Bölüm 6 - Part 1
5 Temmuz 2017
"Bir çay daha alır mısınız?"
Garsonun sesi, Miray'ı önündeki kâğıtlara bakarken daldığı düşüncelerden çekip çıkardı.
Başını kaldırıp boş çay bardağına baktı. Bu içtiği üçüncü çaydı. Rüzgâr'ın gönderdiği mesajda yalnızca birkaç dakika gecikeceği yazıyordu. O birkaç dakika, neredeyse kırk dakikayı bulmuştu.
"Alayım," dedi Miray, kâğıtları kapatıp çantasının üzerine bırakırken. "Bu son olsun ama. Biraz daha içersem eve yürüyerek değil, koşarak döneceğim."
Garson hafifçe gülümseyip boş bardağı aldı. Miray, adam uzaklaşırken kafenin önündeki geniş camdan sokağa baktı.
Öğle saatine yaklaşılmasına rağmen içerisi kalabalık değildi. Duvarın yanındaki iki masada öğrenciler oturuyor, pencere kenarındaki yaşlı adam gazetesini okuyordu. Arka tarafta çalışan kahve makinesinin düzenli sesi dışında mekânın içinde acele eden hiçbir şey yoktu.
Miray'ın zihni hariç.
Üç gece önce yaşananlar, gözlerini her kapattığında parçalar hâlinde geri dönüyordu.
Ağır yangın kapılarının kapanırken çıkardığı metal gürültü.
Silahını kendisine doğrultan adam.
Yangın söndürücünün avuçlarında bıraktığı soğukluk.
Ada'nın kulaklığından gelen, kısa ama beklemediği kadar değerli iki kelime:
İyi iş.
Miray, masanın üzerinde duran sağ eline baktı. Yangın söndürücüyü savururken başparmağının altında oluşan morluk, sarıya dönmeye başlamıştı. İlk operasyonda ölmemişti. Hatta planın işlemesinde önemli bir rol oynamıştı. Buna rağmen zafer duygusu beklediğinden kısa sürmüştü.
Ertesi sabah uyandığında ilk düşündüğü şey, depoda ele geçirilen dosyalar olmuştu.
Belki de insanın yıllardır yaptığı şeylerden bir gecede kurtulması mümkün değildi. Miray'ın zihni, mutluluğu bile araştırılması gereken bir şüphe gibi görüyordu.
Garson yeni çayı masaya bıraktığı sırada kafenin kapısı açıldı.
Rüzgâr içeri girdi.
Üzerinde koyu renkli, ince bir gömlek vardı. Sağ kaşının üzerindeki kesiğin kabuğu henüz tam kapanmamıştı. Yürürken kaburgalarındaki ağrıyı gizlemeye çalışıyor fakat sol tarafına yük bindirmemeye dikkat ediyordu.
Miray, onu ilk kez bu kadar yavaş yürürken görüyordu.
Rüzgâr karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu.
"Üzgünüm," dedi, telefonunu masaya bırakırken. "Çıkmadan önce bir iş uzadı."
Miray önündeki kül tablasına sıkıştırılmış şeker paketlerini gösterdi.
"Üç çaylık bir gecikmen var. Dördüncüyü de şu an içiyorum."
Rüzgâr bardakları saydıktan sonra hafifçe kaşlarını kaldırdı.
"İlkini ben mesaj atmadan önce içmiş olabilirsin. Üçünün tamamını kabul etmiyorum."
"Geç kalıp bir de savunma mı yapıyorsun?"
"Savunma değil yahu, zarar tespiti diyelim."
Miray'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Rüzgâr'ın keyifli görünmeye çalıştığını fark etmişti ama gözlerinin altındaki yorgunluk, bu çabayı ele veriyordu.
"İyi misin?" diye sordu.
Rüzgâr'ın bakışları kısa bir an kaburgalarına indi.
"İyiyim."
"Bu cevabı sizden o kadar sık duyuyorum ki artık tam tersini ifade ettiğini düşünmeye başladım."
"Haklı olabilirsin." Rüzgâr sandalyesine biraz daha dikkatli yerleşti. "Ama bugün beni konuşmayacağız."
Miray çay bardağını tabağına bıraktı.
