Contents
BIRTH OF THE BUTTERFLYBölüm 3 - Part 2

This chapter is not available in English yet, so it is shown in the original Turkish.

Bölüm 3 - Part 2

Miray, poligonun girişindeki ağır metal kapıya bakarken yanlış bir karar verdiğini düşünmeye başlamıştı.

Sabah Ege aramış, "İlk eğitim günün," diyerek onu evinden alacaklarını söylemişti. Miray, takip yöntemleri, dosya güvenliği ya da belki temel savunma hareketleri üzerine çalışacaklarını sanmıştı.

Kapının üzerindeki hedef işareti, yanıldığını oldukça açık biçimde anlatıyordu.

Ada, kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra geri döndü. Saçlarını ensesinde toplamış, üzerinde siyah bir tişört ve koyu renkli pantolon vardı. Yüzündeki ifade, buraya eğlenmek için gelmediğini belli ediyordu.

"İçeri girmeden önce bir şeyi netleştirelim," dedi.

Miray bakışlarını kapıdan ona çevirdi.

"Silah kullanmayı öğrenmek istemediğimi söylersem eve dönebiliyor muyum?"

"Hayır."

Ege yanlarında duruyordu. Elinde üç kulaklık ve koruyucu gözlük vardı.

"Teoride ben de aynı cevabı verdim," dedi gülümseyerek. Bir gözü hâlâ Ada'nın üzerindeydi. "Ada, demokrasinin eğitim süreçlerini yavaşlattığını düşünüyor."

Ada, elindeki gözlüklerden birini Miray'a uzattı.

"Buraya seni bir çatışmaya hazırlamak için getirmedim. Bir silah sesi duyduğunda donup donmadığını, eline almak zorunda kalırsan kendine ya da yanındakilere zarar verip vermeyeceğini görmek istiyorum."

Miray gözlüğü aldı.

"Dün daha önce silah kullanıp kullanmadığımı sormuştun."

"Hayır dedin."

"Doğru."

"Bu iyi."

Miray şaşırdı.

"Nesi iyi?"

"Kötü alışkanlıkların yok."

Ege, Miray'a kulaklığı verirken hafifçe yaklaştı.

"Bunu Ada'dan iltifat olarak kabul edebilirsin. Birkaç yıl içinde ikincisini de duyabilirsin."

Ada ona bakmadan konuştu.

"Birincisi iltifat değildi."

"Yine de güzel bir başlangıç."

Üçü birlikte içeri girdiler.

Koridorun sonunda, kalın camlarla birbirinden ayrılmış atış bölmeleri uzanıyordu. Havada metal, barut ve temizlik malzemesinin birbirine karışan keskin kokusu vardı. Uzak bölmelerden gelen boğuk patlamalar, duvarlara çarpıp bedenin içinde hissedilen kısa titreşimlere dönüşüyordu.

Miray ilk seste istemsizce durdu.

Ada bunu fark etti fakat yorum yapmadı.

Ege, Miray'ın yanında yürümeyi yavaşlattı.

"Rahatsız olursan söyle," dedi. Sesinde alay yoktu. "Bunu yapmak zorunda değilsin."

Ada başını ona çevirdi.

"Az önce eve dönemeyeceğini söyledim."

"Ben de yapmak zorunda olmadığını söyledim. Aynı şey değil."

Miray ikisine bakıp derin bir nefes aldı.

"Yapacağım."

Ada'nın yüzünde herhangi bir memnuniyet görünmedi. Yalnızca başını sallayarak ayrılmış bölmelerden birine girdi.

Masada iki tabanca duruyordu. Şarjörleri çıkarılmış, namluları güvenli yöne çevrilmişti.

Ada, silahlardan birini eline aldı ancak Miray'a uzatmadı.

"İlk öğrenmen gereken şey ateş etmek değil," dedi. Parmaklarını tetikten uzakta tutuyor, her hareketini Miray'ın görebileceği kadar yavaş yapıyordu. "Ne zaman dokunmaman gerektiği."

Miray dikkatle onu izledi.

Ada silahı yeniden masaya bıraktı.

"Bir silahı, boş olduğunu düşündüğün için güvenli kabul etmezsin. Birinin kontrol ettiğini söylediği için de etmezsin. Kendin görmeden hiçbir şeye inanmazsın."

Ege, camın öteki tarafındaki hedef kâğıdını düzenlerken başını çevirdi.

"Bu kural insanlar için de geçerli."

Ada ona baktı.

Ege omuz silkti.

"Genel hayat tavsiyesi verdim."

Miray'ın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.

Ada, silahın güvenli olduğunu kontrol ettikten sonra Miray'a uzattı.

"İki elinle tut."

