Bölüm 4 - Part 2
Yat, marinanın en uç tarafındaki iskelede bağlıydı.
Büyük ve gösterişli değildi. Yaklaşık on beş metre uzunluğunda, koyu lacivert gövdeli, beyaz güverteli eski bir tekneydi. Yıllar içinde birkaç kez yenilenmiş, motoru ve iç bölümleri değiştirilmişti. Buna rağmen ahşap korkuluklarında, basamaklarında ve kaptan köşkünün yanındaki küçük çiziklerde geçmişten kalan izler duruyordu.
Kıç tarafında, beyaz harflerle tek bir kelime yazılıydı:
KELEBEK
Miray iskelede durup teknenin adına baktı.
"Bunun adı gerçekten Kelebek mi?"
Ege, elindeki çantaları tekneye geçirirken başını kaldırdı.
"Rüzgâr'ın babası yıllar önce almış. İsmini Yağmur seçmiş."
Miray'ın yüzündeki merak yumuşadı.
"Yağmur kız kardeşiydi, değil mi?"
Ege kısa bir an durdu.
"Evet."
"Rüzgâr anlatmadı."
"Kolay anlatmaz."
Miray tekneye adım atarken korkuluğa tutundu.
"Sen anlatır mısın?"
Ege, elindeki son çantayı bıraktı.
"Anlatmam gereken bir şey değil."
Miray başını salladı. Daha fazla soru sormadı.
Ada, kaptan köşkünde motor kontrollerini yapıyordu. Saçlarını ensesinde toplamış, güneş gözlüğünü takmıştı. Ekranlardaki değerleri kontrol ederken birkaç düğmeye bastı.
Miray ona yaklaştı.
"Sen mi kullanacaksın?"
Ada gözünü göstergelerden ayırmadı.
"Ege'ye bırakırsam bizi Yunanistan'da bulurlar."
Ege güvertenin arka tarafından seslendi.
"Bir kere oldu."
"Bir kere olması yeterli."
"Adalar birbirine benziyordu."
"Ülke değiştirdin."
"Deniz sınırlarını daha görünür yapmalılar."
Miray gülmemeye çalışarak kaptan köşkünün yanındaki koltuğa oturdu.
Ada motoru çalıştırdı. Teknenin gövdesi hafifçe titreşti. Halatlar çözüldükten sonra iskeleden ağır ağır uzaklaştılar.
İstanbul, gerilerinde genişlemeye başladı.
Marinanın düzenli sıraları yerini açık suya bıraktıkça şehirden gelen gürültü zayıfladı. Motorun sabit uğultusu, gövdeye çarpan suyun sesi ve başlarının üzerinden geçen martıların çığlıkları birbirine karışıyordu.
Ege, güvertenin ön tarafına minderler ve küçük bir masa yerleştirdi. Evden getirdiği yiyecekleri açtı. Birkaç sandviç, meyve, pasta ve şişe içecek vardı.
Miray masadaki yiyeceklere baktı.
"Bir saatliğine çıkıyoruz dememiş miydiniz?"
"Denizde zaman farklı işler," dedi Ege. "Ayrıca Ada acıkınca insan haklarını askıya alıyor."
Ada dümeni bırakmadan cevap verdi.
"Acıkmadan önce seni denize atmakla açken atmak arasında yalnızca hız farkı var."
Miray güneş gözlüğünün arkasındaki yüzüne baktı.
"Şaka yapıp yapmadığını anlamak çok zor."
Ege bir sandviçi ona uzattı.
"Biz de yıllardır çözemiyoruz."
Tekne kıyıdan yeterince uzaklaştığında Ada motoru yavaşlattı. Hava sakindi. Su, güneşin altında küçük metal parçaları gibi parlıyordu.
Miray ilk yarım saat boyunca çevresini izlemekle yetindi.
Kelebekleri şimdiye kadar yalnızca tehlikenin içinde görmüştü. Silah sesleri, takipler, şifreli dosyalar ve birbirini izleyen planlar arasında... Onların bir suç örgütünü çökertmedikleri zamanlarda ne yaptığını düşünmemişti.
Şimdi Ege, teknenin önünde dengesini kaybetmeden yürümeye çalışarak telefonuyla fotoğraf çekiyor; Ada dümenin yanında oturmuş güneşleniyor ve ara sıra rotayı kontrol ediyordu.
