Bölüm 7 - Part 3
Akşam olduğunda dördü ikizlerin evindeki salonda toplanmıştı.
Masaya yayılan belgeler, birkaç gün önce olduğundan daha kalabalıktı.
Miray, Rüzgâr'ın çektiği fotoğrafları bilgisayarında büyütmüş; sarı dosyanın üzerindeki kodları eski sevkiyat kayıtlarıyla karşılaştırıyordu. Ada, Demir Kozmetik'in güvenlik sisteminden alabildiği sınırlı verileri inceliyor; Ege ise mutfaktan getirdiği içecekleri koltukların yanına bırakıyordu.
Rüzgâr, mavi koltukta oturmuş sessizce onları izliyordu.
Üzerini değiştirmişti. Saçları hâlâ duşun nemini taşıyor, birkaç tel alnına düşüyordu. Şirkette geçirdiği saatlerin yorgunluğu yüzüne yerleşmişti.
Ege ona çikolatalı milkshake uzattı.
"Bunu hak ettin."
Rüzgâr bardağı aldı.
"Zehirsiz mi?"
"Şu an seni öldürürsek bütün gün yaptıkların boşa gider. Mantıklı değil."
Ada ekrandan gözünü ayırmadan konuştu.
"Ege'nin seni öldürmek için mantıklı bir sebebe ihtiyacı yok."
Ege kardeşine baktı.
"Okulda yenildin diye hâlâ gerginsin."
"Ben kazandım."
"Benim açımdan travmatik bir yenilgi yaşandı. Kimin kazandığı ayrıntı."
Miray önündeki bilgisayarı Rüzgâr'a çevirdi.
"Dosyanın üzerindeki S-47 kodunu üç yerde buldum."
Odadaki hafiflik hemen dağıldı.
Rüzgâr bardağını dizinin üzerinde tuttu.
"Nerelerde?"
"Kerem'in deposundan aldığımız tablolarda iki sevkiyat aynı harf ve sayı düzenini kullanıyor. S harfi, sağlık ürünleri için ayrılmış olabilir. Kırk yedi ise sevkiyat sırası veya güzergâh kodu."
Ada kendi ekranındaki tabloyu açtı.
"On iki Temmuz tarihi de mantıklı. Ambarlı giriş kayıtlarında o gece kozmetik ham maddesi taşıyan iki araç için ön izin var."
Ege siyah koltuğuna oturdu.
"İzin kimin adına?"
Miray kâğıtlardan birini ona uzattı.
"Paravan bir firma. Fakat firmanın muhasebe işlerini yürüten şirket, Kuzey Arşiv aracının uğradığı muhasebe bürolarından biri."
Ege belgeyi inceledi.
"Yani araç bizi doğrudan sevkiyata götürdü."
"Hayır," dedi Miray. "Bizi sevkiyatın belgelerine götürdü. Arada önemli bir fark var."
Rüzgâr ona baktı.
"Babamın konuşmasını duydum. Ampullerin seri numaralarını değiştirdiklerini söyledi."
"Bunun yasa dışı olduğu kesin," dedi Miray. "Fakat ne taşıdıklarını henüz bilmiyoruz. Uyuşturucu olabilir, ruhsatsız anestezik olabilir, sahte ilaç olabilir. Dosyayı görmeden yalnızca tahmin yürütürüz."
Ada başını salladı.
"Miray haklı. Tahminle polis gönderemeyiz. Kenan'a da elimizde kanıt olmadan bir şey söyleyemeyiz."
Ege koltuğunda öne eğildi.
"Dosya Koru Evi'nde."
Rüzgâr'ın parmakları bardağın çevresinde sıkılaştı.
"Evet."
Miray, ekranda açtığı tapu kaydını gösterdi.
"Ev, Demir Turizm Yatırımları adına kayıtlı. Şirketin yönetim kurulunda Ersin Demir'in ismi görünmüyor fakat hisselerin tamamı onun sahip olduğu başka bir şirkete bağlı."
