Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBölüm 3 - Part 3

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

Bölüm 3 - Part 3

Rüzgâr, ikizlerin evinin kapısına ulaştığında zili çalmaya fırsat bulamadı.

Kapı birden açıldı.

Karşısında Ege vardı. Saçları hâlâ duştan yeni çıkmış gibi hafif nemliydi. Üzerinde açık renkli bir tişört, elinde ise yarısı yenmiş bir elma bulunuyordu.

"Gel," dedi, kapıyı sonuna kadar açarak. "Miray burada."

Rüzgâr içeri adım atarken kaşlarını çattı.

"Miray neden burada?"

Ege kapıyı kapattı.

"Çünkü davet ettik."

"Kim davet etti?"

"Ben."

"Tabii ki."

Birlikte koridorda yürümeye başladılar. Ege elmasından bir ısırık daha aldı.

"Artık bizimle çalışıyor."

"Geçici olarak."

Ege çiğnemeyi bitirdikten sonra konuştu.

"Geçici insanların oturması yasak mı?"

Rüzgâr ona baktı.

"Ne yaptın?"

Ege'nin yüzündeki ifade, suçunu saklamaya çalışan bir çocuğun ifadesine dönüştü.

"Hiçbir şey."

Salona girdiklerinde Rüzgâr ne yaptığını hemen gördü.

Odanın düzeni yıllardır aynıydı. Geniş pencerenin önünde Ada'nın koyu kırmızı koltuğu, karşısında Rüzgâr'ın mavi koltuğu ve aralarında Ege'nin siyah pufu duruyordu. Ortadaki alçak masanın üzerinde bilgisayarlar, not kâğıtları, meyve tabakları ve kime ait olduğu bilinmeyen birkaç şarj kablosu birbirine karışmıştı.

Şimdi pencerenin öteki yanında dördüncü bir koltuk vardı.

Diğerleriyle aynı modelde, pelüş kaplı ve sarıydı.

Miray koltuğun ucunda oturmuştu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, sanki fazla yer kaplarsa mobilya kendisini dışarı atacakmış gibi dikkatli duruyordu.

Ada kendi koltuğunda, dizüstü bilgisayarına bakıyordu.

Rüzgâr sarı koltuğu işaret etti.

"Boş durmamışsınız."

Ada gözünü ekrandan ayırmadan masadaki kuruyemiş paketlerinden birini Rüzgâr'a fırlattı.

"Bana bakma. Ege sabah poligondan çıkınca mobilyacıya gitmemiz gerektiğini söyledi."

Ege, kendisine ayrılan pufa oturdu.

"Buraya gelip yerde oturmasını bekleyemezdik."

Miray hemen araya girdi.

"Yerde oturmayacaktım. Başka bir sandalye de olurdu. Hatta gerçekten gerek olmadığını söyledim."

"Dört saat boyunca söyledi," dedi Ada.

Ege elmanın kalanını masaya bırakıp Miray'a döndü.

"Ve dört saat boyunca haksızdı."

Rüzgâr, sarı koltuğa yeniden baktı.

Gereğinden fazla parlak değildi. Odanın geri kalanıyla uyumlu, sıcak bir sarıydı. Sanki uzun zamandır orada durması gerekiyormuş da birileri getirmeyi unutmuş gibiydi.

"İyi olmuş," dedi sonunda.

Miray'ın omuzları hafifçe gevşedi.

Ege, zafer kazanmış gibi arkasına yaslandı.

"Gördün mü?"

Rüzgâr mavi koltuğuna otururken ona sert bir bakış attı.

"Bu, gruba kalıcı olarak katıldığı anlamına gelmiyor."

"Ben öyle bir şey söylemedim."

"Söylemedin. Yüzün söyledi."

Ege yüzüne dokundu.

"Yüzüm çok konuşuyor."

"Özellikle Miray yanındayken," dedi Ada.

Ege başını kardeşine çevirdi.

Miray gözlerini önündeki kuruyemiş paketine indirdi. Yanaklarında beliren hafif renk değişimini yalnızca Ada fark etmedi.

Rüzgâr paketi açtı ve bir fındık aldı.

"Poligon nasıl geçti?"

Miray cevap vermeden önce Ada konuştu.

"İlk atışta hedefi ıskaladı."

Ege hemen doğruldu.

"İlk atışta hedefi korkuttu."

"İkinci atışta dış çemberi vurdu."

"İyiymiş."

"Dördüncüde gövdeyi vurdu."

Ege eliyle Miray'ı gösterdi.

"İşte yetenek."

Ada bilgisayarından başını kaldırıp kardeşine baktı.

"Bir insanı övmekle ona âşık olmak arasındaki çizgiyi kaybettin."

Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.

Ege ağzını açtı.

Kapattı.

Miray'ın yüzündeki renk bu kez saklanamayacak kadar belirginleşti.

Rüzgâr, ağzındaki fındığı çiğnerken Ege'ye baktı.

"Bu kadar erken yakalanman utanç verici."

"Ortada yakalanacak bir şey yok," dedi Ege. Sesi her zamanki rahatlığını korumaya çalışıyordu ama kelimeleri gereğinden hızlı çıkmıştı. "Ada insanları rahatsız etmekten besleniyor."