Miray silahı aldığında beklediğinden daha ağır olduğunu fark etti. Metalin soğukluğu avucuna yerleşti. Parmağını nereye koyacağını bilemediği için elleri birkaç saniye havada kararsız kaldı.

Ada hemen müdahale etmedi.

Onu izledi.

"Parmağın tetikte olmayacak," dedi sonunda. "Ateş etmeye karar verene kadar asla."

Miray parmağını düzeltti.

Omuzları farkında olmadan yükselmişti. Silahı o kadar sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri beyazlamaya başlamıştı.

Ege hedef kâğıdını birkaç metre uzağa gönderdi ve Miray'ın yanına geldi.

"Biraz gevşe," dedi. "Şu anda silahı boğmaya çalışıyorsun."

"Bırakırsam düşecekmiş gibi geliyor."

"Bırakma. Yalnızca onunla kişisel bir husumetin varmış gibi sıkma."

Miray gülmemeye çalıştı.

Ege, ellerini kaldırıp bir an bekledi.

"Kolunu düzeltebilir miyim?"

Miray başını salladı.

Ege, parmaklarını Miray'ın dirseğine ve bileğine hafifçe dokundurdu. Bedenini onun arkasına yerleştirmek yerine yanında durdu. Miray'ın kolunu birkaç santim aşağı indirirken sesi sakinleşmişti.

"Dirseklerini kilitleme. Geri tepince bütün kuvvet omzuna biner. Dizlerini de biraz yumuşat."

Miray söyleneni yaptı.

Ege'nin parmakları çekildiğinde kolunda dokunduğu yerin farkında olmaya devam etti. Ege ise birkaç adım geriye gitmesine rağmen bakışlarını hedefe değil, Miray'ın duruşuna çevirmişti.

Ada bunu gördü.

Hiçbir şey söylemedi.

Henüz.

"Hazır olduğunda," dedi Ege, "nefesini tutma. Hedefe bak. Sonra tetiği yavaşça çek."

Miray önündeki hedef kâğıdına baktı.

İnsan biçimindeki siyah çizgiler, birkaç metre ötede duruyordu. Kâğıt olmasına rağmen namlunun ucunda görmek rahatsız ediciydi.

"Ya yapamazsam?"

Ada kollarını göğsünde birleştirdi.

"O zaman yapamadığını öğreniriz."

Miray kısa bir nefes verdi.

Tetiği çekti.

Silahın sesi, kulaklığa rağmen bedeninin içinden geçti. Geri tepme kollarını yukarı kaldırdı. Bir adım geriye sendeledi fakat Ege, koluna dokunarak dengesini bulmasına yardım etti.

Miray'ın gözleri büyümüştü.

"Bu kadar yüksek olmasını beklemiyordum."

Ege hedefi kendilerine yaklaştırdı.

Kurşun, kâğıdın sol alt köşesini sıyırmıştı.

"Hedef yaşıyor," dedi kâğıdı incelerken. "Hatta moral olarak hepimizden daha iyi durumda."

Miray istemeden güldü.

Ada'nın bakışları kurşun deliğinden Miray'a kaydı.

"İlk atış için kötü değil."

Ege hemen kardeşine döndü.

"Bunu kayda almalıydık."

"Neyi?"

"İltifat ettin."

"Gerçeği söyledim."

"Ses tonunda da hafif bir insanlık vardı."

Ada, masadaki boş şarjörü ona uzattı.

"Bunu kafana fırlatmadan önce sus."

Ege iki elini kaldırarak geri çekildi.

Miray ikinci kez nişan aldı.

Bu defa patlama geldiğinde neyle karşılaşacağını biliyordu. Yine irkildi ama geri adım atmadı. Kurşun hedefin dış çemberine isabet etti.

Üçüncü atış daha yakındı.

Dördüncüsü hedefin gövdesine girdi.

Miray, kâğıdı kendine doğru çektiğinde yüzünde şaşkınlıkla memnuniyet arasında bir ifade vardı.

"Vurdum."

Ege, onun sevincine kendisi başarmış gibi gülümsedi.

"Oldukça net biçimde."

Ada, silahı Miray'ın elinden aldı ve masaya bıraktı.

"Sevinmek için erken."

Miray'ın yüzündeki gülümseme biraz söndü.

Ada yeni bir hedef yerleştirirken konuşmasını sürdürdü.

"Burada karşında hareket etmeyen bir kâğıt var. Kimse sana bağırmıyor. Korkmuyorsun, yaralı değilsin ve yanında korumaya çalıştığın biri yok. Gerçek bir durumda bunların hiçbiri böyle olmayacak."

"İnsanın hevesini kırma konusunda da eğitim aldın mı?" diye sordu Ege.

Ada bu kez ona bakmadı.

"Gerçek, insanın hevesini kırıyorsa sorun bende değildir."