"Babam o evi yıllar önce aldı," dedi Rüzgâr. "Yağmur doğmadan önce."
Odadaki sessizlik, kızın adıyla birlikte derinleşti.
Rüzgâr gözlerini masanın üzerindeki belgelerden ayırmadı.
"Çocukken neredeyse her ay giderdik. Babam balık tutmayı orada öğretti. Yağmur ilk kez orada kelebek yakalamaya çalışmıştı."
Ege'nin yüzündeki hafif ifade kayboldu.
Ada bilgisayarını kapatmadı ama ellerini klavyeden çekti.
Miray, Rüzgâr'a dikkatle baktı.
"Dosyanın orada olması tesadüf olmayabilir."
Rüzgâr başını kaldırdı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Ersin, şirket binasında bırakmak istemedi. Kendi kontrolünde olan ve çocukluğundan beri kullandığı bir yere götürttü." Miray cümlesini dikkatle kuruyordu. "Belki o ev, kendisini güvende hissettiği yerdir. Belki de şirketten daha eski bağlantılarını orada saklıyordur."
Ada yeniden bilgisayarına döndü.
"Evin güvenliğini incelememiz gerekiyor."
Rüzgâr hemen konuştu.
"Ben girerim."
Ada başını kaldırdı.
"Hayır."
"Evi tanıyorum."
"Bu yüzden senin girmen daha tehlikeli."
"Koridorlarını, odalarını, arka çıkışını biliyorum."
"Baban da senin bildiğini biliyor."
Rüzgâr'ın sesi sertleşti.
"Başka kim girecek? Sen mi? Ege mi? Miray mı?"
Ege koltuğunda doğruldu.
"Bizim de bazı yeteneklerimiz var, ayıp ediyorsun."
Rüzgâr ona bakmadı.
Ada gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
"Şu an karar vermiyoruz. Önce evin güvenlik düzenini çıkaracağız."
"Dosya akşama kadar orada kalmayabilir."
"Ersin'in bu gece inceleyeceğini söyledin," dedi Miray. "Büyük ihtimalle inceleme bittikten sonra başka yere götürecek."
"Bu gece girmemiz gerekiyor."
Miray'ın yüzündeki sakinlik bozulmadı.
"Hazırlanmadan gidersek dosyaya ulaşamayız. Üstelik babanla karşılaşabilirsin."
Rüzgâr ona döndü.
"Bundan mı korkuyorsun?"
"Evet," dedi Miray, tereddüt etmeden. "Çünkü onunla karşılaştığında ne yapacağını bilmiyorsun."
Bu cevap, Rüzgâr'ın beklediğinden daha sert çarptı.
Bardağı masaya bıraktı.
"Ne yapacağımı gayet iyi biliyorum."
Miray gözlerini ondan ayırmadı.
"Hayır, bilmiyorsun."
Ege ikisinin arasındaki gerilimi hissederek konuşmaya hazırlanmıştı fakat Ada eliyle küçük bir işaret yaparak onu durdurdu.
Miray devam etti.
"Bugün babanın yasa dışı bir sevkiyatı yönettiğini gördün. Buna rağmen hâlâ kendine bunun ne anlama geldiğini söylemedin. Bu normal. İnsan birkaç saat içinde babasını zihninde başka birine dönüştüremez."
Rüzgâr'ın çenesi gerildi.
"Bana ne hissettiğimi anlatma."
"Anlatmıyorum. Bilmediğini kabul etmenin kötü bir şey olmadığını söylüyorum."
"Ben babamın suçlu olduğunu gördüm."
"Evet."
"Cezasını çekmesi gerekiyor."
Sözcükler ağzından çıkmıştı.
Fakat odadaki hiç kimse, Rüzgâr'ın bu cümleye gerçekten inandığını düşünmedi.
Kendisi bile.