Ada yeniden ekranına döndü.

"Bugünkü ikinci iltifatım."

Miray, yüzündeki mahcubiyeti dağıtmak istercesine Rüzgâr'a baktı.

"Sen neden gelmedin?"

"İşim vardı."

"Neyle ilgili?"

Rüzgâr bir an durdu.

Miray'ın eski soyadını, kaybolan ailesini ve kayıtlarındaki boşlukları düşündü.

Ona, hayatının parçalarını haberi olmadan masaya serdiğini söyleyebilirdi.

Söylemedi.

"Babamla ilgili birkaç şeye baktım."

Miray'ın yüzündeki utanç yerini ciddiyete bıraktı.

"Bir şey buldun mu?"

"Hayır."

"Bu seni rahatlattı mı?"

Rüzgâr elindeki fındığı masaya bıraktı.

"Hayır."

Miray başını hafifçe salladı. Nedenini anlıyor gibiydi.

Bir şey bulamamak, babasının masum olduğunu kanıtlamıyordu.

Yalnızca Rüzgâr'ı aynı sorularla baş başa bırakıyordu.

Ada bilgisayarında birkaç tuşa daha bastı.

"Şirket tarafına yarın gireceğiz. Bugün Ersin bütün gün binadaymış. Gereksiz risk almayacağız."

Rüzgâr ona baktı.

"Bir yol bulabilirdik."

"Bulabilirdik," dedi Ada sakince. "Ama iyi bir yol olmazdı."

"Bir gün kaybediyoruz."

"Bir gün beklemekle kaybettiğin hiçbir şey yok. Sabırsız davranırsak her şeyi kaybederiz."

Rüzgâr itiraz etmek istedi.

Ege elini kaldırdı.

"Ada haklı."

Rüzgâr'ın bakışları ona döndü.

Ege omuz silkti.

"Ben de söylemekten hoşlanmıyorum."

Miray, sarı koltuğunda biraz daha geriye yaslandı.

"Hayalet yıllardır iz bırakmadan hareket ediyor. Bir gün içinde çözemediğimiz için kaçmayacak."

"Bundan emin olamazsın."

"O hâlde," dedi Miray, gözlerini Rüzgâr'dan ayırmadan, "acele edip bizi fark etmesini de göze alamayız."

Rüzgâr birkaç saniye ona baktı.

Miray'ın sesi yükselmemişti. Ona emir vermiyor, korkusunu küçümsemiyordu. Yalnızca düşünmesini istiyordu.

Rüzgâr arkasına yaslandı.

"Yarın."

Ada başını salladı.

"Yarın."

Karar verildikten sonra odadaki hava yavaşça değişti.

Kelebeklerin yıllardır geliştirdiği garip bir alışkanlık vardı. Plan yapmadıkları, kavga etmedikleri ya da birilerinden kaçmadıkları zamanlarda aynı odada sessizce otururlardı. Kimse diğerini eğlendirmeye çalışmaz, konuşmak için konu aramazdı.

Ada bilgisayarında çalışırdı.

Ege eline geçirdiği herhangi bir şeyle oyalanırdı.

Rüzgâr düşünürdü.

Bu sessizlik, aralarındaki en rahat hâllerden biriydi. Birbirlerini doldurmak zorunda olmadıkları için birlikteydiler.

Miray bunu bilmiyordu.

İlk birkaç dakika boyunca birilerinin konuşmasını bekledi. Gözleri sırayla Ada'ya, Ege'ye ve Rüzgâr'a gitti. Ada klavyesine dönmüş, Ege masanın üzerindeki küçük metal yapbozu sökmeye başlamıştı. Rüzgâr ise sarı koltuğun karşısında, elindeki kuruyemiş paketine bakıyordu.

Miray sonunda telefonunu çıkardı.

Ekranını açtığında ailesiyle ilgili tuttuğu notlardan biri karşısına geldi. Dün gece yarım bıraktığı tarih sıralaması hâlâ açıktı. Parmakları birkaç saniye ekranın üzerinde durdu.

Sonra telefonu kapattı.

Rüzgâr bunu fark etti.

"İstersen çalışabilirsin," dedi.

Miray ona baktı.

"Burada mı?"

"Ada yıllardır aynı odada devlet sırrı çalar gibi yazı yazıyor. Senin birkaç dosya açman kimseyi rahatsız etmez."

Ada gözünü ekrandan kaldırmadı.

"Devlet sırrı çalmıyorum."

Ege metal parçayı elinde çevirdi.

"Bunu bir devlet sırrı çalan herkes söyler."

Miray telefonunu yeniden açmadı.

"Biraz sonra."

Rüzgâr başını salladı.

Belki ilk kez, ailesini aramaya ayırmadığı birkaç dakikanın dünyanın sonu olmadığını görmesini istiyordu.

Bunu ona söylemedi.

Bazı insanların dinlenmeye izin vermesi için önce yanında sessizce oturmak gerekirdi.

Yaklaşık on dakika sonra Rüzgâr, Ada'nın ekranında yan yana açık duran metinleri fark etti.

"Hangisindesin?"

Ada yazmayı sürdürdü.

"Fransızca."

