Bölüm 4 - Part 1
1 Temmuz 2017
Miray kapıyı çaldığında Ege çoktan sandalyesinden kalkmış, antreye doğru yürümeye başlamıştı.
Zilin çalmasını beklediği söylenemezdi. Miray, geleceğini yarım saat önce haber vermişti ve Ege o yarım saat boyunca her ayak sesinde başını kaldırmış, apartmanın önünde duran her aracın motorunu dinlemişti. Bunun heyecan olduğunu kendisine itiraf etmiyordu. Yalnızca evde yeni biri olduğunda iyi bir ev sahibi olmak gerektiğini düşünüyordu.
En azından bahanesi buydu.
Kapıyı açtığında Miray'ı karşısında buldu.
Kumral saçlarını ensesinde gevşekçe toplamıştı. Yüzünün iki yanına düşen birkaç tel, dışarıdaki rüzgârla hafifçe kıpırdıyordu. Üzerinde açık renkli bir gömlek, koyu renkli bir pantolon vardı. Bir elinde çantasını tutuyor, diğer eliyle saçlarını yüzünden uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Ege'nin yüzündeki gülümseme, onu gördüğü anda kendiliğinden genişledi.
"Hoş geldin," dedi, kapıyı sonuna kadar açarken. "Geç hadi."
Miray içeri adım attı. Çantasını vestiyerin yanındaki askıya bırakmadan önce kısa bir tereddüt yaşadı. Bir gün önce aynı evde saatler geçirmiş, sarı koltuğunda oturmuş, Ege'nin gitarını dinlemişti. Yine de burası hâlâ başkasının eviydi. Eşyalarına dokunurken, oturacağı yeri seçerken veya bir odadan diğerine geçerken kendisini görünmez bir çizginin önünde duruyormuş gibi hissediyordu.
Ege, tereddüdünü fark edip askılardan birini gösterdi.
"Oraya asabilirsin. Artık çantanın da sabit bir yeri var."
Miray çantasını astıktan sonra ona baktı.
"Bir koltuktan sonra çantama da yer mi ayırdınız?"
"Böyle giderse birkaç haftaya dolap veririz."
"Birkaç ay sonra tapuya ortak eder," dedi salondan gelen Ada'nın sesi. "Dikkatli ol."
Ege, kardeşine karşılık vermek üzere ağzını açtı fakat Miray'ın gülümsediğini görünce vazgeçti. Birlikte salona geçtiler.
Ada, kırmızı koltuğunda oturmuş dizüstü bilgisayarının ekranına bakıyordu. Gözünde o gün seçtiği ince, siyah çerçeveli gözlük vardı. Parmakları klavyenin üzerinde hızlı ve düzenli biçimde hareket ediyor, ekrandaki satırlar neredeyse nefes almadan uzuyordu.
Rüzgâr ise mavi koltuğunda oturmuyordu.
Alçak masanın önüne bir sandalye çekmiş, masanın üzerine yaydığı kâğıtları inceliyordu. Bazıları şirket kayıtları, bazıları harita çıktılarıydı. Telefonu sağ elindeydi. Ekranına bir mesaj geldiğinde okuyup kapatıyor, ardından önündeki belgelerden birine işaret koyuyordu.
Miray'ı görünce başını kaldırdı.
"Hoş geldin," dedi. Sesi yorgun fakat samimiydi.
"Hoş buldum."
Ada da ekrandan gözlerini ayırdı.
"Geldin."
Miray, bunun Ada'nın dilinde oldukça sıcak bir karşılama sayılabileceğini artık anlayabiliyordu.
Ege, sarı koltuğu eliyle gösterdi.
"Yeriniz hazır, hanımefendi."
Miray koltuğa otururken minderin kenarına değil, bu kez biraz daha ortasına yerleşti. Ege bunu fark etti ama belli etmedi. Bir gün önce koltuğun ucunda oturan kadın, bugün sırtını arkalığa yaslayabilmişti. Küçük bir değişimdi. Yine de Ege'nin gözünden kaçmadı.