Miray birkaç saniye sustu.
Sonra daha alçak bir sesle konuştu.
"Bunu gerçekten yapabilecek misin?"
Rüzgâr'ın yüzündeki öfke, sorunun doğrudanlığıyla çatladı.
"Ne?"
"Dosya babana çıkarsa, sevkiyatı onun yönettiğini kanıtlarsak..." Miray ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. "Onu Kenan'a teslim edebilecek misin?"
Ada, Miray'a kısa bir bakış attı.
Soru sertti.
Ama sorulması gerekiyordu.
Rüzgâr başını çevirdi.
Birkaç saniye boyunca pencerenin dışındaki karanlığa baktı.
"Bilmiyorum."
Bu iki kelimeyi söylemek, gün boyunca yaptığı her şeyden daha zor görünüyordu.
Ege koltuğunda geriye yaslandı. Yüzündeki ifade yumuşamıştı.
Rüzgâr ellerini birbirine kenetledi.
"Babam suçluysa görmezden gelemem. Bunu biliyorum. Ama onu kendi ellerimle hapse gönderdiğimde ne olacağını..." Sesi kısa bir an durdu. "Onu bilmiyorum."
Ada gözlüğünü yeniden takmadı.
"Bilmemek sorun değil," dedi. "Her şeyi tek başına çözmeye çalışman sorun."
Rüzgâr ona baktı.
"Bu benim babam."
"Senin baban olması yalnızca senin meselen olduğu anlamına gelmiyor." Ada'nın sesi sertti fakat öfkeli değildi. "Ege'yle ben onu doğduğumuzdan beri tanıyoruz. Annelerimiz arkadaş. Ailelerimiz birbirinin evine anahtarla giriyor. Ersin düşerse hepimizin hayatında bir şey kırılacak."
Ege yavaşça başını salladı.
"Babanla savaşacaksan yalnız savaşmayacaksın."
Rüzgâr'ın bakışları Miray'a kaydı.
Miray kendisini bu cümlenin dışında tutabilirdi.
Henüz onları birkaç haftadır tanıyordu. Ersin onun çocukluğunun bir parçası değildi.
Yine de konuştu.
"Ben de buradayım."
Rüzgâr, yüzündeki ifadeyi birkaç saniye okuyamadı.
"Senin anlaşman Hayalet Çete çökene kadar."
Miray'ın bakışlarında küçük bir kırgınlık belirdi.
"Biliyorum."
Rüzgâr söylediği şeyin ağırlığını geç fark etti.
Ege hemen doğruldu.
"Rüzgâr, kız sana destek olmaya çalışıyor."
"Ben de anlaşmamızı hatırlattım."
"Hatırlatmanın yeri değildi."
Miray araya girdi.
"Önemli değil."
Ada ona baktı.
"Önemli."
Miray cevap vermedi.
Rüzgâr elini yüzünde gezdirdi.
"Özür dilerim," dedi sonunda. "Bugün biraz..."
"Biraz mı?" diye sordu Ege.
Rüzgâr ona sertçe baktı.
Ege iki elini kaldırdı.
"Tamam. Yanlış zaman."
Miray'ın yüzündeki kırgınlık bütünüyle kaybolmadı ama başını salladı.
"Özür dilemene gerek yok."
"Var."
Rüzgâr birkaç saniye bekledi.
"Bütün bunları sen buldun. O aracı, kutuları, DK kodunu... Sen olmasaydın bugün şirkete giremezdim. Bunu görmezden gelmiyorum."
Miray'ın elleri dizlerinin üzerinde biraz gevşedi.
"Yalnızca babanla ilgili bir karar vermeden önce düşünmeni istiyorum."
"Düşünmediğim tek bir dakika yok."
"İşte ben de bundan endişeleniyorum."
Rüzgâr cevap vermedi.
Odanın üzerindeki gerilim, bir anda kaybolmadı. Yalnızca keskinliğini yitirdi.
