Bölüm 2 - Part 1
28 Haziran 2017
Rüzgâr yaklaşık iki saattir bilgisayarın karşısındaydı.
Gözleri yanıyor, boynunun arkasındaki kaslar sertleşiyor, ekrandaki satırlar zaman zaman birbirine giriyordu. Buna rağmen sandalyesinden kalkmıyordu.
Önünde açık duran dosya, Sami'nin hapisten kaçışıyla ilgili ulaşabildiği bütün bilgileri içeriyordu.
Daha doğrusu, ulaşamadığı bilgilerin oluşturduğu boşlukları.
Sami dört ay önce yakalanmıştı. Kaçakçılık, silahlı tehdit, zorla tahsilat ve örgütlü suçlar nedeniyle uzun süre cezaevinden çıkmaması gerekiyordu. Resmî kayıtlara göre başka bir cezaevine nakledilirken araç arızalanmış, eskort ekibi kısa süreliğine iletişim kaybetmiş, ardından Sami ortadan kaybolmuştu.
Rüzgâr bu anlatının tek kelimesine bile inanmıyordu.
Nakil aracı arızalanmamıştı.
Güzergâh tesadüfen değiştirilmemişti.
Eskort ekibinin üç üyesinin de aynı gün telefonlarını kapatması da şans değildi.
Birileri Sami'yi dışarı çıkarmıştı.
Üstelik bunu yalnızca para vererek değil, nakil emrinden yol güvenliğine kadar sistemin birkaç farklı noktasına dokunarak yapmıştı.
Sami'nin kendi adamlarının böyle bir operasyonu düzenleyebileceğini düşünmüyordu. Adamları sadık değildi. Sami güçlü olduğu sürece yanında duran, düştüğü anda başka bir kapıya giden insanlardı.
Kaçışı gerçekleştiren güç, Sami'den daha büyük olmalıydı.
Rüzgâr'ın asıl merak ettiği de buydu.
Sami'yi neden çıkarmışlardı?
Kelebekleri öldürmesi için mi?
Yoksa Sami yalnızca daha büyük bir planın küçük ve harcanabilir parçası mıydı?
Ekranda açtığı belgeler arasında geçiş yaptı. Nakil emrinde adı geçen şirketleri, görevlilerin banka hareketlerini ve son haftalarda yapılan telefon görüşmelerini yeniden inceledi.
Hiçbir şey birbirine bağlanmıyordu.
Sanki birileri bütün izleri tek tek toplamış, ardından geriye yalnızca anlamsız kırıntılar bırakmıştı.
Telefon çaldığında Rüzgâr ekrandan gözlerini ayırmadı.
Numara kayıtlı değildi.
Aramayı açtı.
"Dinliyorum."
Karşıdaki kişi selam vermeden konuştu.
"Bir şey buldum."
Rüzgâr sandalyesinde doğruldu.
Saatlerdir omuzlarında biriken ağırlık bir anda yer değiştirmişti.
"Anlat."
"Sami'nin kaçışını doğrudan düzenleyenleri bulamadım. Ama kaçıştan iki gün önce cezaevi çevresinde görülen bir aracı takip ettim."
"Plaka?"
"Sahte. Fakat araç daha önce üç farklı kaçakçılık dosyasında kullanılmış. Her seferinde başka bir şirketin üzerine kayıtlı görünüyor."
Rüzgâr parmaklarını masaya vurdu.
"Ortak nokta ne?"
"Şirketlerin hepsi aynı gümrük müşaviriyle çalışmış. Müşavir altı ay önce ortadan kaybolmuş."
"Öldü mü?"
"Bilmiyorum. Ama kaybolmadan önce bazı borçlarını tek seferde kapatmış."
Rüzgâr'ın bakışları sertleşti.
"Kim ödedi?"
"Onu da doğrudan göremiyorum. Para beş ayrı hesaptan dolaştırılmış. Fakat hesaplardan biri, Hayalet adıyla bilinen bir yapıyla daha önce ilişkilendirilmiş."
Rüzgâr bir süre konuşmadı.
Hayalet Çete'nin adını duymuştu.
İstanbul'un yeraltında yıllardır fısıltıyla dolaşan, ancak kimsenin ne kadar gerçek olduğunu bilmediği bir isimdi. Bazıları bunun tek bir örgüt olmadığını, farklı çetelerin suçlarını saklamak için uydurduğu ortak bir gölge olduğunu söylüyordu. Bazılarıysa Hayalet'in şehrin en büyük yapılanmalarından birinin görünmeyen kolu olduğuna inanıyordu.
Rüzgâr şimdiye kadar ikisini de doğrulayacak bir iz bulamamıştı.
"Ne kadar büyükler?" diye sordu.
"Bildiğimiz çeteler gibi çalışmıyorlar. Kendi isimleriyle mal taşımıyor, kendi adamlarıyla tahsilat yapmıyorlar. Başka örgütleri kullanıyorlar. Limanlarda, depolarda, ihalelerde adamları var. Mal kaçakçılığının ciddi bir kısmı onların kontrolünden geçiyor olabilir."
"İstanbul'un en büyüğü mü?"
"Hayır."
Cevap fazla hızlı gelmişti.
Rüzgâr kaşlarını çattı.
"Nereden bu kadar eminsin?"
"Çünkü onlar da birilerine bağlı. Kullandıkları para kanalları daha büyük bir yapıya çıkıyor. Fakat oraya yaklaşamadım."
Rüzgâr sandalyesinde öne eğildi.
"Hayalet'i kim yönetiyor?"
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
"Bilmiyorum."
Rüzgâr'ın yüzündeki kısa süreli heyecan söndü.
"İki saattir bana bunu söylemek için mi uğraşıyorsun?"