"Beni buraya neden çağırdın?"
Rüzgâr hemen cevap vermedi.
Ceketinin iç cebinden ince, kahverengi bir dosya çıkardı. Dosyayı masanın üzerine bıraktı fakat Miray'a doğru itmeden önce parmaklarını kapağının üzerinde birkaç saniye tuttu.
Miray'ın yüzündeki hafif ifade kayboldu.
"Bu ne?"
"Seninle ilgili bulduklarım."
Miray'ın bakışları dosyadan Rüzgâr'ın yüzüne çıktı.
"Beni mi araştırdın?"
"Evet."
Cevabın bu kadar doğrudan gelmesi, Miray'ı hazırlıksız yakaladı. Kaşları çatılırken ellerini masanın altına çekti.
"Bana sormadan."
Rüzgâr başını salladı.
"Sana sormadan."
"Bunun yanlış olduğunu biliyor musun?"
"Biliyorum."
Miray birkaç saniye boyunca onu inceledi. Savunma yapmasını, kendisini haklı çıkarmaya çalışmasını veya Miray'ın da onları araştırdığını hatırlatmasını bekliyordu.
Rüzgâr bunların hiçbirini yapmadı.
"Ne kadar ileri gittin?" diye sordu Miray.
"Telefonuna dokunmadım. Yaşadığın evi takip ettirmedim. Banka hesaplarına girilmesine izin vermedim. Resmî kayıtları, eski şirket dosyalarını ve açık haber arşivlerini araştırdık."
"Biz mi?"
"Bu işleri benden daha iyi yapan biri var."
"Kim?"
"Şimdilik söylemeyeceğim."
Miray kısa ve öfkeli bir nefes verdi.
"Ben kaynaklarımı sakladığımda sorun oluyor ama siz saklayınca güvenlik mi oluyor?"
"Evet," dedi Rüzgâr, herhangi bir alay taşımayan sesiyle. "Rahatsız edici olduğunun farkındayım."
Miray dosyaya yeniden baktı fakat elini uzatmadı.
"Beni neden araştırdığını sanırım biliyorum. Gruba zarar verip vermeyeceğimi anlamak istedin."
"Başlangıçta evet."
"Sonra?"
Rüzgâr, parmaklarını dosyanın üzerinden çekti.
"Sonra başka şeyler buldum."
Dosyayı Miray'a doğru itti.
Miray birkaç saniye tereddüt ettikten sonra kapağı açtı.
İlk sayfada eski bir şirket kaydı vardı.
Kozyürek Dış Ticaret ve Yatırım Anonim Şirketi.
Miray'ın bakışları soyadında durdu. Yüzünde şaşkınlık oluşmadı ama nefesi hafifçe değişti.
"Bunu biliyorum," dedi.
"Bildiğini düşündüm."
"Kozyürek benim gerçek soyadım."
"Evet."
Miray ilk sayfayı kaldırdı. Altında satış belgeleri, şirket devirleri ve farklı tarihlerde hazırlanmış resmî kayıtlar vardı. Bazı bölümlerin altı kurşun kalemle çizilmiş, kenarlarına kısa notlar düşülmüştü.
"Anne ve baban ortadan kaybolmadan önce ellerindeki şirketlerin büyük bölümünü satmış," dedi Rüzgâr. "Fakat bu satışlar aylar içinde değil, on bir günde tamamlanmış. Gayrimenkuller, iki depo, taşımacılık hisseleri ve ithalat şirketleri piyasa değerlerinin oldukça altında devredilmiş."
Miray sayfalardan birini yaklaştırdı.
"Bunlardan bazılarını daha önce görmüştüm."
"Devamına ulaşmış mıydın?"
Miray başını iki yana salladı.
"Eski ticaret kayıtlarında yalnızca şirketlerin kapandığı görünüyordu. Satış sözleşmelerini bulamamıştım."
"Çünkü sözleşmelerin bir kısmı sisteme sonradan eklenmiş. Bazılarının kayıt tarihiyle imza tarihi birbirini tutmuyor."
Miray'ın parmakları sayfanın kenarında durdu.
Rüzgâr, dosyanın içinden katlanmış başka bir belge çıkarıp önüne koydu.