Ege masanın üzerindeki çikolata paketini açtı.
"Bugün okulda Kemal Hoca'yı gördük."
Rüzgâr'ın yüzündeki ağır ifade kısa süreliğine değişti.
"Ne?"
Ada kardeşine baktı.
"Konuyu değiştirme yöntemlerin gittikçe kötüleşiyor."
"İşe yaradı ama." Ege çikolatadan bir parça koparıp ağzına attı. "Bak, yüzü değişti."
Rüzgâr mavi koltuğunda doğruldu.
"Kemal Hoca hâlâ orada mı çalışıyor?"
Ege başını salladı.
"Adam okulun tapusunu üzerine almış olabilir. Biz mezun olduk, müdür değişti, bina yenilendi. Kemal Hoca aynı yerde duruyor."
Rüzgâr'ın dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
"Bizi görünce ne yaptı?"
"Önce insanlığın bütün gelişimini sorguladı. Sonra maçta bana taktik verdi."
Ada hemen araya girdi.
"Sana taktik vermedi. Pozisyonu söyledi."
"Sağdan geliyor demek taktik vermektir."
Miray merakla ikisinin arasında baktı.
"Kim bu Kemal Hoca?"
Üçü aynı anda ona döndü.
Rüzgâr'ın yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.
"Biyoloji öğretmenimizdi."
"Çok mu kötüydü?"
Ada koltuğunda geriye yaslandı.
"Kötü değildi."
Ege kaşlarını kaldırdı.
"Ada."
"Sinir bozucuydu. Fazlasıyla sertti. Bazen bütün sınıfı tek kişinin yaptığı şey yüzünden cezalandırırdı." Ada'nın dudaklarında istemsiz bir gülümseme oluştu. "Ama yıllar geçince bazı şeyleri daha farklı hatırlıyorsun."
Rüzgâr milkshake bardağını eline aldı.
"İlk sene laboratuvardaki iskeletin kafatasını kaybetmiştik."
Miray'ın gözleri büyüdü.
"Nasıl kaybettiniz?"
Ege hemen düzeltti.
"Kaybetmedik. Yerini değiştirdik."
"Aynı şey değil mi?"
"Değil. Nerede olduğunu biliyorduk."
Ada gözlüğünün üzerinden kardeşine baktı.
"Üç ay sonra bulduk."
"Sonuç olarak bulundu."
Miray gülmeye başladı.
"Niye yerini değiştirdiniz?"
Rüzgâr, anıyı zihninde yeniden görüyormuş gibi hafifçe başını eğdi.
"Kemal Hoca sürekli laboratuvara izinsiz girdiğimizi söylüyordu. Biz de gerçekten girip ona küçük bir sürpriz hazırladık."
"Ne yaptınız?"
Ege koltuğunda öne eğildi.
"İskeletin kafatasını hocanın dolabına koyduk. Ağzına da küçük bir not sıkıştırdık."
Miray gülümseyerek sordu:
"Notta ne yazıyordu?"
Ada sakin bir sesle cevap verdi.
"Beni çok bekletme, Kemal."
Miray birkaç saniye ne tepki vereceğini bilemedi.
Sonra kahkahası salona yayıldı.
Rüzgâr da gülmeye başlamıştı.
"Hocam dolabı açınca çığlık atmıştı," dedi. "Bütün öğretmenler odası koridora çıktı."
Ege gözlerinden yaş gelmiş gibi parmağını gözünün kenarına götürdü.
"En güzel kısmı, kafatasını oraya kimin koyduğunu bulamamasıydı."
Ada kaşını kaldırdı.
"İki gün sonra buldu."
"İki gün boyunca özgürdük."
"Sonra iki ay boyunca laboratuvarı biz temizledik."
Miray kahkahasının arasından konuşmaya çalıştı.
"Bütün bunları yapıp nasıl okuldan atılmadınız?"
Üçü birbirine baktı.