Miray'ın yıllardır uzaktan takip ettiği gizemli grubun iki üyesi, bir pastanın son dilimi yüzünden tartışıyordu.
"Sen iki tane yedin," dedi Ada.
Ege tabağı göğsüne yaklaştırdı.
"İlki küçüktü."
"İkisi de aynı büyüklükteydi."
"Duygusal olarak küçük geldi."
Ada elini uzattı.
"Ver."
"Miray'a ayırdım."
Miray hemen araya girdi.
"Beni kullanmayın."
Ege pastayı ona doğru uzattı.
"Gerçekten ister misin?"
Miray bir an pastaya, sonra Ada'ya baktı.
"Şu anda alırsam aranız bozulur mu?"
Ada omuz silkti.
"Ege'yle aramızı bir pasta bozamaz."
Ege rahat bir nefes aldı.
"İşte kardeşlik."
"Fakat seni suya atabilirim."
"İşte ikizlik."
Miray pastanın yarısını aldı, kalanını Ada'nın tabağına bıraktı.
"Paylaşmak diye bir şey duydunuz mu?"
Ada tabağa baktı.
"Yeni fikir."
Ege telefonunu kaldırıp ikisinin fotoğrafını çekti.
Ada'nın yüzü anında sertleşti.
"Sil."
"Çok güzel çıktınız."
"Telefonu ver."
Ege güvertenin önüne doğru kaçtı.
Ada yerinden kalkmadı. Yalnızca ona doğru baktı.
"Beş saniyen var."
Ege telefonunu kendisine çevirdi. Arkasında deniz, yüzünde rüzgârın dağıttığı saçlarla birkaç fotoğraf çekmeye başladı.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Ekranda Rüzgâr'ın yedek hattı görünüyordu.
Ege aramayı açıp teknenin burnuna ilerledi.
"Kelebekteyiz," dedi. "Uzun zamandır çıkmamıştık. İyi oldu. Sen de gelseydin."
Karşı tarafta birkaç saniye boyunca yalnızca rüzgâr ve kesik nefes sesleri duyuldu.
"Başka zaman."
Rüzgâr'ın sesi normalden daha kısık geliyordu. Kelimelerinin arasında belli belirsiz soluklanıyor, konuşurken çevresini dinliyormuş gibi zaman zaman susuyordu.
Ege'nin yüzündeki gülümseme küçüldü.
"İyi misin?"
"İyiyim."
"Neredesin?"
"Depoya yakınım."
Ege telefonunu kulağından kısa süreliğine uzaklaştırıp ekrana baktı. Rüzgâr'ın paylaştığı konum hâlâ deponun birkaç sokak ötesinde, aynı noktada duruyordu.
"Konumun hareket etmiyor."
"Ana telefonumu arabada bıraktım. Seni yedek hattan arıyorum."
Ege korkuluğa yaslandı.
"Neden?"
"Birileri telefonumu takip ediyorsa beni değil, arabayı bulsunlar diye."
Ege'nin bakışları denizin üzerinden boşluğa kaydı.
"Arabadan ne kadar uzaktasın?"
"Yeterince."
"Bu cevap hiç hoşuma gitmedi."
"Hoşuna gitmesi gerekmiyor."
"Rüzgâr, bir şey mi oldu?"
"Henüz olmadı."
Bu cevap Ege'yi rahatlatmadı.
Rüzgâr kısa bir nefes aldıktan sonra sordu:
"Miray yanınızda mı?"
Ege başını çevirip arka tarafa baktı. Miray, Ada'nın karşısında oturmuş bir şey anlatıyordu. Rüzgâr'ın sesini duymuyordu.
"Yanımızda."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Ege, bir şeyi unutma."
"Neyi?"
"Miray bizimle Hayalet Çete çökene kadar çalışacak."
Ege'nin yüzündeki ifade sertleşti.
"Biliyorum."
"Biliyormuş gibi davranmıyorsun."
"Nasıl davranıyormuşum?"
"Ona koltuk aldın. Eve çağırdın. Şimdi de yata getirdin."
"Birlikte çalıştığımız insanı eve çağırmamın nesi yanlış?"
"Yanlış demedim."
"Öyle söylüyorsun."
Rüzgâr'ın sesi hâlâ alçaktı.
"Onu buraya bağlama, Ege."
"Ben kimseyi hiçbir yere bağlamıyorum."
