Bölüm 3 - Part 1
30 Haziran 2017
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Rüzgâr, çocukluğundan beri yaşadığı evin kapısında anahtarını kilide sokmadan önce birkaç saniye bekledi. Aynı taş basamaklar, aynı koyu renkli kapı, yıllardır avucuna aynı biçimde oturan metal anahtarlık...
Değişen hiçbir şey yokmuş gibi görünüyordu.
Oysa birkaç saat önce öğrendikleri, bu evin duvarlarını bile yabancılaştırmıştı.
Kapıyı sessizce açtı.
Antrede yalnızca merdivenlerin yanındaki küçük lambanın ışığı yanıyordu. Annesi, evin karanlıkta bütünüyle sessiz kalmasından hoşlanmadığı için o lambayı yıllardır kapatmazdı. Solgun ışık, konsolun üzerindeki aile fotoğraflarına vuruyordu.
Rüzgâr'ın bakışları istemeden onlara kaydı.
Bir fotoğrafta babasının omuzlarında oturuyordu. Altı ya da yedi yaşındaydı. İki eliyle Ersin'in saçlarına tutunmuş, ağzı sonuna kadar açık biçimde gülüyordu. Yanlarında annesi vardı. Kucağında Yağmur'u taşıyordu.
Başka bir karede dördü, deniz kıyısında birbirlerine sarılmıştı. Yağmur'un elinde, o gün sahilde bulduğu sarı bir kelebek tokası vardı.
Rüzgâr gözlerini fotoğraflardan ayırdı.
Salondan gelen hafif bir sesle durdu.
Ersin, yemek masasının başında tek başına oturuyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Önünde yarısı içilmiş bir bardak su ve kapatılmış bir dizüstü bilgisayar vardı.
Rüzgâr'ı görünce başını kaldırdı.
"Bu saatte mi geldin?"
Sesi, Rüzgâr'ın bütün hayatı boyunca tanıdığı sesti. Ne tehdit taşıyordu ne de yabancılık. Yalnızca oğlunun geç saatlere kadar dışarıda kalmasından yorulmuş bir babanın belli belirsiz sitemi vardı içinde.
Rüzgâr, elindeki anahtarı cebine koydu.
"Bir sorunla uğraşıyorduk."
Ersin'in dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
"Her zamanki gibi."
Rüzgâr cevap vermedi.
Babasının önündeki bilgisayara baktı. Kapağında herhangi bir şirket logosu, çizik ya da ayırt edici işaret yoktu. Sıradan, siyah bir bilgisayardı.
Üzerinde kaç kişinin hayatı hakkında karar verilmişti?
Kaç sevkiyat planlanmış, kaç emir gönderilmişti?
Belki de hiçbir şey yapılmamıştı.
Belki Miray yanılıyordu.
Belki Ada'nın bulduğu para hareketleri, fotoğraf ve takvim kayıtları yalnızca kötü biçimde birleşmiş tesadüflerdi.
Fakat Rüzgâr artık tesadüflere eskisi kadar kolay inanamıyordu.
Ersin, oğlunun kendisine bakışındaki tuhaflığı fark etmiş olacak ki kaşlarını hafifçe çattı.
"Bir şey mi oldu?"
"Yorgunum."
"Öyle görünüyorsun."
Ersin bilgisayarını alıp ayağa kalktı. Rüzgâr'ın yanından geçerken bir an durdu ve elini oğlunun omzuna koydu.
Çocukluğunda düştüğünde onu yerden kaldıran, ateşi çıktığında alnına dokunan, Yağmur öldüğünde günlerce odasının kapısında bekleyen eldi bu.
Şimdi Rüzgâr, aynı elin başka insanlara ölüm taşıyabilecek emirler verdiğini düşünüyordu.
Bedenindeki bütün kaslar, omzundaki o dokunuşu üzerinden atmak istercesine gerildi.
Ersin bunu fark etmedi.
"Biraz uyu," dedi. Bir gözü hâlâ oğlunun üzerindeydi. "Sabah daha iyi olursun."
Rüzgâr, sesindeki öfkenin duyulmaması için yalnızca başını salladı.
Ersin merdivenlere yöneldi. Birkaç basamak çıktıktan sonra durup arkasına baktı.
"Annen seni bekledi. Uyuyakaldı ama sabah mutlaka uğra. Son günlerde seni doğru düzgün görmediğini söylüyor."
"Uğrarım."
"İyi geceler."