"Bu, vesayet işlemlerinin başlatılması için hazırlanmış vekâletname."
Miray belgeyi açtı.
Annesinin adı sayfanın alt kısmındaydı.
Nermin Kozyürek.
Yanında bir imza bulunuyordu.
Miray'ın yüzü bir anda boşaldı.
Kâğıdı iki eliyle tuttu. Gözleri imzanın üzerinde dolaşırken kafenin içindeki bütün sesler uzaklaşmış gibiydi.
"Bu nereden çıktı?"
"Dosyanın aslında mühürlü bir ekmiş. Resmî kayıtta görünmüyor. Birkaç yıl önce belgeler dijitalleştirilirken yanlışlıkla başka bir dosyanın içine taranmış."
Miray başını kaldırmadı.
"Tarih ne?"
"Üstte yazıyor."
"Görüyorum." Miray'ın sesi sertleşmişti. "Bu tarih yanlış."
Rüzgâr öne eğildi.
"Neden?"
Miray parmağını belgenin sağ üst köşesine götürdü.
"Annemle babamın evden ayrıldığı söylenen tarihten iki gün sonrası."
Rüzgâr onun yüzünü izledi.
"Bu iki anlama gelebilir. Ya annen o tarihte hâlâ buradaydı ya da imza sahte."
Miray imzaya yeniden baktı.
"Bu annemin imzası."
"Emin misin?"
"Annem soyadının sonundaki çizgiyi her zaman harfin altından geçirirdi. Burada da öyle yapmış."
Parmakları kâğıdın üzerinde çok hafif titremeye başladı.
"Bunu taklit etmiş olabilirler," dedi Rüzgâr. "İyi bir sahtecilikse senin fark edemeyeceğin kadar benzetilmiş olabilir."
Miray birkaç saniye sustu. Ardından belgeyi masanın üzerine bıraktı.
"Vekâletname kime verilmiş?"
Rüzgâr dosyadaki diğer sayfayı çevirdi.
"Avukat İlhan Özer'e. O dönem ailenin bazı şirketleriyle çalışmış. Vesayet işlemlerinden altı ay sonra ofisini kapatmış. Bir yıl kadar daha İstanbul'da görünmüş, ardından hakkında hiçbir resmî kayıt kalmamış."
"Ölmüş mü?"
"Ölüm kaydı yok."
"Yurt dışına çıkmış olabilir."
"Olabilir. Başka bir kimlik kullanıyor da olabilir."
Miray'ın bakışları hızla belgeler arasında dolaşıyordu. Şaşkınlığının yerini, Rüzgâr'ın daha önce birkaç kez gördüğü o tanıdık dikkat almıştı. Korktuğu zaman donan kadın gitmiş, yıllardır dosyaların içinde yaşayan araştırmacı geri dönmüştü.
"İlhan Özer'in imzası başka hangi belgelerde var?" diye sordu.
"Dosyanın sonunda bir liste hazırladım."
Miray sayfaları hızla çevirdi. Son bölüme ulaştığında kaşları biraz daha çatıldı.
"Bu şirketleri nereden buldun?"
"Özer'in vekâlet verdiği ve temsil ettiği firmalar."
Miray şirket isimlerinden birini parmağıyla işaret etti.
"Bunu biliyorum."
Rüzgâr masaya doğru yaklaştı.
"Hangisini?"
"Karadeniz Liman Hizmetleri." Miray satırı birkaç kez okudu. "Kerem'in deposundaki ürünlerin eski sevkiyat kayıtlarında bu şirketin adı vardı. Şirket yıllar önce kapanmış ama kullandığı iki depo daha sonra başka firmalara devredilmiş."
"Hayalet'e mi?"
"Doğrudan değil." Miray düşünürken alt dudağını hafifçe ısırdı. "Ama Arven Dış Ticaret'in kullandığı paravan şirketlerden biri aynı depolardan kiralama yapmıştı."
Rüzgâr'ın yüzündeki dikkat keskinleşti.
"Bunu daha önce neden söylemedin?"
"Çünkü şirket ismi tek başına hiçbir şey ifade etmiyordu. İstanbul'da aynı depoyu yıllar içinde yüzlerce şirket kullanabilir. Fakat aynı avukat da varsa..."
