Bölüm 7 - Part 1
7 Temmuz 2017
"Uzun zaman olmuş."
Ada, güneş gözlüğünün ardından okul binasına bakarken ellerini pantolonunun ceplerine soktu.
Beş katlı yapı, çocukluklarında olduğundan daha büyük değildi. Yalnızca daha yabancı görünüyordu. Dış cephesi yenilenmiş, eski sarı duvarların yerini griyle lacivert arasında gidip gelen daha modern bir kaplama almıştı. Giriş kapısının üzerindeki tabela değiştirilmiş, bahçedeki basketbol sahasının çevresine yeni tel örgüler çekilmişti.
Yine de bazı şeyler aynı kalmıştı.
Bahçenin kenarındaki çınar ağacı hâlâ oradaydı. Kökleri kaldırım taşlarını kaldırmış, gövdesi yıllar içinde biraz daha genişlemişti. Ege'nin on birinci sınıfta üzerine çıkıp teneffüs boyunca inmeyi reddettiği yangın merdiveni de binanın arka cephesinde duruyordu.
Ege, okulun girişine kadar uzanan merdivenlere bakarken hafifçe gülümsedi.
"Çok uzun zaman olmuş," dedi. "Ben burayı daha güzel hatırlıyordum."
"Çünkü on yedi yaşındayken estetik anlayışın yoktu."
"Şimdi var mı?"
Ada başını çevirip kardeşini baştan aşağı süzdü. Ege, sıcak havaya rağmen beyaz gömleğinin üzerine ince, açık renkli bir ceket giymişti. Saçlarını da çıkmadan önce gereğinden uzun süre düzeltmişti.
"Kararsızım," dedi sonunda.
Ege alaycı biçimde başını salladı.
"İnsan beş yıl sonra çocukluğunun geçtiği yere geliyor, ikiz kardeşi daha ilk dakikadan özgüvenini parçalıyor. Çok duygusal bir gün olacak belli ki."
Ada yeniden binaya döndü.
Karşılarında yalnızca eski okulları durmuyordu.
Yıllarca her sabah yürüdükleri koridorlar, teneffüslerde oturdukları merdivenler, sınavlardan kaçmak için kullandıkları arka kapı ve müdür yardımcısının onları yakaladığı sayısız köşe de oradaydı.
Çocukluklarının büyük bir kısmı, yenilenmiş bir cephenin arkasında onları bekliyordu.
"Rüzgâr da gelmeliydi," dedi Ege. Sesindeki neşe, arkadaşının adını söylediği anda biraz hafifledi. "İşimiz bitince çağırırız diye düşünmüştüm ama şu sıralar onu bir yere çağırmak için önce orada suç örgütü olmadığından emin olmak gerekiyor."
Ada'nın yüzündeki belli belirsiz gülümseme kayboldu.
"Bugün burada olmaması daha iyi."
"Biliyorum."
Bir önceki gün yaptıkları takip, Kuzey Arşiv Hizmetleri'ne ait aracın resmî güzergâhından saptığı noktada sona ermemişti.
Ada, aracın takip sistemi kapatılmadan önce kullandığı haberleşme protokolünü yakalamış; cihaz tamamen sustuğunda bile çevredeki baz istasyonları üzerinden birkaç zayıf sinyal toplamayı başarmıştı. Miray ise teslim fişlerindeki saatlerle eski dava dosyalarını karşılaştırmış, aracın kaybolduğu kırk dakikalık aralığın Demir Kozmetik'in merkez binasına ulaşmaya fazlasıyla yettiğini hesaplamıştı.
Araç gerçekten de Demir Kozmetik'in yer altındaki yükleme bölümüne girmişti.
Rüzgâr o andan beri başka hiçbir şey düşünmüyordu.
Ege ellerini beline koyarak okul binasına baktı.
"Yine de insanın kendisini babasının şirketinin gizli katına sokmak yerine eski okulunda futbol oynamayı tercih etmesi gerekirdi."
"Rüzgâr hiçbir zaman kendisi için kolay olanı tercih etmedi."
"Kolay olanı geçtim, çocuk önüne iki kapı çıksa üstünde 'ölüm tehlikesi' yazanı seçiyor."
Ada yürümeye başladı.
"Bu yüzden ikimiz buradayız."
Ege ona yetişti.
"Ben, senin okulun kamera sistemine bağlanabilmen için burada olduğumuzu sanıyordum."
"O da var."
"Bir de Rüzgâr'ın babası, arkadaşlarının oğluyla kızını şirketinin çevresinde görürse şüphelenmesin diye herkesin görebileceği bir yerde olmamız gerekiyor."
"O da var."
"Bir de yıllardır yapmayı planladığımız şeyi gerçekleştireceğiz."
Ada, okulun çatısından aşağı doğru sarkıtılmak üzere hazırlanmış beyaz kumaşın bulunduğu büyük çantaya baktı.
"O kısmın operasyonla hiçbir ilgisi yok."
Ege'nin yüzünde geniş bir gülümseme belirdi.