Hedefi ileri gönderdikten sonra kendi silahını aldı. Duruşu bir anda değişti. Omuzları gevşedi, nefesi sakinleşti. Az önce konuşan kadınla elindeki silahı hedefe kaldıran kadın aynı kişiydi ama aralarında görünmez bir kapı kapanmıştı.

Üç kez ateş etti.

Patlamaların arasında neredeyse hiç boşluk yoktu.

Hedef geri geldiğinde üç kurşun da birbirine birkaç santim uzaklıktaydı.

Miray kâğıda baktı.

"Bunu ne zamandır yapıyorsun?"

Ada silahı güvenli hâle getirerek masaya bıraktı.

"Uzun zamandır."

"Birine ateş etmek zorunda kaldın mı?"

Soru, havadaki barut kokusundan daha ağır biçimde aralarında kaldı.

Ege'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.

Ada, Miray'a doğrudan bakmadı. Masanın üzerindeki boş kovanlardan birini parmaklarının ucuyla çevirdi.

"Bir insanın yapabildiği şeylerle yapmak istediği şeyler aynı değildir," dedi.

Miray cevabın tamamlanmasını bekledi.

Ada devam etmedi.

Ege, camın önüne yaslanmıştı. Bakışları bir süre hedef kâğıdında kaldıktan sonra Miray'a döndü.

"Biz insanları öldürmek için uğraşmıyoruz," dedi. Sesi her zamankinden daha sakindi. "Tam tersine, çoğu zaman kimse ölmesin diye kendimizi tehlikeye atıyoruz."

"Çoğu zaman mı?"

Ege'nin gözlerinde kısa bir gölge geçti.

"Hayat her zaman insana kusursuz seçenekler sunmuyor."

Miray silaha baktı.

"Peki bana neden bunu öğretiyorsunuz?"

Ada bu kez soruyu doğrudan cevapladı.

"Çünkü bizimle gelmek istedin. Orada duyacağın seslerin, göreceğin şeylerin ve insanların ne kadar hızlı değişebileceğinin farkında olmanı istiyorum. Silah taşımak zorunda değilsin. Hatta mümkünse taşımayacaksın."

"Fakat biri bana doğrultursa?"

"Önce kaçacaksın."

Miray şaşırdı.

Ada'nın ağzından bunu beklemiyordu.

"Kaçamazsam?"

"Hayatta kalmak için gerekeni yapacaksın. Ama burada birkaç hedef vurduğun için kendini hazır sanmayacaksın."

Miray başını salladı.

Ada masadaki tabancayı yeniden ona uzattı.

"Şimdi bir kez daha."

Miray silahı aldı.

Bu kez elleri daha az titriyordu.

Ege tekrar yanına geldi fakat dokunmadı. Yalnızca duruşunu izledi.

"Sol omzunu biraz indir," dedi. Sonra gülümseyerek ekledi: "Bakışını da hedefin üzerine sabitle. Ada'ya bakarsan insanın yaşama isteği azalıyor."

Ada başka bir bölmeden aldığı boş kovanı Ege'ye fırlattı.

Kovan, Ege'nin göğsüne çarpıp yere düştü.

Miray güldü.

Silahı yeniden kaldırdığında yüzündeki korku kaybolmamıştı.

Yalnızca korkusuyla aynı yerde durmayı öğrenmeye başlamıştı.

Ada'nın görmek istediği de buydu.

Rüzgâr'ın telefonu öğleden sonra çaldı.

Sahile yakın, tenha bir çay bahçesinde oturuyordu. Önündeki bardak çoktan soğumuş, yüzeyinde ince bir tabaka oluşmuştu.

Arayan, sabah konuştuğu kişiydi.

Rüzgâr telefonu açtı.

"Ne buldun?"

"Öncelikle Çetinbaş, doğduğu soyadı değil."

Rüzgâr sandalyesinde doğruldu.

"Devam et."

"Çocukken nüfus kaydı değiştirilmiş. Önceki soyadı Kozyürek."

"Kozyürek..."

İsim ona hiçbir şey çağrıştırmamıştı.

"Eskiden oldukça varlıklı bir aileymiş," dedi karşıdaki kişi. "Gayrimenkul, taşımacılık ve ithalat işleri var. Bundan yaklaşık on beş yıl önce ellerindeki varlıkların büyük bölümünü kısa süre içinde satmışlar. Sonra anne ve baba ortadan kaybolmuş."

"Öldüler mi?"

"Ölüm kaydı yok. Ülkeden çıkış kayıtlarında da doğrudan bir şey bulamadım. Ancak eski şirket ortaklarından bazıları aynı yıl yurt dışına para aktarmış. Bağlantılı olabilir, olmayabilir."

"Miray ne olmuş?"

"Ailenin yanında çalışan bir kadınla kocasının nüfusuna geçirilmiş. Bugün kullandığı soyadı onlardan geliyor."

