Bölüm 5 - Part 1
2 Temmuz 2017
“Hangi cesaretle tekrar geldin?”
Kerem’in sesi, yangından geriye kalan ağır kokunun içinde yankılandı.
Deponun kuzey bölümünde hâlâ ince bir duman tabakası asılıydı. Bir gün önce alevlerin yuttuğu kasaların kararmış iskeletleri, kırılan rafların arasında üst üste yığılmıştı. Tavandaki metal kirişler isten kapkara olmuş, zemindeki söndürme suyu külle karışarak koyu bir çamura dönüşmüştü.
Milyonlarca liralık mal birkaç saat içinde kullanılamaz hâle gelmişti.
Yangın boş bölümde çıktığı için kimse ölmemişti. Kerem’in öfkesini artıran şeylerden biri de buydu. Karşısındaki adam, yalnızca mallarını yakmamış; bunu tek bir adamı bile öldürmeden, çalışanları binanın diğer tarafına çektikten sonra yapmıştı.
Bu bir öfke patlaması değildi.
Planlanmış bir hakaretti.
Rüzgâr şimdi aynı deponun yönetim odasında, uzun metal masanın birkaç adım önünde duruyordu. Bir gün önceki kaçıştan kalan yaralar yüzünden dik durmakta zorlandığı belli oluyordu. Sağ kaşının üzerindeki kesik yeniden açılmış, yanağına ince bir kan çizgisi bırakmıştı. Ceketinin altında gizlemeye çalıştığı kaburga ağrısı, her derin nefeste yüzündeki kasları geriyordu.
Yine de başını eğmiyordu.
Üzerinde silah yoktu. Kerem’in adamları onu kapıda üç kez aramış, ayakkabılarının içinden ceketinin astarına kadar kontrol etmişti. Telefonunu, saatini ve cebindeki bozuk paraları bile almışlardı.
Kerem, karşısındaki adamın gerçek yüzünü gördüğünü sanıyordu.
Oysa sağ kaşındaki iz, çenesini daha geniş gösteren sakal ve saç çizgisini değiştiren koyu boya, Ada’nın hazırladığı sahte kimliğin parçalarıydı. Kerem onu bir isimle tanıyordu ama o isim de Rüzgâr’a ait değildi.
Masayı çevreleyen altı adamın ellerinde silah vardı. İkisi kapının yanında, ikisi pencerelerin önünde duruyor; diğerleri Rüzgâr’ın en küçük hareketini bile izliyordu.
Kerem sandalyesinden ağır ağır kalktı.
“Dün buradan nasıl çıktığını hâlâ anlamış değilim,” dedi. Parmak uçlarını masanın üzerine koymuş, bedenini hafifçe öne eğmişti. “Adamlarımı yaraladın. Sevkiyatımı yaktın. Sonra da elimizden kaçtın.”
Rüzgâr bakışlarını odadaki silahların üzerinde dolaştırdı. Hiçbirine uzun süre bakmadı. Namluların yönünü, adamların duruşunu ve kapıya olan mesafelerini birer ayrıntıymış gibi kaydetti.
“İyi özetledin,” dedi sonunda. “Toplantı tutanağı hazırlıyorsan altına imza da atabilirim.”
Kerem’in yüzündeki kaslardan biri seğirdi.
Kapının yanındaki adam öne çıkmak istedi fakat Kerem elini kaldırarak onu durdurdu.
“Buraya şaka yapmaya gelmediğini umuyorum.”
“Ben de dün gece beni bulmak için bütün İstanbul’u ayağa kaldırdığını duyunca merak ettim.” Rüzgâr’ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “İnsan, bu kadar özlendiği yere uğramadan edemiyor.”
Kerem masanın çevresinden dolaştı. Rüzgâr’ın karşısına geldiğinde aralarında bir kol mesafesi kalmıştı.
“Bir sebep söyle,” dedi dişlerinin arasından. “Seni şu anda öldürmemem için tek bir sebep.”
Rüzgâr’ın yüzündeki gülümseme söndü.
“Kelebekleri getirdim.”
Odada hiç kimse hareket etmedi.
Buna rağmen hava bir anda değişti.