"Her planın içinde biraz sanat olmalı."
Okulda yaz dönemi kursları devam ediyordu. Üniversite sınavına hazırlanan öğrenciler, öğlene kadar derslere giriyor; öğleden sonra ise kulüp çalışmaları ve etkinlikler için okulda kalıyordu.
İkizler, okul yönetimine birkaç gün önce ulaşmıştı.
Resmî açıklamaya göre eski mezunlar olarak yaz kulüplerine teknik ekipman desteğinde bulunacak, öğrenciler için kısa bir dijital etkinlik düzenleyeceklerdi.
Bu açıklamanın tamamı yalan değildi.
Yalnızca etkinliğin içeriği henüz okul yönetimiyle paylaşılmamıştı.
Ege okulun girişindeki danışma masasına yaklaştı. Görevli kadın, önündeki ziyaretçi listesini kontrol ederken yüzünü kaldırdı.
"Ege Gürsoy ve Ada Gürsoy?"
"Bizzat kendileri," dedi Ege, elini göğsüne koyarak.
Kadın ikisinin isimlerini işaretledi.
"Bilişim kulübündeki öğrenciler sizi bekliyor. Müdür Bey de öğleden sonraki etkinlik için teşekkürlerini iletti."
Ada kartını alırken kardeşine yan gözle baktı.
"Müdür, ne yapacağımızı gerçekten biliyor mu?"
Ege de ziyaretçi kartını boynuna geçirdi.
"Genel hatlarıyla."
"Genel hatlarıyla ne söyledin?"
"Öğrencileri bir araya getirecek, rekabet duygusunu geliştirecek, teknoloji destekli bir sosyal etkinlik yapacağımızı."
Ada birkaç saniye sustu.
"Yalan söylememişsin."
"Ben mümkün olduğunca gerçeği söylerim. İnsanların yanlış anlaması benim sorumluluğum değil."
Okulun içine girdiklerinde ikisi de istemsizce yavaşladı.
Koridorların duvarları boyanmış, sınıf kapıları yenilenmişti. Fakat zemindeki mermerler aynıydı. Ayakkabılarının altında çıkan ses bile yıllar öncesinden tanıdık geliyordu.
Ege, girişin sağındaki merdiven boşluğuna baktı.
"Şurada Rüzgâr'la üç ders boyunca saklanmıştık."
Ada gözlüğünü düzeltti.
"Saklanmamıştınız. Uyuyakalmıştınız."
"Sonuç olarak bizi bulamadılar."
"Bütün okul arıyordu."
"Başarılı bir saklanma işte."
Koridorun sonunda kendilerini bekleyen beş öğrenci vardı. Üzerlerinde okulun yaz dönemi tişörtleri, ellerinde uzatma kabloları ve ekipman çantaları bulunuyordu.
Öndeki kız, heyecanını gizleyemeyen bir gülümsemeyle yaklaştı.
"Siz Ege ve Ada mısınız?"
"Duruma göre değişir," dedi Ege. "Bir şey kırıldıysa bizi tanımıyorsunuz."
Ada kardeşinin koluna hafifçe vurduktan sonra öğrencilere döndü.
"Malzemeler hazır mı?"
"Çatıdaki bağlantıları yaptık. Projeksiyonu da kulüp odasından çıkardık ama perdeyi tek başımıza kaldıramadık."
"Kaldırmanız gerekmiyor." Ada, omzundaki bilgisayar çantasını düzeltti. "Motorlu sistemi biz getirdik. Yalnızca sabitleme noktalarını kontrol edeceğiz."
Öğrenciler onları çatıya götürürken Ege, grubun gerisinde kalan kızıl saçlı çocuğun omzuna dokundu.
"İsmin ne senin?"
"Berk."
"Berk, bugün burada göreceğin bazı şeyler eğitim hayatını değiştirebilir."
Çocuk merakla ona baktı.
"Ne yapacağız?"
Ege sesini alçaltarak konuştu.
"Öğle arasında okulun cephesini dünyanın en büyük oyun ekranına çevireceğiz."
Berk'in gözleri büyüdü.
"Gerçekten mi?"
"Hayır," dedi Ada, birkaç adım öteden. "Dünyanın en büyüğü değil. Ege ölçüleri araştırmadı."
Ege kardeşine doğru döndü.
"Büyünün içine istatistik sokmasan olmaz mı?"
Ada yürümeyi sürdürürken bilgisayarını çıkardı.
"Sen öğrencilerle ilgilen. Benim başka bir işim var."
Ege'nin yüzündeki hafif gülümseme kısa süreliğine kayboldu.
"Rüzgâr mı?"
Ada başını salladı.
"Binaya girmiş."
Rüzgâr, Demir Kozmetik'in ana girişinden içeri girerken kimse onu durdurmadı.
Resepsiyondaki iki çalışan ayağa kalkmış, güvenlik görevlisi ise kendisini tanıdığını göstermek istercesine başıyla selam vermişti. Yıllardır bu binaya aralıklarla gelir, babasının toplantılarının bitmesini bekler veya annesinin gönderdiği bir şeyi bırakırdı.