Miray başını kaldırdı.

"Ne Fransızcası?"

Ege, elindeki metal yapbozu masaya bıraktı. Miray'ın soru sorması için bütün gün beklemiş gibi hemen ona döndü.

"Ada sekiz yabancı dil biliyor. Türkçeyle birlikte dokuz."

Miray'ın gözleri büyüdü.

"Dokuz dil mi?"

Ada'nın parmakları klavye üzerinde durmadı.

"Bilmek biraz iddialı. Bazılarında diğerleri kadar iyi değilim."

"Bu, onun mütevazı görünmeye çalıştığı an," dedi Ege. "Çok sık yaşanmaz. Tadını çıkar."

Ada, kardeşine kısa bir bakış attıktan sonra yeniden ekranına döndü.

Miray koltuğunda öne eğildi.

"Hepsini nerede kullanıyorsun?"

"Yazıyorum."

"Ne yazıyorsun?"

Ada cevap vermeden önce Ege araya girdi.

"Gün içinde yaşadıklarını farklı dillerde yazdığı bir blogu var. Her gün bir dil seçiyor. Bazen aynı yazıyı birkaç dilde yayımlıyor."

Miray şaşkınlığını gizleyemedi.

"İnsanlar okuyor mu?"

"Altı yüz kırk bin civarı takipçisi var," dedi Ege.

Ada gözünü bilgisayardan kaldırmadan düzeltti.

"Altı yüz kırk sekiz bin."

Ege gülümsedi.

"Bir işe yaramayan gözlüklerinin arkasından sayıları oldukça net görüyor."

Miray'ın bakışları Ada'nın yüzündeki ince çerçeveli gözlüklere kaydı.

"İşe yaramayan mı?"

Ada bu kez bilgisayarın kapağını yarıya kadar indirdi.

"Camları numarasız."

"Neden takıyorsun?"

Ada gözlüğün kenarını düzeltti.

"Yakışıyor."

Miray birkaç saniye ona baktı.

Ada'nın yüzünde şaka yaptığını gösteren hiçbir şey yoktu.

Ege, kardeşine doğru eğildi.

"Ada gözlükleri seviyor. Evde farklı renklerde en az yirmi tane var."

"On yedi."

"Üçünü geçen ay aldın."

"Onları saymadım."

"Neden?"

"Henüz koleksiyona dâhil olmadılar."

Miray, Ege ile Ada arasında gidip gelen konuşmayı dinledi. Sonunda kendini tutamayıp güldü.

"Çok garipsiniz."

Rüzgâr elindeki paketten bir fındık daha aldı.

"Bunu inkâr etmiyoruz."

"Bir insan gözleri bozuk olmadığı hâlde gözlük takıyor," dedi Miray. Sonra Ege'yi gösterdi. "Bir diğeri, kendisini öldürmeye çalışan insanların hastane masrafını düşünüyor."

Ege kaşlarını kaldırdı.

"Bu bilgiyi nereden öğrendin?"

Ada cevap verdi.

"Geçen gün yere para bıraktığını gördü."

"Onlar sağlık sisteminin yükü olmasın diye."

"Bizi öldürmeye çalıştılar."

"Bu, kemiklerinin kırılmadığı anlamına gelmiyor."

Miray bu kez Rüzgâr'a döndü.

"Sen de başını çetelerle belaya sokmadan rahat edemiyorsun."

Rüzgâr birkaç saniye düşündü.

"Bu konuda savunma yapmayacağım."

"Demek kabul ediyorsun."

"Uzun zamandır."

Miray arkasına yaslandı.

"Gerçekten garipsiniz."

Ada bilgisayarını yeniden açtı.

"Sen, üç silahlı adamın arkasına tahta parçasıyla yaklaşan kişisin."

Miray'ın yüzündeki gülümseme küçüldü.

"Bu farklıydı."

"Hayır," dedi Ada. "Yalnızca henüz kendi garipliğine alışmadın."

Miray ona baktı.

Ada'nın gözleri yeniden ekrandaydı. Sözlerini sıcak bir biçimde söylememişti ama içinde küçümseme de yoktu.

Belki bu, Ada'nın onu ilk kez kendileriyle aynı cümlenin içine koyma biçimiydi.

Ege masanın altına uzandı ve duvarın yanında duran küçük seyahat gitarını çıkardı. Gitar, normal bir akustik gitardan daha küçüktü. Koyu renkli ahşabı, yıllardır kullanıldığı için bazı yerlerinden solmuştu.

Miray merakla baktı.

"Çalıyor musun?"

Ege gitarı kucağına yerleştirirken ona döndü.

"Biraz."

Ada, ekrana bakmayı sürdürerek konuştu.

"Biraz dediğine bakma. İnsanların övmesini istediği şeylerde hep böyle söyler."

"Beni çok yanlış tanıyorsun."

"Doğduğundan beri yanındayım."

"İlk birkaç yılı hatırlamıyorsun."

"Yeterince kötüydü."

Ege tellerden birine dokundu. Odanın içinde yumuşak bir ses yayıldı.

"İstek parça var mı?"

Miray başını iki yana salladı.

"Ben şarkı isimlerinde kötü olduğum için seçersen daha iyi."