Pencerenin önündeki adamlardan biri silahını biraz daha kaldırdı. Kapının yanındaki diğer adam, istemsizce arkasına bakarak koridoru kontrol etti. Kerem’in yüzündeki öfkenin altında, bastırmaya çalıştığı başka bir duygu belirdi.
Korku.
Rüzgâr bunu fark etti.
“Biliyorsun onları,” diye devam etti sakin bir sesle. “Kimsenin yüzünü görmediği, hangi çeteye dokunsalar geriye yalnızca polis tutanaklarının kaldığı grup.”
“Ne saçmalıyorsun?”
“Kelebekleri sana verebilirim.”
Kerem birkaç saniye boyunca karşısındaki adamı inceledi. Sonra kısa, inançsız bir kahkaha çıkardı.
“Sen kimsin de bana Kelebekleri veriyorsun?”
Rüzgâr cevap vermeden önce dilini alt dudağındaki kurumuş kana değdirdi.
“Onlardan biriyim.”
Altı silah aynı anda doğruldu.
Metal mekanizmaların birbirini izleyen sesleri, odanın içinde tek bir uzun tıkırtıya dönüştü.
Rüzgâr’ın bakışları namluların üzerinde dolaştı. Yüzünde ne korku ne de şaşkınlık vardı. Sanki tam olarak bunu bekliyordu.
“İşte bu yüzden kimse sizi ciddiye almıyor,” dedi. “Karşınızda tek başına, silahsız bir adam var. Altı kişi birden nişan alıyorsunuz.”
“Ellerini kaldır!”
Bağıran adam Kerem’in sağında duruyordu. Rüzgâr ağır hareketlerle ellerini omuz hizasına kaldırdı.
“Rahatladın mı?”
Adam cevap vermedi.
Kerem’in gözleri kısıldı. Az önceki öfkesinin yerini daha kontrollü bir dikkat almıştı.
“Kelebeklerden biri olduğunu kanıtla.”
Rüzgâr kollarını havada tutmayı sürdürdü.
“Dün kameralarınızın sekiz dakika boyunca neden aynı görüntüyü tekrarladığını düşündün mü?”
Kerem’in yüzündeki ifade değişmedi.
“Elektrik arızası.”
“Elektrik kesilmedi. Kameralarınız döngüye alındı. Güney koridorundaki iki kamera gerçek görüntüyü kaydetmeye devam etti ama kayıt cihazına ulaşmadı. Bu yüzden beni deponun içine girerken görmedin.”
Rüzgâr bakışlarını pencerenin yanındaki küçük güvenlik ekranına çevirdi.
“Yangını fark ettiğinizde ana kapının kilitlenmesinin sebebi de arıza değildi. Adamlarınızı kuzey çıkışına yönlendirmek için sistemi ben kapattım. Siz oraya koşarken sevkiyat kayıtlarınızın bir kopyasını aldım.”
Kerem’in bakışları istemsizce masasındaki bilgisayara kaydı.
Bu küçük hareket Rüzgâr’ın gözünden kaçmadı.
“Yalan söylüyor,” dedi adamlardan biri. “Bir yerden öğrenmiştir.”
Rüzgâr başını ona çevirdi.
“Dün gece yaktığım kasaların üzerinde kozmetik ürün etiketi vardı. İçlerinde ise ruhsatsız ameliyathane ilaçları, sahte anestezikler ve farklı hastanelerden çalınmış seri numaraları bulunuyordu. Üçüncü sıradaki yedi kasayı diğerlerinden ayrı tutuyordunuz çünkü henüz yeni etiketlenmişlerdi.”
Adamın yüzündeki sertlik zayıfladı.
Rüzgâr yeniden Kerem’e baktı.
“Devam edeyim mi, yoksa hangi bankadaki paravan hesabından başladığınızı da mı söyleyeyim?”
Kerem’in çenesi sıkıldı.
Miray, bir gece önce yangında kurtulan ambalajların üzerindeki kodları gördüğünde bunların sıradan kaçak ilaçlar olmadığını anlamıştı. Rüzgâr eve döndüğünde ceketinden çıkan yanmış etiket parçalarını önüne dizmiş, yaklaşık yarım saat içinde ürünlerin bağlı olduğu üç hastaneyi, iki dağıtım şirketini ve Kerem’e uzanan sahte sevkiyat zincirini bulmuştu.
Fakat Kerem bunların hiçbirini bilmiyordu.