Ege omuz silkti.
"Ailelerimiz okul yönetimiyle konuşmayı biliyordu."
Ada hemen ekledi.
"Bir de notlarımız iyiydi."
Rüzgâr bardağından bir yudum aldı.
"Kemal Hoca aslında bizi seviyordu."
Ege şaşkınlıkla ona döndü.
"Bugün herkes bu adamı sevdiğini itiraf ediyor. Yarın gidip öğretmenler gününde çiçek mi alacağız?"
Ada düşünür gibi yaptı.
"Olabilir."
"Ben gelmiyorum."
"Bugün maçın sonunda selam söyledi."
Ege'nin yüzündeki alaycı ifade hafifledi.
Rüzgâr birkaç saniye sessiz kaldı.
"Siz de selam söylediniz mi?"
"Bu akşam söyleriz dedik," dedi Ada. "Şimdi söylemiş olduk."
Rüzgâr gülümsedi.
Miray onları izliyordu.
Bu üç insanın aynı anıyı farklı ayrıntılarıyla hatırlamasında tuhaf bir sıcaklık vardı. Biri cümleye başladığında diğerinin nasıl tamamlayacağını biliyor, yıllar önce yaşanmış bir günü anlatırken bile birbirlerinin yanlışlarını düzeltiyorlardı.
Miray'ın böyle anıları yoktu.
Çocukluğunda ailesiyle yaşadığı güzel günler vardı. Fakat onların ardından gelen sessizlik, eski anıların üzerine kalın bir gölge bırakmıştı. Birileriyle yıllar boyunca aynı hikâyeleri biriktirmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu.
Ege onun sessizleştiğini fark etti.
"Senin okulda hiç yaptığın bir şey yok muydu?" diye sordu. "Mükemmel öğrenci olup her derste ön sırada oturduğunu söyleme. İnanmam."
Miray omuzlarını hafifçe kaldırdı.
"Çok uslu bir öğrenciydim."
Ada şüpheyle baktı.
"Bu kadar hızlı cevap verdiğine göre yalan."
Miray'ın dudaklarında utangaç bir gülümseme oluştu.
"Bir kere okulun hemşiresinin odasından kaçmıştım."
Ege kahkahayı bastı.
"Bu mu? Biz sınıfın tavanını açıp yan sınıfa geçmiş insanlarız."
"Daha bitirmedim."
Üçü sustu.
Miray koltuğunda biraz daha rahat bir pozisyona geçti.
"Ortaokuldayken okul gezisine gitmemize izin vermemişlerdi. Ben de hasta olduğumu söyleyip hemşire odasına gittim. Öğretmenler sınıftan çıktıktan sonra arka pencereden kaçıp gezi otobüsüne bindim."
Ege'nin yüzünde gerçek bir şaşkınlık oluştu.
"Sen mi yaptın bunu?"
"Evet."
"Nereye gittiniz?"
"Rahmi Koç Müzesi'ne."
Ege birkaç saniye sessiz kaldı.
"Kaçak yolculuk için biraz fazla eğitici bir yer seçmişsin."
Miray güldü.
"On üç yaşındaydım."
Ada başını hafifçe yana eğdi.
"Yakalandın mı?"
"Dönüşte."
"Ceza?"
"Bir hafta okuldan uzaklaştırma."
Ege ayağa kalkıp Miray'a doğru yürüdü. Elini ciddi bir ifadeyle uzattı.
"Gruba kabul edilmen konusunda artık hiçbir şüphem kalmadı."
Miray gülerek elini sıktı.
"Bunun bir ölçüt olduğunu bilmiyordum."
"Biz de yeni belirledik."
Ada gözlerini devirdi.
"Gruba kabul yetkisi tek başına sende değil."
"Kurul toplanabilir."
Rüzgâr başını koltuğun arkasına yasladı.
"Bence yeterli."
Ada ona baktı.
"Sen de mi?"
