı.
Sonra başparmağını kaldırdı.
Katya kaşığını bıraktı.
"Bu hareketi yaparsan o küçük baltayı senden tamamen alırım."
Mert kelimeleri anlamadı ama tehdit tonunu tanımış olacak ki başparmağını yavaşça indirdi.
Katya yeniden yemeğine döndü.
Birkaç saniye sonra Mert'in alçak bir gülüşü geldi.
Bu kez Katya da güldü.
Üç hafta önce her anlaşmazlıklarının sonunda birbirlerine aynı birkaç kelimeyi söyleyip elleriyle anlatmaya çalışıyorlardı.
Şimdi Mert şakanın nerede başladığını anlayabiliyordu.
Katya da onun ne zaman gerçekten itiraz ettiğini, ne zaman yalnızca onu sinirlendirmek için uğraştığını ayırt ediyordu.
Kelimeler hâlâ eksikti.
Ama eksik olan her şey artık anlaşılmaz değildi.
Yemekten sonra Mert masanın altında duran küçük tahta parçasını aldı.
Katya hemen fark etti.
"Bu ne?"
Mert sandalyenin altını gösterdi.
Tamirden artmıştı.
Parçayı avucunda çevirdi.
Sonra parmağıyla tahtanın yüzeyinde birkaç çizgi yaptı.
Katya dikkatle izledi.
Mert bir ev çatısı şekli çizdi.
Yanına daha küçük bir dikdörtgen.
Kapı.
Sonra başka bir yapı.
Katya kaşlarını çattı.
"Ev?"
Mert başını salladı.
"Ev."
Bu kelimeyi Katya daha önce duymuştu ama anlamını şimdi hareketten çıkardı.
Mert tahtayı kendisine doğru çevirdi.
"Ev."
Sonra parmağıyla uzak bir yönü gösterdi.
Katya'nın yüzü ciddileşti.
"Senin evin."
Mert başını salladı.
Tahtanın üzerine iki küçük çizgi daha yaptı.
Birini uzun.
Birini kısa.
Yanlarına birkaç belirsiz şekil ekledi.
Katya ne olduklarını çıkaramadı.
Mert düşündü.
Sonra kendisini gösterdi.
Ellerini kullandı.
Çekiç.
Testere.
Rende.
Katya anlamaya başladı.
"Orada mı çalışıyordun?"
Mert başını salladı.
Bir süre uygun kelimeleri aradı.
"Ben... tahta."
Katya gülümsedi.
"Sen tahta değilsin. Bunu az önce çözdük."
Mert yüzüne baktı.
Sonra ne dediğini anlamış gibi gözlerini kıstı.
Katya kahkaha attı.
Mert birkaç saniye sonra o da güldü.
Ardından tahtayı yeniden gösterdi.
İki eliyle küçük bir çerçeve yapar gibi yaptı.
"Kapı."
Katya kapıya baktı.
Mert başını salladı.
"Kapı... masa... sandalye."
Katya şaşkınlıkla ona baktı.
Demek Yusuf'un o gece anlatmaya çalıştığı şey buydu.
Mert yalnızca birkaç kırık tabureyi tamir etmiş biri değildi.
Bu eller savaştan önce başka şeyler yapmıştı.
Kapılar.
Masalar.
Belki dolaplar.
Bir insanın günlük hayatında fark etmeden dokunduğu, sonra yıllarca kullandığı şeyler.
Katya istemeden Mert'in ellerine baktı.
İlk haftalarda o elleri yalnızca ateş içindeki bir hastanın elleri olarak görmüştü.
Güçsüz.
Titreyen.
Bazen su bardağını bile tutamayan.
Sonra tüfeği kavramış eller olduğunu hatırlamıştı.
Şimdi üçüncü bir hayat ortaya çıkıyordu.
Mert onun bakışını yakaladı.
Avuçlarını açtı.
"Boş değil."
Katya bu kez gülmedi.
"Hayır," dedi.
Başını salladı.
"Boş değil."
Mert cümlenin karşılığını bilmese de anlamış gibi ellerini masaya bıraktı.
Gece yatmadan önce Katya dışarıdaki yığından ertesi gün için odun getirdi.
Mert kapının yanında durmuş onu izliyordu.
Dışarı çıkmadı.
Katya da çıkmasına izin vermeyeceğini ikisinin de bildiğinden bunu söyleme gereği duymadı.
İlk sepeti sobanın yanına bıraktığında Mert eğilip içindeki kalın parçalardan birine uzandı.
Katya elinin üzerine hafifçe vurdu.
"Hayır."
Mert elini geri çekti.
Katya ikinci sepet için yeniden dışarı çıktı.
Döndüğünde Mert aynı yerdeydi.
Bu kez gerçekten hiçbir şeye dokunmamıştı.
Katya ikinci sepeti de yere bıraktı.
Mert başıyla sabah parçaladığı, sobanın yanında düzenli biçimde duran küçük odunları gösterdi.
Katya baktı.
Eskiden kalın parçaları çoğu zaman gerektiği anda kendisi küçültürdü. Şimdi birkaç günlük çıra ve sobaya uygun odun hazır duruyordu.
Küçük bir işti.
Ama gece yarısı soba söndüğünde kalkıp eline balta almak zorunda kalmayacaktı.
Katya bunu düşündüğünü belli etmeden odunlardan birini sobaya attı.