Hiçbir zaman burada çalışmamıştı.
Fakat herkes onun kim olduğunu biliyordu.
Ersin Demir'in oğlu.
Bu kimlik, o güne kadar Rüzgâr'a yalnızca gereksiz bir saygı ve istemediği ayrıcalıklar sağlamıştı.
Şimdi ise babasının kurduğu binanın içine sorgulanmadan girebilmesini sağlıyordu.
Resepsiyondaki kadın gülümseyerek yaklaştı.
"Hoş geldiniz, Rüzgâr Bey. Ersin Bey şu an toplantıda ama kendisine haber verebilirim."
"Gerek yok," dedi Rüzgâr. Sesini mümkün olduğunca rahat tutuyordu. "Babamla görüşmeye gelmedim. Birkaç departmana bakıp çıkacağım."
Kadının yüzündeki gülümseme kısa süreliğine kararsızlaştı.
"Birine haber verelim mi? Size eşlik ederler."
"Bütün gün peşimde birini gezdirirseniz babam, şirkete alışmam için gönderdiği daha ilk gün beni kaçırdığınızı düşünür."
Rüzgâr hafifçe gülümsedi.
"Merak etmeyin, kaybolursam yol sorarım."
Kadın itiraz etmek yerine ziyaretçi kartını uzattı.
Rüzgâr kartı alırken cebindeki telefon bir kez titreşti.
Ada'dan gelen mesaj ekranda belirdi.
Kart aktif. Dört dakika içinde kuzey koridorundaki kapıyı kullanman gerekiyor. Sonrasında yetki silinecek.
Bir önceki gece Miray, Demir Kozmetik'in güvenlik sistemini kuran firmaya ait eski bir sözleşme bulmuştu. Sözleşmenin eklerinde bakım işlemleri sırasında kullanılan geçici ziyaretçi kartlarının nasıl tanımlandığına ilişkin teknik ayrıntılar bulunuyordu.
Ada'nın ihtiyacı olan şey de buydu.
Rüzgâr'ın elindeki kart, sistemde Ersin Demir'in oğluna verilmiş sıradan bir ziyaretçi kartı olarak görünüyordu. Ancak önlerindeki dört dakika boyunca kuzey koridorundaki güvenlik kapısını açabilecek geçici bir bakım yetkisi taşıyacaktı.
Rüzgâr telefonunu cebine koydu.
Asansöre binmek yerine açık ofislerin bulunduğu kata yöneldi.
Planın ilk bölümü basitti.
Normal görünecekti.
Çalışanlarla konuşacak, birkaç dosyayı inceleyecek ve babasının sonunda onu şirkete çekmeyi başardığını düşündürecek kadar ilgili davranacaktı.
Sonrasında ise hiçbir ziyaretçinin bulunmaması gereken kata inmeye çalışacaktı.
Açık ofis bölümüne girdiğinde karşısına çıkan ilk şey beklediğinden daha sıradan bir manzaraydı.
Bilgisayarlarının başında çalışan insanlar, yazıcının önünde sıra bekleyen iki kadın, telefonda teslimat tarihlerini konuşan bir adam ve masaların arasında dolaşan genç bir stajyer...
Kimse suç örgütü üyesine benzemiyordu.
Rüzgâr bunun böyle olacağını biliyordu.
Yıllardır suç örgütlerinin arasına giriyordu. Kötü insanların alınlarında onları ele veren siyah bir işaret bulunmadığını çok önce öğrenmişti. Bazıları iyi takım elbiseler giyer, vergilerini düzenli öder ve öğle arasında çocuklarını arardı.
Yaptıkları şeyler, gündelik hayatlarının içine saklanırdı.
Telefonundaki kulaklıktan Miray'ın sesi geldi.
"Sağ tarafındaki üçüncü masa."
Rüzgâr bakışlarını doğrudan çevirmedi. Önündeki boş masada duran dergilerden birini almış gibi yaparak çevresini inceledi.
Uzun saçlı bir adam, üçüncü masada oturuyordu. Yaka kartında Hüseyin Mermerkaya yazıyordu.
Miray, Kuzey Arşiv'e gönderilen kutuların teslim fişlerinde bu ismi bulmuştu. Hüseyin, resmî kayıtlarda lojistik uyum sorumlusuydu. Ancak son iki yılda DK koduyla gönderilen bütün kapalı dosyalarda imzası vardı.
"Gördüm," diye mırıldandı Rüzgâr.
Kulaklığın diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu.
"Benimle konuşurken daha az belli etmenin bir yolunu bulmalısın."
Rüzgâr dergiyi masaya bıraktı.
"Babama mesaj gönderiyormuş gibi yapıyorum."
"Dudaklarını oynatmadan mesaj göndermeyi öğrenmiş olman etkileyici."
Rüzgâr istemsizce gülümsedi.