Rüzgâr'ın bakışları denize kaydı.

"Zorla mı verilmiş?"

"Bunu kayıtlardan çıkaramam. Vesayet işlemleri olağanüstü hızlı yapılmış. Bazı belgeler eksik, bazılarıysa olması gerekenden daha sonra sisteme girilmiş."

"Yani birileri süreci hızlandırmış."

"Ya da geriye dönük olarak temizlemiş."

Rüzgâr parmaklarını masaya vurdu.

"Başka?"

"Miray'ın eğitim geçmişi anlattığın gibi. Sağlık meslek lisesi, ardından hemşirelik. Bir süre herhangi bir hastanede çalışmamış. Daha sonra Samet Karaca'nın hukuk bürosuna girmiş."

"Para?"

"Banka kayıtlarına girmemi istemedin."

"Resmî olarak görebildiğin bir şey var mı?"

"Onu büyüten ailenin gelir seviyesi, Miray'ın eğitim ve yaşam giderlerini açıklamıyor. Kendi adlarına kayıtlı mütevazı bir ev dışında kayda değer varlıkları yok. Miray'ın kullandığı araç ise doğrudan onun üzerine kayıtlı değil. Bir kiralama şirketine ait."

"Kim ödüyor?"

"Göremiyorum. Daha derine inmem gerekir."

"Girme."

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

"Bunu söyleyeceğini düşünmemiştim."

Rüzgâr çay bardağını eline aldı ancak içmedi.

"Başka ne var?"

"Kozyürek ailesinin kaybolduğu dönemde birkaç haber çıkmış. Borç, vergi soruşturması, şirket içi anlaşmazlık gibi şeyler yazılmış. Fakat hiçbiri doğrulanmamış. Daha ilginç olanı, haberlerin çoğunun birkaç hafta içinde arşivlerden kaldırılması."

"Kim kaldırmış?"

"Bilmiyorum."

"Bir çete bağlantısı?"

"Doğrudan yok. Ama ailenin son yıllarında görüştüğü şirketlerden ikisinin adı daha sonra kaçakçılık dosyalarında geçmiş."

Rüzgâr gözlerini kapattı.

Miray, ailesinin bir suç örgütü yüzünden kaçmış olabileceğini düşünüyordu.

Elindeki bilgiler bunu kanıtlamıyordu.

Fakat ihtimali küçültmüyordu da.

"Birileri kızın düşmemesi için yıllardır altına ağ geriyor," dedi karşıdaki kişi. "Fakat ipin ucunu göstermiyor."

Rüzgâr sessiz kaldı.

"Rüzgâr?"

"Buradayım."

"Onu neden araştırıyorsun?"

"Kelebeklere katıldı."

Karşıdaki kişinin kısa kahkahası telefondan geldi.

"Artık işe alım mı yapıyorsunuz?"

"Geçici."

"Nedense pek inandırıcı gelmedi."

Rüzgâr'ın kaşları çatıldı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Bir insanın geçmişini bu kadar dikkatli araştırıp ardından banka hesaplarına girmememi söylemen, onu yalnızca tehdit olarak görmediğin anlamına geliyor."

Rüzgâr denize baktı.

Dalgalar, kıyıdaki taşlara aynı ritimle vuruyordu.

Miray'ın ailesi onu bırakmış mıydı, yoksa korumak için mi gitmişti?

Hayatta mıydılar?

Ona para gönderen gerçekten onlar mıydı?

Bunların hiçbirini bilmiyordu.

Fakat bildiği bir şey vardı.

Miray, yıllardır tek başına aynı kapının önünde bekliyordu. Rüzgâr da hayatının büyük bölümünü başka bir kapının önünde geçirmişti.

İkisinin aradığı insanlar farklıydı.

Bekleyişleri aynıydı.

"Bulduklarını bana gönder," dedi.

"Bu kadar mı?"

"Bu kadar."

"Sonra ne yapacaksın?"

Rüzgâr ayağa kalktı. Masanın üzerine para bırakırken sesi sakindi.

"Onun bulamadığı yerden devam edeceğim."

Telefonu kapattı.

Kararı uzun uzun düşünmemişti.

Bazı kararlar, insanın zihninde verilmezdi. Çok daha önce, taşıdığı yaranın içinde beklerdi. Yalnızca ortaya çıkmak için doğru kişiyi görmesi gerekirdi.

Miray, babası hakkındaki gerçeğe yaklaşmasında ona yardım etmişti.

Rüzgâr da onun ailesini bulacaktı.

Bunu Miray'a söylemeyecekti.

Henüz değil.

Bir insanın umudunu yükseltmek, ona söz vermekten daha tehlikeli olabilirdi.

Önce elinde gerçekten bir şey olması gerekiyordu.