Mert hâlâ ona bakıyordu.
"Bakma."
Mert kaşlarını kaldırdı.
Katya onu taklit etti.
Kendi gözlerini gösterdi.
Sonra Mert'i.
"Çok."
Mert birkaç saniye durdu.
Ardından kahkaha attı.
Katya da kendini tutamadı.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sobadaki yeni odun tutuştu.
Alev yükseldi.
Mert arka odaya geçerken kapının eşiğinde durdu.
"Katya."
Katya arkasına baktı.
Mert sobanın yanındaki parçalanmış odunları gösterdi.
Sonra su fıçısının yanındaki kovaları.
Sandalyeyi.
Ardından kendisini.
"Yarın... az."
Katya'nın kaşları kalktı.
Demek pazarlık yapıyordu.
"Yarın hiçbir şey."
Mert düşündü.
"Az."
"Hiç."
Mert bu kelimeyi bilmiyordu.
Katya iki elini boş gösterdi.
"Hiç."
Mert dikkatle baktı.
"Hiç."
"Evet."
Mert birkaç saniye sustu.
Sonra gayet sakin biçimde:
"Az hiç."
dedi.
Katya ona baktı.
"Öyle bir şey yok."
Mert gülümsedi.
Kapının arkasına geçti.
Katya başını iki yana salladı.
"Üç hafta önce ölüyordun. Şimdi benimle pazarlık ediyorsun."
Mert bunu duymadı.
Ya da duydu ama anlamadı.
Belki böylesi daha iyiydi.
Sabah Katya uyandığında ev sessizdi.
Bir an gözlerini açmadan sobanın sönüp sönmediğini düşündü.
Sonra alışılmadık bir ses duydu.
Çok hafif.
Kazıma.
Durdu.
Yeniden geldi.
Arka odadan değil.
Mutfaktan.
Katya yatağından kalktı.
Şalını omuzlarına alıp kapıya çıktı.
Mert masanın başındaydı.
Oturuyordu.
Bu kısmı en azından anlamıştı.
Önünde dün geceki küçük tahta parçası vardı. Elindeki bıçağın ucuyla dikkatle tahtayı yontuyordu.
Katya kapıya yaslandı.
"Ne yapıyorsun?"
Mert başını kaldırdı.
Sonra tahtayı arkasına sakladı.
Katya kaşlarını kaldırdı.
"Bu yaşta mı?"
Mert anlamadı.
Katya yaklaşınca tahtayı vermemek için biraz geri çekildi.
Katya elini uzattı.
Mert birkaç saniye düşündü.
Sonunda teslim etti.
Tahta parçası artık gelişigüzel değildi.
Bir ucunda küçük bir delik açılmıştı.
Kenarı yuvarlatılmış, yüzeyi bıçakla olabildiğince düzleştirilmişti.
Üzerine kaba ama anlaşılır bir şekil kazımıştı.
Küçük bir ev.
Yanında iki insan.
Katya bir süre baktı.
"Bu kim?"
Mert tahtayı aldı.
Uzun çizilmiş kişiyi gösterdi.
"Ben."
Katya diğerini gösterdi.
Mert ona baktı.
"Katya."
Katya'nın eli bir an havada kaldı.
Mert hemen evin kendisini işaret etti.
Ardından çatıdaki eğri çizgiyi gösterip yüzünü buruşturdu.
Sonra hayali bir çekici kaldırdı.
Katya anladı.
Evde tamir edilmesi gereken şeyleri gösteriyordu.
Romantik değildi.
Büyük bir anlam yüklemek için de hiçbir sebep yoktu.
Yalnızca Mert, yapabileceği işleri aklında tutmak için küçük bir işaret yapmıştı.
Yine de Katya tahtayı masaya bırakırken mutfağa farklı bir gözle baktı.
Kırık dolap kapağı.
Gevşek pencere pervazı.
Mutfak masasının altında yıllardır hafifçe oynayan destek tahtası.
Sonra bakışı istemeden pencerenin ötesine kaydı.
Ahırın yamulan kapısı da vardı.
Ama o başka meseleydi.
Ahıra gitmek için dışarı çıkması gerekirdi.
Mert henüz oraya gündüz vakti adım atamazdı.
Katya bunu düşündüğü anda kendi zihnindeki tuhaflığı fark etti.
Mert'in ahır kapısını tamir edip edemeyeceğini değil, ne zaman tamir edebileceğini düşünmüştü.
Sanki burada kalacağı günlerin bir devamı varmış gibi.
Katya bakışını hemen içeri çevirdi.
Yedi yıldır evde bozulan her şeye baktığında aynı şeyi düşünürdü:
Ben yaparım.
Şimdi, istemeden başka bir düşünce geldi.
Yaparız.
Katya yüzünü hemen sobaya çevirdi.
O kelimeyi sevmedi.
Fazla kolay gelmişti.
Fazla doğal.
Arkasında Mert yeniden bıçağı eline aldı.
Katya dönmeden konuştu.
"Bugün az."
Mert sustu.
Sonra gülümseyerek cevap verdi.
"Az hiç?"
Katya gözlerini kapattı.
"Tanrım."
Ve sobaya Mert'in dün parçaladığı odunlardan birini atarken, yıllardır ilk kez evindeki işlerin bitmeyeceğini düşünmek ona ağır gelmedi.
READER NOTES
Comments