"Üzgün mü olsun, neşeli mi?"

Miray birkaç saniye düşündü.

"İkisinin ortası yok mu?"

Ege'nin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

"En iyi şarkılar orada."

Parmaklarını tellere yerleştirdi.

İlk birkaç nota odaya yayıldığında Ada'nın klavyesinin sesi yavaşladı. Rüzgâr başını koltuğun arkasına yasladı. Miray ise ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip Ege'yi izledi.

Ege'nin sesi konuştuğundaki kadar hareketli değildi. Daha sakindi. Kelimeleri acele etmeden, her birini nereye bırakacağını bilerek söylüyordu. Şarkı, geri dönmeyen birini beklemekten söz ediyordu ama bütünüyle hüzünlü değildi. İçinde, beklemenin insanı tüketmesine izin vermeyen küçük bir umut vardı.

Miray'ın bakışları gitarın tellerine indi.

Ege bu şarkıyı özellikle mi seçmişti, bilmiyordu.

Belki de yalnızca tesadüftü.

Fakat yıllardır tesadüflere tutunarak yaşamış biri için bazen bunun önemi yoktu.

Şarkı devam ederken Miray telefonunun ekranını kontrol etme isteği duydu. Ailesiyle ilgili dosyasına dönmesi, sabah aklına gelen ihtimali not etmesi ve Kozyürek soyadının bağlı olabileceği şirketleri yeniden incelemesi gerekiyordu.

Sonra Ege'nin sesi yükseldi.

Ada, bilgisayarını tamamen kapattı.

Rüzgâr gözlerini yummuştu.

Miray telefonuna uzanmadı.

Bir akşamı araştırmadan geçirmek, ailesinden vazgeçmek değildi.

Bunu kendine anlatması yıllar sürmüştü.

Belki de inanması için bu odada oturması gerekiyordu.

Şarkı sona erdiğinde birkaç saniye kimse konuşmadı.

Ege, son notanın odanın içinde kaybolmasını bekledi. Ardından Miray'a baktı.

"Nasıl?"

Miray'ın dudaklarında yavaşça bir gülümseme oluştu.

"Biraz çalmıyormuşsun."

Ege başını eğerek küçük bir selam verdi.

"Sonunda beni anlayan biri."

Ada gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.

"İki akor daha çalsa ağlayacaksın."

"Sanat karşısında duygulanıyorum."

"Miray sana iltifat etti diye duygulanıyorsun."

Ege gitarın arkasına saklanır gibi yaptı.

"Bugün insanların özel hayatına çok karışıyorsun."

Ada yeniden bilgisayarını açtı.

"Bugün mü?"

Miray güldü.

Bu kez gülüşü kısa değildi. Omuzları gevşedi, başını koltuğun arkasına yasladı. Odanın içinde ilk defa kendisine ayrılan alanı kullanıyor gibiydi.

Rüzgâr onu sessizce izledi.

Sarı koltuk, birkaç saat önce gereksiz bir heves gibi görünmüştü.

Şimdi odadaki eksik parçanın o olduğunu düşünüyordu.

Miray henüz Kelebeklerden biri değildi.

Ada ona güvenmiyordu.

Rüzgâr, onun kendilerinden neler sakladığını bilmiyordu.

Ege ise yanında nasıl davranacağını unutacak kadar hızlı biçimde ona bağlanıyordu.

Her şey fazla yeniydi.

Fazla belirsizdi.

Fakat Miray, uzun zamandır ilk kez bir dosyanın başında değildi. Birilerini bulmaya çalışmıyor, bir çetenin izini sürmüyor ya da geçmişindeki boşlukları doldurmak için kendisini tüketmiyordu.

Yalnızca orada oturuyordu.

Onlarla birlikte.

Rüzgâr, birkaç saat önce öğrendiği Kozyürek soyadını düşündü. Ortadan kaybolan anneyle babayı, eksik belgeleri ve yıllardır bir yerlerden gelen görünmez desteği...

Onları bulup bulamayacağını bilmiyordu.

Fakat deneyecekti.

Miray kendisine yardım etmişti.

Şimdi sıra ondaydı.

Ege gitarın tellerine yeniden dokundu.

"Bir tane daha?"

Miray bu kez düşünmeden başını salladı.

"Bir tane daha."

Ada iç çekti fakat bilgisayarını yeniden kapattı.

Rüzgâr kuruyemiş paketini Miray'a doğru uzattı. Miray içinden bir fındık aldı ve sarı koltuğuna biraz daha yerleşti.

Dışarıda akşam yavaş yavaş inerken odanın ışıkları yanmadı. Günün son güneşi, pencerenin ardından içeri süzülüp dört farklı koltuğun üzerine düştü.

Mavi.

Kırmızı.

Siyah.

Ve sarı.

O gün hiçbir çete çökertmediler. Kimseyi takip etmediler, büyük bir plan yapmadılar veya ölümden kaçmadılar.

Yalnızca aynı odada oturup birbirleriyle uğraştılar, şarkı dinlediler ve bir süreliğine dünyanın kendilerine yetişmesine izin vermediler.

Kelebekler, Miray'la ilk güzel günlerini böyle yaşadı.