End of chapter

Bölüm 3 - Part 2

Miray, poligonun girişindeki ağır metal kapıya bakarken yanlış bir karar verdiğini düşünmeye başlamıştı.

Sabah Ege aramış, "İlk eğitim günün," diyerek onu evinden alacaklarını söylemişti. Miray, takip yöntemleri, dosya güvenliği ya da belki temel savunma hareketleri üzerine çalışacaklarını sanmıştı.

Kapının üzerindeki hedef işareti, yanıldığını oldukça açık biçimde anlatıyordu.

Ada, kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra geri döndü. Saçlarını ensesinde toplamış, üzerinde siyah bir tişört ve koyu renkli pantolon vardı. Yüzündeki ifade, buraya eğlenmek için gelmediğini belli ediyordu.

"İçeri girmeden önce bir şeyi netleştirelim," dedi.

Miray bakışlarını kapıdan ona çevirdi.

"Silah kullanmayı öğrenmek istemediğimi söylersem eve dönebiliyor muyum?"

"Hayır."

Ege yanlarında duruyordu. Elinde üç kulaklık ve koruyucu gözlük vardı.

"Teoride ben de aynı cevabı verdim," dedi gülümseyerek. Bir gözü hâlâ Ada'nın üzerindeydi. "Ada, demokrasinin eğitim süreçlerini yavaşlattığını düşünüyor."

Ada, elindeki gözlüklerden birini Miray'a uzattı.

"Buraya seni bir çatışmaya hazırlamak için getirmedim. Bir silah sesi duyduğunda donup donmadığını, eline almak zorunda kalırsan kendine ya da yanındakilere zarar verip vermeyeceğini görmek istiyorum."

Miray gözlüğü aldı.

"Dün daha önce silah kullanıp kullanmadığımı sormuştun."

"Hayır dedin."

"Doğru."

"Bu iyi."

Miray şaşırdı.

"Nesi iyi?"

"Kötü alışkanlıkların yok."

Ege, Miray'a kulaklığı verirken hafifçe yaklaştı.

"Bunu Ada'dan iltifat olarak kabul edebilirsin. Birkaç yıl içinde ikincisini de duyabilirsin."

Ada ona bakmadan konuştu.

"Birincisi iltifat değildi."

"Yine de güzel bir başlangıç."

Üçü birlikte içeri girdiler.

Koridorun sonunda, kalın camlarla birbirinden ayrılmış atış bölmeleri uzanıyordu. Havada metal, barut ve temizlik malzemesinin birbirine karışan keskin kokusu vardı. Uzak bölmelerden gelen boğuk patlamalar, duvarlara çarpıp bedenin içinde hissedilen kısa titreşimlere dönüşüyordu.

Miray ilk seste istemsizce durdu.

Ada bunu fark etti fakat yorum yapmadı.

Ege, Miray'ın yanında yürümeyi yavaşlattı.

"Rahatsız olursan söyle," dedi. Sesinde alay yoktu. "Bunu yapmak zorunda değilsin."

Ada başını ona çevirdi.

"Az önce eve dönemeyeceğini söyledim."

"Ben de yapmak zorunda olmadığını söyledim. Aynı şey değil."

Miray ikisine bakıp derin bir nefes aldı.

"Yapacağım."

Ada'nın yüzünde herhangi bir memnuniyet görünmedi. Yalnızca başını sallayarak ayrılmış bölmelerden birine girdi.

Masada iki tabanca duruyordu. Şarjörleri çıkarılmış, namluları güvenli yöne çevrilmişti.

Ada, silahlardan birini eline aldı ancak Miray'a uzatmadı.

"İlk öğrenmen gereken şey ateş etmek değil," dedi. Parmaklarını tetikten uzakta tutuyor, her hareketini Miray'ın görebileceği kadar yavaş yapıyordu. "Ne zaman dokunmaman gerektiği."

Miray dikkatle onu izledi.

Ada silahı yeniden masaya bıraktı.

"Bir silahı, boş olduğunu düşündüğün için güvenli kabul etmezsin. Birinin kontrol ettiğini söylediği için de etmezsin. Kendin görmeden hiçbir şeye inanmazsın."

Ege, camın öteki tarafındaki hedef kâğıdını düzenlerken başını çevirdi.

"Bu kural insanlar için de geçerli."

Ada ona baktı.

Ege omuz silkti.

"Genel hayat tavsiyesi verdim."

Miray'ın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.

Ada, silahın güvenli olduğunu kontrol ettikten sonra Miray'a uzattı.

"İki elinle tut."

Miray silahı aldığında beklediğinden daha ağır olduğunu fark etti. Metalin soğukluğu avucuna yerleşti. Parmağını nereye koyacağını bilemediği için elleri birkaç saniye havada kararsız kaldı.

Ada hemen müdahale etmedi.