"Miray hayatı boyunca bir yere ait olmamış. Ona birkaç gün içinde aileymişiz gibi davranırsan buna inanır."
Ege, Miray'a bir kez daha baktı.
Ada bir şey söylediğinde Miray başını geriye atarak gülmüştü. Rüzgâr'ın sözleri, Ege'nin içinde hoşuna gitmeyen bir yere dokundu.
"Belki aile olabiliriz."
"Buna sen tek başına karar veremezsin."
"Sen de olamayacağına karar veremezsin."
Rüzgâr'ın nefesi bir an daha belirgin duyuldu.
"Şu an bunu tartışmıyorum. Anlaşmamız bittiğinde ve grup başka bir karar vermediğinde, ona gitmesi gerektiğini sen söyleyeceksin."
Ege'nin eli korkuluğun üzerinde sıkılaştı.
"Neden ben?"
"Çünkü onu burada hissettiren sensin."
"Bunu neden şimdiden konuşuyoruz?"
"Çünkü sen şimdiden unutmaya başladın."
Ege birkaç saniye cevap vermedi. Rüzgâr'ın haksız olduğunu söylemek istiyordu. Fakat bir gün önce Miray'ın sarı koltuğunda otururken duyduğu memnuniyeti, bu sabah kapıyı açtığında içine yayılan sıcaklığı ve şimdi onu teknenin üzerinde görmenin ne kadar doğal geldiğini düşündü.
Rüzgâr'ın bütünüyle haksız olduğunu söyleyemedi.
"Bunu zamanı gelince konuşuruz," dedi.
"Zamanı geldiğinde geç olabilir."
"Rüzgâr."
Karşı taraftan metal bir şeyin yere çarpmasına benzeyen kısa bir ses geldi.
Ege korkuluktan doğruldu.
"Ne oldu?"
"Bir şey yok."
"Neredesin?"
"Gitmem gerekiyor."
"Rüzgâr, tek başına içeri girme."
Cevap gelmedi.
"Beni duyuyor musun?"
"Sonra konuşuruz."
Telefon kapandı.
Ege birkaç saniye ekranına baktı. Ardından Rüzgâr'ın konumunu açtı. Mavi nokta, şehrin sanayi bölgelerinden birindeki eski depo alanının yakınında hareketsiz duruyordu.
Telefonu cebine koyarken Ada yanına geldi.
"Ne dedi?"
Ege, korkuluğa sırtını yasladı.
"Depoya ulaşmış."
"İçeri girmiş mi?"
"Ana telefonunu arabada bırakıp yedek hattını almış."
Ada'nın yüzü anında sertleşti.
"Demek ki içeride."
"İçeri girmeyeceğini söyledi."
"İçeri girmeyecek biri takip edilmemek için sahte konum bırakmaz."
Ege denize baktı.
"Yalan söylediğini zaten biliyorduk... Bir de Miray'ı konuştu."
Ada'nın kaşları hafifçe yükseldi.
"Ne konuştu?"
"Anlaşma bittiğinde onu gönderecek kişinin ben olmam gerektiğini düşünüyor."
Ada birkaç saniye sustu.
"Bu konuda haklı."
Ege başını ona çevirdi.
"Sen de mi?"
"Ona en fazla yaklaşan sensin."
"Yaklaşmak suç mu?"
"Hayır. Ama sonuçlarının sana ait olması gerekir."
Ege'nin sesi sertleşti.
"Siz ikiniz Miray'ın gitmesini neden kesin bir şeymiş gibi konuşuyorsunuz?"
Ada gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
"Çünkü anlaşmamız bu."
"Anlaşmalar değişebilir."
"Değişebilir," dedi Ada. "Fakat bunu tek başına sen değiştiremezsin."
Ege karşılık vermedi.
Ada onun yanındaki korkuluğa yaslandı. Bir süre ikisi de denizi izledi.
Miray, teknenin arka tarafında sandviçlerden birini yemeye çalışırken rüzgârın uçurduğu peçeteyi yakalamıştı. Peçeteyi masanın altına sıkıştırdıktan sonra saçlarını yeniden toplamaya başladı.
Ege'nin bakışları istemeden ona gitti.
Ada bunu fark etti.
"Çok hızlı davranıyorsun."
Ege gözlerini Miray'dan ayırmadı.
"Hiçbir şey yapmıyorum."
"Tam olarak sorun bu. Yaptığın şeylerin farkında değilsin."