"Yalnızca faaliyetlerini takip edebildim. Liderleri görünmüyor. Üyeler birbirlerinin gerçek isimlerini bile bilmiyor olabilir. Alt gruplar, tek kullanımlık telefonlar ve paravan şirketler üzerinden çalışıyorlar."
"Hiç isim yok mu?"
"Bir tane bile güvenilir isim yok."
Rüzgâr başını geriye yasladı.
"Harika."
"Bir şey daha var."
Rüzgâr yeniden doğruldu.
"Sami'nin kaçışından sonra kullanılan para kanalı iki gün içinde kapatılmış. Birileri iz bırakıldığını fark etmiş."
"Yani bizi izliyor olabilirler."
"Ya da kendilerini izleyen herkesi."
Rüzgâr ekrandaki dosyalara baktı.
"Bulabildiğin her şeyi bana gönder."
"Gönderirim. Ama dikkatli ol. Hayalet'in peşine düşen iki kişi son bir yılda kayboldu."
"İsimleri?"
Karşıdaki kişi isimleri söyledi.
Rüzgâr not aldı.
Ardından telefonu kapattı.
Bir süre ekranın karşısında hareketsiz kaldı.
Sonra sessizce mırıldandı:
"Bir hayaletimiz eksikti."
"Hah. Bir hayalet çetemiz eksikti. Tam oldu şimdi."
Ege, salonun köşesindeki siyah puf koltuğa yaslandı. Dönme dolap macerasından kalma ağrı kollarına yerleşmişti. Üzerini değiştirmiş olmasına rağmen hâlâ yorgun görünüyordu.
Rüzgâr yaklaşık yarım saat önce eve gelmiş, öğrendiklerini baştan sona anlatmıştı.
Ada dizüstü bilgisayarını önüne almıştı. Ekranda Sami'nin nakil güzergâhı, şirket kayıtları ve Rüzgâr'ın gönderdiği banka hareketleri açık duruyordu.
"Hayalet Çete gerçekse," dedi Ada, "Sami'yi çıkarmaları yalnızca bize saldırması için olmayabilir."
Rüzgâr karşısındaki mavi koltukta oturuyordu. Dirseklerini dizlerine dayamıştı.
"Başka ne olabilir?"
"Sami'yi kullanıyor olabilirler. Yakalanacağını veya öldürüleceğini biliyorlarsa, arkasında bıraktığı kargaşadan faydalanırlar."
Ege tabaktaki üzüm tanelerinden birini aldı.
"Ya da Sami onlara çalışıyordu. Hapse düşünce konuşmasından korktular."
"Konuşacak olsa dört ay beklemezlerdi," dedi Rüzgâr.
"Belki dört ay önce ihtiyaçları yoktu."
Ada ekranı büyüttü.
"Kaçışta kullanılan şirketlerden üçü son bir yıl içinde kurulmuş. Ortakları farklı ama kuruluş işlemlerini aynı noterlik yapmış."
Rüzgâr ona baktı.
"Bu işe yarar mı?"
"Tek başına hayır. Fakat birileri dikkatsiz davrandıysa devamında bir şey bulabiliriz."
Ege üzümü ağzına attı.
"Benim anlamadığım şu. Bu adamların isimleri yok, merkezleri yok, yüzleri yok. Biz neyi çökerteceğiz?"
Rüzgâr başını kaldırdı.
"Bir yerden başlayacağız."
"Nereden?"
Rüzgâr cevap vermedi.
Odadaki sessizlik uzayınca Ege bir üzüm daha aldı. Ada, kardeşinin eline vurdu.
"Birazını da bize bırak."
Ege tabağı kendine çekti.
"Az önce ölüm tehlikesi atlattım. Karbonhidrata ihtiyacım var."
"Dönme dolaba kendi isteğinle tırmandın."
"Vücudum niyet ayrımı yapmıyor."
Ada tabağı geri çekmeye çalıştı. Ege bırakmadı.
Rüzgâr ikisini izlerken istemsizce gülümsedi.
Ada bunu fark etti.
"Ne gülüyorsun?"
"Hiç."
"Bir fikrin mi var?"
"Hayır. Sadece sizi birbirinize tabakla vururken izlemek, çete konuşmaktan daha dinlendirici."
Ege tabağı bıraktı.
"Bu durumda hizmet vermekten mutluluk duyarız."
Ada şeftalilerden birini alıp kardeşine fırlattı.
Ege son anda başını eğdi. Şeftali arkasındaki koltuğa çarptı.
"Bunu hak edecek ne yaptım?"
"Doğdun."
Rüzgâr yere düşen şeftaliyi aldı.
Ada hemen ona döndü.
"Sakın."
Rüzgâr meyveyi elinde tarttı.
"Tehdit mi ediyorsun?"
"Seni uyarıyorum."
Rüzgâr şeftaliyi fırlattı.
Ada başını yana çekerek kurtuldu. Şeftali bu kez Ege'nin omzuna çarptı.
Ege ikisine de baktı.
"Ben neden vuruldum?"
Ada masadaki ikinci şeftaliye uzandı.
"Yanlış zamanda yanlış yerdeydin."
Birkaç dakika sonra masadaki meyvelerin yarısı yerde, üçünün de saçları ve kıyafetleri meyve suyuyla kirlenmişti.
Kahkahaları salonu doldurdu.
Gerilim tamamen kaybolmadı. Yalnızca bir süreliğine geri çekildi.
Kelebeklerin yıllardır öğrendiği bir şey varsa, o da korkunun bütün odayı kaplamasına izin vermemekti. Bazen bunu iyi bir planla, bazen de birbirlerinin kafasına şeftali atarak başarıyorlardı.
READER NOTES
Comments