Cümlesini tamamlamadı.
Rüzgâr tamamladı.
"Tesadüf ihtimali azalıyor."
Miray dosyayı kapatmadı. Kâğıtların arasındaki bağlantıları zihninde yeniden kuruyordu.
"Bu, ailemin Hayalet Çete'yle çalıştığını kanıtlamaz."
"Kanıtlamaz."
"Bir suç örgütünden kaçtıklarını da kanıtlamaz."
"Hayır."
"Öyleyse neyi kanıtlıyor?"
Rüzgâr, Miray'ın gözlerinin içine baktı.
"Ailenin seni bir sabah bırakıp düşünmeden kaçmadığını."
Miray'ın yüzündeki bütün hareket durdu.
Rüzgâr sesini yükseltmeden devam etti:
"Şirketlerini aceleyle satmışlar. Vesayet işlemlerini önceden hazırlamışlar. Sana kimin bakacağını planlamışlar. Vekâletname gerçekse annen, ayrıldıktan sonra bile işlemleri takip etmiş. Birileri bütün süreci olabildiğince hızlı ve görünmez hâle getirmiş."
Miray sandalyesinde geriye yaslandı.
"Yani beni bırakmayı planlamışlar."
"Ya da seni yanlarında götürmenin tehlikeli olduğunu düşünmüşler."
"İkisi aynı şey değil mi?"
"Hayır."
Rüzgâr'ın cevabı gecikmemişti.
Miray başını kaldırdı.
Rüzgâr'ın yüzünde acıma yoktu. Bunu özellikle yapmadığını anlamak zor değildi. Miray, kendisine acınmasından nefret edeceğini henüz söylememişti ama Rüzgâr bunu biliyor gibiydi.
"Beni neden buraya tek başıma çağırdın?" diye sordu. "Bunları diğerlerinin yanında da anlatabilirdin."
"Bu, grubun dosyası değil. Senin hayatın."
Miray'ın bakışları yeniden kâğıtlara döndü.
"Ege ve Ada biliyor mu?"
"Hayır."
"Bilmemelerini mi istiyorsun?"
"Buna sen karar vereceksin."
Miray dudaklarını birbirine bastırdı. İçinde, yıllardır birbirine karşı savaşan iki duygu yeniden karşı karşıya gelmişti.
Bir tarafı dosyayı alıp koşmak, İlhan Özer'in adını bütün arşivlerde aramak ve geceyi sabaha kadar bilgisayarın başında geçirmek istiyordu.
Diğer tarafı ise Rüzgâr'a öfkeleniyordu.
Kendisinden izin almamıştı.
Hayatının en mahrem yerlerine bakmış, onun bile ulaşamadığı belgelere dokunmuştu. Üstelik bunları yaparken Miray'a tek kelime söylememişti.
Dosyayı yavaşça kapattı.
"Bunu yapmanı istemedim."
"Biliyorum."
"Hayır, bilmiyorsun." Miray'ın sesi kafenin içinde dikkat çekecek kadar yükselmemişti ama kelimelerinin sertliği artmıştı. "Ben yıllardır kendi hayatım üzerinde hiçbir söz sahibi olmadan yaşıyorum. Ailem gidiyor, nedenini söylemiyor. Başka bir ailenin nüfusuna geçiriliyorum, bana sorulmuyor. Para geliyor, kim gönderiyor bilmiyorum. Şimdi siz çıkıp benim için neyin doğru olduğuna karar veriyorsunuz."
Rüzgâr ona cevap vermedi.
Miray çantasına uzandı.
"Beni gruba aldınız diye hayatımın geri kalanını açıp inceleme hakkınız olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz."
"Öyle düşünmüyorum."
"Yaptığın şey tam olarak bu."
"Haklısın."
Miray'ın çantasını tutan eli durdu.
Rüzgâr, sandalyesinde geriye yaslanmadı. Gözlerini kaçırmadan konuşmayı sürdürdü.
"Bunu senden izin almadan yaptım ve sınırını aştım. Senin bizi araştırmış olman, benim yaptığımı doğru hâle getirmiyor."
Miray, beklediği savunmayı yine duymamıştı.