"Ege'yle fazla vakit geçiriyorsun."
"Bu bir suçlama mı?"
"Uyarı."
Hüseyin masasından kalktığında Rüzgâr'ın dikkati yeniden keskinleşti.
Adam, telefonunu cebine koyduktan sonra masanın üzerindeki sarı renkli ince bir dosyayı aldı. Gömleğinin yakasını parmağıyla gevşetmişti. Klimanın çalıştığı ofiste terlemesi, sıcaklıktan kaynaklanmıyordu.
Etrafına bakmadan koridora yöneldi.
Rüzgâr onun peşinden gitmedi.
Çalışanlardan biri kendisine yaklaşıp kibarca gülümsedi.
"Bir şey arıyor muydunuz, Rüzgâr Bey?"
Rüzgâr adamın yaka kartına baktı.
"Hasan, değil mi?"
"Evet."
"Babam şu hasarlı ürün meselesini bir türlü anlatamadı. İade edilen ürünleri hangi bölüm inceliyor?"
Adam eliyle ofisin diğer tarafını gösterdi.
"Kalite kontrol bir alt katta ama buradaki raporlardan da bakabilirsiniz."
"Bir kahve borcun olsun, sonra anlatırsın."
Rüzgâr, Hasan'ın omzuna kısa bir dokunuş bırakarak yürümeyi sürdürdü.
Hüseyin çoktan kuzey koridoruna ulaşmıştı.
Rüzgâr, adamın güvenlik kapısının önünde durduğunu cam bölmenin yansımasından görebiliyordu. Hüseyin kartını okuyucuya tuttu. Kırmızı ışık yeşile döndü ve kalın kapı açıldı.
Kapının arkasında sıradan ofis koridorlarından farklı, dar ve penceresiz bir geçit vardı.
Hüseyin içeri girdiğinde kapı arkasından kapandı.
Rüzgâr telefonunu kontrol etti.
İki dakika on yedi saniye.
Ada'nın sesi kulaklıkta duyuldu.
"Kapının üzerindeki kamerayı doksan saniyeliğine eski görüntüye alabilirim. Daha fazlasını yaparsam sistem uyarı verecek."
"Doksan saniye yeter."
"Bu cümleyi söylediğin hiçbir zaman yetmedi."
Miray araya girdi.
"Kapının arkasında on iki metre uzunluğunda bir koridor var. Eski bina planında sonunda servis asansörü görünüyor."
"Yeni planda?"
"Duvar."
Rüzgâr koridora yöneldi.
"Demek ki doğru kapıdayız."
Kapının önünde durduğunda çevresine son kez baktı.
Kimse kendisini izlemiyordu.
Kartı okuyucuya tuttu.
Kırmızı ışık bir an yandı.
Ardından yeşile döndü.
Kapı açılırken telefonundaki sayaç sıfırlanmıştı.
Ada'nın sesi yeniden geldi.
"Doksan saniyen başladı."
Rüzgâr içeri girip kapının kapanmasını bekledi.
Koridor, ofis bölümünden gelen bütün sesleri bir anda yuttu. Duvarlar boyasız griydi. Tavandaki lambalar beyaz ve sert bir ışık yayıyordu.
İleride Hüseyin görünmüyordu.
Rüzgâr hızlı fakat sessiz adımlarla yürüdü.
Koridorun sonunda gerçekten de bir asansör vardı.
Dışarıdan bakıldığında binanın diğer asansörlerinden hiçbir farkı bulunmuyordu. Ancak yanında kat numaralarının yazdığı bir ekran yoktu. Yalnızca siyah renkli, üzerinde hiçbir işaret bulunmayan tek bir düğme vardı.
Düğmenin kenarındaki ışık yanıyordu.
Asansör aşağıdaydı.
"Hüseyin asansörü kullanmış," dedi Rüzgâr.
Miray'ın sesi bu kez daha alçak çıktı.
"Eski projelerde binanın altında iki kat görünüyor. O asansör ikisine de bağlı değil."
"Harika."
"Bunun harika olduğunu düşünmen ciddi bir sorun."
"Sonra konuşuruz."
Rüzgâr düğmeye bastı.
Asansör yukarı doğru hareket ederken duvarın arkasından gelen metal sürtünmesi koridoru doldurdu.
"Rüzgâr," dedi Ada, "kamera döngüsü bitiyor. Geri çıktığında görüntüde görüneceksin."
"Geri çıktığımda düşünürüz."
"Ben şu an düşünüyorum zaten. Grubun geri kalanı da biraz denese çok rahatlayacağım."
Asansörün kapısı açıldı.
İçerisi beklediğinden daha dardı. Duvarları metal levhalarla kaplıydı ve tavandaki tek lamba zayıf bir ışık yayıyordu.
Kontrol panelinde yalnızca bir düğme bulunuyordu.
-3
Rüzgâr'ın parmağı düğmenin üzerinde durdu.
Binanın resmî planlarında üçüncü bir bodrum katı yoktu.
Kulaklığın diğer ucunda Ege'nin sesi duyuldu.