Onu izledi.

"Parmağın tetikte olmayacak," dedi sonunda. "Ateş etmeye karar verene kadar asla."

Miray parmağını düzeltti.

Omuzları farkında olmadan yükselmişti. Silahı o kadar sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri beyazlamaya başlamıştı.

Ege hedef kâğıdını birkaç metre uzağa gönderdi ve Miray'ın yanına geldi.

"Biraz gevşe," dedi. "Şu anda silahı boğmaya çalışıyorsun."

"Bırakırsam düşecekmiş gibi geliyor."

"Bırakma. Yalnızca onunla kişisel bir husumetin varmış gibi sıkma."

Miray gülmemeye çalıştı.

Ege, ellerini kaldırıp bir an bekledi.

"Kolunu düzeltebilir miyim?"

Miray başını salladı.

Ege, parmaklarını Miray'ın dirseğine ve bileğine hafifçe dokundurdu. Bedenini onun arkasına yerleştirmek yerine yanında durdu. Miray'ın kolunu birkaç santim aşağı indirirken sesi sakinleşmişti.

"Dirseklerini kilitleme. Geri tepince bütün kuvvet omzuna biner. Dizlerini de biraz yumuşat."

Miray söyleneni yaptı.

Ege'nin parmakları çekildiğinde kolunda dokunduğu yerin farkında olmaya devam etti. Ege ise birkaç adım geriye gitmesine rağmen bakışlarını hedefe değil, Miray'ın duruşuna çevirmişti.

Ada bunu gördü.

Hiçbir şey söylemedi.

Henüz.

"Hazır olduğunda," dedi Ege, "nefesini tutma. Hedefe bak. Sonra tetiği yavaşça çek."

Miray önündeki hedef kâğıdına baktı.

İnsan biçimindeki siyah çizgiler, birkaç metre ötede duruyordu. Kâğıt olmasına rağmen namlunun ucunda görmek rahatsız ediciydi.

"Ya yapamazsam?"

Ada kollarını göğsünde birleştirdi.

"O zaman yapamadığını öğreniriz."

Miray kısa bir nefes verdi.

Tetiği çekti.

Silahın sesi, kulaklığa rağmen bedeninin içinden geçti. Geri tepme kollarını yukarı kaldırdı. Bir adım geriye sendeledi fakat Ege, koluna dokunarak dengesini bulmasına yardım etti.

Miray'ın gözleri büyümüştü.

"Bu kadar yüksek olmasını beklemiyordum."

Ege hedefi kendilerine yaklaştırdı.

Kurşun, kâğıdın sol alt köşesini sıyırmıştı.

"Hedef yaşıyor," dedi kâğıdı incelerken. "Hatta moral olarak hepimizden daha iyi durumda."

Miray istemeden güldü.

Ada'nın bakışları kurşun deliğinden Miray'a kaydı.

"İlk atış için kötü değil."

Ege hemen kardeşine döndü.

"Bunu kayda almalıydık."

"Neyi?"

"İltifat ettin."

"Gerçeği söyledim."

"Ses tonunda da hafif bir insanlık vardı."

Ada, masadaki boş şarjörü ona uzattı.

"Bunu kafana fırlatmadan önce sus."

Ege iki elini kaldırarak geri çekildi.

Miray ikinci kez nişan aldı.

Bu defa patlama geldiğinde neyle karşılaşacağını biliyordu. Yine irkildi ama geri adım atmadı. Kurşun hedefin dış çemberine isabet etti.

Üçüncü atış daha yakındı.

Dördüncüsü hedefin gövdesine girdi.

Miray, kâğıdı kendine doğru çektiğinde yüzünde şaşkınlıkla memnuniyet arasında bir ifade vardı.

"Vurdum."

Ege, onun sevincine kendisi başarmış gibi gülümsedi.

"Oldukça net biçimde."

Ada, silahı Miray'ın elinden aldı ve masaya bıraktı.

"Sevinmek için erken."

Miray'ın yüzündeki gülümseme biraz söndü.

Ada yeni bir hedef yerleştirirken konuşmasını sürdürdü.

"Burada karşında hareket etmeyen bir kâğıt var. Kimse sana bağırmıyor. Korkmuyorsun, yaralı değilsin ve yanında korumaya çalıştığın biri yok. Gerçek bir durumda bunların hiçbiri böyle olmayacak."

"İnsanın hevesini kırma konusunda da eğitim aldın mı?" diye sordu Ege.

Ada bu kez ona bakmadı.

"Gerçek, insanın hevesini kırıyorsa sorun bende değildir."

Hedefi ileri gönderdikten sonra kendi silahını aldı. Duruşu bir anda değişti. Omuzları gevşedi, nefesi sakinleşti. Az önce konuşan kadınla elindeki silahı hedefe kaldıran kadın aynı kişiydi ama aralarında görünmez bir kapı kapanmıştı.