"İyi geceler."
Rüzgâr, babasının üst kata çıkışını izledi.
Ayak sesleri kesildikten sonra salonda tek başına kaldı. Masanın üzerinde, bardağın bıraktığı yuvarlak su izi duruyordu. Ersin'in az önce kapattığı bilgisayar artık yanında değildi.
Götürmüştü.
Bunu her gece yapar mıydı?
Rüzgâr bilmiyordu.
İnsan, şüphe etmeye başladığında hafızasının ne kadar kusurlu olduğunu fark ediyordu. Babasının yıllardır tekrar ettiği davranışları, eve geliş saatleri, telefonlarını nerede bıraktığı, çalışma odasının kapısını kilitleyip kilitlemediği...
Hiçbirini yeterince dikkatli izlememişti.
Çünkü dikkat etmek için bir nedeni olmamıştı.
O gece ilk kez, kendi evinde yıllardır misafir gibi yaşadığını hissetti.
Saat üçü geçtiğinde ev tamamen sessizliğe gömüldü.
Rüzgâr yatağında uzanmış, tavana bakıyordu. Gözlerini her kapattığında Miray'ın masaya bıraktığı fotoğrafı görüyordu.
Babasının yarım profili.
Karanlık bir otelin servis girişi.
Yanında suç dünyasından tanıdığı adamlar.
Rüzgâr bir süre daha bekledi. Sonra yataktan kalktı ve çıplak ayakla odasından çıktı.
Koridorda ilerlerken kapıların ardındaki nefesleri dinledi. Annesinin odasından hiçbir ses gelmiyordu. Babasının çalışma odası, merdivenlerin öteki ucundaydı.
Kapı kilitli değildi.
Rüzgâr içeri girip arkasından kapattı.
Çocukluğunda bu odaya izinsiz girmesi yasaktı. Ersin, önemli dosyalarının bulunduğunu söylerdi. Buna rağmen Yağmur'la birkaç kez gizlice içeri sızmış, babalarının deri koltuğuna oturmak için kavga etmişlerdi.
Yağmur her defasında kazanırdı.
Küçük ayaklarını masanın üzerine uzatır, babasının telefonunu kulağına götürerek yetişkin sesiyle konuşurdu.
"Toplantıyı iptal edin," derdi. "Bugün kelebekleri izleyeceğim."
Rüzgâr'ın göğsünde kısa, keskin bir ağrı yükseldi.
Lambayı yakmadı. Telefonunun ışığını açarak masaya yaklaştı.
Her şey düzenliydi.
Kalemler aynı hizada, dosyalar boylarına göre sıralanmış, masa yüzeyinde gereksiz tek bir kâğıt bile bırakılmamıştı. Rüzgâr önce çekmeceleri kontrol etti. Şirket faturaları, toplantı notları, sözleşme taslakları ve birkaç kişisel belge dışında hiçbir şey yoktu.
Dosyaların tarihlerini inceledi.
Hepsi eskiydi ya da sıradan görünüyordu.
Kitaplığın raflarını, çekmecelerin altlarını ve masanın arka bölümünü aradı. Gizlenmiş bir bellek, ikinci bir telefon, şifreli notlar ya da Miray'ın anlattıklarını destekleyecek herhangi bir şey bulmayı bekliyordu.
Hiçbir şey yoktu.
Duvarın sağ tarafındaki küçük kasayı çocukluğundan beri biliyordu. Şifresini de tahmin etmesi zor değildi. Ersin, Yağmur'un doğum tarihini uzun yıllar boyunca her yerde kullanmıştı.
Rüzgâr rakamları girdi.
Kasa açıldı.
İçeride birkaç tapu belgesi, ziynet eşyaları, yüklü miktarda nakit para ve annesinin adının yazılı olduğu kapalı bir zarf vardı. Arka tarafta duran küçük kutuyu çıkardı.
Kutunun içinde Yağmur'un birkaç eşyası bulunuyordu.
Sarı kelebek tokası.
Çocukken taktığı ince bileklik.
Üzerinde renkli kalemlerle çizilmiş dört kelebeğin bulunduğu katlanmış bir kâğıt.
Rüzgâr'ın parmakları kâğıdın üzerinde durdu.
Bir süre nefes alamadı.
Babası bunları yıllardır kasasında saklıyordu.
Bir çete lideri, kızının kelebek tokasını neden bir servet gibi korurdu?
Sorunun cevabını biliyordu.