Ege masadaki boş bardakları topladı.
"Çikolatalı milkshake yapıyorum," dedi. "Kim içer?"
Ada, gözlerini yeniden bilgisayarına çevirirken elini kaldırdı.
Rüzgâr da belgelerden başını kaldırmadan iki parmağını havaya uzattı.
Miray ikisine baktı.
"Bunu konuşmadan nasıl anlaştınız?"
"Yılların getirdiği kusursuz iletişim," dedi Ege. Sonra Rüzgâr'ın önünde duran boş kahve fincanını aldı. "Bazen kelimelere ihtiyacımız olmuyor."
Ada klavyeyi kullanmayı sürdürdü.
"Bazen de Ege konuştuğu için bizim kelime hakkımız kalmıyor."
Ege kardeşine bakarak kısa bir süre sustu.
"Ben sana milkshake yapmayayım."
"Yapacaksın."
"Neden?"
"Çünkü beni seviyorsun."
Ege cevap vermek yerine Miray'a döndü.
"Sen?"
Miray omuz silkti.
"Ben de alayım."
"Bunu kendi isteğinle mi söylüyorsun, yoksa herkes içiyor diye dışlanmaktan mı korktun?"
"İçmezsem üç dakika sonra pişman olacağımdan eminim."
Ege memnuniyetle başını salladı.
"Doğru karar."
Mutfak kapısına yöneldikten sonra dönüp Miray'a baktı.
"Yardım etmek ister misin?"
Miray'ın kabul etmesi bir saniyeden kısa sürdü.
"Olur."
Ada, bilgisayarının ardından kardeşine baktı. Ege'nin yüzünde, cevabını önceden biliyormuş gibi rahat bir gülümseme vardı.
Rüzgâr ise önündeki haritanın üzerine eğilmişti. Fakat kalemini oynatmıyordu.
Miray'la Ege mutfağa geçtikten sonra Ada gözlerini kardeşinin arkasından ayırmadan konuştu.
"Daha dün gelmişti."
Rüzgâr, haritanın bir köşesine işaret koydu.
"Bugün de geldi."
"Bunu ben de fark ettim."
Rüzgâr başını kaldırıp ona baktı.
"Ne söylemeye çalışıyorsun?"
Ada bilgisayarına döndü.
"Henüz hiçbir şey."
Rüzgâr, Ada'nın henüz kelimesini duydu fakat üzerinde durmadı. Telefonuna yeni bir mesaj gelmişti.
Ekrandaki adresi birkaç saniye boyunca inceledi.
Ardından haritanın üzerindeki eski bir depo binasını işaretledi.
Mutfak, salonun hareketli dağınıklığına kıyasla fazla düzenli görünüyordu. Beyaz tezgâhların üzerinde yalnızca günlük kullanılan birkaç eşya vardı. Ortadaki geniş adanın bir tarafında yüksek tabureler, diğer tarafında ise Ege'nin tezgâha çıkardığı malzemeler duruyordu.
Süt, çikolatalı dondurma, buz, kakao, birkaç parça bitter çikolata ve kapağı daha önce açılmış bir bisküvi paketi.
Miray malzemelere baktı.
"Dört kişi için biraz fazla değil mi?"
Ege, dolaptan beyaz bir mutfak önlüğü çıkarıp üzerine geçirdi.
"Rüzgâr stresliyken iki kişilik içer."
"Bunu tıbbi bir bilgi gibi söyledin."
"Yıllara dayanan gözlem."
Ege önlüğün bağlarını arkasında birleştirmeye çalışırken birkaç kez boşa uzandı. Miray onu kısa bir süre izledikten sonra dayanamayıp yanına geçti.
"Dur."
Ege ellerini indirdi.