Üç kez ateş etti.

Patlamaların arasında neredeyse hiç boşluk yoktu.

Hedef geri geldiğinde üç kurşun da birbirine birkaç santim uzaklıktaydı.

Miray kâğıda baktı.

"Bunu ne zamandır yapıyorsun?"

Ada silahı güvenli hâle getirerek masaya bıraktı.

"Uzun zamandır."

"Birine ateş etmek zorunda kaldın mı?"

Soru, havadaki barut kokusundan daha ağır biçimde aralarında kaldı.

Ege'nin yüzündeki gülümseme kayboldu.

Ada, Miray'a doğrudan bakmadı. Masanın üzerindeki boş kovanlardan birini parmaklarının ucuyla çevirdi.

"Bir insanın yapabildiği şeylerle yapmak istediği şeyler aynı değildir," dedi.

Miray cevabın tamamlanmasını bekledi.

Ada devam etmedi.

Ege, camın önüne yaslanmıştı. Bakışları bir süre hedef kâğıdında kaldıktan sonra Miray'a döndü.

"Biz insanları öldürmek için uğraşmıyoruz," dedi. Sesi her zamankinden daha sakindi. "Tam tersine, çoğu zaman kimse ölmesin diye kendimizi tehlikeye atıyoruz."

"Çoğu zaman mı?"

Ege'nin gözlerinde kısa bir gölge geçti.

"Hayat her zaman insana kusursuz seçenekler sunmuyor."

Miray silaha baktı.

"Peki bana neden bunu öğretiyorsunuz?"

Ada bu kez soruyu doğrudan cevapladı.

"Çünkü bizimle gelmek istedin. Orada duyacağın seslerin, göreceğin şeylerin ve insanların ne kadar hızlı değişebileceğinin farkında olmanı istiyorum. Silah taşımak zorunda değilsin. Hatta mümkünse taşımayacaksın."

"Fakat biri bana doğrultursa?"

"Önce kaçacaksın."

Miray şaşırdı.

Ada'nın ağzından bunu beklemiyordu.

"Kaçamazsam?"

"Hayatta kalmak için gerekeni yapacaksın. Ama burada birkaç hedef vurduğun için kendini hazır sanmayacaksın."

Miray başını salladı.

Ada masadaki tabancayı yeniden ona uzattı.

"Şimdi bir kez daha."

Miray silahı aldı.

Bu kez elleri daha az titriyordu.

Ege tekrar yanına geldi fakat dokunmadı. Yalnızca duruşunu izledi.

"Sol omzunu biraz indir," dedi. Sonra gülümseyerek ekledi: "Bakışını da hedefin üzerine sabitle. Ada'ya bakarsan insanın yaşama isteği azalıyor."

Ada başka bir bölmeden aldığı boş kovanı Ege'ye fırlattı.

Kovan, Ege'nin göğsüne çarpıp yere düştü.

Miray güldü.

Silahı yeniden kaldırdığında yüzündeki korku kaybolmamıştı.

Yalnızca korkusuyla aynı yerde durmayı öğrenmeye başlamıştı.

Ada'nın görmek istediği de buydu.

Rüzgâr'ın telefonu öğleden sonra çaldı.

Sahile yakın, tenha bir çay bahçesinde oturuyordu. Önündeki bardak çoktan soğumuş, yüzeyinde ince bir tabaka oluşmuştu.

Arayan, sabah konuştuğu kişiydi.

Rüzgâr telefonu açtı.

"Ne buldun?"

"Öncelikle Çetinbaş, doğduğu soyadı değil."

Rüzgâr sandalyesinde doğruldu.

"Devam et."

"Çocukken nüfus kaydı değiştirilmiş. Önceki soyadı Kozyürek."

"Kozyürek..."

İsim ona hiçbir şey çağrıştırmamıştı.

"Eskiden oldukça varlıklı bir aileymiş," dedi karşıdaki kişi. "Gayrimenkul, taşımacılık ve ithalat işleri var. Bundan yaklaşık on beş yıl önce ellerindeki varlıkların büyük bölümünü kısa süre içinde satmışlar. Sonra anne ve baba ortadan kaybolmuş."

"Öldüler mi?"

"Ölüm kaydı yok. Ülkeden çıkış kayıtlarında da doğrudan bir şey bulamadım. Ancak eski şirket ortaklarından bazıları aynı yıl yurt dışına para aktarmış. Bağlantılı olabilir, olmayabilir."

"Miray ne olmuş?"

"Ailenin yanında çalışan bir kadınla kocasının nüfusuna geçirilmiş. Bugün kullandığı soyadı onlardan geliyor."

Rüzgâr'ın bakışları denize kaydı.

"Zorla mı verilmiş?"