Çünkü Ersin, yalnızca bir çete lideri değildi.
Rüzgâr'ın babasıydı.
İnsanın yaptığı kötülükler, sevdiği insanlara karşı duyduğu sevgiyi yok etmiyordu. Belki de asıl dayanılmaz olan buydu. Ersin'in canavar olduğuna inanmak daha kolay olurdu. Fakat bir canavar, kızının çocukluk eşyalarını geceleri açıp bakabileceği bir kasada saklamazdı.
Rüzgâr kutuyu yerine koydu.
Kasayı kapatırken ellerinin titrediğini fark etti.
Aramayı sürdürdü.
Yaklaşık bir saat boyunca odanın her köşesini kontrol etti. Bilgisayar yoktu. Telefon yoktu. Kullanılmamış bir SIM kart, şüpheli bir isim, gizli bir hesap ya da başka bir hayatın kapısını aralayacak tek bir iz bile bulamadı.
Sonunda odanın ortasında durup çevresine baktı.
Her şey fazlasıyla temizdi.
Ya babası gerçekten masumdu ya da suçlarını kendi evine taşımayacak kadar dikkatliydi.
Rüzgâr hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordu.
Çalışma odasından çıkıp kendi odasına döndüğünde sabah olmak üzereydi. Telefonunu eline aldı ve grup konuşmasını açtı.
Ada çevrim içiydi.
Rüzgâr yalnızca tek kelime yazdı.
Hiçbir şey.
Cevap birkaç saniye içinde geldi.
Ada: Beklediğimiz buydu.
Ardından Ege yazdı.
Ege: İnsanlar gece dörtte birbirlerini uyutmak için genelde "iyi geceler" falan yazar.
Rüzgâr: Sen neden uyanıksın?
Ege: Ada klavye kullanırken evin içinde helikopter çalışıyor gibi oluyor.
Ada: Yalan söylüyor. Yan odadan duyması mümkün değil.
Ege: Hissediyorum.
Rüzgâr'ın dudaklarının kenarı istemsizce kıpırdadı.
Miray'ın adı ekranda belirdi. Uzun süre bir şey yazmadı. Sonunda kısa bir mesaj gönderdi.
Miray: Evde bir şey bulamaman, hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Ama bir şey olduğu anlamına da gelmez.
Rüzgâr mesaja baktı.
Ne avutuyor ne de onu kendi şüphesinin içine daha fazla itiyordu.
Yalnızca gerçeğin henüz ellerinde olmadığını hatırlatıyordu.
Ada: Yarın şirkete bakacağız. Sen evde normal davran.
Rüzgâr: Normalin neye benzediğini unuttum.
Bu kez kimse hemen cevap vermedi.
Bir süre sonra Ege yazdı.
Ege: O zaman bizim normalimizi kullan. Oldukça esnek.
Rüzgâr telefonu yatağın üzerine bıraktı.
Pencereden sızan ilk ışık, odanın karanlığını inceltmeye başlamıştı.
Uyumadı.
Sabah olduğunda ev, her zamanki düzenine geri dönmüştü.
Annesi mutfakta kahvaltı hazırlıyor, çalışanlardan biri bahçe kapısının önünü yıkıyor, üst kattaki banyodan su sesi geliyordu. Ersin, güne çoktan başlamıştı.
Rüzgâr masaya oturduğunda annesi önüne çay koydu.
"Gözlerinin altı çökmüş," dedi. Elini oğlunun yüzüne götürüp saçlarını geriye itti. "Hasta değilsin, değil mi?"
"Uyuyamadım."
"Yine Ege'yle Ada'nın peşinde koştun kesin."
Rüzgâr çayına baktı.
"Biraz."
Annesi karşısındaki sandalyeye oturdu.
"Baban son zamanlarda senin için endişeleniyor."
Rüzgâr'ın parmakları bardağın çevresinde sıkılaştı.
"Neden?"
"Bir şeylere karıştığını düşünüyor. Eve geç geliyorsun, bazen günlerce doğru düzgün görünmüyorsun. Geçen omzundaki morluğu gördü."
"Arabadan düşmüştüm."
Annesi kaşlarını kaldırdı.
"Araba hareket hâlindeyken mi?"
Rüzgâr cevap vermedi.
Annesinin yüzünde kısa bir gülümseme belirdi ama hemen söndü.
"Rüzgâr, baban sert görünür. Bazen fazlasıyla kontrolcü de olabilir. Ama seni kaybetmekten korkuyor."