End of chapter

Bölüm 3 - Part 3

Rüzgâr, ikizlerin evinin kapısına ulaştığında zili çalmaya fırsat bulamadı.

Kapı birden açıldı.

Karşısında Ege vardı. Saçları hâlâ duştan yeni çıkmış gibi hafif nemliydi. Üzerinde açık renkli bir tişört, elinde ise yarısı yenmiş bir elma bulunuyordu.

"Gel," dedi, kapıyı sonuna kadar açarak. "Miray burada."

Rüzgâr içeri adım atarken kaşlarını çattı.

"Miray neden burada?"

Ege kapıyı kapattı.

"Çünkü davet ettik."

"Kim davet etti?"

"Ben."

"Tabii ki."

Birlikte koridorda yürümeye başladılar. Ege elmasından bir ısırık daha aldı.

"Artık bizimle çalışıyor."

"Geçici olarak."

Ege çiğnemeyi bitirdikten sonra konuştu.

"Geçici insanların oturması yasak mı?"

Rüzgâr ona baktı.

"Ne yaptın?"

Ege'nin yüzündeki ifade, suçunu saklamaya çalışan bir çocuğun ifadesine dönüştü.

"Hiçbir şey."

Salona girdiklerinde Rüzgâr ne yaptığını hemen gördü.

Odanın düzeni yıllardır aynıydı. Geniş pencerenin önünde Ada'nın koyu kırmızı koltuğu, karşısında Rüzgâr'ın mavi koltuğu ve aralarında Ege'nin siyah pufu duruyordu. Ortadaki alçak masanın üzerinde bilgisayarlar, not kâğıtları, meyve tabakları ve kime ait olduğu bilinmeyen birkaç şarj kablosu birbirine karışmıştı.

Şimdi pencerenin öteki yanında dördüncü bir koltuk vardı.

Diğerleriyle aynı modelde, pelüş kaplı ve sarıydı.

Miray koltuğun ucunda oturmuştu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, sanki fazla yer kaplarsa mobilya kendisini dışarı atacakmış gibi dikkatli duruyordu.

Ada kendi koltuğunda, dizüstü bilgisayarına bakıyordu.

Rüzgâr sarı koltuğu işaret etti.

"Boş durmamışsınız."

Ada gözünü ekrandan ayırmadan masadaki kuruyemiş paketlerinden birini Rüzgâr'a fırlattı.

"Bana bakma. Ege sabah poligondan çıkınca mobilyacıya gitmemiz gerektiğini söyledi."

Ege, kendisine ayrılan pufa oturdu.

"Buraya gelip yerde oturmasını bekleyemezdik."

Miray hemen araya girdi.

"Yerde oturmayacaktım. Başka bir sandalye de olurdu. Hatta gerçekten gerek olmadığını söyledim."

"Dört saat boyunca söyledi," dedi Ada.

Ege elmanın kalanını masaya bırakıp Miray'a döndü.

"Ve dört saat boyunca haksızdı."

Rüzgâr, sarı koltuğa yeniden baktı.

Gereğinden fazla parlak değildi. Odanın geri kalanıyla uyumlu, sıcak bir sarıydı. Sanki uzun zamandır orada durması gerekiyormuş da birileri getirmeyi unutmuş gibiydi.

"İyi olmuş," dedi sonunda.

Miray'ın omuzları hafifçe gevşedi.

Ege, zafer kazanmış gibi arkasına yaslandı.

"Gördün mü?"

Rüzgâr mavi koltuğuna otururken ona sert bir bakış attı.

"Bu, gruba kalıcı olarak katıldığı anlamına gelmiyor."

"Ben öyle bir şey söylemedim."

"Söylemedin. Yüzün söyledi."

Ege yüzüne dokundu.

"Yüzüm çok konuşuyor."

"Özellikle Miray yanındayken," dedi Ada.

Ege başını kardeşine çevirdi.

Miray gözlerini önündeki kuruyemiş paketine indirdi. Yanaklarında beliren hafif renk değişimini yalnızca Ada fark etmedi.

Rüzgâr paketi açtı ve bir fındık aldı.

"Poligon nasıl geçti?"

Miray cevap vermeden önce Ada konuştu.

"İlk atışta hedefi ıskaladı."

Ege hemen doğruldu.

"İlk atışta hedefi korkuttu."

"İkinci atışta dış çemberi vurdu."

"İyiymiş."

"Dördüncüde gövdeyi vurdu."

Ege eliyle Miray'ı gösterdi.

"İşte yetenek."

Ada bilgisayarından başını kaldırıp kardeşine baktı.

"Bir insanı övmekle ona âşık olmak arasındaki çizgiyi kaybettin."

Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.

Ege ağzını açtı.

Kapattı.

Miray'ın yüzündeki renk bu kez saklanamayacak kadar belirginleşti.

Rüzgâr, ağzındaki fındığı çiğnerken Ege'ye baktı.

"Bu kadar erken yakalanman utanç verici."

"Ortada yakalanacak bir şey yok," dedi Ege. Sesi her zamanki rahatlığını korumaya çalışıyordu ama kelimeleri gereğinden hızlı çıkmıştı. "Ada insanları rahatsız etmekten besleniyor."