Onun gördüğü tek şey, deponun en gizli ayrıntılarını anlatan yaralı bir adamdı.
“Silahları indirmeyin,” dedi Kerem, gözlerini Rüzgâr’dan ayırmadan. “Ama ateş de etmeyin.”
Rüzgâr’ın arkasındaki adamlardan biri namlusunu birkaç santim indirdi. Diğerleri aynı şekilde beklemeyi sürdürdü.
Kerem masasına dönerek sandalyesine oturdu.
“Diyelim ki doğru söylüyorsun,” dedi. Ellerini önünde birleştirmişti. “Kelebeklerden biri neden kendi grubunu bana satsın?”
Rüzgâr, kaldırdığı ellerini yavaşça indirdi.
“Çünkü artık aynı tarafta değiliz.”
“Bu kadar mı?”
“Bu kadarının sana yetmesi gerekiyor.”
Kerem başını iki yana salladı.
“Yetmiyor. Dün adamlarımın yarısını hastanelik edip mallarımı yaktın. Bugün çıkıp arkadaşlarını satacağını söylüyorsun. Bana mantıklı bir sebep vermeden tek kelimene inanmam.”
Rüzgâr bir süre sustu.
Gözlerini Kerem’in arkasındaki isli duvara çevirdi. Yüzündeki soğukkanlılık ilk kez çok küçük bir çatlak verdi. Çenesinin kenarındaki kas gerildi; nefesi biraz ağırlaştı.
Kerem bunu gördü.
“Ne oldu?” diye sordu. “Hikâyenin zor kısmına mı geldik?”
Rüzgâr bakışlarını yeniden ona yöneltti.
“Babamı buldular.”
Kerem’in kaşları çatıldı.
“Ne?”
“Yıllardır aradığımız bir örgüt vardı. Hayalet Çete. Kim tarafından yönetildiğini bilmiyorduk.” Rüzgâr’ın sesi düz çıkıyordu ama kelimelerin arasına gizlenen öfke duyulabiliyordu. “Gruba yeni katılan kadın liderin kimliğini buldu.”
“Kimmiş?”
“Bu seni ilgilendirmiyor.”
Kerem sandalyesinde geriye yaslandı.
“Bir şey anlatmaya geldin ama yarısını saklıyorsun.”
“Babam olduğunu bilmen yeterli.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Kerem’in yüzünde önce şüphe, ardından yavaşça yerleşen bir anlayış belirdi.
“Hayalet’in lideri senin baban mı?”
Rüzgâr cevap vermedi.
Sessizliği yeterince açıktı.
“Arkadaşların da onu polise vermek istiyor,” dedi Kerem.
“Yalnızca polise vermek değil.” Rüzgâr’ın sesi ilk kez sertleşti. “Onu Hayalet’in merkezine ulaşmak için kullanacaklar. Babamın yıllardır kurduğu her şeyi çökertmek, bağlantılarını ortaya çıkarmak ve onu canlı yem olarak önlerine atmak istiyorlar.”
Kerem dikkatle dinliyordu.
Rüzgâr devam ederken gözlerini ondan ayırmadı.
“Dün gece onlara bunun olmayacağını söyledim. Ege görevden vazgeçmeyeceğini söyledi. Ada beni operasyondan uzaklaştırmak istedi. Miray ise babamın yalnızca bir hedef olduğunu, ailemin bu işe karıştırılmasının gerçeği değiştirmediğini söyledi.”
“Miray dediğin yeni kadın mı?”
“Evet.”
“Grubunuza birkaç gün önce giren kadın yüzünden çocukluk arkadaşlarınla birbirinize düştünüz.”
Rüzgâr’ın dudaklarında acı bir kıvrım oluştu.
“Bazen bir insanın hayatına girmesi için yıllar gerekmez. Doğru yere dokunması yeterlidir.”
Kerem’in yüzünde hâlâ kuşku vardı.
Rüzgâr ceketinin iç cebine uzanmak istediğinde bütün silahlar yeniden kalktı.
“Yavaş,” dedi Kerem.
“Üzerimi üç kez arattın.”
“Dördüncüsüne gerek kalmayacağı anlamına gelmiyor.”
Rüzgâr iki parmağıyla ceketinin içinden küçük bir ses kayıt cihazı çıkardı. Kapının önündeki adam hızla yaklaşıp cihazı elinden aldı ve Kerem’e götürdü.