Ege bu kez kardeşine döndü.
"Yahu senin asıl sorunun ne?"
Ada güneş gözlüğünü çıkarıp saçlarının üzerine yerleştirdi.
"Miray değil."
"Öyle görünmüyor ama."
"Miray'ın bize yaklaşmak için aylarca çalışmış olması, kimliklerimizi bulması ve hâlâ bazı kaynaklarını saklaması hoşuma gitmiyor. Fakat bunların hiçbirini kişisel almıyorum."
"Peki neyi kişisel alıyorsun?"
Ada'nın bakışları kısa bir an Miray'a gitti.
"Senin, onu tanımadan hayatımızın her yerine yerleştirmeni."
Ege alaycı biçimde güldü.
"Bir koltuk aldım."
"Bir koltukla başlamadı."
"Neyle başladı?"
"Onu ilk gördüğün anda karar vermenle."
Ege'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.
Ada devam etti:
"Miray'ın iyi biri olduğuna inanmak istiyorsun. O yüzden bilmediğin her şeyi iyi şeylerle dolduruyorsun."
"Hayatımızı iki kez kurtardı."
"Bu, iyi olduğuna dair güçlü bir işaret. Bizi asla tehlikeye atmayacağına dair kanıt değil."
"Bizi tehlikeye atacağını düşündüren ne var?"
"Hiçbir şey," dedi Ada. "Henüz."
Ege bir an sustu.
Ada'nın insanlara güvenmediğini biliyordu. Bunun Miray'a özel olmadığını da. Fakat kardeşinin Miray'a her baktığında yüzünde beliren sertlik, yalnızca güvenlik kaygısıyla açıklanamayacak kadar kişiseldi.
"Düzenimizin bozulmasından korkuyorsun," dedi.
Ada'nın çenesi hafifçe gerildi.
"Düzenimiz zaten bozuluyor."
"Belki değişiyordur."
"Benim için aynı şey değil."
Ege'nin bakışları yumuşadı.
"Benden uzaklaşacağımı mı düşünüyorsun?"
Ada ona öfkeyle bakmadı. Aksine yüzündeki bütün ifade bir anlığına çekildi.
"Bunu söylemedim."
"Söylemene gerek yok."
"Her şeyi kendinle ilgili sanma."
Ege cevap vermek üzereydi ki Ada elindeki telefonu ona uzattı.
"Tut."
Ege telefonu aldı.
"Neden?"
Ada ayakkabılarını çıkardı.
Ege ne yapacağını anladığında doğruldu.
"Ada."
Ada korkuluğun altındaki yatay desteğe ayağını yerleştirdi.
"Tekne sabit."
"Ada, yapma."
"Derinliği kontrol ettim."
"Bunu yapman gerektiği anlamına gelmiyor."
Ada korkuluğun üzerine çıktı. Rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyor, çıplak ayakları dar metal yüzeyde dengede duruyordu.
"Biraz yüzmek istiyorum."
"Arka taraftaki platformu kullan."
Ada kardeşine baktı.
"Oradan eğlenceli değil."
Ege telefonunu cebine koydu.
"Miray bilmiyor."
Ada'nın gözlerinde kısa, anlaşılması güç bir parıltı oluştu.
"Öğrenir."
Ege koluna uzanamadan Ada kendisini boşluğa bıraktı.
Miray yalnızca kırmızı tişörtün korkuluğun üzerinden kaybolduğunu gördü.
Ardından suyun sesi geldi.
Elindeki bardak masaya çarptı.
"Ada!"
Miray ayağa fırlayıp teknenin kenarına koştu. Korkuluğa ulaştığında aşağıda yalnızca dağılan köpükleri gördü. Ada suyun yüzeyinde değildi.
"Ada nerede?"
Ege yanına geldi.
"Sakin ol."
"Nasıl sakin olayım? Hâlâ çıkmadı!"
"Alt taraftan yüzüyor."
"Bunu nereden biliyorsun?"
"Çünkü hep yapıyor."
Miray korkuluğa daha fazla eğildi.
Su, güneşin yansıması altında koyu mavi görünüyordu. Teknenin gövdesine çarpan küçük dalgalar dışında hiçbir hareket yoktu.
"Ne kadar yüksekte olduğumuzu gördün mü?"
"Gördüm."
"Başını vurmuş olabilir."
"Vurmadı."
"Bunu bilemezsin."