Miray, bağları tutup arkasında düğümledi. Bunu yaparken parmakları Ege'nin sırtına hafifçe değdi. Ege'nin omuzları istemsizce gerildi fakat yerinden kıpırdamadı.
"Oldu," dedi Miray.
Ege dönüp ona baktı.
"Profesyonel yardım için teşekkür ederim."
"Daha başlamadan önlüğe yenildin."
"Büyük şefler küçük ayrıntılarla ilgilenmez."
Tezgâhın altındaki dolabı açtı. İçinden uzun, beyaz bir şef şapkası çıkararak zafer kazanmış gibi havaya kaldırdı.
Miray istemeden güldü.
"Onu gerçekten takmayacaksın, değil mi?"
Ege şapkayı kendi başına götürmek yerine Miray'a yaklaştı.
"Ben değil."
Miray geri çekilmek istedi ama arkasında tezgâh vardı. Ege şapkayı dikkatlice başına yerleştirdi. Birkaç saç teli şapkanın altında kaldı. Ege parmaklarının ucuyla telleri dışarı çıkardıktan sonra yaptığı işi değerlendirmek için başını hafifçe yana eğdi.
"Oldukça inandırıcı."
"Ne kadar kötü göründüğümü kontrol etmek istiyorum."
Miray tezgahtaki metal kaşığı aldı. Eğri yüzeydeki yansımasına bakınca yüzü tuhaf biçimde uzamış göründü.
"Harika," dedi. "Tam bir profesyonel."
"Kaşık seni kıskanmış."
Miray şapkayı çıkarmadı.
Ege blenderın haznesini önüne çekerken yüzündeki gülümsemeyi saklayamadı. Miray'ın yanında her şey gereğinden kolay görünüyordu. İnsanlarla konuşmak, onları güldürmek ve yabancılıklarını azaltmak Ege için zaten zor değildi. Ancak Miray'ın gülüşünü görmek, başkalarınınkinden farklı bir yerde karşılık buluyordu.
Bunun adını koymaya çalışmıyordu.
Şimdilik yalnızca hoşuna gidiyordu.
"İlk görevin," dedi, süt şişesini Miray'a uzatarak. "Bunu dökmek."
Miray şişeyi aldı.
"Zorlu eğitimlerinize başladığımızı sanıyordum."
"Silah eğitiminden sonra süt eğitimi. Dengeli bir program."
Miray sütü blendera döktü. Ege dondurma kutusunu açarken onu izliyordu.
"Dün koltuğu aldınız," dedi Miray. "Bugün de buraya çağırdınız. Bunu yapmak zorunda değilsiniz."
Ege kaşığı dondurmaya sapladı.
"Biliyorum."
"Yine de yapıyorsunuz."
"Evet."
"Neden?"
Ege ilk dondurma topunu hazneye bıraktıktan sonra ikinciyi aldı.
"Çünkü anlaşmamız boyunca beraber çalışacağız. Her geldiğinde kapının yanında bekliyormuşsun gibi durmanı istemiyorum."
Miray'ın bakışları blenderın içine indi.
"Belki ben öyle durmaya alışmışımdır."
Ege'nin elindeki kaşık bir an hareketsiz kaldı.
"Alışmak, insanın hoşuna gittiği anlamına gelmiyor."
Miray cevap vermedi.
Ege ikinci dondurma topunu da hazneye bıraktı. Kapağı kapatıp düğmeye bastığında motorun sesi mutfağı doldurdu.
Miray, dönen sütle dondurmayı izledi. Bir süre sonra gözlerini blenderdan ayırmadan konuştu.
"Siz hep böyle misiniz?"
Ege motoru durdurdu.
"Nasıl?"
"Bu kadar rahat."
Ege kapağı açıp buzları ekledi.
Miray devam etti:
"Geçenlerde silahlı adamların arasından çıktınız. Birkaç saat sonra kendi aranızda meyve savaşı yaptınız. Bugün sanki hiçbir şey olmamış gibi milkshake hazırlıyoruz."