"Basacak mısın?"
Rüzgâr hafifçe kaşlarını çattı.
"Sen neden hattasın?"
"Okulun çatısındayım. Öğrenciler perdeyi kuruyor. Bir yandan da arkadaşımın yerin üç kat altına inmesini dinliyorum."
Ada sinirli bir nefes verdi.
"Sana yalnızca acil bir durumda konuş demiştim."
"Bence bu oldukça acil."
"Ege," dedi Miray, "biraz susar mısın?"
"Tabii."
İki saniye sessizlik oldu.
"Rüzgâr, orada ölürsen eski okulumuza senin adını taşıyan bir laboratuvar yaptıracağım."
Rüzgâr, istemeden gülümsedi.
"Biyoloji laboratuvarı olsun. Kemal Hoca'yı da sorumlu yaparlar."
Ada'nın sesi sertleşti.
"İkiniz de kesin artık."
Rüzgâr eksi üçüncü katın düğmesine bastı.
Kapılar kapandı.
Asansör aşağı inmeye başladığında göğsünün içindeki baskı ağırlaştı. Bu korku değildi. En azından yalnızca korku değildi.
Aşağıda karşısına çıkacak şeyin babasıyla ilgili bütün şüphelerini sona erdirebileceğini biliyordu.
Belki Ersin masumdu.
Belki Miray'ın bulduğu fotoğrafların, şirket bağlantılarının ve gizli sevkiyatların başka bir açıklaması vardı.
Rüzgâr artık buna inanmakta zorlanıyordu.
Yine de insanın babasından vazgeçmesi, bir suçlunun suçunu kabul etmek kadar kolay değildi.
Asansör yavaşladı.
Metal kapılar iki yana açıldığında Rüzgâr elini ceketinin içine götürdü.
Silah taşımıyordu.
Ancak parmaklarının altında ince, katlanabilir bir bıçak ve Ada'nın hazırladığı küçük sinyal bozucu bulunuyordu.
Karşısındaki koridor boştu.
Tavandaki lambaların bazıları çalışmıyor, bazılarıysa düzensiz aralıklarla titriyordu. Duvarların alt kısmında rutubet izleri vardı. Havada ıslak beton, metal ve keskin bir temizlik maddesi kokusu hissediliyordu.
"Sağ mı, sol mu?" diye sordu Rüzgâr.
Miray birkaç saniye cevap vermedi. Kâğıtların çevrilme sesi duyuldu.
"Eski servis planına göre sağ tarafta kazan dairesi, sol tarafta ise depo ve teknik odalar olmalı."
"Olmalı mı?"
"Plan binanın yeniden yapılmasından yirmi sekiz yıl öncesine ait."
Ege yeniden konuştu.
"Yani sağa giderse patlayabilir, sola giderse vurulabilir."
Ada'nın sesi buz gibiydi.
"Ege."
"Tamam, sustum."
Rüzgâr sağ koridordan gelen boğuk sesleri duydu.
İnsanlar konuşuyordu.
"Sağ," dedi.
Ayakkabılarının çıkardığı sesi azaltarak ilerledi. Koridor hafifçe kıvrılıyor, birkaç metre ilerisini görmesini engelliyordu.
Sesler belirginleşti.
"Eksik liste yüzünden iki gün kaybettik."
Bu sesi tanımıyordu.
Ardından başka biri konuştu.
"Liste tamamlandı. Soğuk zincir araçları ayarlandı. Ambarlı'ya girişte de sorun çıkmayacak."
Rüzgâr'ın adımları yavaşladı.
Koridorun sonunda açık bırakılmış geniş bir kapı vardı. İçeriden gelen ışık, zeminin üzerinde ince bir şerit oluşturuyordu.
Kapının yanında durup başını çok az uzattı.
Oda, binanın üst katlarındaki gösterişli ofislerin tam tersiydi. Duvarları boyanmamış, zemini kaba betonla kaplanmıştı. Ortada uzun bir masa, masanın üzerinde dosyalar ve birkaç mühürlü numune kutusu bulunuyordu.
Odada dört kişi vardı.
Hüseyin, kapının yakınında duruyordu. Sarı dosyayı iki eliyle tutuyor, gözlerini masanın başındaki adamdan kaldırmıyordu.
Rüzgâr diğer iki kişiyi tanımıyordu.
Dördüncüyü tanımak için yüzünü görmesine gerek yoktu.
Ersin, masanın başında ayakta duruyordu.
Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Sağ eli masanın üzerindeki belgelerden birinin kenarında duruyordu.
Rüzgâr, babasını yüzlerce kez bu hâlde görmüştü.
Evde faturaları incelerken.
Şirket toplantılarında.
Yazlıkta balık tutmadan önce oltaları hazırlarken.
Şimdi aynı eller, sahte seri numaralarının ve yasa dışı sevkiyat listelerinin üzerinde geziniyordu.
"Ürün miktarı?" diye sordu Ersin.
Karşısındaki adam dosyayı açtı.