Ada yeniden ekranına döndü.

"Bugünkü ikinci iltifatım."

Miray, yüzündeki mahcubiyeti dağıtmak istercesine Rüzgâr'a baktı.

"Sen neden gelmedin?"

"İşim vardı."

"Neyle ilgili?"

Rüzgâr bir an durdu.

Miray'ın eski soyadını, kaybolan ailesini ve kayıtlarındaki boşlukları düşündü.

Ona, hayatının parçalarını haberi olmadan masaya serdiğini söyleyebilirdi.

Söylemedi.

"Babamla ilgili birkaç şeye baktım."

Miray'ın yüzündeki utanç yerini ciddiyete bıraktı.

"Bir şey buldun mu?"

"Hayır."

"Bu seni rahatlattı mı?"

Rüzgâr elindeki fındığı masaya bıraktı.

"Hayır."

Miray başını hafifçe salladı. Nedenini anlıyor gibiydi.

Bir şey bulamamak, babasının masum olduğunu kanıtlamıyordu.

Yalnızca Rüzgâr'ı aynı sorularla baş başa bırakıyordu.

Ada bilgisayarında birkaç tuşa daha bastı.

"Şirket tarafına yarın gireceğiz. Bugün Ersin bütün gün binadaymış. Gereksiz risk almayacağız."

Rüzgâr ona baktı.

"Bir yol bulabilirdik."

"Bulabilirdik," dedi Ada sakince. "Ama iyi bir yol olmazdı."

"Bir gün kaybediyoruz."

"Bir gün beklemekle kaybettiğin hiçbir şey yok. Sabırsız davranırsak her şeyi kaybederiz."

Rüzgâr itiraz etmek istedi.

Ege elini kaldırdı.

"Ada haklı."

Rüzgâr'ın bakışları ona döndü.

Ege omuz silkti.

"Ben de söylemekten hoşlanmıyorum."

Miray, sarı koltuğunda biraz daha geriye yaslandı.

"Hayalet yıllardır iz bırakmadan hareket ediyor. Bir gün içinde çözemediğimiz için kaçmayacak."

"Bundan emin olamazsın."

"O hâlde," dedi Miray, gözlerini Rüzgâr'dan ayırmadan, "acele edip bizi fark etmesini de göze alamayız."

Rüzgâr birkaç saniye ona baktı.

Miray'ın sesi yükselmemişti. Ona emir vermiyor, korkusunu küçümsemiyordu. Yalnızca düşünmesini istiyordu.

Rüzgâr arkasına yaslandı.

"Yarın."

Ada başını salladı.

"Yarın."

Karar verildikten sonra odadaki hava yavaşça değişti.

Kelebeklerin yıllardır geliştirdiği garip bir alışkanlık vardı. Plan yapmadıkları, kavga etmedikleri ya da birilerinden kaçmadıkları zamanlarda aynı odada sessizce otururlardı. Kimse diğerini eğlendirmeye çalışmaz, konuşmak için konu aramazdı.

Ada bilgisayarında çalışırdı.

Ege eline geçirdiği herhangi bir şeyle oyalanırdı.

Rüzgâr düşünürdü.

Bu sessizlik, aralarındaki en rahat hâllerden biriydi. Birbirlerini doldurmak zorunda olmadıkları için birlikteydiler.

Miray bunu bilmiyordu.

İlk birkaç dakika boyunca birilerinin konuşmasını bekledi. Gözleri sırayla Ada'ya, Ege'ye ve Rüzgâr'a gitti. Ada klavyesine dönmüş, Ege masanın üzerindeki küçük metal yapbozu sökmeye başlamıştı. Rüzgâr ise sarı koltuğun karşısında, elindeki kuruyemiş paketine bakıyordu.

Miray sonunda telefonunu çıkardı.

Ekranını açtığında ailesiyle ilgili tuttuğu notlardan biri karşısına geldi. Dün gece yarım bıraktığı tarih sıralaması hâlâ açıktı. Parmakları birkaç saniye ekranın üzerinde durdu.

Sonra telefonu kapattı.

Rüzgâr bunu fark etti.

"İstersen çalışabilirsin," dedi.

Miray ona baktı.

"Burada mı?"

"Ada yıllardır aynı odada devlet sırrı çalar gibi yazı yazıyor. Senin birkaç dosya açman kimseyi rahatsız etmez."

Ada gözünü ekrandan kaldırmadı.

"Devlet sırrı çalmıyorum."

Ege metal parçayı elinde çevirdi.

"Bunu bir devlet sırrı çalan herkes söyler."

Miray telefonunu yeniden açmadı.

"Biraz sonra."

Rüzgâr başını salladı.

Belki ilk kez, ailesini aramaya ayırmadığı birkaç dakikanın dünyanın sonu olmadığını görmesini istiyordu.

Bunu ona söylemedi.

Bazı insanların dinlenmeye izin vermesi için önce yanında sessizce oturmak gerekirdi.

Yaklaşık on dakika sonra Rüzgâr, Ada'nın ekranında yan yana açık duran metinleri fark etti.

"Hangisindesin?"

Ada yazmayı sürdürdü.

"Fransızca."

Miray başını kaldırdı.