Ege buz kabını tezgâha bıraktı.
"Hiçbir şey olmamış gibi davranmıyoruz."
"Öyle görünüyor."
"Görünmesini istiyoruz."
Kapağı yeniden kapattı fakat blenderı çalıştırmadı. Ellerini tezgâhın kenarına yaslayarak Miray'a döndü.
"Korkuyu fazla ciddiye alırsan bütün evi kaplıyor," dedi. "Önce bir odaya yerleşiyor. Sonra koridora çıkıyor. Bir bakıyorsun, mutfağa girmeye bile korkar hâle gelmişsin."
Miray şef şapkasının kenarını düzeltirken onu dinliyordu.
"Bu yüzden mi devamlı tehlikeli şeyler yapıyorsunuz?"
Ege'nin yüzünde hafif bir düşüncelilik oluştu.
"Tehlikeli olduğu için yaptığımız şeyler de var. Bunun doğru olduğunu söylemeyeceğim."
"Rüzgâr öyle olduğunu düşünüyor."
"Rüzgâr, tehlikeyi kendisine ihtiyaç duyulan bir yer gibi görüyor."
"Ya sen?"
Ege birkaç saniye düşündü.
Çoğu zaman bu soruya hazır bir cevabı vardı. Hayatı dolu dolu yaşamak, bir gün çocuklarına anlatabileceği hikâyeler biriktirmek ve ölüm geldiğinde gözlerinin önünden güzel sahneler geçmesini istemek...
Fakat Miray'ın karşısında bunları ezberlenmiş bir cümle gibi söylemek istemedi.
"Ben uyurgezer gibi yaşamak istemiyorum," dedi sonunda. "Sabah kalkıp neden yaptığımı bilmediğim şeyler yaparak yılları tüketmekten korkuyorum. Tehlike bazen insanı uyandırıyor. O birkaç saniyede her şeyi daha net duyuyorsun. Kalbini, nefesini, yanındaki insanları..."
Miray kaşlarını hafifçe çattı.
"Ölürsen anlatacak hikâyen kalmaz."
Ege'nin dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Bu da planın zayıf tarafı."
"Bence oldukça büyük bir zayıflık."
"Bu yüzden birbirimizi hayatta tutuyoruz."
Miray, tezgâhın üzerindeki çikolata parçalarından birini aldı.
"O gün seni Ada hayatta tuttu."
"Bugün sıra bende olabilir."
"Siz bunu normal bir şeymiş gibi söylüyorsunuz."
Ege, Miray'ın elindeki çikolata parçasına uzandı. Parmakları kısa bir an birbirine değdi. Çikolatayı alıp ağzına attı.
"Normal olduğu için değil," dedi. "Çok tekrarlandığı için."
Miray başını iki yana salladı.
"Siz gerçekten delisiniz."
"Bize katılmak isteyen sendin."
"Bazen bunu kendime hatırlatıyorum."
Ege blenderı çalıştırdı. Buzlar birkaç saniye boyunca gürültüyle parçalandı. Sonra sesi yeniden kesti.
"Pişman mısın?"
Miray'ın cevabı gecikmedi.
"Hayır."
Ege bu kelimeyi beklediğinden fazla önemsediğini fark etti.
Bunu belli etmemek için bitter çikolatayı rendelemeye başladı.
Miray bisküvi paketini açtı.
"Bunların hepsini içine mi koyacağız?"
"Yarısını."
"Diğer yarısı?"
Ege paketten bir tane aldı.
"Üretim kaybı."
Miray da bir tane aldı.
Birlikte milkshake hazırlamaya devam ettiler. Tarif, Ege'nin başta iddia ettiği kadar ustalık gerektirmiyordu. Fakat o, her aşamayı gereğinden ciddi bir yüz ifadesiyle anlatıyor; Miray da söylediklerini dinliyormuş gibi yaparak bisküvilerin yarısını tezgâhın üzerinde tüketiyordu.