Rüzgâr'ın yüzündeki gülümseme yorgundu ama gerçekti.
"Pencereden kaçmış. Potansiyeli var."
Miray, üçünün arasında dolaşan bakışlara baktı.
Birkaç gün önce bu evde otururken kendisini onların hayatına yanlışlıkla girmiş biri gibi hissediyordu. Her cümlesini seçiyor, bir şeye dokunmadan önce izin bekliyor, yüzlerinde kendisine karşı oluşabilecek en küçük şüpheyi arıyordu.
Şimdi Ege elindeki çikolatanın yarısını önüne bırakıyor, Ada eski okul fotoğraflarını bilgisayarında açıyor, Rüzgâr ise çocukluğunda yaptıkları şeyleri anlatırken arada bir onun da gülüp gülmediğini kontrol ediyordu.
Gece ilerledikçe masadaki sevkiyat belgeleri kenara itildi.
Yerlerini eski fotoğraflar, yarım bırakılmış içecekler ve birbirinin içinden çıkan anılar aldı.
Ege, okulun çatısına nasıl kilitlendiklerini anlattı.
Ada, Rüzgâr'ın müdür yardımcısının sesini taklit ederek bütün sınıfı bahçeye indirdiği günü hatırlattı.
Rüzgâr, Ege'nin okul güzellik yarışmasına takma saçla katılıp üçüncü olmasını anlatınca Miray uzun süre gülmekten konuşamadı.
"Jüri üyelerinin ikisi gözlüksüzdü," dedi Ada.
Ege gururla gömleğinin yakasını düzeltti.
"Gayet güzel görünüyordum."
"Bacaklarını tıraş etmemiştin."
"Doğallıktan yanaydım."
"Fotoğrafı var mı?" diye sordu Miray.
Ege'nin yüzündeki özgüven ilk kez sarsıldı.
"Yok."
Ada bilgisayarını kendisine doğru çekti.
"Var."
"Ada."
"Klasörün adı 'Ege'nin utanç arşivi'."
"Aile içinde güven diye bir kavram var."
Ada birkaç tuşa bastı.
"Bizim ailede yok."
Fotoğraf ekrana geldiği anda Miray yeniden kahkahaya boğuldu.
Rüzgâr'ın gülüşü de ona karıştı.
Birkaç saat önce babasının karşısında, gizli bir odanın kapısında durduğunu düşünmek şimdi başka bir hayata aitmiş gibi geliyordu.
Sorunlar çözülmemişti.
Koru Evi hâlâ ormandaki yolun sonunda duruyordu. Sarı dosya büyük ihtimalle babasının ellerindeydi. On iki Temmuz'da gerçekleşecek sevkiyat, saat ilerledikçe biraz daha yaklaşıyordu.
Fakat o gece hiçbiri bunları birkaç dakikadan uzun süre düşünmedi.
Bazen insanın ayakta kalabilmesi için sorunlarını çözmesi gerekmezdi.
Onları bir süreliğine masanın diğer ucuna itebilmesi yeterdi.
Ege çocukluklarının verdiği hafifliği hissediyordu.
Ada, yıllardır hatırlamadığı ayrıntıları yeniden bulmanın şaşkınlığını yaşıyordu.
Rüzgâr, babasına dair bütün gerçeklerin altında ezilmeden önce son kez nefes alabileceği bir yere sığınmıştı.
Miray ise ilk defa başkalarının geçmişini uzaktan dinlemiyordu.
Sorular soruyor, cümleleri tamamlıyor ve yıllardır kapalı duran anıların arasına kendi kahkahasını bırakıyordu.
O gece onların gecesiydi.
Yıllardır birbirine tutunarak ayakta kalan üç çocuğun ve artık kapının dışında beklemeyen genç bir kadının gecesi.
Kelebeklerin hikâyesi, ilk kez dört ayrı sesle anlatılıyordu.
READER NOTES
Comments