Kerem ekrana baktı.
“Bu ne?”
“Dün geceki konuşmamız.”
Kerem cihazı çalıştırdı.
Önce birkaç saniyelik uğultu duyuldu. Ardından Ada’nın soğuk ve kontrollü sesi odanın içine yayıldı.
“Ersin’i görmezden gelemeyiz.”
Kısa bir sessizlikten sonra Ege konuştu.
“Rüzgâr kabul etmese de operasyon devam edecek.”
Bir şeyin masaya çarptığı duyuldu.
Sonra Rüzgâr’ın sesi geldi.
“Beni karşıma mı alıyorsunuz?”
Miray’ın cevabı fazla sakin çıkmıştı.
“Baban olması gerçeği değiştirmiyor.”
Kayıtta birkaç saniye boyunca üst üste binen sesler duyuldu. Rüzgâr’ın bağırdığı, Ada’nın onu durdurmaya çalıştığı anlaşılıyordu.
Sonra kayıt kesildi.
Kerem cihazı masaya bıraktı.
Bunun bir kısmı gerçekti.
Ersin’i görmezden gelemeyecekleri, operasyonun Rüzgâr’ın isteğine göre durmayacağı ve babası olmasının gerçeği değiştirmediği doğruydu. Fakat konuşmanın zamanı, bağlamı ve devamı yalnızca kayıt odasındaki dört kişinin bildiği başka bir hikâyeye aitti.
Kerem’in bilmesi gerekmiyordu.
“Yine de arkadaşlarını öldürtmeyi açıklamıyor,” dedi. “Yirmi altı yıldır tanıdığın insanları, babanı tutuklamak istediler diye önüme atıyorsun.”
Rüzgâr’ın bakışları sertleşti.
“Onları sana öldürmen için getirmiyorum.”
Kerem kısa bir kahkaha attı.
“Ne yapacağımı sen mi belirleyeceksin?”
“Anlaşmamız olacaksa belirleyeceğim.”
“Anlaşmamız olduğunu kim söyledi?”
“Beni öldürseydin şimdiye kadar yapardın.”
Kerem’in yüzü bir an için dondu.
Rüzgâr ağır adımlarla masaya yaklaştı. Silahlar hareketini takip etti fakat kimse önünü kesmedi.
“Onları sana teslim edeceğim,” dedi. “Silahlarını, iletişim cihazlarını ve topladıkları bütün bilgileri alacaksın. Hayatta kalıp kalmayacaklarına sonra karar verirsin. Fakat maskelerini çıkarmayacaksın.”
Kerem şaşkınlıkla güldü.
“Arkadaşlarını satıyorsun ama yüzlerini göstermeye kıyamıyorsun.”
“Yüzlerini görürsen ailelerine kadar gidersin. Benim onlarla işim bitti, aileleriyle değil.”
“Ya sen?”
“Ben bu gece İstanbul’dan ayrılacağım.”
“Babanla beraber mi?”
Rüzgâr’ın cevabı gecikmedi.
“O kısmı bilmeyeceksin.”
Kerem parmağıyla masaya yavaşça vurdu.
“Karşılığında ne istiyorsun?”
“Buradan çıkmama izin vereceksin. Dün aldığım kayıtların nerede olduğunu söyleyeceğim. Sizden alınan bütün dosyaları sileceğim. Bu depo yarın sabaha kadar boşaltılacak ve Hayalet’in lideri hakkında duyduğun hiçbir şeyi kimseye anlatmayacaksın.”
Kerem ona bir süre baktı.
“Bana emir vermeye devam edersen anlaşamadan öleceksin.”
Rüzgâr’ın dudaklarında yeniden o küçük gülümseme belirdi.
“O hâlde birbirimizin vaktini harcamayalım.”
Arkasını dönmeye yeltendi.
“Dur.”
Kerem’in sesi bu kez daha alçaktı.
Rüzgâr omzunun üzerinden ona baktı.
Kerem, karşısındaki adamın ne kadarını söylediğine ve ne kadarını sakladığına karar vermeye çalışıyordu. Hikâye kusursuz değildi. Fakat kusursuz hikâyeler genellikle yalandı. Bu adamın anlattıklarında öfke, gurur ve korku birbirine karışmıştı.