Dört bardağı doldurduklarında Miray şapkayı çıkardı. Tezgâha bırakmak üzereydi ki Ege elinden aldı.
"Bunu saklayacağım."
"Neden?"
"İlk ortak çalışmamızın hatırası."
"Bir blender çalıştırdık."
"Büyük ortaklıklar küçük aletlerle başlar."
Miray gülümseyerek bardaklardan ikisini aldı.
"Bunu bir yere yazıyorsan sil."
Salona döndüklerinde Ada bilgisayarını kapatmıştı. Rüzgâr ayakta, ceketini giyiyordu.
Ege bardakları masaya bırakırken ona baktı.
"Nereye?"
Rüzgâr telefonunu cebine koydu.
"Küçük bir iş çıktı."
Ada'nın bakışları hemen sertleşti.
"Bugün babanın şirketine gidecektik."
"Biliyorum."
"Dün erteledik."
"Bugün de erteleyeceğiz."
Ada kırmızı koltuğunda doğruldu.
"Rüzgâr, şirket kayıtlarını uzaktan inceleyerek bir yere kadar ilerleyebiliriz. İçerideki bilgisayara ulaşmamız gerekiyor."
"Yarın ulaşırız."
"Ersin'in yarın nerede olacağını bilmiyoruz."
"Programını öğreniriz."
Ada cevap vermeden önce Rüzgâr'ın elinde tuttuğu katlanmış haritaya baktı.
"Nereye gidiyorsun?"
Rüzgâr haritayı ceketinin iç cebine yerleştirdi.
"Bir adres geldi."
"Kimden?"
"Güvendiğim birinden."
"Ne adresi?"
Rüzgâr kısa bir tereddüdün ardından konuştu.
"Babamın şirketlerinden birine ait eski bir depoya bu sabah iki araç girmiş. Bina resmî olarak üç yıldır kullanılmıyor."
Ada koltuğundan kalktı.
"Birlikte gideriz."
"Gerek yok."
"Buna sen karar veremezsin."
Rüzgâr'ın çenesi gerildi.
"İçeri girmeyeceğim. Yalnızca uzaktan bakacağım."
"Bunu daha önce de söyledin."
"Bu kez doğru söylüyorum."
Ada kollarını göğsünde birleştirdi.
"Her yalan söylediğinde sesinin değiştiğini biliyorsun, değil mi?"
"Sesim değişmedi."
"Demek ki gelişiyorsun."
Ege, Rüzgâr'ın önüne milkshake bardağını uzattı.
"En azından bunu iç."
Rüzgâr bardağa baktı.
"Döndüğümde."
"Buzları erir."
"Daha büyük sorunlarım var."
Ege bardağı masaya bıraktı.
"Konumunu gönder."
Rüzgâr başını salladı.
"Oraya yaklaşınca gönderirim."
Ada gözlerini kıstı.
"Şimdi gönder."
"Henüz kesin yeri bilmiyorum."
"Harita cebinde."
Rüzgâr bir an Ada'ya baktı. Sonra telefonunu çıkarıp ekranında birkaç işlem yaptı.
Ada'nın telefonu titredi.
"Mutlu musun?"
"Hayır," dedi Ada. "Ama artık seni nerede arayacağımızı biliyorum."
Rüzgâr ayakkabılarını giymek için antreye yöneldi. Miray, elindeki bardağı masaya bırakarak arkasından seslendi.
"Depo Hayalet'le bağlantılı olabilir."
Rüzgâr durdu.
"Olabilir."
"O zaman tek başına gitmen doğru değil."
Rüzgâr başını çevirip ona baktı. Miray'ın sesinde emir verme çabası yoktu. Yalnızca endişe vardı.
"Yaklaşmayacağım," dedi daha sakin bir tonla. "Fotoğraf çeker, araçların plakasını alır ve dönerim."