"Sekiz yüz kırk kutu. Resmî kayıtta kozmetik ham maddesi görünecek. Ampullerin seri numaraları değiştirildi. Hastane çıkışlarıyla bağlantı kurulamaz."
"Kurulur," dedi Ersin, sesini yükseltmeden. "Yeterince iyi bakmayan insanların kuramaması, bağlantının olmadığı anlamına gelmez."
Adamın yüzü gerildi.
"Belgeler üç kez kontrol edildi."
Ersin dosyadaki sayfalardan birini kaldırdı.
"Bu araç iki ay önce aynı klinikle ilişkilendirilmiş. Plakayı değiştirin. Şoförü de."
"Şoför güvenilir biri."
"Bir insanın güvenilir olması, görünmez olduğu anlamına gelmiyor."
Rüzgâr nefesini yavaşça verdi.
Şüpheleri artık karşısında, babasının sesiyle konuşuyordu.
Miray'ın sesi kulaklıkta fısıltıya dönüştü.
"Ne görüyorsun?"
Rüzgâr cevap vermedi.
Ersin, önündeki küçük kutulardan birini açtı. İçinde şeffaf ampuller vardı. Birini eline alıp ışığa tuttu.
"Bunların arasında tek bir kırık bile istemiyorum. Geçen sevkiyatta iki kutu kullanılamaz hâle geldi."
Hüseyin hemen konuştu.
"Kalite kontrol raporu hazır, Ersin Bey."
"Rapor burada değil."
Hüseyin'in yüzündeki kan çekildi.
Sarı dosyayı hızla açıp sayfaları kontrol etti.
"Ek dosya üst katta kalmış olabilir."
Ersin ampulü kutuya bıraktı.
"Olabilir mi, kaldı mı?"
"Kaldı."
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.
Ersin bağırmadı.
Öfkesini yükselen bir sesle göstermesine gerek yoktu.
"Hüseyin," dedi, gözlerini adamdan ayırmadan, "bu odada tahminlerle iş yapmıyoruz. Yukarı çık. Ek raporu al ve beş dakika içinde geri dön."
"Tabii efendim."
Hüseyin dosyayı masaya bırakıp hızla kapıya yöneldi.
Rüzgâr hemen geri çekildi.
Koridorun kıvrımına ulaşana kadar koşmadı. Hızını artırdı fakat ayakkabılarının tabanı beton zeminde her adımda hafif bir ses çıkarıyordu.
Miray telaşla konuştu.
"Biri mi geliyor?"
"Evet."
"On iki metre geride, sol duvarda eski bir bakım boşluğu görünüyor. Planda yarım metre derinlikte."
Rüzgâr sol duvara baktı.
İlk bakışta boşluk görünmüyordu. Duvarla aynı renge boyanmış dar metal kapağı ancak birkaç adım yaklaşınca fark etti.
Kulpsuzdu.
Parmaklarını kenarına geçirip çekti.
Kapak açıldığında karşısına borularla dolu dar bir alan çıktı.
Rüzgâr içeri girip kapağı sessizce kapattı.
Birkaç saniye sonra Hüseyin'in ayak sesleri koridorda duyuldu.
Adam hızlı yürüyordu. Nefesi düzensizdi. Rüzgâr, metal kapağın kenarındaki ince aralıktan onun geçişini izledi.
Hüseyin asansöre ulaşıp düğmeye bastı.
Kapılar açıldı.
Adam içeri girdiğinde Rüzgâr'ın kulaklığında Ege'nin sesi duyuldu.
"Şu anda bir boru dolabında mı saklanıyorsun?"
Rüzgâr fısıldadı.
"Evet."
"Ben de çocukken seni daha büyük işler yapacak sanırdım."
"Ege, eğer sesini duyarlarsa ilk seni öldürürüm."
Ada araya girdi.
"Asansör yukarı çıkıyor. Rüzgâr, içeride en fazla üç dakikan var. Hüseyin raporu alıp geri dönecek."
Rüzgâr bakım boşluğundan çıktı.
"Yeterli."
"Yine söyledi."
Miray'ın sesi hâlâ gergindi.
"Dosyanın kapağını görebildin mi?"
"Masada kaldı."
"Fotoğrafını çekebilir misin?"
Rüzgâr koridorun kıvrımına doğru yürüdü.
"Deneyeceğim."
Kapıya yaklaştığında içerideki konuşmalar devam ediyordu.
Ersin, diğer iki adama sevkiyat rotasını anlatıyordu.
"Ambarlı'dan çıktıktan sonra ana depoya gitmeyecek. Önce Haliç Dört'e geçecek. Araç orada değiştirilecek."
"Ödeme ne zaman yapılacak?"
"Mal teslim edildiğinde."
"Karşı taraf peşinat istiyor."
Ersin başını kaldırdı.
"İsteyebilir."
Adam sessiz kaldı.
Rüzgâr cebinden telefonunu çıkardı. Kamerayı sessize almıştı. Kapının kenarından yalnızca elini uzatarak masanın üzerindeki sarı dosyanın birkaç fotoğrafını çekti.