Ege, Miray'ın koluna dokunmak için elini uzattı fakat kızın bütün bedeni öylesine gerilmişti ki vazgeçti. Onun yerine hemen yanında durdu.
"Miray, Ada çocukluğundan beri dalış yapıyor. Aşağıda biraz ilerleyip diğer taraftan çıkacak."
Miray gözlerini sudan ayırmadı.
"Kaç saniye oldu?"
"On kadar."
"Bu sana normal mi geliyor?"
"Hayır," dedi Ege. "Alışık geliyor."
Miray'ın nefesi hızlanmıştı. Parmakları korkuluğun üzerinde beyazlaşacak kadar sıkıydı.
Ege suya baktı.
Ada'nın hâlâ çıkmaması onu da rahatsız etmeye başlamıştı. Bunu yüzüne yansıtmadı.
"On beş," dedi Miray.
Ege seslendi:
"Ada!"
Cevap gelmedi.
Miray başını ona çevirdi. Gözlerinde öfke ve korku aynı anda vardı.
"Sen neden bu kadar sakinsin?"
Ege cevap veremeden teknenin diğer tarafından su sesi yükseldi.
"Telefonumu düşürmediyseniz çıkabilirim."
Miray hızla arkasını döndü.
Ada, teknenin kıç tarafındaki platforma tutunmuştu. Sarı saçları yüzüne yapışmış, bir eliyle metal merdiveni kavramıştı.
Ege gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
Miray birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı. Bedenindeki bütün güç bir anda çekilmiş gibiydi. Sonra korkuluğun yanındaki mindere oturdu.
Elleri titriyordu.
Ada merdivenlerden çıkıp güverteye adım attığında saçlarından ve kıyafetlerinden su akıyordu. Yerde bıraktığı havluyu almak için eğildi. Ege, cebinden çıkardığı telefonu ona doğru uzatmadı.
"Çok komik," dedi.
Ada havluyu omuzlarına aldı.
"Komik olduğunu söylemedim."
"Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Yüzdüm."
Ege ona doğru bir adım attı.
"Miray seni öldü sandı."
Ada'nın bakışları minderde oturan Miray'a gitti.
Miray başını kaldırdı.
Gözleri sulanmıştı fakat ağlamıyordu. Çenesini sıkmış, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.
Ada'nın yüzündeki rahatlık hafifçe azaldı.
"Derinliği kontrol ettim," dedi. "Akıntı yoktu. Tekne hareket etmiyordu."
Miray birkaç saniye boyunca ona baktı.
"Bunların hiçbirini ben bilmiyordum."
Ada havluyla saçlarını kuruladı.
"Şimdi biliyorsun."
Ege sertçe konuştu.
"Ada."
Miray ayağa kalktı. Dizleri ilk anda kendisini taşımakta zorlandı fakat korkuluğa tutunmadı.
"Beni korkuttuğum için özür dilemeni beklemiyorum," dedi. Sesi hâlâ titriyordu ama kelimeleri netti. "Yalnızca bir daha bunu yapacaksan önceden söyle."
Ada'nın kaşları hafifçe çatıldı.
"Beni durdurmaya çalışırdınız."
"Seni durdurmaya hakkım yok."
Miray'ın sesi yükselmedi.
"Ama öldüğünü sanmak zorunda da değilim."
Ada cevap vermedi.
Miray ellerine baktı. Titremeleri geçmemişti.
"Tanıştığımız gün bir adamın başına sopayla vurdum. İlk kez silah kullandım. Bunların hiçbiri, bir insanın gözümün önünde öldüğünü düşünmek kadar korkunç değildi."
Ege, Miray'ın yüzündeki ifadeyi izledi.
Ada'nın yaptığı şeyi kendi dünyalarında olağan kabul etmişlerdi. Yıllardır birbirlerinin en tehlikeli hareketlerini izliyor, sağ salim döndüklerinde birkaç cümleyle geçiştiriyorlardı. Tehlikeyi küçülterek ona hükmettiklerini sanmışlardı.
Miray ise henüz bunu öğrenmemişti.
Belki de öğrenmemesi gerekiyordu.
Ada, saçlarını kurulayan ellerini indirdi.
"Bir dahaki sefere söylerim."
Ege ona baktı. Ada'dan doğrudan bir özür beklemiyordu fakat bu cümle, onun verebileceği en yakın şeydi.