Üstelik Kelebeklerin konumunu bildiğini iddia ediyordu.
Bunu sınamak kolaydı.
“Neredeler?” diye sordu.
Rüzgâr yeniden masaya döndü.
“İkisi çatıda. Biri erkek, biri kadın.”
Kerem hemen pencerenin yanındaki adamlardan birine baktı.
“Kaç kişi?”
“İki.”
“Diğeri?”
“Dışarıda.”
“Miray mı?”
Rüzgâr başını salladı.
“Yükleme yoluna bakan toprak alanda. Araçların arkasında saklanıyor.”
Kerem masadaki telsizi aldı.
“Üçüncü merdivenden çatıya çıkın. Ses çıkarmadan kuzey tarafını kontrol edin. Kimseyi görürseniz müdahale etmeyin, yalnızca haber verin.”
Telsizden kısa bir onay sesi geldi.
Kerem cihazı masaya bıraktı.
“Planınız neydi?”
Rüzgâr, odanın tavanındaki kirli pencerelere baktı.
“Ben işaret verdiğimde çatıdakiler iki farklı noktadan aşağı inecekti. Kadın doğu penceresinden girecek, erkek kuzey koridoruna duman kapsülü atacaktı. İçeridekiler görüşünü kaybedince silahları toplamaya başlayacaklardı.”
“Sen ne yapacaktın?”
“Seni tutacaktım.”
Kerem’in dudakları inceldi.
Rüzgâr bunu umursamadan sürdürdü.
“Dışarıdaki Miray, yükleme alanında ses çıkararak adamları araçlardan uzaklaştıracaktı. Ardından eski yangın kapılarını kapatıp onları iki bölüme ayıracaktı.”
Kerem’in bakışları aniden keskinleşti.
“Yangın kapıları çalışmıyor.”
“Çalışıyorlar. Yalnızca sizin kullandığınız panelden kontrol edilmiyorlar.”
Kerem adamlarından birine baktı.
Adam ne söyleyeceğini bilemedi.
Rüzgâr masanın kenarına yaslandı.
“Miray, bu deponun eski mimari planlarını buldu. Bina babamın şirketine ait olduğu için arşivlerde bütün teknik dosyalar duruyordu. Servis geçidini, manuel kontrol odasını ve hangi kapının hangi devreye bağlı olduğunu o çıkardı.”
“Yeni kızınızın görevi kapı kapatmak mı?”
Rüzgâr’ın bakışları soğudu.
“Onu hafife alma. Bizi bulması aylarını aldı. Seni bulması üç saat sürdü.”
Kerem’in yüzündeki öfke yeniden yükseldi.
“Sonra?”
“Kapılar kapanınca elektrik kesilecek. İçerideki acil durum ışıkları devreye girecek. Onlar karanlığa hazır, siz değilsiniz. Beş dakikadan kısa sürede bütün silahlarınız toplanmış olur.”
Kerem birkaç saniye boyunca sustu.
“Sana göre kusursuz bir plan.”
“Değildi.”
“Neden?”
“Çünkü ben buradayım.”
Telsizden gelen cızırtı ikisinin konuşmasını kesti.
Kerem cihazı eline aldı.
“Söyle bakalım.”
“Abi çatıda iki kişi var,” dedi boğuk bir erkek sesi. “İkisi de maskeli. Biri iniş halatlarını hazırlıyor.”
Kerem’in gözleri Rüzgâr’a çevrildi.
“Bizi fark ettiler mi?”
“Hayır abi.”
“Bekleyin.”
Telsizi kapattıktan sonra sandalyesinden kalktı. Artık yüzündeki kuşkunun yanında başka bir şey vardı.
İştah.
Yıllardır İstanbul’un suç dünyasında anlatılan bir hikâyeyi kendi elleriyle bitirebileceği düşüncesi, temkinini yavaşça kemiriyordu.
Rüzgâr bunu görüyordu.
“Ne zaman hareket edecekler?” diye sordu Kerem.
“Planımıza göre işaretimi on dakika önce vermem gerekiyordu.”
“Niye gelmediler?”
“İşaret yalnızca bir hareket değil. İki aşamalı bir doğrulama kullanıyoruz. İlkini vermezsem beklerler.”
“İkincisi?”