"Ya seni fark ederlerse?"
Rüzgâr'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Beni fark etmemeleri konusunda oldukça iyiyim."
Ada alaycı bir nefes verdi.
"Daha geçen hareket hâlindeki arabadan başka arabaya atlarken de böyle söylüyordun."
Rüzgâr kapıyı açtı.
"O gün fark edilmek istiyordum."
Ege, arkadaşının arkasından baktı.
"Altıya kadar dönmezsen arıyoruz."
"Beşe kadar dönmezsem arayın."
Ada saati kontrol etti.
"Üç buçuk."
"Biliyorum."
Rüzgâr kapıdan çıktıktan sonra bir an geri döndü. Bakışları Ege'ye, Ada'ya ve Miray'a ayrı ayrı uğradı.
"Şirket işini yarın hallederiz."
Ada karşılık vermedi.
Rüzgâr kapıyı kapattı.
Dışarıdaki ayak sesleri merdiven boşluğunda uzaklaşırken salonda kimse konuşmadı. Ada telefonundaki konuma baktı. Mavi nokta önce binanın içinde hareketsiz kaldı, ardından sokağa doğru ilerlemeye başladı.
Ege kendi bardağından bir yudum aldı.
"Oldukça kötü yalan söylüyor."
Ada gözlerini ekrandan ayırmadı.
"Depo yalan değil."
"Başka bir şey yalan."
Miray, Rüzgâr'ın bıraktığı belgelerden birine baktı.
"Babasının şirketine gitmek istemiyor."
Ada telefonu masaya bıraktı.
"İstemiyor."
"Daha hazır değil," dedi Ege.
Ada ona döndü.
"Hazır olmasını beklersek Ersin bütün kayıtları temizleyebilir."
"Babasının suçlu olup olmadığını araştırıyor. Biraz zaman istemesi garip değil."
"Zaman istemiyor. Kaçıyor."
Ege karşılık vermeden önce birkaç saniye düşündü. Ada'nın haklı olduğunu biliyordu. Rüzgâr, yıllardır karşısına çıkan her tehlikenin üzerine gitmişti. Şimdi ilk kez bir izden uzak duruyor, başka adreslerin peşine düşüyor ve asıl soruyu devamlı erteliyordu.
Çünkü bu kez ulaşacağı kişi yabancı değildi.
Çünkü bu kez kapının ardında babası olabilirdi.
Ege ellerini birbirine sürterek ayağa kalktı.
"O hâlde B planı."
Ada kaşlarını çattı.
"B planımız mı vardı?"
"Artık var."
"Nedir?"
Ege pencereden görünen açık gökyüzünü işaret etti.
"Yat."
Miray şaşkınlıkla ona baktı.
"Yat mı?"
"Birkaç saat denize açılırız. Rüzgâr döndüğünde bize katılır."
Ada yeniden telefonuna baktı.
"Dönmezse?"
"Gidip onu buluruz."
"Bu kadar rahat söylemen sinir bozucu."
Ege kendi bardağını aldı.
"Kaygılı söylemem sonucu değiştirmiyor."
Ada bir süre kardeşine baktı. Ardından bilgisayarını kapatıp ayağa kalktı.
"Bir saat içinde marinada oluruz."
Miray ikisinin arasında baktı.
"Gerçekten gidiyor muyuz?"
Ege onun bardağını uzattı.
"Kelebeklerin önemli kurallarından biri."
"Nedir?"
"Bir plan bozulduğunda günü çöpe atmayız."
Ada odadan çıkarken omzunun üzerinden konuştu.
"Önemli kurallarımızdan biri değil."
Ege Miray'a doğru eğildi.
"Ada eğlenceyi resmî kayıtlara geçirmeyi sevmiyor."
Ada koridordan seslendi.
"Duyuyorum."
Ege sesini biraz alçalttı.
"Gördün mü? Kusursuz iletişim."
READER NOTES
Comments