Miray başını salladı.
"Tamam."
Ada ıslak ayaklarıyla kaptan köşküne doğru ilerledi. Ege arkasından bakarken telefonu hâlâ elinde tuttuğunu fark etti.
"Ada."
Ada dönmeden elini uzattı.
Ege telefonu avucuna bıraktı.
"Fotoğrafı silmedim," dedi.
Ada ekranı açtı.
"Onu sonra konuşacağız."
Teknenin motoru yeniden çalıştığında kimse hemen konuşmadı.
Miray ön taraftaki minderlerden birine oturdu. Ege yanına geçmek istedi fakat ona biraz alan bırakması gerektiğini düşünüp karşısındaki mindere yerleşti.
Ada dümeni devralmış, bakışlarını denize çevirmişti.
Miray, titremesi geçen ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
"Ben bu iş için uygun değilim," dedi bir süre sonra.
Ege başını kaldırdı.
"Bunu nereden çıkardın?"
"Bir insan suya atladı diye nefes alamadım."
"İnsan suya atlamadı. Ada suya atladı. İkisi farklı şeyler."
Miray gülmedi.
"O gün de korktum. Adamların silahlarını gördüğümde kaçmak istedim. Poligonda ilk patlamada donup kaldım. Şimdi de..."
"Şimdi de birinin öldüğünü düşündün."
"Bu dünyada devamlı böyle şeyler olacak."
Ege dirseklerini dizlerine dayadı.
"Muhtemelen."
"Sen korkmuyor musun?"
Ege denize baktı.
"Aslında devamlı korkuyorum."
Miray'ın kaşları çatıldı.
"Öyle görünmüyorsun ama."
"Görünmesini istemiyorum çünkü."
"Sabah mutfakta da aynı şeyi söyledin."
"Doğru olduğu için."
Ege birkaç saniye sustu. Sonra elini göğsünün üzerine koydu.
"Rüzgâr hareket hâlindeki arabadan bizim arabaya atlarken kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini duyuyordum. Ada biraz önce suyun altında gereğinden uzun kaldığında ben de korktum."
"Belli etmedin."
"Ben belli etseydim sen daha fazla korkardın."
Miray ona baktı.
"Bu sağlıklı bir yöntem mi?"
"Muhtemelen değil."
Ege'nin yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
"Ama şu ana kadar kullandığımız yöntemlerin çoğu sağlık kuruluşları tarafından onaylanmadı."
Miray'ın dudakları istemsizce kıpırdadı.
Ege bunu görünce devam etmedi. Birkaç dakika boyunca sessizce oturdular.
Şehir kıyıda yeniden büyümeye başlamıştı.
Miray sonunda konuştu.
"Ada beni sevmiyor."
Ege hemen karşı çıktı.
"Senden nefret etmiyor."
"Bunun aynı şey olmadığını biliyorum."
"Ada bu. O kimseyi kolay sevmez."
"Rüzgâr'ı seviyor ama. Seni seviyor."
"Bizi seçme şansı olmadı. Çocukluğundan beri yanındayız."
Miray gözlerini Ada'ya çevirdi. Ada dümenin başında, önündeki rotaya bakıyordu.
"Beni burada istemiyor."
Ege bir an düşündü.
"Henüz istemiyor."
Miray bu kelimeye takıldı.
"Henüz mü?"
Ege omuz silkti.
"Fikrini değiştirmek için fazlasıyla inatçıdır. Ama değiştirdiğinde de kolay kolay geri dönmez."
"Sen değiştirebileceğimi mi düşünüyorsun?"
Ege'nin cevabı sakindi.
"Değiştirmeye çalışmana gerek olmadığını düşünüyorum."
Miray ona baktı.
"Olduğun kişi olarak kal. Gerisini Ada kendi çözer."
Miray başını yana eğdi.
"Beni ne kadar tanıyorsun ki olduğum kişiyi bildiğini düşünüyorsun?"
Ada'nın biraz önce söylediği cümlenin benzeri, bu kez Miray'ın ağzından çıkmıştı.
Ege kısa bir süre sustu.
"Çok az," dedi sonunda. "Fakat seni tanımak istiyorum."
Miray'ın bakışları birkaç saniye onun üzerinde kaldı.
Sonra denize döndü.
Yanaklarında rüzgârın neden olmadığı hafif bir kızarıklık belirmişti.
READER NOTES
Comments