Rüzgâr, boğazında büyüyen düğümü çayıyla bastırmaya çalıştı.
"Biliyorum."
Gerçekten biliyordu.
Ersin'in onu sevdiğinden hiçbir zaman şüphe etmemişti.
Sorun da buydu.
Bir insan hem oğlunu sevebilir hem de başka insanların hayatlarını mahvedebilir miydi?
Rüzgâr cevabını öğrenmek istemiyor, fakat başka hiçbir şeyi de düşünemiyordu.
Kahvaltıyı yarıda bıraktı. Annesinin yanağına kısa bir öpücük kondurup ayağa kalktı.
"Nereye?"
"Ege'lere."
"Daha sabah."
"Onlar için değil."
Annesi itiraz etmek üzereydi ancak Rüzgâr çoktan kapıya yönelmişti.
Arabaya bindiğinde birkaç dakika direksiyona dokunmadan oturdu.
Eve dönüp hiçbir şey olmamış gibi yaşamak mümkün değildi.
Şirkete gitmek içinse henüz erkendi. Ada, Ersin'in orada olmadığı saatleri belirlemek istiyordu. Öğleden önce harekete geçmeyeceklerdi.
Rüzgâr'ın önünde birkaç saat vardı.
Boş zaman, onun için hiçbir zaman dinlenmek anlamına gelmemişti. Durduğu anda zihni, eline geçirdiği bütün karanlıkları büyütürdü.
Telefon rehberinde aşağı doğru indi. Uzun zamandır aramadığı bir numarada durdu.
Kelebeklerin dışında, bir insan hakkında iz bırakmadan araştırma yapmasını isteyebileceği tek kişi oydu. Eski bir dost, bazen de parayla satın alınamayacak kadar faydalı bir bilgi kaynağıydı.
Arama ikinci çalışta açıldı.
Karşıdaki kişi selam vermedi.
"Oooo paşam. Uzun zaman oldu."
Rüzgâr selam bile vermedi.
"Birini araştırmanı istiyorum."
"Tahmin ettim zaten. Özlediğin için aramadığını biliyorum."
"Miray Çetinbaş."
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. Klavye sesleri duyuldu.
"Yaş?"
"Yirmili yaşlarının başında. Hemşirelik eğitimi almış ama şu anda Samet Gürsoy'un hukuk bürosunda çalışıyor."
"Suçlu mu?"
"Bilmiyorum."
"Tehlikeli mi?"
"Onu da bilmiyorum."
"Ne biliyorsun?"
Rüzgâr ön camdan, karşıdaki duvara vuran güneşe baktı.
"İstanbul'daki suç örgütleri hakkında bilmemesi gereken çok şey biliyor. Kelebekleri bulmuş. Kimliklerimize ulaşmış. Hayalet Çete'nin liderinin kim olduğunu bizden önce çözmüş."
Karşıdaki kişi birkaç saniye sustu.
"Bu kadarını yapabildiyse senin onu araştıracağını da düşünmüştür."
"Düşünmüştür."
"Yani bulacağım bazı şeyleri özellikle bırakmış olabilir."
"Bunun farkındayım."
"Ne kadar derine ineyim?"
Rüzgâr cevap vermeden önce düşündü.
Miray'ın özel hayatını izinsiz biçimde açmak, onun güvenini kazanmaya çalıştıkları sırada yapılabilecek en yanlış şeylerden biriydi. Fakat Miray da aylarca onları araştırmış, ailelerine ve kimliklerine kadar ulaşmıştı.
Bu, yapılanı doğru hâle getirmiyordu.
Yalnızca Rüzgâr'ın tereddüdünü biraz azaltıyordu.
"Resmî kayıtlarda ve eski haber arşivlerinde ne varsa bul," dedi sonunda. "Banka hesaplarına girme. Telefonunu takip etme. Yaşadığı eve yaklaşma."
Karşıdaki ses hafifçe güldü.
"Birden ahlak sahibi oldun."
"Yalnızca iz bırakmanı istemiyorum."
"İşte tanıdığım Rüzgâr."
"Bulduğunda ara."
Telefon kapandı.
Rüzgâr motoru çalıştırdı.
Gidecek belirli bir yeri yoktu. Buna rağmen sürdü.
Çünkü bazen yolun nereye çıktığı değil, insanın aynı yerde kalmaması önemliydi.
READER NOTES
Comments