"Özür mü diliyorsun?"
"Evet."
"Çok rahat söylüyorsun."
"Bağırarak söylersem daha mı inandırıcı olur?"
Miray istemese de bir an duraksadı.
Rüzgâr'ın dudaklarında gülümseme yoktu. Bu yüzden söylediği şey şaka gibi duyulmuyordu. Yalnızca ikisinin arasındaki gerilimin içine küçük bir nefes aralığı açmıştı.
Miray çantasını bırakmadı.
"Bundan sonra benimle ilgili bir şeyi araştırmadan önce bana söyleyeceksin."
Rüzgâr hemen cevap vermedi.
"Her şeyi söyleyemem," dedi sonunda. "Bir iz tehlikeliyse veya seni hedef hâline getirecekse önce doğrulamak zorundayım."
"Ben çocuk değilim."
"Bunu biliyorum."
"O zaman benim adıma karar verme."
Rüzgâr birkaç saniye düşündü.
"Karar vermeyeceğim. Ama seni bilerek bir kurşunun önüne de göndermeyeceğim."
"Ben de sizden bunu istemiyorum."
"Güzel. O zaman aynı yere yaklaşıyoruz."
Miray, çantasının sapını yavaşça bıraktı.
"Bu dosya dışında başka ne buldun?"
Rüzgâr'ın omuzlarındaki gerginlik çok az gevşedi.
"Şimdilik güvenilir bir şey yok. İlhan Özer'i bulmaya çalışıyoruz. Ayrıca annenin imzasının gerçek olup olmadığını karşılaştırabileceğimiz eski belgeler gerekiyor."
"Bende var."
"Ne kadar eski?"
"Evde birkaç sözleşmenin kopyası duruyor. Annemin imzaladığı okul belgeleri de olabilir."
"Bunları Ada'ya gösterirsek imzaları karşılaştırabilir."
Miray başını salladı.
"Önce ben bakacağım."
"Tamam."
Rüzgâr dosyayı yeniden Miray'a doğru itti.
"Bunu al."
Miray elini kapağın üzerine koydu fakat açmadı.
"Bütün bunları neden yaptın?"
"Anlaşmamız var."
"Anlaşmamız gereği ailemi hep birlikte araştıracaktınız. Sen bunu herkesten gizli yaptın."
Rüzgâr'ın gözleri masanın kenarındaki boş çay bardaklarına indi.
"Çünkü anlaşmadan önce başlamıştım."
Miray kaşlarını çattı.
"Ne zaman?"
"Senin geçmişini araştırırken Kozyürek soyadını bulduğum gün."
"Daha gruba yeni katılmıştım."
"Evet."
"Neden?"
Rüzgâr bir süre sustu.
Kafenin kapısı açıldı. İçeri giren iki kişi, pencere kenarındaki masalardan birine oturdu. Garson yanlarına yaklaşırken çay kaşıklarının sesi duyuldu.
Rüzgâr, konuşmaya başladığında sesi önceki kadar rahat değildi.
"Kız kardeşimin katillerini aramaya başladığımda on iki yaşındaydım. Ne yaptığımı bilmiyordum. Kime güvenmem gerektiğini, hangi bilginin gerçek olduğunu veya bir iz bulduğumda ne yapacağımı bilmiyordum."
Miray onu sessizce dinledi.
"Ege, Ada ve Kenan yanımdaydı," diye devam etti Rüzgâr. "Ama aradığım şeyi onlara bile tam anlatmıyordum. Her şeyi tek başıma taşırsam onları koruyabileceğimi sanıyordum. Sonra başımı belaya sokup yine kapılarına gidiyordum."
"Bunu hâlâ yapıyorsun."
Rüzgâr'ın dudaklarının kenarında yorgun bir kıvrım oluştu.
"Bazı alışkanlıklar kolay değişmiyor."
Bakışlarını yeniden Miray'a çevirdi.
"Birisi o zaman bana, 'Ne bulursan bul, tek başına yürümek zorunda değilsin,' deseydi belki bazı şeyleri farklı yapardım. Sana aileni kesin bulacağımı söylemeyeceğim. Böyle bir söz verirsem yalan söylemiş olurum."