Ekranda dosyanın kapağı görünüyordu.
S-47
12 TEMMUZ
HALİÇ-4
Alt köşede küçük bir işaret bulunuyordu.
Kanatları iki yana açılmış siyah bir kelebek.
Rüzgâr'ın parmakları telefonun çevresinde sıkılaştı.
Dosyanın üzerinde kız kardeşinin sevdiği şeklin bulunması, duyduğu her şeyden daha ağır geldi.
Onların adı da Kelebeklerdi.
Yağmur'un verdiği isim.
Babası aynı sembolü kendi suç düzeninin dosyalarına mühürlemişti.
Rüzgâr telefonu indirdi.
Ersin dosyayı eline aldı.
"Bunu Koru Evi'ne götürün. Akşam bütün belgeleri orada inceleyeceğim. Burada kalmasını istemiyorum."
Karşısındaki adam dosyayı aldı.
"Başka bir talimatınız var mı?"
"Yola çıkmadan önce araç değişsin. Aynı plakayı ikinci kez görürsem hepinizin işini bitiririm."
Rüzgâr geri çekildi.
Öğrenmesi gerekeni öğrenmişti.
Şimdi çıkması gerekiyordu.
Asansörün yukarıdan dönmesi birkaç dakika sürecekti. Hüseyin ise her an aşağı inebilirdi.
Miray, dosyaların arasında bir şey ararken konuştu.
"Koru Evi... Bu isim eski şirket kayıtlarında geçmiyor."
"Babamın bir evi var," dedi Rüzgâr. Sesi farkında olmadan değişmişti. "Şehrin kuzeyinde, ormanın içinde. Çocukken balık tutmaya gittiğimizde orada kalırdık."
Kulaklığın diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Ege'nin sesi bu kez şakasızdı.
"Emin misin?"
"Evet."
Rüzgâr koridorda ilerledi.
Asansörün düğmesine bastığında yukarıdan gelen mekanik sesler duyulmaya başladı.
Ada konuştu.
"Hüseyin birinci katta. Masasına ulaştı."
"Ne kadar vaktim var?"
"İki dakika, belki daha az."
Asansör henüz gelmemişti.
Rüzgâr arkasına baktı.
Koridorun uzak ucunda kimse görünmüyordu.
Fakat odadaki toplantının bitmesi hâlinde saklanacak zamanı kalmayacaktı.
Asansörün kapısı açıldı.
Rüzgâr içeri girip düğmeye bastı.
Kapılar kapanmadan hemen önce koridorun kıvrımında bir gölge belirdi.
Toplantı odasındaki adamlardan biriydi.
Adam başını kaldırdı.
Rüzgâr kapıların arasından onunla göz göze geldiğini düşündü.
Metal kapılar kapandı.
Asansör yukarı hareket etti.
"Biri beni görmüş olabilir," dedi Rüzgâr.
Ada'nın parmaklarının klavyede hızlandığı duyuldu.
"Ne kadar net?"
"Bilmiyorum."
"Çok açıklayıcı oldu."
"Kapı kapanıyordu."
Miray hemen araya girdi.
"Yüzünü gördüyse yukarıya haber verecek."
"Önce kim olduğumu anlaması gerekir."
Ege konuştu.
"Rüzgâr, sen Ersin Demir'in oğlusun. Çalışanların yüzünü tanımaması gereken kişi sen değilsin."
Asansör durdu.
Kapılar açıldığında Rüzgâr koridora çıktı.
Kamera artık gerçek görüntü kaydediyordu.
Koşamazdı.
Sakin bir tempoyla yürümeye başladı.
Kuzey kapısına ulaştığında ziyaretçi kartını okuyucuya tuttu.
Kırmızı ışık yandı.
Yetki süresi dolmuştu.
Rüzgâr kartı ikinci kez okuttu.
Işık değişmedi.
"Kapı açılmıyor," dedi.
Ada cevap vermedi.
Klavyeden gelen sesler daha da hızlandı.
Koridorun arkasından asansörün yeniden hareket ettiği duyuldu.
Birisi aşağıdan yukarı çıkıyordu.
"Biraz acele etsen iyi olur," dedi Rüzgâr.
"Bunu söylemen hiç aklıma gelmemişti."
Miray, önündeki planı inceliyordu.
"Kapının sağında yangın paneli var. Kırmızı kapağın altında mekanik kilit bulunması gerekiyor."
Rüzgâr panele yaklaştı.
"Alarm verir."
"Kapıyı açamazsan zaten daha büyük bir alarmın olacak."
Rüzgâr kapağı kaldırdı.
İçeride küçük bir anahtar deliği ve acil durum kolu vardı.
Ada konuştu.
"Üç saniye sonra sistemi test moduna alıyorum. Kolu çektiğinde ana alarm merkezine gitmeyecek ama kapı otuz saniye açık kalacak."
Asansörün sesi yaklaşıyordu.