"Ne Fransızcası?"

Ege, elindeki metal yapbozu masaya bıraktı. Miray'ın soru sorması için bütün gün beklemiş gibi hemen ona döndü.

"Ada sekiz yabancı dil biliyor. Türkçeyle birlikte dokuz."

Miray'ın gözleri büyüdü.

"Dokuz dil mi?"

Ada'nın parmakları klavye üzerinde durmadı.

"Bilmek biraz iddialı. Bazılarında diğerleri kadar iyi değilim."

"Bu, onun mütevazı görünmeye çalıştığı an," dedi Ege. "Çok sık yaşanmaz. Tadını çıkar."

Ada, kardeşine kısa bir bakış attıktan sonra yeniden ekranına döndü.

Miray koltuğunda öne eğildi.

"Hepsini nerede kullanıyorsun?"

"Yazıyorum."

"Ne yazıyorsun?"

Ada cevap vermeden önce Ege araya girdi.

"Gün içinde yaşadıklarını farklı dillerde yazdığı bir blogu var. Her gün bir dil seçiyor. Bazen aynı yazıyı birkaç dilde yayımlıyor."

Miray şaşkınlığını gizleyemedi.

"İnsanlar okuyor mu?"

"Altı yüz kırk bin civarı takipçisi var," dedi Ege.

Ada gözünü bilgisayardan kaldırmadan düzeltti.

"Altı yüz kırk sekiz bin."

Ege gülümsedi.

"Bir işe yaramayan gözlüklerinin arkasından sayıları oldukça net görüyor."

Miray'ın bakışları Ada'nın yüzündeki ince çerçeveli gözlüklere kaydı.

"İşe yaramayan mı?"

Ada bu kez bilgisayarın kapağını yarıya kadar indirdi.

"Camları numarasız."

"Neden takıyorsun?"

Ada gözlüğün kenarını düzeltti.

"Yakışıyor."

Miray birkaç saniye ona baktı.

Ada'nın yüzünde şaka yaptığını gösteren hiçbir şey yoktu.

Ege, kardeşine doğru eğildi.

"Ada gözlükleri seviyor. Evde farklı renklerde en az yirmi tane var."

"On yedi."

"Üçünü geçen ay aldın."

"Onları saymadım."

"Neden?"

"Henüz koleksiyona dâhil olmadılar."

Miray, Ege ile Ada arasında gidip gelen konuşmayı dinledi. Sonunda kendini tutamayıp güldü.

"Çok garipsiniz."

Rüzgâr elindeki paketten bir fındık daha aldı.

"Bunu inkâr etmiyoruz."

"Bir insan gözleri bozuk olmadığı hâlde gözlük takıyor," dedi Miray. Sonra Ege'yi gösterdi. "Bir diğeri, kendisini öldürmeye çalışan insanların hastane masrafını düşünüyor."

Ege kaşlarını kaldırdı.

"Bu bilgiyi nereden öğrendin?"

Ada cevap verdi.

"Geçen gün yere para bıraktığını gördü."

"Onlar sağlık sisteminin yükü olmasın diye."

"Bizi öldürmeye çalıştılar."

"Bu, kemiklerinin kırılmadığı anlamına gelmiyor."

Miray bu kez Rüzgâr'a döndü.

"Sen de başını çetelerle belaya sokmadan rahat edemiyorsun."

Rüzgâr birkaç saniye düşündü.

"Bu konuda savunma yapmayacağım."

"Demek kabul ediyorsun."

"Uzun zamandır."

Miray arkasına yaslandı.

"Gerçekten garipsiniz."

Ada bilgisayarını yeniden açtı.

"Sen, üç silahlı adamın arkasına tahta parçasıyla yaklaşan kişisin."

Miray'ın yüzündeki gülümseme küçüldü.

"Bu farklıydı."

"Hayır," dedi Ada. "Yalnızca henüz kendi garipliğine alışmadın."

Miray ona baktı.

Ada'nın gözleri yeniden ekrandaydı. Sözlerini sıcak bir biçimde söylememişti ama içinde küçümseme de yoktu.

Belki bu, Ada'nın onu ilk kez kendileriyle aynı cümlenin içine koyma biçimiydi.

Ege masanın altına uzandı ve duvarın yanında duran küçük seyahat gitarını çıkardı. Gitar, normal bir akustik gitardan daha küçüktü. Koyu renkli ahşabı, yıllardır kullanıldığı için bazı yerlerinden solmuştu.

Miray merakla baktı.

"Çalıyor musun?"

Ege gitarı kucağına yerleştirirken ona döndü.

"Biraz."

Ada, ekrana bakmayı sürdürerek konuştu.

"Biraz dediğine bakma. İnsanların övmesini istediği şeylerde hep böyle söyler."

"Beni çok yanlış tanıyorsun."

"Doğduğundan beri yanındayım."

"İlk birkaç yılı hatırlamıyorsun."

"Yeterince kötüydü."

Ege tellerden birine dokundu. Odanın içinde yumuşak bir ses yayıldı.

"İstek parça var mı?"

Miray başını iki yana salladı.

"Ben şarkı isimlerinde kötü olduğum için seçersen daha iyi."