Miray'ın boğazındaki düğüm ağırlaşmaya başladı.
Rüzgâr bunu fark etmiş olsa da sesini yumuşatmadı. Acıyarak değil, eşit biriyle konuşur gibi devam etti.
"Ama şu dosyayı kapatıp unutmayacağım. Hayalet Çete çökse de anlaşmamız bitse de İlhan Özer'in izini sürmeye devam edeceğim. Ailenle ilgili bir kapı bulursam açacağız. Arkasında ne olduğuna birlikte bakacağız."
Miray'ın gözleri yavaşça doldu.
Ağlamamak için başını çevirdi. Pencerenin dışındaki insanlara, geçen araçlara ve karşı kaldırımda yürüyen kadına baktı. Gözyaşlarını saklayabileceğini düşünmüyordu. Yalnızca Rüzgâr'ın yüzüne bakmadığında daha güçlü hissedeceğini umuyordu.
"Bunun karşılığında ne istiyorsun?" diye sordu.
"Şu an hiçbir şey."
"İnsanlar hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz."
"Bazıları yapar."
Miray kısa bir kahkaha çıkardı fakat sesinde eğlence yoktu.
"Bana iyi insan olduğunuzu anlatma. Üç gece önce bir depoya girdik, sekiz kişiyi metal kapıların arkasına kilitledik ve polise isimsiz delil bıraktık."
"İyi olduğumuzu söylemedim."
Rüzgâr dirseklerini masaya yasladı.
"Biz de hatalar yapıyoruz. Bazen fazla ileri gidiyoruz. Bazen neyin doğru olduğunu kendimize göre belirliyoruz. Ama birini aramayı iyi biliyoruz, Miray. Kaybolan insanları, saklanan hesapları ve karanlıkta bırakılan izleri... Bu konuda senden karşılık istememe gerek yok."
Miray gözlerinin kenarını parmağıyla sildi.
"Beni umutlandırmaktan korkmuyor musun?"
"Bu yüzden üç gündür bekledim."
"Üç gün çok uzun bir süre değil."
"Benim için oldukça uzun."
Miray bu kez gerçekten, çok hafif gülümsedi.
Dosyayı kendisine çekti.
"İlhan Özer'i bulursak önce ben konuşacağım."
"Yanında birimiz olacak."
"Rüzgâr."
"Pazarlık yapıyoruz."
Miray gözlerini kıstı.
"Yanımda olabilirsiniz. Ama soruları ben soracağım."
"Tamam."
"Bulduğun her belgeyi benimle paylaşacaksın."
"Güvenli olduğu sürece."
"Yine başladın."
"Bu madde değişmeyecek."
Miray birkaç saniye boyunca ona baktı. Sonunda başını salladı.
"Peki."
Rüzgâr sandalyesinde biraz geriye yaslandı.
"Bu, kabul ettiğin anlamına mı geliyor?"
Miray dosyayı çantasına yerleştirdi. Fermuarı kapatmadan önce elini kapağın üzerinde bir kez daha gezdirdi.
"Kabul ediyorum," dedi. Gözlerindeki ıslaklığa rağmen sesi artık daha sağlamdı. "Yardım etmeni kabul ediyorum."
Rüzgâr'ın yüzündeki gerginlik ilk kez bütünüyle kaybolmadı ama hafifledi.
"Güzel."
"Fakat bir daha beni araştırırken yakalarsam Ada'ya söylerim."
Rüzgâr kaşlarını kaldırdı.
"Bu tehdit beklediğimden daha ağır."
"İşe yarayacağını düşündüm."
"Oldukça."
Miray çayından bir yudum aldı. Çay soğumaya başlamıştı ama ilk kez tadını fark etti.
Masadaki dosya artık çantasındaydı.
İçindeki cevaplar yetersizdi. Yeni sorular açmış, eski yaraların bazılarını yeniden kanatmıştı. Fakat Miray yıllardır ilk kez, bir iz bulduğunda yalnızca kendi ayak seslerini duymuyordu.
Karşısında, geç kaldığı için üç çaylık borcu bulunan yaralı bir çocuk oturuyordu.
Ve Miray, bütün şüphelerine rağmen ona inanmak istiyordu.
READER NOTES
Comments