"Hazırım."
"Şimdi."
Rüzgâr kolu aşağı çekti.
Koridorun tavanında kısa bir uyarı ışığı yandı. Güvenlik kapısının kilidi metal bir sesle serbest kaldı.
Rüzgâr kapıyı itip açık ofis bölümüne geçti.
Arkasından kapıyı kapattığı anda asansörün kapıları diğer tarafta açıldı.
Rüzgâr yürümeye devam etti.
Masaların arasında ilerlerken nefesini düzene soktu. Hiçbir şey olmamış gibi başını çevirip çalışanlardan birine gülümsedi.
Hüseyin, uzun saçlı adamın masasının önünde duruyordu. Elinde beyaz kapaklı ince bir dosya vardı.
Rüzgâr'ı gördüğünde gözleri kısa bir süre kuzey koridoruna kaydı.
Şüphelendi mi?
Rüzgâr emin değildi.
Emin olmaması, durabileceği anlamına gelmiyordu.
Hüseyin'in yanına doğru yürüdü.
"Tam seni arıyordum," dedi rahat bir sesle.
Adam şaşkınlıkla ona döndü.
"Beni mi, Rüzgâr Bey?"
"Evet. İade edilen ürünlerle sen ilgileniyormuşsun."
Hüseyin elindeki dosyayı vücuduna biraz daha yaklaştırdı.
"Bazı raporlar benden geçiyor."
"Güzel. Babama bir konuda kendimi kanıtlamam gerekiyor da bana yardım edeceksin."
Rüzgâr yakındaki boş sandalyeyi çekip oturdu.
Hüseyin'in gitmesine izin vermiyordu.
Adamın yüzünde sabırsızlıkla korku birbirine karıştı.
"Şu an biraz acelem var."
"İki dakika sürer."
"Daha sonra konuşsak?"
Rüzgâr'ın gülümsemesi kaybolmadı. Ancak sesi biraz ağırlaştı.
"Hüseyin, babam çalışanlarının bana yardımcı olmasını ister. Yanılıyor muyum?"
Adam birkaç saniye sustu.
"Hayır."
"Güzel. O zaman otur."
Hüseyin istemeden karşısındaki sandalyeye geçti.
Rüzgâr eline masadaki raporlardan birini aldı.
"Yurt dışından gelen ürünlerde kırık, çizik veya ambalaj hatası olduğunda ne yapıyorsunuz?"
Hüseyin birkaç kez gözlerini koridora çevirdi.
"Hasar oranına göre ayırıyoruz. Kullanılamaz durumdakiler imha ediliyor. Küçük kusurlu olanlar farklı kanallardan satılabiliyor."
"Bundan sonra kullanılabilir durumdaki defolu ürünleri bana ayırın."
Adamın kaşları çatıldı.
"Neden?"
Rüzgâr raporu masaya bıraktı.
"Arkadaşlarıma küçük bir oyun hazırlıyorum. Kutuların içini değiştireceğim."
Hüseyin'in yüzünde bunun gerçek olup olmadığını anlayamadığını gösteren tuhaf bir ifade oluştu.
Rüzgâr hafifçe öne eğildi.
"Nedenini öğrenince daha mı az tuhaf geldi?"
"Hayır."
"Güzel. Demek ki ayrıntıya ihtiyacın yokmuş."
Rüzgâr ayağa kalktı ve adamın omzuna dostça bir dokunuş bıraktı.
"Halledebilir misin?"
Hüseyin de ayağa kalktı.
"Elimden geleni yaparım."
"Ersin Demir'in oğluna 'elimden geleni yaparım' dememelisin bence. 'Hallederim' demelisin"
Hüseyin, kısa bir tereddütten sonra başını salladı.
"Hallederim Rüzgar Bey."
Rüzgâr gülümsedi.
"İşte şimdi birbirimizi anladık."
Arkasını dönüp ofisten çıktı.
Adımları ne hızlıydı ne de yavaş.
Kalbi göğsünün içinde sertçe çarpsa da bunu yüzüne taşımadı.
Binanın ana girişinden dışarı çıktığında güneş gözlerini aldı.
Miray'ın sesi kulaklıkta duyuldu.
"Aracına gitme."
Rüzgâr durmadı.
"Neden?"
"Dosyayı götürecek adam otoparka iniyor. Kuzey çıkışında kullandıkları araçlardan biri hareket etmiş."
Ada hemen ekledi.
"Gri sedan. Plakayı gönderiyorum."
Rüzgâr girişin önündeki merdivenlerden inerken telefonu titreşti.
Ekrandaki plakaya baktı.
"Aracım iki sokak ötede."
"Koşarsan dikkat çekersin," dedi Miray.
Rüzgâr ceketinin düğmesini açtı.
"Koşmayacağım."
Ege'nin sesi geldi.
"Bunu söylerken koşmaya başladığına eminim."
Rüzgâr cevap vermedi.
Çünkü gerçekten koşmaya başlamıştı.
READER NOTES
Comments