“Söylemeyeceğim.”
Kerem’in yüzü gerildi.
Rüzgâr, masanın üzerindeki kayıt cihazını çenesiyle gösterdi.
“İstersen beni şimdi öldür. Onlar bekleme süresi dolduğunda içeri girecek. Dışarıdaki kadın da bütün kapıları kapatacak. Elinizde kaç adam kaldığını bilmiyorum ama odadakilerin yarısı silahını doğru düzgün tutamıyor.”
Kapının yanındaki adamlardan biri küfretti.
Rüzgâr göz ucuyla ona baktı.
“Kişisel algılama lütfen. İnsan gözlemi konusunda iyiyim.”
Kerem birkaç adım atarak odanın içinde dolaştı. Düşünürken ellerini arkasında birleştirmişti.
“Çatıdakileri aynı anda alacağız,” dedi sonunda. “Dışarıdakini de.”
Rüzgâr başını salladı.
“Ses çıkarmadan yaparsanız mümkün.”
“Bize nasıl yapacağımızı anlatma.”
“Onları canlı istiyorsan anlatmak zorundayım. İkizler en küçük şeyden şüphelenirse çatının diğer tarafına geçer. Oradan indikleri anda kaybedersin. Miray bir silah sesi duyarsa kapıları kapatır ve bütün kayıtları polise yollar.”
Kerem aniden ona döndü.
“Polise mi?”
“Dosyalar henüz onlarda değil. Miray’ın cihazında bekliyor. Onu yakalarsanız gönderemez.”
Bu bilgi Kerem’in kararını kesinleştirdi.
Telsizi kaldırdı.
“Çatıdaki ikisini canlı alın. Maskelerine dokunmayın. Aşağıdaki bütün adamlar yükleme yoluna çıksın. Araçların arkasında saklanan kadını bulup sessizce getirin.”
Rüzgâr’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
Kerem bunu gördü.
“Ne gülüyorsun?”
“Bir şey yok.”
“Dışarıya fazla adam gönderdiğimi mi düşünüyorsun?”
“Yok. Bana güvenmediğini düşünüyorum.”
“Sana niye güveneyim ki?”
“Bence doğru olanı yapıyorsun.”
Kerem kapının yanındaki adamlara döndü.
“Dışarıdaki herkes gidecek. O kadın kaçarsa önce dizinden vurun. Öldürmeyin. Çatıdakilere de zarar gelmeyecek. Üçünü de burada istiyorum.”
Adamlar telsizlerle birbirlerine haber vererek odadan çıkmaya başladı. Koridor kısa sürede ayak sesleriyle doldu.
Rüzgâr masanın yanında sessizce bekledi.
Onu izleyen herkes yüzündeki dinginliğin kendilerine mi, dışarıdaki arkadaşlarına mı duyduğu güvenden kaynaklandığını anlamaya çalışıyordu.
Hiçbiri emin olamadı.
Kerem, odada kalan dört adama baktı. Sonra Rüzgâr’ın karşısındaki sandalyeyi gösterdi.
“Otur.”
Rüzgâr sandalyeye geçti. Kaburgasındaki ağrı yüzünden hareketi düşündüğünden daha yavaş olmuştu. Oturduğunda bir bacağını diğerinin üzerine attı, fakat rahat görünmek için harcadığı çaba gözünden kaçmıyordu.
Kerem karşısına oturdu.
“Arkadaşların içeri getirildiğinde yüzlerine nasıl bakacaksın?”
Rüzgâr’ın gözleri kapıya çevrildi.
“Aynaya baktığım gibi.”
“Pişman olacak mısın?”
“Bu gece bittiğinde hepimiz bir şeylerden pişman olacağız.”
Kerem birkaç saniye onu inceledi.
“Baban gerçekten buna değer mi?”
Bu soru Rüzgâr’ın yüzünde, önceki hiçbir sözün oluşturamadığı küçük bir gölge bıraktı.
Cevap vermeden önce bakışlarını masanın üzerindeki yanık izine indirdi.
“Babanla savaşırsan,” dedi alçak bir sesle, “kazansan bile kaybedersin.”
Kerem bu sözleri bir itiraf olarak yorumladı.
Rüzgâr’ın ne demek istediğini ise yalnızca kendisi biliyordu.
READER NOTES
Comments