"Üzgün mü olsun, neşeli mi?"

Miray birkaç saniye düşündü.

"İkisinin ortası yok mu?"

Ege'nin yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

"En iyi şarkılar orada."

Parmaklarını tellere yerleştirdi.

İlk birkaç nota odaya yayıldığında Ada'nın klavyesinin sesi yavaşladı. Rüzgâr başını koltuğun arkasına yasladı. Miray ise ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip Ege'yi izledi.

Ege'nin sesi konuştuğundaki kadar hareketli değildi. Daha sakindi. Kelimeleri acele etmeden, her birini nereye bırakacağını bilerek söylüyordu. Şarkı, geri dönmeyen birini beklemekten söz ediyordu ama bütünüyle hüzünlü değildi. İçinde, beklemenin insanı tüketmesine izin vermeyen küçük bir umut vardı.

Miray'ın bakışları gitarın tellerine indi.

Ege bu şarkıyı özellikle mi seçmişti, bilmiyordu.

Belki de yalnızca tesadüftü.

Fakat yıllardır tesadüflere tutunarak yaşamış biri için bazen bunun önemi yoktu.

Şarkı devam ederken Miray telefonunun ekranını kontrol etme isteği duydu. Ailesiyle ilgili dosyasına dönmesi, sabah aklına gelen ihtimali not etmesi ve Kozyürek soyadının bağlı olabileceği şirketleri yeniden incelemesi gerekiyordu.

Sonra Ege'nin sesi yükseldi.

Ada, bilgisayarını tamamen kapattı.

Rüzgâr gözlerini yummuştu.

Miray telefonuna uzanmadı.

Bir akşamı araştırmadan geçirmek, ailesinden vazgeçmek değildi.

Bunu kendine anlatması yıllar sürmüştü.

Belki de inanması için bu odada oturması gerekiyordu.

Şarkı sona erdiğinde birkaç saniye kimse konuşmadı.

Ege, son notanın odanın içinde kaybolmasını bekledi. Ardından Miray'a baktı.

"Nasıl?"

Miray'ın dudaklarında yavaşça bir gülümseme oluştu.

"Biraz çalmıyormuşsun."

Ege başını eğerek küçük bir selam verdi.

"Sonunda beni anlayan biri."

Ada gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.

"İki akor daha çalsa ağlayacaksın."

"Sanat karşısında duygulanıyorum."

"Miray sana iltifat etti diye duygulanıyorsun."

Ege gitarın arkasına saklanır gibi yaptı.

"Bugün insanların özel hayatına çok karışıyorsun."

Ada yeniden bilgisayarını açtı.

"Bugün mü?"

Miray güldü.

Bu kez gülüşü kısa değildi. Omuzları gevşedi, başını koltuğun arkasına yasladı. Odanın içinde ilk defa kendisine ayrılan alanı kullanıyor gibiydi.

Rüzgâr onu sessizce izledi.

Sarı koltuk, birkaç saat önce gereksiz bir heves gibi görünmüştü.

Şimdi odadaki eksik parçanın o olduğunu düşünüyordu.

Miray henüz Kelebeklerden biri değildi.

Ada ona güvenmiyordu.

Rüzgâr, onun kendilerinden neler sakladığını bilmiyordu.

Ege ise yanında nasıl davranacağını unutacak kadar hızlı biçimde ona bağlanıyordu.

Her şey fazla yeniydi.

Fazla belirsizdi.

Fakat Miray, uzun zamandır ilk kez bir dosyanın başında değildi. Birilerini bulmaya çalışmıyor, bir çetenin izini sürmüyor ya da geçmişindeki boşlukları doldurmak için kendisini tüketmiyordu.

Yalnızca orada oturuyordu.

Onlarla birlikte.

Rüzgâr, birkaç saat önce öğrendiği Kozyürek soyadını düşündü. Ortadan kaybolan anneyle babayı, eksik belgeleri ve yıllardır bir yerlerden gelen görünmez desteği...

Onları bulup bulamayacağını bilmiyordu.

Fakat deneyecekti.

Miray kendisine yardım etmişti.

Şimdi sıra ondaydı.

Ege gitarın tellerine yeniden dokundu.

"Bir tane daha?"

Miray bu kez düşünmeden başını salladı.

"Bir tane daha."

Ada iç çekti fakat bilgisayarını yeniden kapattı.

Rüzgâr kuruyemiş paketini Miray'a doğru uzattı. Miray içinden bir fındık aldı ve sarı koltuğuna biraz daha yerleşti.

Dışarıda akşam yavaş yavaş inerken odanın ışıkları yanmadı. Günün son güneşi, pencerenin ardından içeri süzülüp dört farklı koltuğun üzerine düştü.

Mavi.

Kırmızı.

Siyah.

Ve sarı.

O gün hiçbir çete çökertmediler. Kimseyi takip etmediler, büyük bir plan yapmadılar veya ölümden kaçmadılar.

Yalnızca aynı odada oturup birbirleriyle uğraştılar, şarkı dinlediler ve bir süreliğine dünyanın kendilerine yetişmesine izin vermediler.

Kelebekler, Miray'la ilk güzel günlerini böyle yaşadı.

End of chapter

Page 1 of 57Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.