"Bunu kayıtlardan çıkaramam. Vesayet işlemleri olağanüstü hızlı yapılmış. Bazı belgeler eksik, bazılarıysa olması gerekenden daha sonra sisteme girilmiş."

"Yani birileri süreci hızlandırmış."

"Ya da geriye dönük olarak temizlemiş."

Rüzgâr parmaklarını masaya vurdu.

"Başka?"

"Miray'ın eğitim geçmişi anlattığın gibi. Sağlık meslek lisesi, ardından hemşirelik. Bir süre herhangi bir hastanede çalışmamış. Daha sonra Samet Karaca'nın hukuk bürosuna girmiş."

"Para?"

"Banka kayıtlarına girmemi istemedin."

"Resmî olarak görebildiğin bir şey var mı?"

"Onu büyüten ailenin gelir seviyesi, Miray'ın eğitim ve yaşam giderlerini açıklamıyor. Kendi adlarına kayıtlı mütevazı bir ev dışında kayda değer varlıkları yok. Miray'ın kullandığı araç ise doğrudan onun üzerine kayıtlı değil. Bir kiralama şirketine ait."

"Kim ödüyor?"

"Göremiyorum. Daha derine inmem gerekir."

"Girme."

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

"Bunu söyleyeceğini düşünmemiştim."

Rüzgâr çay bardağını eline aldı ancak içmedi.

"Başka ne var?"

"Kozyürek ailesinin kaybolduğu dönemde birkaç haber çıkmış. Borç, vergi soruşturması, şirket içi anlaşmazlık gibi şeyler yazılmış. Fakat hiçbiri doğrulanmamış. Daha ilginç olanı, haberlerin çoğunun birkaç hafta içinde arşivlerden kaldırılması."

"Kim kaldırmış?"

"Bilmiyorum."

"Bir çete bağlantısı?"

"Doğrudan yok. Ama ailenin son yıllarında görüştüğü şirketlerden ikisinin adı daha sonra kaçakçılık dosyalarında geçmiş."

Rüzgâr gözlerini kapattı.

Miray, ailesinin bir suç örgütü yüzünden kaçmış olabileceğini düşünüyordu.

Elindeki bilgiler bunu kanıtlamıyordu.

Fakat ihtimali küçültmüyordu da.

"Birileri kızın düşmemesi için yıllardır altına ağ geriyor," dedi karşıdaki kişi. "Fakat ipin ucunu göstermiyor."

Rüzgâr sessiz kaldı.

"Rüzgâr?"

"Buradayım."

"Onu neden araştırıyorsun?"

"Kelebeklere katıldı."

Karşıdaki kişinin kısa kahkahası telefondan geldi.

"Artık işe alım mı yapıyorsunuz?"

"Geçici."

"Nedense pek inandırıcı gelmedi."

Rüzgâr'ın kaşları çatıldı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Bir insanın geçmişini bu kadar dikkatli araştırıp ardından banka hesaplarına girmememi söylemen, onu yalnızca tehdit olarak görmediğin anlamına geliyor."

Rüzgâr denize baktı.

Dalgalar, kıyıdaki taşlara aynı ritimle vuruyordu.

Miray'ın ailesi onu bırakmış mıydı, yoksa korumak için mi gitmişti?

Hayatta mıydılar?

Ona para gönderen gerçekten onlar mıydı?

Bunların hiçbirini bilmiyordu.

Fakat bildiği bir şey vardı.

Miray, yıllardır tek başına aynı kapının önünde bekliyordu. Rüzgâr da hayatının büyük bölümünü başka bir kapının önünde geçirmişti.

İkisinin aradığı insanlar farklıydı.

Bekleyişleri aynıydı.

"Bulduklarını bana gönder," dedi.

"Bu kadar mı?"

"Bu kadar."

"Sonra ne yapacaksın?"

Rüzgâr ayağa kalktı. Masanın üzerine para bırakırken sesi sakindi.

"Onun bulamadığı yerden devam edeceğim."

Telefonu kapattı.

Kararı uzun uzun düşünmemişti.

Bazı kararlar, insanın zihninde verilmezdi. Çok daha önce, taşıdığı yaranın içinde beklerdi. Yalnızca ortaya çıkmak için doğru kişiyi görmesi gerekirdi.

Miray, babası hakkındaki gerçeğe yaklaşmasında ona yardım etmişti.

Rüzgâr da onun ailesini bulacaktı.

Bunu Miray'a söylemeyecekti.

Henüz değil.

Bir insanın umudunu yükseltmek, ona söz vermekten daha tehlikeli olabilirdi.

Önce elinde gerçekten bir şey olması gerekiyordu.

End of chapter

Page 1 of 50Swipe sideways to turn the pages

READER NOTES

Comments

No reader notes on this chapter yet. Leave the first mark.